30.10.13
nükleer olasılıklar
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan nükleer santral yapımı konusunda, "Kaza hiçbir zaman yüzde 100 yoktur' denilemez, milyonda 1 de olsa böyle bir tehlike, böyle bir kaza olabilir. Bunları da görmemezlikten gelmek mümkün değil. Uçaklara biniyoruz değil mi? Elimizde yüzde 100 garanti var mı? Her şey başımıza gelebilir. Ama burada adeta yüzde 100 güvenlik tedbirini, her marka, firma yatırımını yaparken almaktadır. Buna rağmen uçaklar da düşüyor; düşmez diye bir şey yok. Araçlara biniyoruz. Araçlar kaza yapıyor. Kaza yapıyor diye araca binmeyecek miyiz, uçaklara binmeyecek miyiz? Bunların hepsi olağan şeylerdir. Onun için de biz şu anda böyle bir nükleer enerjinin olması gereğine inanıyorsak, bu adımı atarız. Nitekim birinci adımımızı, Rusya Federasyonu ile attık. İkinci adımı da şu anda Japonya ile atıyoruz ve şu andaki bütün arzumuz, hızla bu yatırımı gerçekleştirebilmektir" dedi. Türkiye ile Japonya arasında Sinop'a yapılacak nükleer santral yapımı için imzalar atıldı.
Bir bakalım. Bir nükleer kazanın olasılığını belirleme konusunda ne nükleer enerji endüstrisi, ne de Nükleer Denetim Komisyonu NRC’nin iyi olduğu söylenebilir; bu olasılığın kaç olduğunu söylemekten ısrarla kaçındıkları bir gerçek. Elimizde bu konuda şöyle bir sayı var yine de: 1979’da NRC, hazırladığı bir raporda, “önümüzdeki 400 reaktör yılında (her reaktörün bir yıllık çalışma süresi, bir reaktör yılı ediyor) büyük bir kaza olma olasılığı binde 5’ten azdır” dedi. Binde 5’in, milyonda 1’den yirmi bin kat büyük oluşunu bir kenara bırakalım; bir uçak kazasında ölme olasılığımızın 4,7 milyonda bir olduğunu da bir kenara bırakalım. Bugüne kadar meydana gelmiş nükleer kazalar şöyle:
• Lucens reaktörü, İsviçre, 1969.
• Three Mile Island kazası, Pennsylvania, ABD, 1979.
• Chernobyl faciası, Ukrayna, 1986.
• Fukushima I nükleer kazaları, Japonya, 2011.
Diğer büyük çekirdek kazaları da şöyle:
• NRX (askeri), Ontario, Kanada, 1952
• EBR-I (askeri), Idaho, ABD, 1955
• Windscale (askeri), Sellafield, İngiltere, 1957
• Fermi 1 (sivil), Michigan, ABD, 1966
• Chapelcross nükleer enerji istasyonu (sivil), İskoçya, 1967
• Saint-Laurent nükleer enerji santrali (sivil), Fransa, 1969
• A1 santrali, (sivil) at Jaslovské Bohunice, Çekoslovakya, 1977
• Saint-Laurent nükleer enerji santrali (sivil), Fransa, 1980.
Bu örnekler, bir kaza olasılığının “milyonda bir” gibi bir düzeyde olmadığını açıkça gösteriyor. Bu tür olasılıkları hesaplamadaki temel problem, nükleer enerji kullanımının çok kısa bir tarihe sahip olması (nükleer santraller 1951'den beri kullanımda) ve istatistiksel anlamda doğru sonuçların saptanmasının güçlüğü. Fukushima’daki kazadan bir gün önce sorulsa, santral yetkilileri tesisin yeterince güvenli olduğuna yemin eder, buna kanıt olarak da o güne kadar kazasız çalışmış olduklarını gösterirlerdi. Ama kaza yine de oldu. Bu kadar kısa bir tarihçede (reaktör yılı olarak bakıldığında), geçmiş performans, gelecekteki performansın garantisi olamaz çünkü.
20.10.13
"kavramsal sanat" versus "sanatsal kavram"
bir bienalin daha sonuna geldik. bugüne kadar gördüğüm bütün bienaller -istanbul, new york, venedik- benim için büyük oranda hayalkırıklığı oldu, 13. istanbul bienali de farklı değildi. sorun onlarda değil, bende, iki nedenden ötürü:
birincisi, bienallerde, günümüz sanatının geldiği son noktayı görmeyi bekliyorum, "state of the art" denen şeyi; çoğu zamansa niye orada olduğu bile belli olmayan vasat fotoğraflar, videolar ve "iş"lerle karşılaşıyorum. bu kadar yüksek bir beklentiyle gitmemek gerek.
ikincisi tabii daha vahim bir neden: bazı istisnalar dışında "kavramsal sanat" diye birşey olmadığını, "kavramsal sanat" diye sunulan şeylerin çoğunlukla "sanatsal kavram"lardan (kavramların cisme büründürülmesinden, "kavram ilüstrasyonu" haline getirilmesinden) ibaret olduğunu düşünüyorum. fikrin kendisini iki cümleyle anlatabiliyorsanız, bir de onun "yapılmış hali"ni göstermeniz gerekmiyor aslında. vonnegut'a sormuşlar, romanınızın mesajı nedir diye; "buna cevap verebilecek olsaydım roman yazmaz, telgraf çekerdim," demiş. biraz o hesap. roman, telgrafa sığmayan şeydir; gerçek "kavramsal sanat" da, kavramın ötesinde içerdiği neyse onunla sanattır.
10.10.13
ergenekon'la birlikte, türkiye'nin son döneminin en çok tartışılacak ve üzerinde çalışmalar yapılacak davası olan "balyoz", yargıtay aşamasından geçti, neredeyse sonuçlandı. en az ergenekon kadar sorunlu bir dava oldu "balyoz" - delillerin ve tanıklıkların şüpheli yapısı, adil muhakeme koşullarının sağlanmadığına dair göstergeler, bu davaya ciddi gölgeler düşürdü, hatta inanılırlığını sıfırladı. bunları şöyle özetlemek mümkün:
http://forum.fok.nl/topic/1654038/1/50
(çetin doğan'ın kızı pınar doğan ve damadı dani rodrik tarafından hazırlanmış)
öte yandan, "balyoz"un temelini oluşturan bir mart 2003 tarihli, 1. ordu plan semineri var, bunun tüm kayıtları da ses ve transkripsiyon olarak mevcut. burada "olasılığı en yüksek tehlikeli senaryo" tartışılıyor; iç ve dış tehditler var, iç tehdit ise kürt ayaklanması ve öellikle de irtica. bu, çetin doğan'ın da ifade ettiği gibi sıradan bir "savaş oyunu" değil, dış tehdit olarak gösterilen yunanistan çatışması vs de aslında "tali bir mesele" - asıl mesele "belli bir partinin militan kadrosu[nun] adım adım irticai örgütlenmeyi bütün yurt sathında yaymak için" çalışıyor olması. konuşmasının o bölümü ekte. burada da açıkça, meşru bir hükümetin, kendi silahlı kuvvetleri tarafından nasıl hedef alındığını görmek mümkün.
seminerin sunumlarına ve ses kayıt transkripsiyonlarına şuradan ulaşabilirsiniz:
http://cdogangercekler.files.wordpress.com/2011/04/oyts.pdf
http://cdogangercekler.files.wordpress.com/2010/07/1inci-or-plan-semineri-2003-ile-ilgili-yayimlanan-emir-ve.pdf
http://balyozdavasivegercekler.com/2011/04/08/5-7-mart-2003-1nci-ordu-plan-semineri-ses-kaydi/
(çetin doğan'ın kızı pınar doğan ve damadı dani rodrik tarafından hazırlanmış)
gerçekten de asıl mesele bu - ordu, "irtica"yı ve "iç tehdit"i tanımlama, buradan görev çıkarma ve gereğini yapma hakkına sahip midir, değil midir? son on yıl içinde "irtica" sözcüğünün "sekülaristler" tarafından kullanım sıklığındaki bariz düşüş, bu konuda bir ipucu sağlayabilir.
sonuçta türkiye bir kez daha, haklı bir soruyu haksız yollardan sorma ve yanıtlama ikilemiyle karşı karşıya kaldı. türkiye de, türk hukuku da bundan daha iyisini hak ediyor; daha iyisini yapabilmeli.
8.10.13
andolsun!
reşit galip bey, atatürk döneminin en önemli kültür adamlarından biriydi. maarif bakanlığı yapmıştı. türk tarih tezinde, güneş dil kuramında, türklerin brakisefal ırka dahil edilmesi çalışmalarında olduğu kadar, yeni türkçe sözlüğün yazımında, halkevlerinin açılışında, üniversite reformunda önemli rolleri vardı. her konuşması olay olur, gazetelerde sayfa sayfa yayımlanır, hatta tefrika edilirdi. o günler, amerikan sefirinin atatürk'e "süper mussolini" dediği ve bunun büyük bir övünç vesilesi olarak yine gazetelere yansıdığı günlerdi. ne yazık ki reşit galip bey, cumhuriyet halk fırkası'nın 1936 yılındaki kurultayına yetişemeden öldü; yoksa oradaki "ırk temizleme" çalışmalarına (mahkumları kısırlaştırmak vs) büyük katkılar yapacağı kesindi.
yani böyle bir "türkiye gazdı" döneminin, "türklük"ün tamgaz gittiği bir dönemin, budunlar zamanının ürünüydü ilkokulda söylenen öğrenci andı. 1933'teki orijinal hali daha kısaydı; "Ey bugünümüzü sağlayan ulu Atatürk! Açtığın yolda, kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta, hiç durmadan yürüyeceğime and içerim" ve "ne mutlu türküm diyene" kısımları 1972'de eklendi. 1997'de bir sadeleştirmeden geçti, "bugünümüzü sağlayan" sözü de kaldırıldı. 2013'te tuhaflıklar müzesi'ndeki yerini aldı. 80 yıl iyi bir performanstı. üstü kalsındı.
2.10.13
istanbul'a matbaanın gelişinin 525. yılı
tüm okur, yazar, yayıncı, matbaacı ve kitapçılara kutlu olsun.
istanbul'da ilk matbaa 1488'de, selanik'teyse 1515'de kuruldu (selanik 1430'da osmanlı devleti'ne katılmıştı). karşılaştırmak için: mainz'da ilk matbaa 1456'da, strasbourg'da 1460'ta, köln'de 1464'te, nüremberg'de 1470'te, basel'de 1477'de, hamburg'da 1486'da kuruldu.*
ibrahim müteferrika'nın 1727'de kitap basmaya başlamasından 250 yıl önce, istanbul'da kitap basılıyordu. yunan alfabesiyle türkçe metinlerin de yine müteferrika'dan önce, 1700'lerin hemen başında basıldığı biliniyor. bazıları müteferrika'yı da yeterince bizden/buralı saymadığı için (macar asıllı bir dönmeydi) ilk matbaayı 1796'ya kadar taşıyanlar da var.
*Kaynak: Febvre, Lucien ve Henri-Jean Martin, L'Apparition du livre, Paris: Albin Michel (1958).
1.10.13
editörleri alaylı olmaktan kurtarma girişimi
semih gümüş (notos) ile birlikte bir editörlük ve yayıncılık atölyesi açtık. bu hafta ilk ders yapılıyor. kayıtlar doldu, ama ilgilenenler bir sonraki dönem için başvurabilir.
Notos Okul - Editörlük ve Yayıncılık Atölyesi.
İlk dönemi 3 Ekim-26 Aralık tarihleri arasında yapılacak. Sonraki döneminin tarihleri de, 9 Ocak-27 Mart 2014.
Bunun bir gereksinim olduğunu biliyoruz. Otuz yıldan uzun süredir içinde yaşadığımız için. Bu arada yayıncılık sektörü önemli bir değişim yaşadı. Otuz yıl önce neredeyse 100 yayınevinin olduğu sektörde, bugün 2.000 dolayında etkin yayınevi var. Yayımlanan kitap çeşidi ve satılan kitap sayısında geçmişle karşılaştırılamayacak bir gelişme görülüyor. Gelin görün ki, yayıncılık dünyasının temel gereksinimi olan editörlük konusunda aynı gelişme yaşanamadı. Bir yılda 40.000’den çok kitap yayımlanıyor. Peki bu kitapların editörlüğünü kim yapıyor? Yayınevleri bu konuda üstlerine düşenleri yerine getirebiliyor mu?
Bağımsız dergilerin yanında, büyük medya kuruluşlarının sayısız dergisi var. Bazıları çok satıyor. Peki nitelikli bir ekip kurma olanağına her zaman sahip oluyorlar mı? Dergilerin yazıişleri kadrosunu baştan iyi seçilmiş editörlerden oluşturmak mümkün değil mi?
Editörlük hâlâ tam anlamıyla bir kurum olamadı. Nedenleri pek çok. Ekonomik nedenler belirleyici.
Yayıncılığı aynı zamanda bir kültür, bir estetik beğeni ve uygulama olarak almak da gerekiyor.
Notos Editörlük ve Yayıncılık Atölyesi, yayıncılık dünyasının bu temel gereksiniminin karşılanmasına, nitelikli bir atölye çalışmasıyla katkıda bulunmayı amaçlıyor.
Kitap yayıncılığı ve dergi yayıncılığı alanlarında ve bütün medya dünyasında çalışanlar için bir program oluşturduk.
Bu arada editör ya da yayıncı olmak isteyen sayısız gencin temel eğitimi için de doğru bir karşılık vermeyi amaçlayarak.
Yayıncılık dünyasında uzun yıllardan beri var olan, deneyimli bir ekiple birlikte.
Editörlük ve Yayıncılık Atölyesi Çalışma Biçimi
1. Çalışma grupları en çok 20 kişiden oluşur.
2. Dersler perşembe günleri, saat 19.00-22.00 arasında, üç saat yapılır.
3. Editörlük ve Yayıncılık Atölyesi on iki haftada tamamlanır.
4. Kayıt sırasında Katılımcı Sözleşmesi doldurulur.
5. On iki haftalık Atölye çalışmasının (36 saat) ücreti 780,00 TL’dir. İki eşit taksitte ödenebilir.
EDİTÖRLÜK VE YAYINCILIK ATÖLYESİ
1. YAYINCILIĞIN GELİŞİMİ VE BAŞLANGIÇ (Cem Akaş)
2. BİR YAYINEVİ TASARIMI (Cem Akaş)
3. YAYINA HAZIRLIK (Cem Akaş)
4. DİL VE ANLATIM (Semih Gümüş)
5. ÇEVİRİ (İknur Özdemir)
6. ÇEVİRİ (Cem Akaş)
7. BİÇİM VE TASARIM I (Semih Gümüş)
8. BİÇİM VE TASARIM II (Semih Gümüş)
9. TASARIMI GELİŞTİRME (Emre Senan)
10. DAĞITIM, SATIŞ VE TİCARİ BOYUT (Semih Gümüş)
11. TANITIM – DERGİ YAYINCILIĞI (Semih Gümüş)
12. METİN ÇALIŞMALARI-UYGULAMALAR (Cem Akaş-Semih Gümüş)
Notos Okul: İnönü Caddesi Dümen Sokak 7/7 Gümüşsuyu 34427 Beyoğlu İstanbul
Tel: 0212 243 49 07
http://notosokul.com/editorluk-ve-yayincilik-atolyesi/
16.9.13
bir sergiden tablolar
yeri ya da zamanı değil, o yüzden yazayım: müzesiziz. hala. sanat tarihinin en iyi sanat yapıtlarından bazılarını barındıran, dünya klasmanında gerçek bir sanat müzemiz hala yok. olmadığı için de, memleketin halinden, kendi yaşamımızdan, sıkışmışlığımızdan bunaldığımızda bize derinliğiyle nefes aldıracak, aklımızı ve duygularımızı bambaşka şeylere çekecek ve bize herşeye rağmen insanlığımızı hatırlatacak yapıtların önünde durma, durup kalma, bakakalma şansımız yok.
siyaset diline çevirerek söyleyecek olursak: istanbul'un satın alacağı her bir "baba" rembrandt, picasso, o'keeffe, hokusai vs, yılda 40 bin yeni yabancı turist demektir. haydarpaşa'yı müze yapın, kadıköy-haydarpaşa arasını da "sanat koyu" olarak yeniden düzenleyin. dediğim çıkmazsa ben buradayım.
8.9.13
organik olimpiyat oyunları
2020 olimpiyat oyunlarını istanbul düzenlemeyecek. bu fırsatı değerlendirerek, "organik olimpiyat" önerimi sahaya sürmek istiyorum.
kısaca ifade etmem gerekirse, 20. yüzyılın modernizm ve faşizm geçmişi nedeniyle hızlı ve sürekli el büyüten bir biçimde "mega-endüstriyel"leşen olimpiyat konseptine artık bir alternatif sunmanın zamanı geldi; bunu da en iyi yapabilecek olan yerlerden biri türkiye bence. bu alternatif konsepti "organik olimpiyat" olarak ifade etmek mümkün. devasa stadyumların yerini küçük, kalıcı, yerel ve güzel ("small is beautiful") spor tesislerinin alacağı, organik tarım için aranan hava-su-toprak-trafik-beslenme vs gibi koşulların bu tesisler, yarışlar, gösteriler (ve sporcular?) için aranacağı, olimpiyat köylerinin gerçekten köy olacağı ve şehirden uzakta yer alacağı bir olimpiyat. bunun çalışmalarına da hemen, 2024'ü alacakmışız gibi başlamalı ve konseptin tanıtımıyla birlikte çalışmaların gelişimi de duyurulmalı.
20.8.13
robinsonların adası
istiklal caddesinde iki güzel kitapçı vardır - biri ilk gözağrım pandora, ikincisi robinson crusoe. yeri dardır ikisinin de, ama en verimli şekilde kullanmasını bilirler. ikisi de gerçek kitapçıdır, kitaptan anlama ve iyi kitabı öne çıkarma anlamında.
robinson crusoe'nun adası belli ki giderek küçülüyor, köpekbalıkları etrafı sarmış. kitapevi bir kampanya başlatmak zorunda kaldı, bir tür bağış kampanyası aslında - nakit sıkıntısını atlatabilmek için, müşterilerine peşin ödemeli kart satıyor, sonra o tutardan, zaman içinde alacağınız kitapların bedelleri düşülüyor.
robinson crusoe'nun günü kurtarmak zorunda kalacak hale gelmesi, bütün kitapseverler/kitapçıseverler için üzücü elbette. daha da üzücü olanı, bu yöntemin -eğer bir saadet zinciri oluşturmayacaksa!- kısa sürede yetersiz hale geleceği ve kitapevinin daha da büyük bir maddi yükümlülükle karşı karşıya geleceği gerçeği.
acaba robinson için geniş ve genişleyecek bir mütevelli heyeti kurulsa, yıllık kira gideri bu heyetin bağışlarıyla mı karşılansa? bir kitapçı kolektifine doğru...
17.8.13
istemediğimiz halde bazı şeyleri müthiş bir kesinlikle bildiğimiz gerçeği
Buraya gelmeyi planlamamıştım, hiçbir şeyi planlamamıştım aslında, sevgilimden ayrıldıktan sonra uzun süre toparlayamamıştım kendimi, günlerce evden çıkmadığım oluyordu, işlerimi de savsaklamıştım, hazırlanması gereken kitap kapakları, web sitesi taslakları, ambalaj tasarımları öylece bekliyordu, sıyrılamıyordum nedense, bir sabah, hiç uyumadığım ve sonunda çizgi roman çizmeye başladığım gecenin sabahı İtalya’ya gitmeye karar verdim, ertesi gün Palermo’daydım, bir Fiat kiralayıp kuzeye doğru tırmanmaya başladım, Roma’ya kadar geldikten sonra içeri kıvrılıp Pescara’ya, Adriyatik kıyısına geçtim, başka zaman olsa, belirli bir sürede belirli bir yere ulaşmam gerekse İtalya’dan, daha doğrusu yol tabelalarından nefret edebilirdim, ülkedeki tabela sistemi dayanılmaz aptallıkta, ama bir yere yetişmeye çalışmıyordum, o yüzden çok da aldırmadım tabelalara, hatta yanlış bir yola, gitmeyi düşünmediğim bir yere giden o yola sapıp adının herkesçe bilinmemesini ve olabildiğince gizli kalmasını, mümkün olduğunca bozulmadan mümkün olduğunca uzun süre varlığını sürdürmesini istediğim, o yüzden de İa demekle yetineceğim o yere de bu tabelalar sayesinde geldim, ufacık bir Roma yerleşimiydi burası, dar ağızlı ve kendisinden de ufak bir koyun çevresine kurulmuştu, şimdiyse on beş – yirmi köy evi, bir kahve-lokanta ve yukarıda iki pansiyon dışında hiçbir şey yoktu İa’da, benim kaldığım pansiyon hayret edilecek kadar temiz ve bakımlıydı, eşyalarımı bırakıp kahveye indim, kimse yoktu, az sonra orta yaşlı bir kadınla iki çocuğu geldi, buralı gibiydiler ama hallerinde az biraz dışarılılık da yok değildi, çocuklardan küçük olanı kumral, kısa saçlı bir oğlandı, kızsa dokuz on yaşlarında olmalıydı, bilmiş bilmiş konuşuyordu annesiyle, sonra kalkıp yanıma geldi, buraya ne zaman geldiğimi, nerede kaldığımı, kimi tanıdığımı, denize girip girmeyeceğimi sordu, bakalım dedim, belki daha sonra, yüzme bildiğimden emin olmak istedi, denizde görüşürüz dedi ve kardeşine birşeyler söyleyerek geldiği gibi gitti, çok sıcaktı hava, denize girmek iyi olacaktı aslında, koyun ağzına yürüdüm, kayalara tırmanınca yan taraftaki kumsalı ve küçük iskeleyi gördüm, ben iskeleyi gördüğüm anda iskeleden ayaklarını sarkıtan kız çocuğu da beni gördü, el salladı, ben de ona el salladım, ağır adımlarla iskeleye yürüdüm ama kuma oturdum, iki kardeş el ele yanıma geldiler, kızın yanıma serdiği havlunun üstüne oturdular, çocuklarla yakınlaşmayalı kimbilir ne kadar olmuştu, İa’da hiç hesapta yokken iki gece kaldım, çocukların annesi beni kendi kardeşinin balık çiftliğine yemeğe davet etti, ekip olarak neşeliydik, doğanın sömürülmesinin Marksist açıdan eleştirisini yaptığımda çocukların dayısıyla az daha papaz oluyorduk, ama balık da, şarap da fazlasıyla lezzetliydi, kavga etmekle uğraşılmayacak kadar lezzetliydi, şimdi fark ediyorum ki bu gezi beni yumuşatmış, beni tanıyanların bana yakıştıramayacağı kadar mülayim biri oldum aniden, yalnızca mülayim de değil, duygusallaştım düpedüz, çocuklarla arkadaşlık eden biri, bu iki kardeş büyüdüklerinde nasıl insanlara dönüşecekler acaba diye düşündüm, hayatın bir aşamasında onlarla yeniden karşılaşır mıydım, kendi çocukluğumdan hatırladığım, sonrasında hiç görmediğim, ama görsem hemen tanıyacağım insanlar ve onlarla ilintili keskin tanımlı anılarım vardı, bu çocuklar da beni hatırlarlar mıydı, oğlan küçüktü gerçi, ama kız hatırlardı belki de, ertesi sabah gideceğimi haber verdiğimde çok bozuldu, şımarıklıklar yapmaya başladı, deniz kıyısında, iskelede oturuyorduk, ben gülüyordum yaptıklarına, annesi kıyıdan beni rahat bırakmasını söylüyordu ama o oralı değildi hiç, sonra bir sözüme, belki de gülüyor oluşuma çok kızdı, itmeye, yumruk atmaya başladı, gel bakalım sen buraya, artık çok oldun dedim ve kucakladığım gibi denize attım onu, karın üstü düştü suya, dağlar taşlar gibi küsmüş olarak çıktı iskeleye, belli ki canı da yanıyordu, özürler diledim, gönlünü almaya çalıştım, hiç işe yaramadı, annesinin yanına gitti, kurulandı, güneş gözlüklerini takıp güneşlenmeye başladı, akşama doğru toparlanıp pansiyona döndüm, yemeğe lokantaya gelmedi, ertesi sabah kahvemi içerken oradaydı ama, tek başına, uyku mahmuruydu, barışalım mı artık, dedi, elimde olmadan güldüm ama hemen ciddileştim onun ciddiyetini görünce, barışalım dedim, elini uzattı, gayet resmi resmi el sıkıştık, gidiyor musun bugün, diye sordu, kahvemi bitirince dedim, aniden belime sarıldı, ağlamaya başladı, ne yapacağımı bilemedim, annesi geldi o sırada, adresini al arkadaşının, dedi, mektup yazarsın, ev adresimi yazıp verdim, yıllar sonra bir sabah kapıyı açtığımda karşımda tanımadığım bir İtalyan kızı bulduğumu düşündüm o an, görüntü gözümde canlanıverdi, bir hafta sonra geldim Urbino’ya, dolaşa dolaşa, tatili biraz uzattığımı düşünmeye başlamıştım, gece içkisi için Piazza della Repubblica’ya yeni gelmiştim ki bombalar patlamaya başladı, herkes panik içindeydi, otele dönmeye karar verdim, Dükalık Sarayının önünden geçecektim, ama buraya da bomba isabet etmişti anlaşılan, yol kapanmıştı, her yer yanıyordu, döndüm, kaldırımda yatan, feci halde yanmış bir kız çocuğu gördüm, küçük kızın orada olması için hiçbir neden yoktu tabii, karanlıktı, suratı kapkaraydı, tanımam imkansızdı, yine de eminim, zamanla anlayacağım sanırım nasıl emin olduğumu, Marx’ın doktora tezinde mealen dediği gibi, bazı şeyleri bilmek istemeyişimizin iyi nedenleri olabilir, insan doğası kendini korumaya güdümlüdür, yine de bu, istemediğimiz halde bazı şeyleri müthiş bir kesinlikle bildiğimiz ve bu bilgi karşısında tümüyle güçsüz kaldığımız gerçeğini değiştirmez, yapılabilecek tek şey, hakiki bilginin doğaya ters düşemeyeceği ilkesine sığınmaktır, ben de öyle yapıyorum, bulmayı yine de ummadığım azıcık iç huzuru için.
("Marksist", Gitmeyecekler İçin Urbino, 2007)
5.8.13
bir dava için kitabe-i seng-i mezar
akp iktidara geldikten sonra, "bu adamlar şeriat getirecek, bu böyle gidemez, asker müdahale etmeli," diyen milyonlarca insan vardı türkiye'de. "ergenekon", herşeyden önce bu ülke halkının, bu talebin çarpıklığıyla hesaplaşmasına vesile olmalıydı. öte yandan, "asker müdahale etmeli" diye düşünmekle, konuşmakla, yazı yazmakla, bunun fiziksel olarak gerçekleşmesini sağlamaya çalışmak arasında dünyalar kadar fark var - "ergenekon", bunun ayrımını da yapabilmeliydi.
bir darbenin maddi koşullarını sağlayabilecek olanların varlığını ve bunların "ülke bir darbeye hazır hale nasıl getirilebilir, uluslararası kamuoyunun ve abd'nin desteği nasıl alınabilir, koşullar olgunlaştığında hangi aşamalarla hareket edilmelidir" gibi meseleler hakkında aktif olarak çaba harcadığını, organize bir biçimde adımlar attığını biliyoruz. adil yargının görevi, bütün bu çalışmaların tartışılmaz kanıtlarını ortaya çıkarmak, sapla samanı ayırmak, gerçek suçlulara gerçek cezalar vermek ve bu konuda haksızlık edildiği hissini uyandıracak suçlama/yargılama/cezalandırma tasarruflarından kaçınmaktı.
bütün bu açılardan "ergenekon", çok doğru bir teşhisten yola çıkan, ama bu teşhisi kanıtlama ve "mevcut ve açık tehlike" kıstasını doğru uygulama konusunda yaptıkları ve yapamadıklarıyla, onyıllarca tartışılacak bir dava oldu. kamuoyu, gerçek örgüt yapısının, gerçek elebaşıların ortaya çıkarıldığına ikna olmadı; suçsuz insanların cezalandırılmadığına da ikna olmadı. bu nedenlerden dolayı da "yarım adalet"in aslında "adaletsizlik" teşkil ettiğine dair vicdani şüpheler doğdu; bu da yargının, yürütme elinde ya da başka ellerde bir araç haline gelip gelmediği konusunda ciddi sorular yarattı.
sonuç olarak türkiye'nin demokrasi macerasında her şeye rağmen çok önemli bir kilometre taşı olan "ergenekon", adil yargı konusunda kat etmemiz gereken ne çok yol olduğu konusunda da çarpıcı kanıtlar sundu.
16.7.13
unutulmuşların dönüşü
yassıada ve sivriada'ya bundan yaklaşık üç ay önce gittim, hayatımda ilk kez. istanbul'da yaşayan kaç kişi bu iki adaya ayak basmıştır merak ediyorum, ama adalarda yaşayanlar dışında sayısının pek fazla olamayacağını tahmin ediyorum. bu iki ada, istanbul'un yaşamına dahil değil - ulaşım yok, gidildiğinde yapılacak birşey yok vs. dolayısıyla şehir yaşamına entegre edilmeleri için yapılacak girişimleri desteklerim.
sivriada'yla başlayayım. burası, istanbul tarafından bakıldığında, sırtını dönmüş bir fareye benzer; adanın güney tarafına geçtiğinizdeyse, çürük bir diş gibi içinin oyulduğunu, ortasının bomboş kaldığını görüyorsunuz - ikinci fotoğraf bunu biraz gösteriyor. burada teknelerin yanaşması için ufak bir iskele var, iskelenin sol tarafında bizans döneminden kalıntılar görülüyor - manastır, şapel, hamam varmış bir zamanlar. bu ada artık o kadar çirkin ki, işe yarar hale getirilmesini sağlamak için ciddi kafa yormak gerekiyor. bana kalırsa burası, yassıada'ya yapılacak otelin müşterilerinin kapalı eşlerinin kullanacağı ve erkekler tarafından görülme endişesi olmadan yüzebilecekleri bir "kapalı plaj" haline getirilir.
yassıada'ya gelince (üçüncü fotoğraf), buradaki iskelenin hemen yanında bir şato kalıntısı var - zamanında adayı satın almış olan ingiliz bulwer-lytton'ın yine bizans kalıntıları üstüne inşa edilmiş küçük şatosu bu (dördüncü fotoğraf). yassıada'da bunun dışında bilindiği gibi 1960 mahkemelerinin yapıldığı bir spor salonu ve deniz kuvvetleri komutanlığı'na ait olduğunu sandığım birbirinden çirkin başka yapılar var. bu adayı sadece bir "demokrasi müzesi" olarak kullanmak bana gerçekçi gelmiyor - müzeyi kurmak nispeten kolay da, insanlar, öğrenciler burayı nasıl gezecek? burada zamanında su ürünleri enstitüsü vardı, günde iki defa da vapur seferi düzenlenmişti - sonunda yürümedi, enstitü geri geldi, seferler kaldırıldı.
açıkçası, yassıada'daki spor salonunun elden geçirilerek darbe müzesi yapılması, adanın geri kalanınınsa sivriada'yla birlikte turizm yatırımlarıyla (tarihi eserler korunarak ve restore edilerek) cazip hale getirilmesi ve böylece istanbul'un iki adaya daha kavuşması bana iyi fikir gibi geliyor.
cazip hale getirilmesi ve böylece istanbul'un iki adaya daha kavuşması bana iyi fikir gibi geliyor.
sivriada'yla başlayayım. burası, istanbul tarafından bakıldığında, sırtını dönmüş bir fareye benzer; adanın güney tarafına geçtiğinizdeyse, çürük bir diş gibi içinin oyulduğunu, ortasının bomboş kaldığını görüyorsunuz - ikinci fotoğraf bunu biraz gösteriyor. burada teknelerin yanaşması için ufak bir iskele var, iskelenin sol tarafında bizans döneminden kalıntılar görülüyor - manastır, şapel, hamam varmış bir zamanlar. bu ada artık o kadar çirkin ki, işe yarar hale getirilmesini sağlamak için ciddi kafa yormak gerekiyor. bana kalırsa burası, yassıada'ya yapılacak otelin müşterilerinin kapalı eşlerinin kullanacağı ve erkekler tarafından görülme endişesi olmadan yüzebilecekleri bir "kapalı plaj" haline getirilir.
yassıada'ya gelince (üçüncü fotoğraf), buradaki iskelenin hemen yanında bir şato kalıntısı var - zamanında adayı satın almış olan ingiliz bulwer-lytton'ın yine bizans kalıntıları üstüne inşa edilmiş küçük şatosu bu (dördüncü fotoğraf). yassıada'da bunun dışında bilindiği gibi 1960 mahkemelerinin yapıldığı bir spor salonu ve deniz kuvvetleri komutanlığı'na ait olduğunu sandığım birbirinden çirkin başka yapılar var. bu adayı sadece bir "demokrasi müzesi" olarak kullanmak bana gerçekçi gelmiyor - müzeyi kurmak nispeten kolay da, insanlar, öğrenciler burayı nasıl gezecek? burada zamanında su ürünleri enstitüsü vardı, günde iki defa da vapur seferi düzenlenmişti - sonunda yürümedi, enstitü geri geldi, seferler kaldırıldı.
15.7.13
bir yol bulunur
ulaştırma bakanı ve karayolları genel müdürü açıklamalar yaptı, 3. köprü yollarında güzergah değişikliğine gidileceğini duyurdu. açıklamaya göre değişikliğin nedeni kuşların göç yolları ve su havzaları, yani çevresel faktörlermiş.
bu açıklamanın doğru olduğunu varsayarsak, "niye daha önce düşünmediniz, çed raporuna bakmadınız?" diye sorası geliyor insanın - şaka değil, milyarlarca liralık bir yatırımdan bahsediyoruz, anaokul çocuğuna "yavrum çizginin dışına taşırmışsın sarıyı, sil oraları düzgün yap" demeye benzemez. cevabı basit bu sorunun: bakamazlardı çünkü çed raporu yok. çed raporu gerekmesin diye de sonradan kanun çıkarıldı zaten. doğru yapmakla hızlı yapmak, her iktidarın faaliyetlerinin iki eksenini oluşturur diye düşünürsek, siyasal iktidarın da çoğu zaman hızlı yapmayı, idealdeki devlet bürokrasisinin de doğru yapmayı daha çok önemsediğini söyleyebiliriz. tabii bizim deneyimimizde bürokrasi o kadar berbat ve verimsiz çalışagelmiştir ki, iktidar bürokrasiye yalnızca "kitabına uydurmak" açısından yaklaşır, zaten halk olarak biz de öyle yaklaştığımızdan bundan uzun boylu bir sorun çıkmaz. ama işte bazen böyle döner kıçınızı ısırır, benzersiz kepazeliklere imza atmanıza yol açar.
gelgelelim, ben bu açıklamanın gerçeği yansıttığından tümüyle kuşkudayım. "üç-beş kuş" için bu kadar zahmete girmez akp hükümeti; alır bir yerden üç-beş yüz bin kuş (çin'den alıp ucuza kapatabilir), mesela ankara-istanbul karayolu boyunca kuş cenneti kuracağım der ("ağaç da ekmiştik nitekim"), asıl çevreci olur yine.
11.7.13
polis dediğin
"polis dediğin, yorumlanması gereken sosyal bir olay değildir; öyle değil böyle verilmesi gereken bir hizmettir."
italo calvino
(17 kasım 1965'te, il giorno'ya yolladığı okuyucu mektubundan. polis, roma'nın ünlü ispanyol meydanı'nda uzun saçlı turistlere saldıran italyanları durdurmamış, hatta yer yer destek vermiş, saldıranları değil uzun saçlıları tutuklamıştı.)
9.7.13
"bu naifliğe hepimizin çok ihtiyacı var"
peyniraltı dergisinin söyleşisi, temmuz 2013.
-Kim bu gezi parkındakiler?
Bunu biliyoruz: genç kentli
profesyoneller ve ileride genç kentli profesyonel olacak öğrenciler. Sonra
bunlara CHP’liler eklendi. Ardından bu fırsatı kullanıp kendi gündemini
ilerletmek isteyenler. Bazıları şamata için oradaydı, bazıları beleş yiyecek
dağıtıldığı için, bazıları polisle çatışmak için.
-Karin Karakaşlı, Agop Gazetesi’ndeki 14 Haziran tarihli yazısında;
“Gezi Parkı direnişi pek çok şey gibi, mülkiyet konusunda da dönüm noktası
oldu.” diyor. Matları, tulumları,
battaniyeleri ve çadırlarıyla günlerce parkta yaşayan gençler, takas,
yardımlaşma ve dayanışma yoluyla 15 Haziran’daki polis müdahalesine kadar
parkta yaşadılar. Bu imece usulü yaşam tarzı mülkiyet konusunda neleri
değiştirdi?
Hiçbir şeyi. Tatil köyünde
boncukla yaşayıp para harcamadığını sanmak gibi bir şey bu. Güzel bir naifliği
var ve herkesin kurt, herkesin çakal olduğu bir ülkede bu naifliğe hepimizin
çok ihtiyacı var tabii, ama olduğundan büyük göstermenin de alemi yok.
-Direnişin ilk günlerinden itibaren sosyal medya üzerinden daha önce
hiçbir toplumsal olayda görülmemiş bir iletişim akışı yaşandı. Sizce bu hızlı
ve yoğun iletişim akışı, olayların gidişatıyla ilgili olumlu veya olumsuz ne
gibi sonuçlara yol açtı?
Sosyal medyayı da büyütmemek
gerek. Her dönemde iletişim hızı, fiziksel müdahale hızına koşut oluyor. Sosyal
medyanın sağladıklarına artık şaşırmıyoruz, önleyemediği arazlara
şaşırmadığımız gibi. Gezi Hareketi’ne katılanların, örgütsüz bir biçimde
direnmelerini sağlayan sosyal medya oldu, ama hem bu harekete destek verenler,
hem de AKP yandaşları arasında büyük bir bilgi kirliliğine yol açan da yine
sosyal medyaydı.
-Geçmişte bu tür kitlesel hareketlerin sanat algısında ve yaratım
sürecinde de önemli değişikliklere yol açtığını görüyoruz. Gezi Parkı’nda
yaşananlar, orada oluşturulan yeni mizahi, başkaldıran, sorgulayan dil
edebiyata hatta sanata nasıl yansır ya da sizce bir yansıma bulur mu?
Şu anda oturmuş, direnişin
öyküsünü ya da romanını yazanlar vardır, sizi temin ederim. Bunun edebiyatla
nasıl bir ilgisi olduğunu anlayamadım.
-Edebiyatçının iktidarın baskıcı ve nobran tavrına karşı, söz
söylemekten geri durmayan tavrının hem Batı Edebiyatı’nda hem de bizim edebiyatımızda
birçok örneği var. Sizin için bu tavrın en önemli örnekleri kimlerdir?
Edebiyatın dün olduğu gibi bugün de bu yaşananlar karşısında muhalif bir tavrı
olmalı mı?
Hayatın nasıl yaşanması
gerektiğini yalnızca edebiyattan öğrenebilenler için, evet.
-Gezi parkı olaylarında polis müdahalesinin devam ettiği sırada, park
alınır alınmaz oraya bir kütüphane kuruldu. Birçok eylemci, yayınevi ve dergi
de bu kütüphaneye destek verdi. Böyle bir hareketi nasıl yorumluyorsunuz?
Parkta yoga seansları
düzenlenmesinden ya da çocuklar için boyama atölyeleri yapılmasından farklı bir
şey değil benim için. İnternet üzerinden pizza ısmarlayanlar ya da pilav
arabasından pilav satın alıp dağıtanlar daha sahiciydi bence.
-Radikal Kitap ekinde yayımlanan
“Derin devlet”ten “derin demokrasi”ye adlı yazınızda; "Gezi hareketi
çerçevesinde doğmuş olan tepkinin bu kadar sağlıklı, sağduyulu, sağlam ve
gerçek olmayı başarması, bana müthiş umut veriyor; “iyi ki oldu” diyorum.
Buradan, daha iyi bir Türkiye’ye giden bir yol çıkabileceğini görüyorum." diyorsunuz.
Peki, bu yeni Türkiye'nin dinamiklerini nasıl tanımlayabiliriz, nedir bu
muhtemel yeni ülkeyi eskisinden ayıracak en önemli yönler?
Katılımcı, çoğulcu, liberal-sosyal demokrasiye gidecek bir yoldan söz ediyordum. Tabii bunun için öncelikle Gezi
Hareketi’nin kendi kendinden bu kadar hoşnut olmayı bırakması gerek.
- Aradan on yıl geçtiğini düşünelim. Bu yaşananları o günlerde nasıl
anlatacaksınız? Hareketin aklınızda kalan en önemli yönleri neler olacak?
1997’de “sürekli aydınlık için
bir dakika karanlık” eyleminin başladığı ilk gece, yemin ediyorum ağladım.
Bugün tencere tava çalanlara yalnızca sinirleniyorum. Sürekli aydınlık filan da
olmadı ayrıca.
-Son olarak, yaşananlar sırasında yaratıcılık sınırlarını zorlayan
birçok slogan ve duvar yazısı gördük. Bizim ekip olarak favori sloganlarımız
"Franz Kafka'nın böcekleriyiz" ve “Kahrolsun bağzı şeyler” oldu
örneğin. Sizin Gezi Olayları sırasında en beğendiğiniz slogan hangisiydi?
“Kahrolsun bağzı şeyler”çok iyiydi, “slogan
bulamadım”la birlikte. “Çok tatlısın Tayyip” de başka bir kategoride müthişti.
Bunların hepsi üst-metin tabii; “direniyoruz” demiyorlar, “bak nasıl
direniyoruz” diyorlar.
28.6.13
after the age of dystopias
The spontaneity, courage, and creativity of the Gezi Park protests, now well into their third week, have been absolutely remarkable, and will surely teach important lessons to the AKP, the ruling conservative Islamist, though I'm not so sure about the opposition parties. The main lesson is that this movement, at its core, did not aim to topple the government (despite what the AKP says), but to change the way they govern. Of course, the movement quickly expanded to include a variety of opposition groups who do in fact want to see the end of AKP rule, but those groups were clearly identified as hijackers by participants of the movement and duly relegated to the margins. During the protests, we witnessed a lot of wit and humor, (and vulgarity aimed at "father" (Erdoğan), a refreshing reminder that freedom of expression is alive in Turkey. But I think it is safe to say that no matter how much freedom of expression is curtailed, people always find a way to speak their minds if they know what's going on and if they care about it sufficiently.
But several elements of the protests worry me. First, the Turkish media utterly failed at presenting timely and objective information about the protests throughout the process, and continue to act as mouthpieces of the government. Similar to other recent protests and demonstrations around the world, the Gezi Park movement turned to social media to help coordinate events and to share and spread information. This proved inefficient at times considering all the misinformation/ disinformation being circulated. As a result, a majority of the Turkish population had no idea what was really going on—for them, it looked like a bunch of big city kids were causing trouble, destroying public property.
Second, environmental concerns and police brutality are very important issues in Turkey, but what happened at Gezi Park is not the first or the gravest of recent examples. The fact that there exist greater violations to freedom of expression that did not stir those participating in the Gezi movement should be a concern, and a warning about the future popularity of the movement. It became clear early on that the protests were not about the trees in the park, but about the high-handed police measures against "good kids."People were outraged by police violence and attacks on obviously peaceful demonstrators. But now, today, the movement seems to neglect pursuing the issue.
This may be because the movement is regrouping. After Gezi Park was declared off-limits to the general public, the movement began to organize neighborhood forums in other parks, very much in the spirit of Greek city-states (with the welcome addition of women). These forums are spreading rapidly throughout the country, and most have adapted a rudimentary form of Robert’s Rules to run structured meetings with agendas, speeches, the show of hands, and the hammering out of resolutions. They strive to achieve coordination among themselves through the use of Facebook and other more conventional means. What we see here is a certain segment of society—basically, young urban professionals and students finding their political voice, and it is already clear that from now on they will speak up more. This is extremely important, because they don't have knee-jerk reactions against the Muslim majority, and are not married to Atatürk. In short, they represent a way forward at a time when the CHP, the oldest political party in Turky, and the major opposition, does not. Whether this will translate into a more organized form of opposition with a wider base of social and political concerns remains to be seen.
Discussing this movement only in terms of political considerations and freedom of speech, however, would ignore the deeper and more universal meaning. For a short period of 15 days, a sort of commune was set up in the heart of Istanbul, at Gezi Park, where the sky was clear and the weather was warm, where food, drinks, books, yoga classes, workshops, private tutors, and concerts arrived from nowhere, and where
everything was shared, including the regular work to cleanup park in the morning. Those 15 days left an indelible mark not only on the members of the impromptu commune, but also on the older outsiders of a more cynical inclination, who nonetheless couldn’t help but watch the park and its people in awe. It was too good to be true, and it is no more, but it served to remind us how innocence-deprived we have become, both as individuals and as a society. That sort of innocence, good will, and basic common courtesy has become a very rare commodity in today’s urban settings, and this episode has reminded many how beautiful that innocence can be.
The other universal aspect of the Gezi movement is admittedly more grandiose, and harkens back to the centuries-old discussion on free will vs. predestination. In a world where your government controls or tries to control all aspects of your personal life, and where your government itself is controlled by more powerful governments that are in turn controlled by unelected global oligarchs, ordinary people rightly feel they have no power at all. What once was God has now become the global conspiracy. The Gezi movement was a hiccup in the order of things—it reminded people that it is possible to take back control, albeit a limited amount for a limited time at quite some cost. This is no mean feat after the 20th century, the age of dystopias, and taken together with similar movements all over the globe (see, for example, Marina Araujo’s account of the demonstrations in Brazil; many of the material details are very similar to those in Turkey), may in fact signal the rise of a new age – the age where the construction, or at least the contemplation, of utopias becomes possible once more; only this time, theseutopias will most likely be “unordered” ones, as opposed to the orderly utopias of Modernity.
23.6.13
mahalle meclislerinden ulusal siyasete
gezi hareketi, mahalle platformlarında yeni bir kimliğe bürünüyor. kuşkusuz ilk aşamalarda acemilikler, verimsizlikler olacak, ama zaman içinde tutarlı ve kararlı bir kitlesel duruş inşa etme olasılığı da benim gördüğüm kadarıyla güçlü olarak mevcut. var olan siyasal yapılar, gezi hareketi'ni ısrarla kendi saflarına katmak istiyor - "siz yokken biz o meydanları canımızla savunuyorduk" diyenleri bile duyduk. doğrudur, ama bu, gezi hareketi'nin asimile edilmeyi kabul etmesi için geçerli bir gerekçe olamaz. gezi hareketi'nin dile getirdiği pek çok şey, başka siyasal aktörler tarafından daha önce dile getirildi; zaten siyasal talepler, tarihsel süreçte farklı aktörlere devredile devredile dile getirilir. devredilmesinin nedeni de, daha önceki aktörlerin, bu taleplerin elde edilmesinde başarısız olmuş olmalarıdır. dolayısıyla yeni bir aktörün (aktör kitlesinin), başarısızlığı tescilli eski bir aktöre katılması aptallık olur, o kadar. bunu da gezi hareketi'nden beklemeyiz!
gezi hareketi, homojen bir kitle değil elbette; dolayısıyla hareketin zaman perspektifi daha ileriye taşındıkça, siyasal proje zemini de genişletildikçe, koalisyonun çatırdama riski yüksek. yani gezi hareketi, en azından başlangıçta, neyi ısırabileceğini çok iyi tartmak zorunda. bu da, hareketin oluşmasını sağlayan sorunların çözümünün, yasal/anayasal çerçevede yeniden düzenlenmesini sağlamak olmalıdır bence. örneğin: toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanunu'nun, anayasada tarif edilen hakka daha uygun biçimde yeniden düzenlenmesini sağlamak. kitlelerin kendi seslerini duyurabilmelerini, meclis'e sokabilmelerini sağlamak üzere seçim barajının düşürülmesini sağlamak. emniyet güçlerinin kullanımı konusunda spesifik düzenlemeler üzerinde çalışmak. medya-sermaye ilişkisini düzenleyecek, medya oligarşisini kıracak yasalar üzerinde çalışmak.
bu ve bunun gibi somut amaçlar için çalışma grupları oluşturmak, raporlar hazırlamak, bunları kitlesel tartışmaya açarak talepleri biçimlendirmek ve sonrasında bu somut talepler için mücadele etmek, başbakanı istifaya çağırmaktan kat be kat daha etkili ve verimli olur.
22.6.13
bir gün hepiniz*
JİLET o gece kullanmayı düşündüğü sprey boyaları montunun içine tıkıştırırken, bir yandan da etrafı kolaçan. Neyse ki Kadıköy Çarşısı’ndaki sanat ve hobi malzemeleri mağazasının kapanma saati epey. İçerideki bir-iki müşteri de girişin hemen yanındaki kasanın önünde, para vermek için. Bu JİLET’in en azından bu mağazada hiç yapmadığı ve yapanları şaşkınlıkla izlediği bir. Yalnız sprey boyaya değil, başkalarının “sokak sanatı” olarak adlandırdığı, onun içinse yalnızca “müdahale” olan çalışmalarında kullanacağı hiçbir malzeme için, hatta bu çalışmaları gerçekleştirdiğinde giyeceği giysiler için de kesinlikle para vermemek gibi bir ilkesi. O yüzden buraya her zaman bol bir montla, havalar daha da sıcak olduğundaysa elde taşınan, içinde fermuarlı ayrı bir bölmenin bulunduğu bir spor çantasıyla. Kasada duran, kendisinden beş-altı yaş büyük, kısa siyah saçlı, gözleri hüzünlü bakan kızın, oraya her geldiğinde ne yaptığının ayırdında olduğunu. Hiçbir şey almamış gibi kapıdan çıkarken göz göze geldiklerinde, kızın bakışlarındaki birşey ona bunu. Kızın bugüne kadar tek söz etmemiş, onu engellemeye çalışmamış ya da patronu çağırmamış olması, JİLET’in kafasında çeşitli fantaziler. Bir kadın polis tarafından yakalanmak fantazisi kadar olmasa da, heyecan. Bir gece kızı da yanında götürmeyi. Mağazanın kapısından çıktığındaysa, aslında bu gecenin gayet uygun olduğuna ve kızı dışarıda beklemeye.
JİLET’in
bu gece iki işi. Önceki gece iktidar partisinin il başkanlığı binasına gidip
yandaki alışveriş merkeziyle arasındaki duvara “Güç, çürütür; mutlak güç,
mutlaka çürütür” yazdıktan sonra fotoğrafını çekmeye davrandığında bellek
kartını bilgisayarında takılı bıraktığını. Şimdi gidip fotoğrafı çekmesi.
İkinci işiyse Nişantaşı’na gidip beş katlı bir apartmanın damına dikilmiş olan
Calvin Klein parfüm reklamının üstüne “Bir gün hepiniz öleceksiniz. İğrenç
ruhlarınızın saldığı koku, mezarlarınızdan sızıp sokaklara yayılacak” gibi
uzunca bir bildiri (tehdit?) yazmayı. Öfkeli, hatta hınçlı, düzeni değiştirmeye
kararlı ve bunun yazı yoluyla yapılabileceğinden emin bir “müdahil” olduğunu.
Bahar
sonunun ılıklıkla sıcaklık arası hali bu gece JİLET’e iyi. Fazla sıcak olduğunda
kapüşonu onu terletip rahatsız. Bazen dikkati. Yazdığı yazıda hatalar. JİLET resim
ya da desen çizmekten. Hep yazı. Mesajı olan bir.
Saat
dokuza geliyordu ki kız mağazadan. JİLET’i görmeden, hızlı adımlarla yürümeye. JİLET bir
süre peşinden. Sonra kızı Kadıköy Çarşısı’nın kalabalığında kaybetmekten.
Arkasından yetişip “Pardon,” diyerek omzuna.
“Efendim?”
“Niye
dükkanda bana hiçbir şey demiyorsun?”
“Niye çalıyorsun mu diyeyim?”
“Denmez mi?”
“Allah koymuş sana belli ki, bir de ben mi
koyayım?”
“Ne biçim konuşuyorsun Melahat?”
“Lale.”
“JİLET.”
“Annen mi koydu sana bu adı?”
“Yok, JİLET benim sahne adım.”
“Gazinoda mı söylüyorsun?”
“Gel şurda bir bira içelim.”
Birlikte
Kadife Sokak’a. Bir bayiden iki şişe Efes. Bir apartman girişine oturup. JİLET Lale’ye,
düzene karşı nasıl savaştığını, çaldığı malzemenin nasıl yüce bir amaca hizmet
ettiğini, o geceki işlerini. Lale, üniversiteye giden kardeşiyle birlikte
yaşadığından, resim yaptığından. Resim lafını duyunca JİLET’in
kulakları. Nasıl şeyler yaptığını.
“Resim işte. Tuval, akrilik, fırça. Sen ne
sandın?”
“Hiiç. Tuval resmi bitmiş diye duydum da.”
“Sokak sanatı prim yaptı diye mi? Banksy filan?
Adamın adı bile paramsı.”
“Bırak o şerefsizi. Keith Haring de öyle.
Satılmış puştlar.”
“Sen satmazsın ama?”
JİLET Lale’nin
yüzüne. Güzel bir yüz diye. Birer bira daha. Önlerinden Eternity. JİLET onun
da sokak sanatçısı, daha doğrusu “sokak artizi” olduğunu, boş bulduğu her yere
kendi adını renkli renkli yazmaktan başka bir halt yapmadığını. Yanında Pusu.
Eskiden her yere “Nuri Alço” yazarken, şimdi “Umudumuz Tyler Durden”
şablonları. Bunları Lale’ye anlatınca o da dayanamayıp.
“Alem
buysa kral sensin yani?”
“Herhalde.
Organik edebiyat yapıyorum ben kızım, benim yazılarım hayatın içinde doğuyor,
içinde yaşıyor.”
“Edebiyat derken?”
“Ne var?”
“Ben ne anlarım canım edebiyattan da, hayku bile
üç dize oluyor değil mi?”
“Ben ‘söz’ün içindeki ‘öz’ün peşindeyim. Anladın?
Söz-öz...”
“Sağol, anladım.”
“Asit atalım mı?”
“Yok,
midem yanıyor zaten.”
Lale
ilk salvoyu bu zarif hamleyle atlattıysa da, JİLET’in ufak bir bozulma karşısında
pes edecek biri olmadığı. Biralar bitince ve sokaktan gelip geçenleri biraz
daha izleyip haklarında bilir bilmez yorumlar yaptıktan sonra, eve gitmeyi.
Yakında. Lale hemen yanıt vermeyince JİLET
o gece kendisiyle birlikte gelmesini. Çok
eğlenceli, en azından heyecanlı. Polis filan görürse hemen kaçmaları gerekeceğinden
yanında Lale gibi bir gözcünün bulunması iyi. Eve gidip malzemenin geri
kalanını aldıktan sonra çıkıp karşıya. Lale sol omzunu kaldırıp çenesini sağa,
başını sola yatırınca, eve doğru.
Dar
bir sokakta, köşedeki boşluğu kapmış mahalle arası otoparkının karşısında,
eskice bir apartmana. JİLET kendi evini tuhaf renklere. Sprey boyayla
desenler de. Bütüne bakıldığında hiç de fena. Tabii evin temiz olduğunu
söylemek pek mümkün olmasa da, Lale’nin beğendiğini görünce JİLET’in
keyfi yerine. Lale salondaki yeşil kadife kaplı eski kanepeye otururken JİLET içeriden
iki şişe bira. Öbür elinde kare biçiminde renkli küçük kağıtlar. Birini
Lale’ye. İstemeyince o kadar üsteledi ki Lale ışığı kapamasını. JİLET kalkıp
salonun girişine doğru. Işığı kapayıp karanlıkta kanepeye döndüğünde Lale’nin
çoktan üstündekileri çıkarmış olduğunu.
Salon
kanepesindeki sevişmeleri JİLET’e öyle iyi geldi ki, gece yarısına kadar sakin
ve huzurlu birisiymiş gibi. Lale onun bu halini eski halinden daha çok
sevdiğinden midir bilinmez, JİLET yeniden diken üstünde oturur, sürekli hareket
eder ve konuşur olunca bir kez daha sevişmeye. Ne var ki JİLET artık
bir misyon adamı haline.
JİLET çantasını
toplarken Lale reklam panosuna yazacağı yazının çok zaman alacağına onu ikna
edince JİLET yazıyı
evde kağıtlara yazıp bunları panoya yapıştırmaya karar. Hemen salonun orta
yerinde A3 boyutlu kağıtlar kullanarak yazıyı. Yine Lale’nin aklına uyup
“öleceksiniz”i “gebereceksiniz” olarak.
“Sen
mi buldun bu lafı?”
“Bir öykü vardı, ondan ilham aldım. Ama laf
benim.”
Artık
karşıya geçmeleri ve işe koyulmaları. Fakat karınları da acıkmış olduğu için,
Lale mutfakta bulabildiği şeylerle –kurumaya yüz tutmuş sandviç ekmeği,
yumurta, Nutella, turşu- ufak bir sofra. Kapıdan çıkarlarken Lale JİLET’e
fotoğraf makinesinin yanında olup olmadığını. JİLET küfrederek yatak
odasına. Elinde makineyle geri.
Önce
dolmuşla Üsküdar’a, oradan da motorla Beşiktaş’a. Sütlüce’ye yürüyeceklerini
duyunca Lale’nin gözleri. JİLET’in tüm ayak diremelerine karşın, iskelenin önünde
bekleyen taksilerden birine. Sütlüce’ye geldiklerinde, futbol sahasını yüz
metre kadar geçtikten sonra arabadan. JİLET
bambaşka biri. Başında bol kapüşonu, sırtında
çantasıyla birden çevikleşmiş. Sanki geceye ait bir yaratık.
Partinin
il başkanlık binasıyla alışveriş merkezi arasındaki duvarın önüne gelince JİLET yine
ana avrat dümdüz sövmeye. Duvar tertemiz. Bina yöneticileri yazının üstünü. JİLET çocuk
gibi, olmayan taşlara tekmeler savurarak duvarın önünde birkaç kez gidip
geldikten sonra Lale’ye.
“Ben bunu yanlarına bırakır mıyım?”
“Benim bildiğim JİLET mi? Hayatta.”
“Ankara’ya gidip genel merkeze yazarım ulan ben o
yazıyı.”
“Ciddi?”
“Daha da güzelini yaparım. Karşısındaki
binalardan birine çıkıp yazıyı ışıkla duvarlarına yansıtırım.”
“Dev prodüksiyon diyorsun.”
“Biraz kafayı çalıştırıp projelendirmek lazım.
Olmayacak şey değil.”
“Neydi yazı, bir daha söylesene?”
“Güç, çürütür; mutlak güç, mutlaka çürütür.”
“Ve millet bunu okuyunca devrim mi yapacak, nedir
mesele tam?”
“Yapmayacak, ama birilerinin kalkıp o binaya o
yazıyı yazabilecek kadar kafayı kırmış olduğunu görecekler.”
“Yapmakla yazmak arasında fark var sanki. Devrim
denince benim aklıma fiil geliyor.”
“Yahu devrimcilerin olayı illa devrim yapmak
mıdır yani? Devrim yapılabilir inancını canlı tutmak da devrimcilik.”
“Var ya JİLET, seni tanıdığımdan beri ettiğin en aklı başında
laftı bu.”
Sütlüce’den
yine taksiye binip Harbiye’ye. Bu taksi seferleri JİLET’in
kafasını epey. Homurdana homurdana böyle mücadele de müdahale de
yapılamayacağını, jest olsun diye duvar yazan (“duvar yazmak”, tıpkı “at
binmek” gibi) zengin piçlerinden farklarının kalmadığını, biçimle içeriğin
ayrılmazlığını. Taksiden indiklerinde hala. Neyse ki Lale ona reklam panosu
hakkında sorular sormaya başlayınca bir kez daha gece yaratığına.
Abdi
İpekçi Caddesi hala kalabalık ve canlı olduğu için etrafta dolanıp zaman
geçirmeye karar. JİLET Lale’ye panoyu. Uykuları gelmeye başlayınca bir
kafeden koyu koyu kahveler alıp Maçka Parkı’na. Boyalardan, sanattan ve
dünyasından, çağdaş sanat denen meretin kofluğundan ve koleksiyonerlerin
beyinsizliğinden, ama ayrıca ailelerinden, yaşamlarından, parasızlıktan.
Sonra
etraf iyice sessizleşince Abdi İpekçi’ye geri. Apartmanın önüne. Lale damdaki
ışıklı panoya, panodaki siyah beyaz Calvin Klein reklamına gözlerini bir kez
daha.
“JİLET ya, çok güzel fotoğraf bu be.”
“Delirtme
adamı Lale.”
Bu
aşamada, JİLET’in içeriye girmek için bir planı olmadığı
ortaya. Apartman kapısının açık olmasını. Lale apartman kapısı neden açık olsun
diye sorduğunda havanın sıcaklığından dem. JİLET
bunca hazırlık ve bekleyişin boşa gitmesi
olasılığıyla çıldırarak önce bütün zillere basmayı, ardından kapının camını
kırmayı, hatta yandaki ağaçtan dama tırmanmayı. Lale’nin ciddiye almaz gözlerle
onu izlediğini görünce iyice zıvanadan. Apartman giriş merdivenlerinde öylece,
ne yapacaklarını bilmeden otururlarken sokakta sesler. Az sonra önlerinde koca
bir aile. Apartmanın kapıcısı, daha doğrusu görevlisi, karısı, çocukları,
adamın kız kardeşi ya da baldızı, anası ya da kaynanası akşam gezmesinden. Adam
apartmanın sahibiymiş gibi bir edayla JİLET’i ve Lale’yi. Tam oradan kalkmalarını, gidip
başka yere oturmalarını emredecekken Lale öksürmeye, hırlamaya, nefes
alamadığını gösteren hareketler yapmaya. JİLET
de, görevli ailesi gibi ne olduğunu. Neyse ki
Lale, hırıltılar arasında “astım” ve “su” sözcüklerini söylemeyi. Duruma
nihayet uyanan JİLET, arkadaşının astımı olduğunu, krizinin
tuttuğunu, zahmet olmazsa bir bardak su rica edeceklerini. Apartman görevlisi
ve ailesi bu sefer Lale’nin haline üzülerek, acele acele içeri. JİLET
tam kapanmasını engellemek için kapıyı ayağıyla. Gelenler merdivenlerden aşağı
indikten sonra da içeri girip birinci katta, karanlıkta. Görevlinin küçük kızı
az sonra elinde bir bardak suyla. Lale suyu içip teşekkür ettikten sonra
bardağı geri verip ufaklığı evine. Lale kapının önünde beklerken JİLET gelip
onu içeri.
Dama,
asma merdivenden tırmanarak ve demir bir kapağı kaldırarak. Neyse ki kapakta
kilit değil, sürgü. JİLET çantasından A3 kağıtları çıkarıp kiremitlerin
üstüne. Şimdi elindeki tutkalın kapağını açmaya. Lale reklamdaki kızın ne kadar
güzel olduğu hakkında konuşurken JİLET
“Bir”, “gün” ve “hepiniz”i panoya. Dördüncü
kağıda uzanmışken önce bir çıkırtı, ardından hayra alamet olmayan tok bir gümleme.
Dönüp baktığında Lale. JİLET siktir çekerek damdan aşağı. Lale kaldırımda,
sırtüstüyle yüzükoyun arası bir şekle girmiş olarak. Kafasından akan kan
kaldırımı boyamaya. JİLET ertesi gece Kadife Sokak’ta Pusu’ya, sokak
sanatının kanla yazılıp çizilmesi gerektiğini büyük bir hararetle savunduktan
sonra, düzenli olarak o kadar kanın nereden bulunacağı sorusunun yanıtını aramaya.
Şimdiyse damdan aşağı nasıl ineceğini düşünen bir kemancı gibi bir aşağıya, bir
kapağa.
*Tekerleksiz Bisikletler (2012)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





















