çin imparatoru bir çocuk. ejder seviyor ama hiç ejderi yok. gören de yok, hikayesi var yalnızca. arattırıyor bulduruyor, adamlarıyla sefere çıkıyor. dar bir vadide, sarp dağlar iki yanda, bir mağarada. gece ejderin alevleri görülüyor. fakat tırmanılacak gibi değil. ejder gece kükreyip duruyor, çok korkuyorlar. imkanı yok onu alıp götürmelerinin. imparatorun adamlarından biri ressam, bir sıcak hava balonu yapıyor, balonun üstüne de nefis bir ejder resmi çiziyor. onunla çıkıyorlar, ejder resme aşık oluyor, alıp saraya götürüyorlar, ressam da ejderin bahçesini ejder resimleri ve oyuncakları ve heykelleriyle dolduruyor. mutlu olup yaşıyor orada ejder, hep sanarak.
cem akaş
şefin salatası - arşiv ve okuma, düşünme, yaşama notları...
21.3.26
Redaktörler
1
Kiralık Mini Cooper, güneşli ve ılık bir mart günü, İstanbul’un Anadolu
yakasından Avrupa yakasına geçerken çevresini aydınlatıyor, canlandırıyor
gibiydi; bunun nedeni belki de arabanın içindeki beş doktora öğrencisinin edebiyata
yoğunlaşmış ışıltılı beyinlerinin saçtığı enerjiydi. Gerçi çok enerji saçacak
halde olduklarını söylemek zordu – sabah kampüsten çıkıp Kadıköy’deki
antikacıları dolaşmışlar, ardından Modoko’daki mobilyacıların kapısını teker
teker çalıp elleri boş çıkmışlardı; şimdi Matbaacılar Sitesi’ne giderken
hepsinin suratı eni konu asıktı, özellikle arka koltukta üst üste oturanların
sesi hiç çıkmıyordu.
Arabayı grubun en pratik zekalısı ve iş bitiricisi olan Ekim kullanıyordu;
yolu bilmiyordu ama telefonu ona nereye gideceğini söylüyordu elbette,
arabadakilerin hiçbiri de burada bir özgür istenç problemi görmüyordu. Yan
koltukta oturan Kim, nasıl bir kutu yaptıracaklarını sormuş olan Jasmine’e
dönüp baktı, ters bir cevap verecek gibiydi, ama sonra bakışlarını yumuşattı –
geç de olsa meşru bir soruydu bu. Aslında nasıl bir kutuya ihtiyaçları olduğunu
o da tam bilmiyordu, mücellidin bileceğini varsayıyordu. Tabii eğer bir
mücellit bulabilirlerse. Baskı süreçlerinin otomasyonu, İstanbul’da eski usul,
zanaatkar mücellit bırakmamış gibiydi. Oysa Kim onlara her şeyi elle yapan eski
mücellitlerden birinin lazım olduğunu düşünüyordu. Beşinin de içine sığacağı
bir kitap cildini -kutu diyorlardı aralarında- başka türlü yapmak imkansız olsa
gerekti.
Melisa Kim’in bu her şeyi bilir, bilmediği şeyleri bile bilir hallerinden
bir aşamada sıkılacağını hissettiren bir boyun hareketiyle camdan dışarı
bakmaya başladı, bir yandan da içinden Googoosh’un “Do Panjereh”ini
mırıldanıyordu. İçlerinde İstanbul’dan en çok sıkılan oydu; Tahran’daki
ailesini, arkadaşlarını, hatta ayrıldığı sevgilisini bile özlüyordu, ama
dünyanın bu taraflarında, karşılaştırmalı edebiyat alanındaki en iyi doktora
programı İstanbul’da, Akşemsettin Üniversitesi’ndeydi. Bir yıl daha dişini sıkıp
dersleri verdiğinde teze geçecekti, o zaman Tahran’a daha sık gidebileceğini,
hatta orada bir üniversiteyle bağlantısını ayarlarsa bir dönemi orada
geçirebileceğini düşünüyordu.
Matbaacılar Sitesi beklediklerinden büyük çıktı, keşmekeşi de o oranda
büyüktü. Sokaklarından geçtiler, kapılarından girip çıktılar, katlarına çıkıp
indiler; çeşit çeşit adama (karşılarına çıkanların hepsi erkekti) dert
anlatmaya çalıştılar ama belki kendileri de dertlerinin ne olduğunu çok iyi
bilmediğinden -Kim hariç elbette- sonuç alamadılar. Bir saatin sonunda artık
iyice yorgun düşmüş, canları sıkılmış, çok temel bir hata yaptıklarını yeniden
düşünmeye başlamışlardı.
Jasmine İsrail Yahudisi annesi ve Filistin Arabı babasının çok sevdiği ve
ona da çok sevdirdiği ama Toronto’da her zaman kolayca bulamadıkları adaçayı,
ıhlamur ve zencefil almak istediği için Mısır Çarşısı’na gitmeye karar
verdiklerinde önlerindeki yolun yeniden ışık ve netlik kazanmasına şaşırdılar
ama aynı şey antikacılarda, Modoko’da ve Matbaacılar Sitesi’nde de olmuştu.
Yine de hiç yoktan iyidir, dedi, Kim, daha kaç kere sonuç alamayacağımız bir
yere gidebiliriz ki? Çarşı içinin solukluğu yeniden morallerini bozdu, Sergei
yeniden Rusça küfürler savurmaya başladı; yine de o solukluğun içinde,
ilerideki bir sokağın ışıldadığını fark etti Ekim, diğerlerine de gösterince
heyecanları geri geldi, kalabalığı neredeyse yararak o sokağa yöneldiler.
Sokağın tüm ışıltısı tek bir dükkandan geliyordu – mücevhercilerin,
halıcıların, dericilerin hiçbiri, sokağın öbür ucundaki dükkan kadar parlak ve
net değildi. Dükkanın önüne geldiklerinde burasının bir aktar dükkanı olduğunu gören
Jasmine ufak bir sevinç çığlığı attı ama asıl mutluluk Kim’in gözlerindeydi –
kapkalın camlı, siyah çerçeveli bir gözlük takmış, yaşlı bir kadının tezgaha
baktığı bu ufacık dükkanda yalnızca adaçayı, ıhlamur ve zencefil satılıyordu.
Sergei bile bunun iyiye işaret olduğunu kabul etti.
Jasmine alacaklarını aldı; adaçayını tartan yaşlı kadının parmaklarındaki
mürekkep lekelerini ve yaldız tanelerini fark eden de o oldu. Ekim kadınla
konuşmaya çalıştıysa da kadının sağırlığı buna engel oldu, gençleri umursamadan
vereceklerini verdi, alacağını aldı, düzgün görünen bir rafı düzelttikten sonra
bir anda gözden kayboldu. Kim kadını göremeyince hemen tezgahın arkasına geçti
ve yerde kalkmış kapakla, aşağı inen merdivenlerle karşılaştı. Hepsi birden
merdivenlere yöneldi.
Bir mücellit bulmaları gerektiği fikri her zamanki gibi Kim’den çıkmıştı.
Mücellitler ve geçitler hakkında grup dışındaki insanlarla konuşmaya
çalıştığında her seferinde garip bir sessizlik oluyor, insanlar ona boş boş
bakıyor ve ardından hiçbir şey söylemeden uzaklaşıyordu. Bu da Kim’e göre kesin
bir işaretti. Kim’in bazen dümdüz düşünen biri olması işe yarıyordu. Kitapların
içine girmeye karar verdiklerinde bunu nasıl yapacakları hakkında hiçbirinin
fikri yokken Kim çıkmış ve bir mücellide, hepsinin içine sığabileceği
büyüklükte bir kitap yaptırmayı önermişti, hangi kitaba girmek istiyorlarsa
kapağına da onun ve yazarının adını yazdıracaklardı. Aptalca denebilecek kadar
basit bir fikirdi; işe yaramayacağını gösteriyor olabilirdi bu,
yarayabileceğini de.
Diğerleri Kim’in teorilerinin çoğu kez doğru çıktığını biliyordu; o gün ne
düşkırıklığı yaşamış olurlarsa olsunlar, tezgahın arkasında yerdeki kapağı
kaldırıp gözden kaybolan yaşlı bir kadın bulmuş olmaları da Kim’i tartışmasız
biçimde yine haklı çıkarmıştı.
Merdivenler karanlık bir koridora iniyor, koridor uzadıkça uzuyor, ayak
sesleri yankılanıyor, duvardan fırlayan belki de tarihi taşların arasında
kertenkeleler, akrepler, solucanlar, böcekler gördüklerini sanıyorlardı.
Sonunda büyük bir odaya çekildiler – her şeyin durmuş, durgun olduğu bir odaydı
bu, buraya koşarak girmeleri büyük bir ayıptı sanki, tat kaçıran bir
terbiyesizlikti. Hiç koşmamış gibi yapmak istedilerse de nefesleri onları ele
verdi, kalın giysileri içindeki bedenleri de neredeyse gözle görülür bir ısı
yayıyordu. Bu durağanlığın içinde en fazla eksikliğini çektikleri şey, aktar
kadının duruşuydu. Orada durmadığını hepsi görüyor, ama durmaktan başka bir şey
de yapamıyorlardı. Sonra beklenmedik bir şey oldu – aktar kadına bir ikiz kadar
benzeyen, aynı derecede iki büklüm, aynı buruşuklukta, ayaklarını aynı şekilde
sürüyen ama aktar kadından farklı olarak gözlüğü olmayan bir adam peydahlanıverdi.
Dikkatli bakınca adamın muhtemelen Çinli olduğunu fark ettiler. Aktar kadına
baktıklarında bunu fark etmemişlerdi; şimdi onunla ilgili bilgilerini de bu
doğrultuda güncellediler.
Kim adama Çince mücellit olup olmadığını sorunca adam hiçbir şey demeden
çevresini gösterdi – duvarlarda kitap kapağı örnekleri, renk renk deriler,
ölçüm ve kesim aletleri asılıydı, odanın içindeki sıra sıra tezgahların üzerinde
de çeşitli ciltleme aşamalarında onlarca kitap duruyordu. Tezgahların başında
on kadar genç Çinli kadın çalışıyordu, kimileri deri kesiyor, kimileri sırt
dikişi atıyor, kimileriyse altın varakla kitap isimlerini basıyor ya da süsleme
yapıyordu.
Grubun geri kalanı da Kim’le birlikte odada bulunan nesne ve kişilerin
farkına vardığı için, Kim’in, aktar kadının ikizi adamın gerçekten de mücellit
olduğunu açıklaması biraz malumun ilamı oldu. Gruptakiler talihlerine
inanamıyor gibiydi, bir tek Sergei çok sıkıldığını belli etmek zorunda
hissediyordu kendisini.
Kim neden orada olduklarını adamın bileceğini umuyordu, o yüzden kısa
birkaç cümle kurmakla yetindi. Adam Kim’in söylediklerini kayıtsızca dinledi,
sonra birden kaçmaya yeltendi, ancak Ekim bu hareketini bekliyormuş gibi hemen
arkasına kadar sokulmuştu, adam döndüğünde ona çarptı ve yere düştü, utanç dolu
olduğu izlenimi veren bir sesle Çince bir şeyler haykırdı; tezgahların başında
çalışan genç kadınlar ikiletmeden ellerindeki işi bırakıp tek sıra halinde
büyük odanın arka tarafına doğru ilerledi ve gözden yitti.
Çinli adam her nedense gruptan ve Kim’in söylediklerinden çok korkmuş gibi
görünüyordu şimdi; çocukken kulağına fısıldanmış bir lanetin bu yaşında
gerçekleşmeye başladığını görmekten kaynaklanan bir korkuya benziyordu bu.
Jasmine neler konuşulduğunu anlamak için Kim’i dürtüp duruyordu, Kim’se “an”a
odaklanmış ve dış uyaranlara kendini tümüyle kapamış bir edayla gözlerini adama
dikmişti, adamsa titremeli bir halde Kim’e bakıyordu, aralarında geçen sözcük
sayısı yirmiden fazla olamazdı, yine de birbirlerini mükemmelen anlamışa
benziyorlardı. Nitekim Kim gruba dönüp başıyla “gidelim” işareti yaptı;
Jasmine’in oflayıp puflamalarına herkes biraz sinirlendi ama hak da verdikleri
için kimse ses çıkarmadı, Mısır Çarşısı’ndan çıkana dek tek bir söz
söylemediler.
Sergei Kim’e, her şeyi anlatmayı mı yoksa dayak mı yemeyi yeğleyeceğini
içerikten bağımsız bir nezaketle sorunca hepsinin dili çözüldü; sonra
birbirlerini susturdular ve Kim’in anlatmasını beklediler. Kim’in söylediğine
göre Çinli mücellit onların istediği kitap kutusunu yapacaktı, bunun için bir
haftaya ihtiyacı vardı. Daha önce böyle bir iş yapmış mıydı? Hayır, bu ilk
olacaktı. Ne yapması gerektiğini nereden biliyordu peki? Biliyordu işte. Para
istemiş miydi? Hayır, hatta bir an önce başından gitmeleri için üzerine para
bile verecek gibiydi. Madam Bovary’ye gideceklerini biliyor
muydu? Elbette, Kim söylemişti. “Bovary” lafı hiç geçmemişti ama? Çince
çevirisinde kitabın adı Bir Fransız Kadını’ydı. Kitabın Çince
çevirisine mi gideceklerdi? Bu soru karşısında Kim durakladı. Bu olasılığı
belli ki düşünmemişti, Çince konuşan bir Madam Bovary fikri herkese cazip
gelmeyebilirdi ama daha önemlisi, Çince çevirinin dünyasında yaratacakları
değişiklik, romanın özgün dünyasına yansımayacak, etkisi fazlasıyla sınırlı olacaktı.
Kim koşarak Mısır Çarşısı’na döndü; geri geldiğinde yüzünden bir şey
anlaşılmıyordu. Sergei mücellidi bulamadığını hemen itiraf etmesini istedi, Kim
gözlerini devirerek Sergei’ye baktı, yüzünü yüzüne yaklaştırdı ve kulak
memesini ısırdı. Sergei küfrü bastı, Kim de bunu hak ettiği için karşılık
vermedi; onun yerine mücellidi gerçekten de bulamadığını ama onları romanın
orijinaline gönderecek bir kutu yapacağından emin olduğunu, bunun standart
prosedür olduğunu kalıbını basacağını söyledi. Yapacak bir şey yoktu – bir
hafta sonra yeniden gelecekler ve şanslarını deneyeceklerdi.
2.
John Franklin Amder ellili yaşlarının sonuna yaklaşmış bir edebiyat
profesörüydü. Tatlı bir herifti, sevdiği konuları anlatır, anlatırken gerçekten
heyecanlanır, ağzından tükürükler saçarak konuşur, belki de bu şekilde heyecanı
en ilgisiz öğrenciye bile geçerdi. Amerikalıydı, yıllarca New York’un gözde
üniversitelerinden birinde ders vermiş, akademik hırs konusunda
meslektaşlarının çok gerisinde kaldığı için bir türlü “tenure” denen kadroyu
alamamıştı. Beşeri bilimlerde ülke çapında kadro sayısı çok azalmış, çalıştığı
üniversitede kadro almak şöyle dursun, ders vermesi bile tehlikeye girmişti.
Onu çok seven Türk öğrencilerinden biri Akşemsettin Üniversitesi’ne dekan
olmuştu, Amder’i de Edebiyat Bölümü Başkanı olmaya ikna edince Amerikalı
profesör kendini İstanbul’da bir vakıf üniversitesinin gelişkin ama kuşkusuz
sıkıcı kampüsünde bulmuştu.
Opera ve klasik müzik tutkunuydu, kendi isteğiyle senfoni dinleyen son
insanlardan biriydi Amder ve bu yüzden midir bilinmez, hiç evlenmemişti.
İstanbul’a gelişinin ilk yılında Türk bir bale hocasıyla tanışmış, aralarında
romantik bir yakınlaşma olmuş ama kadın bir gün ortadan kaybolmuş ve birkaç gün
sonra evinde ölü bulunmuştu. Bu olay Amder’i derinden sarsmış ve bu tür
yakınlaşmalardan kendisini kesin olarak korumaya, müzmin bir bekar olarak
ölmeye yemin etmişti. Aradan geçen yedi yıl içinde bu yeminini hiç bozmamış,
teselliyi içkide bulmuştu; dönem dönem derin bir umutsuzluğa kapılıyor, her
şeye boş veriyor, sonra yeniden umursarmış gibi oluyor, ardından tekrar
boşveriyordu. Üniversitede arkadaşlık ettiği hocalar vardı ama yalnız bir
adamdı, varoluşu itibariyle yalnız bir adamdı Amder; evlense ve çocukları,
torunları da olsa yalnız bir adam olarak kalır ve öyle ölürdü. Hiç Türkçe
bilmediği gibi öğrenmeye de çalışmamıştı doğru dürüst – onca yıl kaldığı
ülkenin dilinde söyleyebildikleri bey, hanım, evet, hayır, teşekkür, merhaba,
sonra, buyrun, lütfen ve kaça’dan ibaretti.
Yalnızlığı ve mutsuzluğu derinleştiğinde, şişenin içi sığlaştığında Amder
evde çalışma masasının çekmecesinden roman taslağını çıkarır, notlar alır,
aldığı notları karalar, yazdığı bağımsız bölümleri okur, bazen midesi bulanıp
defteri nefretle çekmecesine geri gönderir, bazense yeni bir iki paragraf
yazacak kadar heyecan biriktirmiş olduğunu görüp kalemi eline alırdı. Romanının
asla bitmeyeceğini, asla kimseye okutmayacağını, asla yayımlanmayacağını
biliyordu kuşkusuz, ama iyi edebiyat okumaktan sahici bir zevk duyan bu adama
bu kadarlık bir merakı, bir hobiyi çok görmemek gerekirdi.
Amder’in Akşemsettin’de doktora öğrencileriyle yaptığı kolokyumun konusu
“Kurgusal Karakterler ve Olay Örgüsü Stratejileri”ydi. Amder roman
karakterlerine birer tip ya da birey olarak bakmanın ötesinde nasıl
bakılabileceğini sorgulatıyordu öğrencilerine, bunu yaparken de yazarların olay
örgüsünü ilerletmek için karakterleri nasıl kullandığına odaklanıyordu.
Kolokyum boyunca yan karakterleri işlev açısından inceliyor, ana karakterlerin
kişilik özelliklerinin yarattığı durumların ya da çeşitli durumlar içindeyken
davranışlarının bu özellikler tarafından nasıl belirlendiğini tartışıyor,
birbiriyle ilişki içindeki karakterlerin kişiliklerinin nasıl etkileştiğini,
kişiliklerinin değişip değişmediğini saptamaya çalışıyorlardı. Romanın
yazıldığı dönemin hakim psikolojik söylemi, yazarın kendi kişiliğinin roman
karakterlerine etkisi, iyi çalışılmamış karakterler, yazarın işine geldiği
biçimde davranan (ve kendi özüyle çeliştiği ya da bir öze sahip olmadığı
söylenebilecek) karakterler, postmodern edebiyatın “karaktersiz” karakterleri
gibi konularda kanlı tartışmalar yapıyorlardı.
Çok alışıldık bir ders olmadığı söylenebilirdi “Kurgusal Karakterler ve
Olay Örgüsü Stratejileri”nin, ama beşeri bilimlerin akademideki hükmünün azala
azala yok olma noktasına geldiği, mezunları için iş olanaklarının sözünün bile
edilmediği, üniversitede kalıp akademisyen olma fikrinin de bin türlü caydırıcı
nedenden ötürü öğrencilerin ciddiye almadığı bir dünyada, bu dünyada, akademik
programlardan beklentiler de oldukça azalmıştı. Bunun bir faydası, Amder’inki
gibi marjinal sayılabilecek derslere alan açılmış olmasıydı; daha doğrusu,
böyle dersler vermek isteyecek kadar deli hocalar çıkarsa onları engellemeye
kalkacak ve tutturulması gereken bölüm standartlarını dayatacak yöneticilerle
karşılaşma ve yenilme olasılıkları artık oldukça düşüktü.
Fakat Amder, her ne kadar konusunu çok sevse de, öğrencilerle metin
tartışmaktan büyük zevk alsa da, öğrencilerin bekleyeceği türden bir “deli
hoca” değildi; dersin başlığı çok daha mekanik, çözümlemeci, işlevci bir
yaklaşım vaat ederken Amder daha hissetmeci, holistik, epikürcü bir yaklaşımla
ele almak istiyordu metinleri. Madam Bovary’nin sonlarına doğru,
Emma o zamana kadarki müsrifliğinin cezasından artık kaçamayacağını, her
şeylerine haciz geleceğini, mahvolacaklarını nihayet idrak ettiğinde, eski
sevgilisi Rodolphe’a para için yalvarmaya gider; çok uzun zamandır
görüşmemişlerdir, zaten ayrılıkları da acılı olmuştur, yine de Emma
aralarındaki duygusal durum hiç kesintiye uğramamış gibi aşklarından,
yakınlıklarından, hatta Rodolphe'un başka kadınlara ilgi duymasını
bağışladığından söz eder. Rodolphe Emma’yı bunca zaman sonra karşısında gördüğünde
“Bu kadın da nereden çıktı?” diye düşünüyor gibidir ama yavaş yavaş hem his,
hem de retorik olarak ısınır, kıvama gelmeye başlar. Emma’nın acelesi vardır;
iki üç aya yaysa belki sonuç alabilecekken hemen para ister, hem de yüklü bir
tutardır bu; Rodolphe bir anda buz keser, sahnedeki dönüşüm birkaç satırda
gerçekleşir:
…Rodolphe sonunda göz kapaklarından öptü onu,
dudaklarının ucuyla, usulcana.
“Ama sen ağlamışsın?” dedi. “Neden?”
Emma birdenbire hıçkırmaya başladı. Rodolphe aşkının
boşalması sandı bunu; Emma susuyordu; o bu sessizliği son bir utanç olarak
değerlendirdi, o zaman haykırdı:
“Ah, bağışla beni, bağışla beni! Beğendiğim tek kadın
sensin. Budalalık ettim, hiç iyi etmedim! Seni seviyorum, seni her zaman
seveceğim! Neyin var, söylesene!”
Rodolphe diz çökmüştü.
“Ne olacak!.. Ben mahvoldum Rodolphe! Üç bin frank borç
vereceksin bana!”
“Ama… Ama…” dedi Rodolphe, yavaş yavaş kalktı, yüzünde
kötü bir anlam beliriyordu.
Bu sahneyi sınıfta ele aldıklarında Amder şeytanın avukatını
oynuyormuşçasına karakterlerin tarafında konumladı kendini, saf okuma
deneyimini yücelten naif bir okur gibi davrandı, öğrencilerse sanki dersi onlar
veriyormuş gibi metnin tarafından baktı sahneye, metnin amacını, gerekliliklerini
önemseyerek, duvara asılı tüfeklerin patlaması gerektiği ilkesine tutunarak,
cümlenin öyle değil de böyle kurulmasından anlam arayarak söz aldılar. On beş
yirmi yıl önce olsa tam tersi olması beklenebilirdi – okumayı sevdiği, belki
yazar olmayı düşlediği için edebiyat bölümüne girmiş iyi niyetli öğrenciler ve
onlara kuramlar, analizler öğretecek, onlara “bilimsel” soğukluk aşılayacak
hocalar vardı o zamanlar. Kim’in sınıfıysa belki de sosyal medyada her türlü
işareti -kısaltmalardan emojilere- düz anlamıyla, yan anlamıyla, alt ve üst
anlamlarıyla okumaya, yorumlamaya, konumlandırmaya alışık olduğu için, hiçbir
puroyu yalnızca puro olarak görmekle yetinemiyordu. Amder çocuklara “Kendinizi
rahat bırakın, metnin akışına kaptırın, büyük resmi görün, akademik detaylara
takılmayın,” dedikçe onlar her ayrıntıyı sorguluyordu – sadece akademik bir
gıcıklık ya da iyi öğrenci heveskarlığı olarak değil, aşırı ciddiye alarak,
ölüm-kalım meselesi gibi görerek, hatta metin için yazarı da gözden çıkararak
yapıyorlardı bunu. Yazar ölür, metin kalır; kalan metinler bizimdir.
Özellikle Kim bu konuda militan denecek bir duyarlılığa ve katılığa
sahipti. Onun gözünde yazar, evrensel bir kasılmaya ebelik eden ama ortaya
çıkacak yaratım hakkında çok sınırlı bir bilgisi olan bir aracıydı sadece, ona
teşekkür etmeli, avucuna ufak bir bahşiş sıkıştırmalı ve yoluna göndermeliydi.
İçlerinde yazmaya en yatkın olan ve post-apokaliptik bir roman yazmaya
çalışan Melisa’nın takıntısıysa yayınevleriydi, belki babasının eskiden yayıncı
olmasından ve yayımladığı kitaplar yüzünden hapse girmesinden kaynaklanan bir
ilgiydi bu. Onun gözünde yayınevleri yazarlar kadar bile saygıyı hak etmiyordu,
hepsi kifayetsiz muhteris tüccarlardı, metin emanet edilecek son insanlardı.
Neler neler yayımlanıyordu onlar yüzünden, ne boktan kitaplara edebiyat
muamelesi yapılıyordu, ne değerli metinler bazen gün yüzü bile görmeden yok
olup gidiyordu. Büyük yayınevlerine karşı uluslararası bir mücadele verilmesi
gerektiğini savunuyordu Melisa, bunun için de yayınevlerinin daimi ve dışarıdan
destek kadrolarından yandaş devşirilmesi gerekiyordu – düzeltmenler,
temizlikçiler, muhasebeciler, danışmanlar, okutmanlar, satışçılar, matbaa
çırakları mesela. Editörler, yayın yönetmenleri, genel müdürler kaçırılsın,
grafik tasarımcıların işleri sabote edilsin, finans müdürlerinin excel
dosyalarına müdahale edilsin, yayınevlerinin bilgisayarlarına girilip metin
dosyaları bozulsun, adi yeni kitapların içine klasik ve modern başyapıtlar
yerleştirilsin, matbaalarda formalar karıştırılsın, ortalık birbirine girsin ve
bu kaos daimi kılınsın istiyordu. Calvino’yu çok sevmesi de son derece doğaldı.
Neyse ki bu tür kitapların iyi bir yanı da vardı – hepsinin son kullanma tarihi
oluyordu, zaman içinde kendi kendilerini imha ediyorlardı. Yerlerine yenileri
geliyordu tabii, yani sistem kendini sürdürmeyi biliyordu; Melisa da zaten bu
nedenle tek tek kitapların değil, üretim çarkının hedef alınması gerektiğini
söylüyordu.
Kim ve Melisa’nın derslerde ya da ders dışı sohbetlerde adanmışlıkla dile
getirdiği bu tür görüşler sınıfı biraz rahatsız etse de güldürüyordu; onları
ciddiye alan birkaç kişi de yok değildi – Sergei, Ekim ve Jasmine. Amder bu
sözlere gençlik aşırılıkları olarak bakıyordu anlaşılan - laf buralara geldi mi
yüzünde hoş gören bir gülümseme belirir, yerleşir, gitmek istese de gidemezdi.
Sergei bir derste gereksiz ya da kötü yazılmış karakterlerin romanlardan
çıkarılması, başka bir deyişle öldürülmesi gerektiğini söylediğinde de aynı
şekilde gülümsemişti Amder. Belli ki Kim, Sergei’nin dile getirdiği bu konu
hakkında daha önce uzun uzun düşünme fırsatı bulmuştu, çünkü dersin on beş
dakikası boyunca, edebiyat başyapıtlarının kusurlu karakterlerden
arındırılmasının edebiyat tarihine ve gerçek okurlara ne büyük bir hizmet
olacağını ateşli ateşli anlattı. Amder yazılıp yayımlanmış bir metnin artık değişmeyeceğini,
değişmemesi gerektiğini savunmaya çalıştıysa da Kim onu kolayca susturdu, bunun
eski kafalılık olduğunu, romantik bir yazar imgesinden kaynaklandığını, yazarı
kendi yaratısının tanrısı saymanın edebiyata hiçbir faydası olmadığını, bu metinleri
yazarlarının boyunduruğundan kurtarmak gerektiğini, neredeyse hiç değişmeyen
bir şiddetle, bir manifesto okur gibi haykırdı. Melisa da ona katıldı,
editörler editör olsaydı asıl böyle şeylerle uğraşmaları gerekeceğini ama
bugünkü yayıncılık endüstrisinde bu yetkinliğin, bu inisiyatifin, bu cesaretin
hiç olmadığını ekledi. Amder pratikte bunun nasıl işleyeceğini hiç
anlamadığını, kimin hangi yetkiyle ve yazarın onayını almadan böyle ciddi
değişiklikler yapabileceğini bilemediğini, kaldı ki yapılsa bile diğer
dillerdeki çevirilerinin değişmesinin ayrı bir mesele olacağını, eski
baskılarla yeni baskılar arasındaki farkların çeşit çeşit sorunlar doğuracağını
söyledi. Kim buna katıldığını söyleyince sınıfın diğer üyeleri ona şaşkınlıkla
baktı, ama Kim daha da radikal bir söylemle devam etmekte (ve böylece onları
yatıştırmakta) gecikmedi: Bu sorunun tek çözümü, kaynağa gitmekle mümkündü,
ancak romanın dünyasına gidilirse ve gerekli değişiklikler orada yapılırsa
bunlar otomatik olarak romanın tüm basılı ve elektronik nüshalarına
yansıyabilirdi. Kimse bunun ne demek olduğunu anlamadı, basılmış bir kitapta
yazanların nasıl değişebileceğini soran ve bunun fizik ve gerçeklik kurallarına
aykırı olduğunu söyleyen Amder’e gülümsemekle ve yakında her şeyin netleşeceğini
söylemekle yetindi Kim, dersin geri kalanında da -pek bir şey kalmamıştı zaten-
bir daha konuşmadı.
3.
Akşemsettin Üniversitesi İstanbul’un Anadolu yakasında, Çekmeköy
yakınlarındaydı, ormanlık bir arazinin içinde özel izinle kurulmuştu; dönemin
muhalefet partisi üyesi olan belediye başkanının tüm itirazlarına ve engelleme
çalışmalarına rağmen orman bakanı ve cumhurbaşkanının bastırmasıyla ciddi bir
arazi Akşemsettin Vakfı’na devredilmiş, kampüs inşası için yaklaşık on beş bin
ağaç kesilmişti. Kamuoyunda birkaç gün tartışılan ve protesto edilen bu
uygulama, sonrasında adet olduğu üzere sineye çekilmiş, dönem dönem siyasi
kavgalarda hatırlatılması dışında herkes işine bakmayı yeğlemişti. En azından
villa, alışveriş merkezi ya da gereksiz bir havalimanı yerine nitelikli bir
üniversite kurmak için feda edilmişti ağaçlar, orman arazisinin bitimine de
yirmi bin yeni ağaç dikilerek doğaya karşı işlenen bu günah dengelenmeye
çalışılmıştı.
Kampüs gerçekten göz alıcı bir mimarlık harikasıydı ve önemli bazı
uluslararası ödüllere de layık görülmüştü. Şehir merkezinden uzak oluşu,
kampüste yaşamayan hocalar, idari personel ve öğrenciler için ciddi bir
handikaptı ama sunulan imkanların, bu handikabı telafi ettiği söylenebilirdi.
Tesis olarak kazandığı puanların üstüne, dünyayla canlı bağlantılar kurmayı
başarmasının puanlarını da ekliyordu üniversite; kampüste sürekli uluslararası
etkinlikler gerçekleştiriliyordu, üniversitenin öğrencisi y da hocası olmayan
bir dolu yabancıyla her gün karşılaşmak mümkündü. Akşamları bile yapılacak çok
şey bulunabiliyordu; bu anlamda hafif bir tatil köyü havası da sezinlenmiyor
değildi, ama akademik standartların ciddiye alınması ve gerekli imkanların
sağlanması sayesinde bu konuda kayda değer bir sıkıntı yaşanmıyordu. Özgürlükçü
bir anlayışla yönetilen üniversite, öğrenciler için serbest nefes alabildikleri
bir vaha sunuyordu. Lisansüstü öğrencilerinin yurtlarında ortak alanlar
karmaydı, iki kişilik odalarda kalıyorlardı, mutfağı ve oturma alanını dört oda
paylaşıyordu.
Ormana bakan odalardan birinin banyosunda, sabun köpüğüyle kaplanmış Sergei,
Kim’i sabunlamayı bitirmek üzereydi; yaptığı her şeyi ciddiye alan biri olduğu
söylenemezdi ama girdisi çıktısıyla iyice sabunlanarak yıkanmak, annesinin o
çocukken kafasına soktuğu bir iki hassasiyet arasındaydı. Başkasını yıkarken de
aynı hassasiyeti göstermesinde övgüye değer bir yan vardı muhakkak. Sabunlama
safhasındaki detaycılığa karşın durulama safhası biraz aceleye geldi, birbiri
üzerinden kayan yirmi beş yıllık iki bedenin gözle görülür başka öncelikleri
nedeniyle. Bu acele kimsenin tepkisini çekmedi.
Daha bir yıl önce Jasmine’in odasında bu kayganlıktan ne kadar uzakta
olduklarını zaman zaman anımsıyordu Kim, çakan görüntüleri zihninden
uzaklaştırmaya çalışırken. Sonra bir akşam, üçü birlikte yemek yiyecekken,
Sergei erken gelmiş ama Jasmine henüz ortada yokken, Kim sarımsak doğrarken
parmağını hafif kesince Sergei kanayan parmağı ağzına alıp emmiş, Kim’in o
zamanki oda arkadaşını çok ciddi bir konuşma yapmaları gerektiğini söyleyerek
yollamışlar, iş soyunma aşamasına ulaşmak üzereyken Jasmine gelivermişti.
Hiçbir şey fark etmemiş gibiydi; üçü o akşam uzun bir yemek yemiş ama Kim
kendini çok yorgun hissetmişti gece boyunca. Jasmine’e bir ayrılık mektubu
yazmıştı ertesi gün, mektupta kendi yazdığı Çince sonelerden biri ve İngilizce
çevirisi de vardı; diğerleri gibi bu sone de oldukça zavallı bir şeydi. Jasmine
bir ay boyunca suratına bile bakmamış, sonra zaten kendisinin de kadınlardan
hoşlandığını söylemişti. Kim kendini Sergei’ye ve yeni cinselliğine o kadar
kaptırmıştı ki Jasmine’in ne yaptığı umurunda bile değildi; yine de bir süre
sonra eskisinden daha iyi anlaştıklarını görmek onu en azından üzmemişti.
Sergei’ye bakılırsa Jasmine arada sırada onunla flört etmeye çalışıyordu;
Sergei yaptığı Jasmine taklitleriyle Kim’i çok güldürüyordu.
Amder’in kolokyumunda bir araya gelen öğrencilerden bazıları, çarşamba günü
yapılan dersten önceki akşamüstü toplanıp okuma malzemesini tartışmak,
yazacakları ödevler ve yapacakları sunumlar konusunda diğerlerinin fikrini
almak için bir çalışma grubu kurmuştu. Mini Cooper’a doluşup mücellit aramaya
çıkacak bu ekip, kısa süre içinde birlikte daha çok zaman geçirir olmuş,
çalışma grubu toplantıları akşam yemeğini kapsayacak şekilde uzamış, ardından cumartesi
akşamları buluşup “Fringe binge” adını verdikleri ve Fringe
dizisinden üst üste bölümler izleyip ot tüttürdükleri seanslar da yapmaya
başlamış, sık sık birbirlerinin odasında uyuyakalır olmuşlardı.
Bu gecelerden birinde, altı bölüm izleyip açık pencere önünde titreyerek en
az on cigara döndürdükten sonra Kim, romanlarda mekanların anlatımı arasında ne
kadar büyük farklar olduğunu fark edip etmediklerini sordu. Ekim özellikle
tarihsel romanlarda bunu hissettiğini söyledi – bazılarında gerçekten o sokakta
yürüyor gibiyken bazılarında ilkel bir bilgisayar oyununda olma ya da
gelişmemiş bir navigasyon cihazıyla dolaşma hissi geliyordu insana. Melisa
bunun biraz da hangi duyuların işe dahil edildiğiyle ilgili olduğunu söyledi –
kokular, sesler, tendeki duyumlar, tatlar da betimlemenin parçasıysa orada olma
yanılsaması güçleniyordu. Kim bunun üzerine görsel betimlemeye çokça
başvurulduğunu ama burada bile önemli farklılıklar olduğunu belirtti – bir
filmde ya fotoğrafta, bakan kişiye geçen mekan algısıyla metinden geçen algının
kategorik olarak farklılık gösterdiğini, yazarların bazen bir eskiz, bazen bir
tablo yapar gibi çevreyi anlattığını ama ikisinin de aslında bazı vurgular
yapan özetler olduğunu söyledi. Ne kadar ayrıntılı anlatılırsa anlatılsın,
anlatılmayan kısım hep daha büyüktü. Metinde yazılı olan veri olarak alınırsa,
ayrıntılı anlatılmayan büyük bir fluluk içinde yer yer net ve ışıklı odaklar
olacaktı, yazar belli ki bu odakları önemsiyordu, fluluğun ötesinde de sonsuz
bir karanlık uzanıyor olmalıydı. Melisa buna itiraz etti, Kim bir anısını
anlattığında bile bütün ayrıntıları betimlemiyordu, yine de o anı yaşadığı
sırada o ayrıntılar vardı. Kim buna gülümseyerek hak verdi, daha doğrusu verir
gibi yapıp karşı sorusunu sordu; görme duyusu hep bazı şeylerin flu, bazı
ayrıntıların net olmasına alışmış, bunu gerçeklik olarak, gerçek dünyanın
varoluş biçimi olarak kanıksamış biri, bir roman karakteri, aslında her şeyin
net olmadığını, olması gerektiği halde olmadığını anlayabilir mi? Sadece
mekanlar da değil, insanlar da bazen kabaca çizilip geçilmiş olabiliyordu
romanlarda, boyu ve saç rengi veriliyor ama yüz hatları verilmiyordu, giysileri
ancak kısmen anlatılmış olabiliyordu, geri kalanlar hep fluydu. O romanın
karakterleri bunu “dünya böyle” diyerek sorgulamıyordu. Sergei,
sorgulamadıklarının kesin olduğunu çünkü sorgulasalar romanda bunu
sorguladıklarının yazacağını söyledi – metinde yazmıyorsa sorgulamış olmaları
imkansızdı.
Kim Sergei’ye bu içgörü için teşekkür ettikten sonra, o gece orada
toplanmış beş kişinin birer roman kahramanı olmadığını nereden
bilebileceklerini sordu. Ekim biraz asabi bir sesle her şeyi gayet net
görebildiklerini, mesela Kim’in burnundan dışarı fışkırmış kılları
seçebildiğini söyleyerek yanıt verdi, Kim’in eli istemsizce burnuna gitti ama
düşünce çizgisini takip etmekten caymadı. Her yazar, anlatmak istediği ya da
anlatması gerektiği kadarını anlatır, gerisini okura bırakırdı, özellikle çok
sayıda ayrıntıyla dolu mekanlarda böyle yapmak zorundaydı; bir kütüphanede
geçen bir sahnede, gözle görülen bütün kitapların adlarını tek tek sayamaz,
kapaklarını tarif edemezdi, birkaç örnek verir, sonra da “binlerce kitapla
çevriliydiler” gibi yalapşap bir ifadeyle ortamı özetleyip yoluna devam ederdi.
Oysa gerçekte kütüphaneye giren kişi, teker teker her kitaba odaklanabilir,
hepsinin kapağını ve başlığını seçebilirdi, öyle değil mi? Ekim bunun üzerine
Kim’e gözlerinin bozuk olup olmadığını sordu, belki burnunun ucundan ötesini
göremeyen oydu? Kim bir süre Ekim’e baktı, sonra ayağa kalktı ve kütüphaneye
gideceklerini duyurdu, beklediği gibi yoğun itirazlarla ve o gece hissedilmesi
son derece normal bir uyuşuklukla karşılandı. Beklenebileceği gibi bu onu
yıldırmadı, sonunda arkadaşlarını ikna etmeyi başardı: Bu gece, birer roman
karakteri olup olmadıklarını kesin olarak öğreneceklerdi.
Akşemsettin Üniversitesi’nin güzel yanlarından biri, ülkenin en büyük
üniversite kütüphanelerinden birine sahip olması, bir diğeri de bu kütüphanenin
24 saat açık tutulmasıydı. Gürültülü bir şekilde gecenin bir yarısı yurttan
kütüphaneye yürürlerken serin hava zihinlerini açtı, Melisa kendilerinin roman
kahramanı olması durumunda bile bir kitaba el attıklarında yazarın bu kitabın
adını zikredeceğini, sonra da bu denemelerden sıkıldıklarını duyurup
kütüphaneden çıkarabileceğini, bu sorunun gerçek yanıtını bu şekilde
bulamayacaklarını hızlı hızlı, heyecanlı bir sesle anlattı. Kim yinr de denemek
istiyordu, bu da hepsi istiyor demekti.
Kütüphaneye girdiklerinde çalışan tek tük öğrenci dışında dev ana salonun
boş olduğunu gördüler. Nereden başlayacaklarına karar vermek için bakınırlarken
Ekim en yakın rafa gidip elini rasgel uzattı ve bir cilt çekti: 1889 ABD
Tarım Üretimi Almanağı’ydı bu. Ondan cesaret alan Jasmine başka bir
rafa yöneldi, sarı karton kapaklı kitabının adı Ulusların Yükselişi ve
Çöküşü’ydü. Nadireler Kabinesi, Kimya Mühendisliği El Kitabı, Orta Çağda
Kadın Cinselliği, Avrasya Levha Hareketleri, Bir Cinayetin Anatomisi, Türk
Efsanelerinde Korkaklık ve Cesaret Temaları, Kalenderilerin İbadet Biçimleri ve
Dünya Algıları, Bir Kurgu Olarak Zaman ve Primatlarda Kuyruk
Değişkenliği ve Evrimsel Süreç raflardan çıkarıldı, adı okundu ve neşeyle
yerine kondu. Bu geceyi de gerçek insanlar olarak sona erdireceklerdi.
Birden Kim durmalarını söyleyip gösterdiği rafa bakmalarını istedi. Çok
uzak bir raf değildi bu, yine de kitapların sırtları hiç okunmuyordu; hemen o
rafa gittiklerinde de durum değişmedi, hızla el atıp aldıkları kitapların
içinde de hiç yazı yoktu, sadece satır satır bulanık çizgiler; bazı raflarsa
raf bile değildi, duvara raf fotoğrafı yapıştırılmıştı. Bunun ne demek olduğunu
sordu Melisa, kütüphanenin epey ucuza getirildiğini söyledi Sergei. Jasmine
böyle bir uygulamanın Pekin’deki dev kütüphanede de yapıldığını hatırlıyordu;
Kim bir şey demeden başıyla çıkışı işaret etti – odaya döneceklerdi.
İçeri girdiklerinde herkes -Kim hariç- bir ağızdan konuşmaya başladı, yurda
gelene kadar üzerlerine çöken sessizlikten bir anda kurtulmuşlardı, biralar
açıldı, ayık kafa lazım olduğu için ot sarılmadı. Sonunda Kim’e düşüncesi
sorulunca Kim sessizlik sağlanana kadar bekledi, ardından anlatmaya başladı.
Hepsi biliyordu ki istedikleri kadar makul açıklamalar bulsunlar, birer roman
karakteriydiler. Ancak daha da önemlisi, yazarları onların roman karakteri
olduklarını bilmesini istediği için bu bilgiye sahiplerdi; onlar da biliyordu
ki pek az romanda bu bilgi karakterlere bahşedilirdi. Bir kere bunu iyice
sindirmek gerekiyordu, hemen ardından da şu sorunun yanıtını bulmaları lazımdı:
Bu bilgi onlara neden verilmişti, ne yapacaklardı bu bilgiyle?
Ekim boş bira kutusunu çöpe fırlattı ama ıskaladı, bütün bunları çok komik
bulduğunu ama artık uyumak istediğini söyledi, kimseyle vedalaşmadan çıkıp
gitti. Melisa ve Jasmine birer roman karakteri olmadıklarından emindi, Kim’e
laf yetiştirmeye devam ettiler. Sergei, Kim’in o gece söylediklerini daha önce
de duymuştu, o yüzden şaşırmamıştı. Telefonuna kilitlenmiş, bira üstüne bira
içiyordu.
Salı akşamı çalışma grubuna dek bir araya gelmediler, konuyu konuşmak
zorunda kalmamak için birbirlerinden bilerek uzak duruyorlardı adeta. Salı
akşamı toplanacakları da kesin değildi, konuşmamışlardı; yine de aynı saatte
herkes Kim’le Sergei’nin odasındaydı. Ağızlarını bıçak açmıyordu. Kim elini
Sergei’nin omzuna koydu ve çocukluğunu anlatmasını istedi, Sergei yatağa
uzanması gerekip gerekmediğini sordu önce, sonra “nelerle uğraşıyoruz” anlamına
gelecek bir bakışla Moskova’da, Barrikadnaya’daki aile evini, iki ablasını,
çevirmen annesini ve inşaat mühendisi babasını, babasının iş için Afganistan’a
gidip dönememesini, büyük ablasının erkek arkadaşı tarafından taciz edilmesini
anlattı. Lafının ortasındayken Kim aynı şeyi Melisa’dan istedi, Melisa
Tahran’daki ilkokulundan ve kitap delisi öğretmeninden söz ederken Jasmine’e
geçti, iki cümle sonra elini hafifçe kaldırıp onu da susturdu: Bütün bu
hikayelerin, ancak onlar anlatmaya başladığında ortaya çıktığının, öncesinde
belleklerinde çocukluklarıyla ilgili hiçbir şey olmadığının farkında mıydılar?
Ekim yine sinirlenmeye başlamıştı, doğruluğu ya da yanlışlığı kanıtlanamayacak
şeyler söyleyerek hava atmakla suçladı Kim’i. Kim’se sakin bir sesle hava atmasına
gerek olmadığını, Sergei’nin onu zaten çok sevdiğini söyledi; anıları yoktu
çünkü yazar henüz bunları yazmamıştı; romanda yeri geldikçe oluşuyorlardı,
yoksa tıpkı betimlenmeyen mekanlar gibi flu ve karanlıktı geçmişleri.
Melisa da sabırsızlanıyordu, bu tür postmodern oyunların hasını
Calvino’dan, Barthelme’den okumuş olduğu için bunlar ona amatör numaralar gibi
geliyordu; bir romanın içinde yaşıyor olsalar bile bu konuda yapabilecekleri
bir şey yoktu, o güne kadar nasıl yaşamışlarsa yine öyle yaşamaya devam
edeceklerdi, şimdi ertesi günkü dersin konularına dönebilirler miydi? Kim
gülümsedi: O da tam bu konuya gelmek istiyordu. Bundan sonraki yaşamlarının çok
farklı olacağına emindi, çünkü varoluş nedenlerini bulmuştu.
4.
Seçilmiş gibi görünen bazı şeylerin net ve aydınlık, diğer her şeyin flu ve
karanlık olması hakkında çok düşünmüştü Kim; bunun böyle olmadığı, her şeyin
berrak ve ışıl ışıl olduğu bir dünya hayal etmişti. Çok yorucu ve dikkat
dağıtıcı bir dünya olacağı kesindi; yine de ufka baktığında ne gördüğünü
bilebildiğin bir dünya her anlamda ufuk açıcı olurdu. Aynı şekilde beş duyuyla
sınırlı olmayan, ya da en azından beş duyusu bu şekilde sınırlı olmayan
insanların yaşadığı bir dünya da çok ilginç olurdu kuşkusuz – çok daha geniş
bir frekans aralığındaki sesleri duyabilmek, kızılötesini, morötesini
görebilmek, termal görüşe sahip olmak, bir köpek gibi koku alabilmek, balinalar
gibi duymak, manyetik alanlara duyarlı olup kuşlar gibi yönünü bulabilmek.
Böyle bir dünyada yaşamamayı kanıksamış olmak, böyle bir dünyanın gerçek
olamayacağını, hatta gerçek olmadığını göstermezdi. Kim’e göre bu eksiklik
edebiyatın sınırlarından kaynaklanıyordu.
Bir gün ders sonrasında Amder’in yanına gidip ona da bir roman karakteri
olmadığını nereden bildiğini sormuştu Kim. Amder gülümsemiş, onun yer aldığı
bir romanı kimsenin okumayacağını, dolayısıyla yazılma ihtimalinin çok düşük
olduğunu söylemişti. Kim ona yanıldığını anlatmıştı – roman karakteri sözünü
duyunca herkes kendini romanın ana karakterlerinden biri olarak düşünüyor,
kendi hayat hikayesi etrafında şekillenen bir kurgu varsayıyordu. Kimse kendini
başkasının hikayesinde şöyle bir görünüp işlevini yerine getirdikten sonra
kaybolan ya da yazarı tarafından unutulan bir karakter olarak düşünmüyordu. Tam
da Amder’in dersinde konuştukları gibi, işlev karakteriydi çoğu insan.
Amder bunu biraz Tanrı’yla insan arasındaki ilişkiyi andırdığını söylemişti
hafif müstehzi bir ifadeyle; sonuçta biz Tanrı’nın bizi yarattığı biçimde
vardık, onun planı doğrultusunda hareket ediyorduk, özgür irademiz var
sanıyorduk ama Tanrı en ufak seçimimizin bile ne olduğunu, olacağını biliyordu.
Bu anlamda evet, hepimiz Tanrı’nın romanının karakterleriydik. Bunu duyunca Kim
sabırsızlanmıştı, özgür iradeden değil, spesifik bir görme bozukluğundan, algı
eksikliğinden söz ediyordu, kızılötesini göremiyor, balinaların duyduğu sesleri
duyamıyor, köpeklerin aldığı kokuları alamıyor olmak, etrafı düpedüz flu
görmek, tam da bir roman dünyasının sınırları değil miydi, onları yazan yazar
bu şekilde yazmış olduğu için hapsolmamışlar mıydı bu dar sınırların içine?
Amder öyle düşünmüyordu – bunlar insanların fiziksel, biyolojik sınırlarıydı,
evrim sonucu ortaya çıkmışlardı, bir biyolog bunu daha açık bir şekilde
anlatabilirdi ama herhalde uzak gelecekte bu algı sınırları değişecek, belki
gelişecek, belki de bazıları daha da körelecekti. Kim ayrıntı eksikliğinden,
eskizlerden, resimlerden ve ultra yüksek çözünürlüklü fotoğraflardan dem
vuracaktı ki Amder bir toplantıya yetişmesi gerektiğini söyleyerek sınıftan
çıkmıştı.
Çalışma grubunu kütüphaneye götürmeden önce Kim, bir romanda yaşadıkları
konusundaki görüşlerini Sergei’ye açmıştı, biraz da ürkerek yapmıştı bunu çünkü
insanların “gerçek hayat”ta değil bir romanda yaşadıklarının onlara
söylenmesini bir hakaret olarak algıladıklarını anlamıştı. Ne var ki Sergei hiç
beklemediği bir tepki vermiş, bunu zaten bildiğini söylemişti, hatta ilk ne
zaman anladığını da tam olarak anımsıyordu: Altıncı sınıfın yazıydı, annesi ve
ablalarıyla ilk defa bir yurtdışı seyahatine çıkmışlardı, Londra’daydılar, Big
Ben’in oralarda yürüyorlardı, hava kararmıştı, annesi saati sormuş, Sergei de
saat kulesine bakıp sekiz kırk dört demiş, annesinden teşekkürlü aferin
almıştı, biraz daha yürüdüklerinde kuleye yeniden bakmış ve saatin kadranını
artık çok net göremediğini fark etmişti. Nehir kıyısındaki yürüyüşleri boyunca
dönüp dönüp saate bakmış ama fluluk hiç düzelmemişti. Annesine bu durumu
endişeyle anlattığında kadın ona boş gözlerle bakmış ve hiç cevap vermemiş,
ablalarıyla konuşmaya devam etmişti. Annesinin bakışlarındaki donukluk,
Sergei’nin en korkulu anısıydı – repliği yazılmadığı için susmak zorunda kalmış,
sonra roman kurgusu kadını kaldığı yerden devam ettirmişti. Annesi bir roman
karakteriyse Sergei de bir roman karakteriydi; roman karakterleri de mantıksal
olarak “gerçek hayat”t değil, romanlarda yer alırdı (bu genellemeyi o sırada da
hissetmiş, ama bu şekilde ancak daha sonraları ifade edebilmişti kendisine).
Kim sevgilisine sarılmış, ilişkilerinin en dokunaklı anlarından birini
yaşamışlardı.
Çalışma grubunun toplandığı gece Kim, Sergei’yle konuştuklarını gruba da
anlattı: Herkes bir romanda yaşıyordu ama yalnızca o odadaki beş kişi bunun
farkındaydı, bunun bir nedeni olmalıydı çünkü bu bir romandı; yazar bunun böyle
olmasını boşu boşuna istemiş olamazdı. Sergei’nin düşüncesi, bu bilgiyle bir
şey yapmalarının istendiğiydi; Kim de grubun geri kalanına bunu sördü:
Yazarları, bir romanın karakterleri oldukları bilgisiyle ne yapmalarını istiyor
olabilirdi? Neden onlardan istiyordu, ortak noktaları neydi?
Uzun bir gece oldu; bir aşamada odada tıkılıp kalmaktan sıkılıp kampüste
turlamak üzere dışarı çıktılar – soğuk hava ve yürüyüş zihinlerini açtı. O gece
vardıkları sonuç şuydu: “Kurgusal Karakterler ve Olay Örgüsü Stratejileri”
dersinin en militan beş öğrencisiydiler, hepsi de dünya edebiyatının
başyapıtları sayılan metinlerde yer alan gereksiz ya da kötü yazılmış
karakterlerin metinden çıkarılması durumunda çok daha iyi metinler elde
edilebileceğine inanıyor, bunun için mümkün olsa sorumluluk üstlenmek istiyorlardı.
Eğer onlar da bir roman karakteriyse, diğer romanlarla ve onların
karakterleriyle aynı ontolojik evreni paylaşıyorlar demekti, yani Madam
Bovary romanının nerede olduğunu bilseler ve oraya gitseler, Madam
Bovary’nin kendisiyle karşılaşabileceklerdi.
Bu kadarı bile elbette çok büyük bir adımdı ve yanıtladığından kat kat
fazla soru doğuruyordu. Ortalık aydınlanırken dişleri zangırdaya zangırdaya her
biri kendi odasına döndü, bir duş alıp bir şeyler atıştırıp yeni güne
hazırlanmaları gerekiyordu. Gerçekten de her yeni gün, hayatlarında yeni bir
sayfa demekti.
5.
Sonraki günlerde grup üyelerinin hepsi (Melisa’nın önerisiyle kendilerine
artık Redaktörler diyorlardı) geldikleri noktayı ve bundan sonrasını
kafalarında evirip çevirdi, uykusuz kaldı, derslerde anlatılanlardan kopup bu
konuya daldı; bazen bir, bazen daha fazla redaktörle dertleşti; kelimenin tam
anlamıyla dertleşiyorlardı, başlarına beklenmedik bir dert almışlardı.
Özellikle Ekim bu derde hiç talip olmadığını, redaktör filan olmak istemediğini
söyleyip durdu ama sonunda o da durdu – aksi halde delireceğini söylüyordu,
kafasının içinde sesler duymaya başlamıştı, ona sürekli olarak bir görevi
olduğunu, bundan kaçamayacağını telkin ediyorlardı. Zaten redaktörlere
katılmasının şart olduğunu biliyordu, yoksa bu aklı iki karış havada soyut
akademisyen takımı şuradan şuraya gidemez, görevi de yüzlerine gözlerine
bulaştırırlardı.
Grubun “soyut akademisyen”lerle dolu olmasının bir avantajı da vardı
aslında – çözülmesi ya da karar verilmesi gereken pek çok kuramsal konu
bekliyordu onları çünkü. “Roman mikrokozmosları” fikrini Melisa geliştirecekti
örneğin – romanlar, aynı çağda ve hatta aynı şehirde geçse bile uzay-zamanda
aynı yeri işgal etmiyordu, birbirleriyle iç içe geçmiyorlardı. Her bir roman,
konusu ve dönemi ne olursa olsun, hangi karakterleri içerirse içersin, uzayda
ayrı bir gezegen gibiydi. Hatta aynı kişi hakkındaki romanlar da öyle – kaç
Napoléon romanı varsa o kadar ayrı gezegen, ayrı mikrokozmos vardı. Ama bu
mikrokozmoslar dünyayı bütün haliyle içermiyordu, o anlamda birer gezegen
değillerdi – New York’ta geçen bir romanın dünyasında dünyanın geri kalanından
hiç söz edilmeyebilirdi, Almanya diye bir yer olmayabilirdi örneğin; o
mikrokozmos sadece New York’tan ibaretti demek ki.
Jasmine bu mikrokozmoslarda yaşayan roman karakterlerine kafa yoruyordu.
Romanların bir başlangıç ve sonu oluyordu; roman bittiğinde karakterler ne
yapıyordu? Ya da romanda o sırada kendisinden söz edilmeyen karakterler, sıra
kendilerine gelene dek ne yapıyorlardı? ücretli bir çalışan gibi işe mi
gidiyorlardı, yoksa dev bir hangarın bir köşesinde, sahne almayı mı
bekliyorlardı? Oldukça moral bozucu sorulardı bunlar çünkü kendi yaşamlarına da
dokunuyorlardı – çok sevdikleri West World dizisinin otomatonları gibi
miydiler aslında? Jasmine’e göre her mikrokozmos, kendi romanının videosu
gibiydi; videonun da başı sonu vardı ve her olay sırayla gerçekleşiyordu ama
filmin tümü bitmiş haliyle, bütünlüğüyle orada, videoda bulunuyordu. Bu
mikrokozmosa gitmek mümkün olsa, filmin herhangi bir anını ekranda açmak gibi
olacaktı, sonrası kronolojik olarak gelecek, bittiğinde de her şey döngüye
sokulmuşçasına yeniden başlayacaktı.
West World’ün yanı sıra The Truman Show
adlı film de Redaktörler’in kafasını kurcalayan referanslardan biriydi. Eğer
dünyaları, romanda yazarın yazdığı kadarıyla sınırlıysa, dekorun bittiği bir
yer var demekti, Sergei de buna kafasını takmıştı. Kim bunun bilinen evrenin
sınırına ulaşmak gibi olduğunu düşünüyordu – Büyük Patlama’dan sonra her yöne
doğru inanılmaz bir hızla genleşen evrenin sınırına ulaşmak imkansızdı, oysa en
azından kuramsal olarak böyle bir sınırdan söz edilebilirdi; o sınıra
ulaşabilseniz ve devam etseniz evren de sizinle birlikte o yönde genişlerdi. Bu
roman dünyası da biraz böyleydi, bir roman karakteri Buenos Aires’ten Pekin’e
uçuyorsa, romanın mikrokozmosunda Pekin tanımlı hale gelmiş, Buenos Aires’ten
Pekin’e bir hava köprüsü kurulmuş demekti; eğer roman, uçağın penceresinden
görünen denizi ve karaları betimlerse, oralar da mikrokozmosta görünür halde
olurdu. Dolayısıyla Sergei’nin The Truman Show endişesi yersizdi, bir
gün yelkenlinin, dekorun bitimindeki kubbeye çarpma olasılığı yoktu.
En temel kuramsal açılım Kim’den geldi. Redaktörlerin misyonlarını
gerçekleştirebilmesi için roman mikrokozmosları arasında bir geçiş yolu
bulmaları gerekiyordu, Kim de bunu “bir kitabın içine girmek” sözünü kelime
anlamıyla gerçekleştirerek başarabileceklerini düşünüyordu. Grup arkadaşlarına
bir gözleminden söz etmişti – bir şey için çok uğraşırlarsa o oluyordu
genellikle çünkü hemen her zaman yazarın istediği bir şey için uğraşmış
oluyorlardı. Eğer mesela geçişin bir mücellit sayesinde olacağını düşünmüşlerse
(belli ki Kim böyle düşünmüştü) bu büyük olasılıkla doğru bir tahmindi, en
azından peşinden gitmeleri ve yanlış çıkması durumunda yazarın onlara vereceği
işaretleri görmeye çalışmaları gerekiyordu. Bir romandan diğerine geçebilmek
için o romanda da bir mücellit bulmaları gerekeceğini ama bildiği hiçbir
romanda bir mücellit karakteri olmadığını söyledi Ekim. Bir mücellidin her
zaman olacağına inanıyordu Kim – işletim sistemi gibiydi bu yeraltı
mücellitleri, arayüzde pek ender olarak görülüyorlardı ama arkada işleri onlar
götürüyordu.
Melisa bu “işletim sistemi” üzerine kafa patlattı. Mücellitlerin
yükümlülükleri nelerdi, işlerini doğru yapmazlarsa ya da art niyetli bir
mücellit çıkarsa nasıl denetleniyor, ne gibi yaptırımlara maruz kalıyorlardı? Melisa
burada ciddi bir risk görüyordu – mikrokozmoslar arasında yolculuk edecek olan
Redaktörler, kendilerini bir anda uzay boşluğunda bulabilir, ölene kadar orada kalabilir,
işin daha da kötüsü ölmeyebilirlerdi, ya da hiç olmayacak bir romana girip
orada takılı kalabilirlerdi. Kim’e göre mücellit konusunda sorun çıkabilir,
“mavi ekran”la karşılaşabilirlerdi ama bu düşük bir olasılıktı ve yazar böyle
bir sorundan duyacağı mesleki utançla derhal bir “yama” üretecekti, ayrıca
mücellitlerin çok sıkı bir iş etiğine uyan, neredeyse dinsel bir bağlılıkla iş
gören bir ekip olduğuna, tapınağın anahtarının onlarda olduğuna inanıyordu. İlk
işleri İstanbul’da bir mücellit bulmak olmalıydı.
Ekim ondan önce hangi roman ya da romanları düzelteceklerine, hangi
karakterlere müdahale edeceklerine karar vermelerinin daha doğru olup
olmayacağını sordu, tabii eğer bunu da bulacakları mücellide sormayacaklarsa.
Sergei’nin önerisi Madam Bovary’nin kızı Berthe’i silmekti; Amder’in dersinde
bu konuyu uzun uzun tartışmışlardı, zavallı Amder canla başla Flaubert’in
tercihlerini savunmuş, Berthe’in varlığının Emma’nın kişiliği hakkında çok
önemli ipuçları sunduğunu, bunun da hiçbir şekilde gereksiz sayılamayacağını
anlatmaya çalışmıştı. Redaktörlerse -o sırada daha bu adı almamışlardı üstelik-
kızın tamamen silinmesinin gerekmediğini ama Emma’yla ilgili ipucu vermek için
romanın sonuna kadar tutulmasının da şart olmadığını savunmuşlardı. Hele
romanın finalindeki rolü ne büyük bir skandaldı – Berthe babasının cesedini
buluyor, büyükannesinin yanına gönderiliyor, büyükanne bir yıl geçmeden ölüyor,
kız yoksul bir akrabanın yanına gidiyor ve pamuk ipliği fabrikasında işçi
olarak çalışmaya başlıyordu; bütün bunlar yarım sayfada oluyordu. Amder bunun
hem görsel olarak çok güçlü bir final olduğunu, hem Bovary hikayesinin
döngüsünü tamamlamak açısından önem taşıdığını, hem de endüstri devriminin ve
yeni sınıf yapılarının Fransa kırsalına gelişini birkaç fırça darbesiyle
göstermesi nedeniyle bir ustalık gösterisi olduğunu söylese de grup ikna
olmamıştı. Berthe’in babası Charles’ın Emma hakkında her şeyi öğrenmesinin
ardından ölmesiyle romanın bitebileceğini düşünüyorlardı, Sergei Mösyö
Homais’nin onur nişanı aldığını bilmeseler de olacağını ekledi, Amder’ın artık
ikna edecek enerjisi kalmamıştı, sınıf üyeleri güle oynaya, Flaubert’e bedava
editörlük yapmakla övünüyordu çünkü.
Sonunda Sergei’nin önerisi kolayca kabul gördü; tartışma, Bethe’in hangi
noktada silineceğine karar verme konusunda çıktı. Çok fazla seçenek olduğu
söylenemezdi, Flaubert Berthe’i gerçekten de pek az sahneye çıkarmıştı. İlk
olarak doğum ve vaftiziyle anılıyordu Berthe, bir iki sayfa sonra sütannesinin
evinde okurun karşısına çıkıyor, Emma gelip kızını alıyordu. Biraz büyüdüğü bir
sahne daha vardı, annesinin eteğini çekiştiriyor, Emma sinirlenip çocuğu
dirseğiyle itiyor, o da düşüp yanağını kanatıyor, akşam kocasına çocuğun
oynarken düştüğünü söylüyor, Charles eczaneye ilaç almaya gittiğinde, yatağında
uyuyan Berthe’e bakıp onun ne kadar da çirkin olduğunu düşünüyordu. Daha sonra,
Emma’nın Rodolphe’la yaşadığı ilişkinin ertesinde neredeyse tövbekar olup
kendini dine verdiği dönemde Berthe hastalanıyor, bakılsın diye dadıya
yollanıyordu, Emma onu geri getirtip hasta hasta okuma öğretmeye kalkıyordu. O
dönemde başarılı olamamıştı ki birkaç yıl sonra bu kez Charles çocuğu bahçede
kucağına oturtup tıp gazetesinden okuma öğretmeye çalışıyor, Berthe üşüyüp
annesini isteyince çocuğa dadısını çağırmasını, annesini rahatsız etmemesini
söylüyordu. Son olarak da final sahnesi vardı; arada bir iki yerde daha adı
geçse de bunlar iyice önemsiz anlardı.
Melisa’nın içgörülü bir şekilde işaret ettiği gibi bu sahnelerin hepsinin
ortak bir işlevi ve izleği vardı – Emma’nın bir anne olarak çocuğuna
ilgisizliğini, soğukluğunu, uzaklığını örneklemek. Melisa Berthe’in sütanneye
verilmesini ve Emma’nın ancak haftalar sonra çocuğun ne durumda olduğunu
görmeye gitmesi sahnesinin, diğer sahnelerin hepsini içinde barındırdığını
düşünüyordu. Berthe sütannedeyken ölse, Emma bunun üzerine bebeğin minik
cesedini almaya gitse ve sütanneyle yine kahve pazarlığı yapsa, çocuğuna olan
ilgisizliği metnin gerektirdiği kadar verilmiş olacaktı. Kim, Melisa’yı bu
saptamasından ötürü kutladı – cerrahi neşter keskinliğinde bir müdahaleyle Madam
Bovary gerçekten kusursuz bir başyapıt haline gelecekti. Redaktörler göreve
hazırdı.
6.
Aradan bir hafta geçince yeniden Mısır Çarşısı’ndaki aktar dükkanının
altındaki tünelden ulaşılan mücellithaneye gittiler. Çinli kadın onları
dükkanın kapısında görür görmez yine ortadan kayboldu, Redaktörler de tezgahın
arkasına teklifsizce geçip işlerine baktı. Mücellithaneye girdiklerinde
ilkinden çok farklı bir sahneyle karşılaştılar: Parlak, beyaz bir ışıkla
aydınlanmış, çok sayıda kadının çalıştığı atölye gitmiş; loş ışıklı, bol
gölgeli, mücellit dışında kimsenin olmadığı, irkiltici derecede sessiz, hoş bir
ağaç kokusunun yayıldığı bir atölye gelmişti. Tezgahtar kenara çekilmişti,
ortadaysa dev bir kutu duruyordu – bir kenarı iki metre, diğer kenarı üç buçuk
metre, yüksekliğiyse bir metre civarındaydı, ördek yeşili bir cilt beziyle
kaplanmıştı. Mücellit kutunun hemen yanında duruyordu ve onları bekliyor
gibiydi, içeri girdiklerinde hemen Kim’in yanına gitti ve neredeyse bağırarak,
hızlı hızlı bir şeyler anlatmaya başladı. Kim adamın halinden ürktü, bir adım
geriledi; adam buna aldırmadı ve bir adım yaklaşarak bağırmaya devam etti.
Kim’in gruba aktardığına göre geçiş yolculuklarında, gidilecek romana göre
seçilen ağaç kullanılıyordu – gül, çam, gürgen, kestane olabiliyordu bu.
Kutularda asla tutkal ya da çivi olmuyordu, yalnızca geçmeli tahta
düzeneklerine yer veriliyordu. Kutunun içine romanla ilgili çeşitli totemler
çiziliyor, nesneler konuyordu. Yolculuğu yapacak olanlar kutunun içine sardalya
gibi yan yana yatıyordu, bu amaçla meşin ve samandan yapılma ilkel ama huzur
verici döşekler vardı kutunun içinde; yine romana göre seçilen otlar
katılıyordu samana – lavanta, limon çiçeği, dağ kekiği, şimşir, bergamot,
ıhlamur gibi. Yolcular döşeklere deri kemerlerle bağlanıyordu. Kapak kapandığında
içeri en ufak bir ışık sızmamalı, içeride de ışık kaynağı olmamalıydı; aynı
şekilde elektrikli aletler, manyetik alan yaratan nesneler de
bulundurulamıyordu, yoksa kutu çalışmayabilir ya da mikrokozmoslar arası
boşluğa fırlatabilirdi yolcuları. Gidilecek romanın ve yazarın adı, yolcular
kutuya girip kapak kapatıldıktan sonra dev bir klişeyle ve insan gücüyle kapağa
basılıyordu, bunun için ciddi miktarda gümüş varak kullanılıyordu. Baskı
sırasında kapak çökmesin diye kutunun içine kısa destek sütunları
yerleştiriliyordu; Sergei bunları pizza kullanılan beyaz plastik desteklere
benzetti.
Kim Madam Bovary’nin orijinaline gittiklerini teyit ettikten
sonra, romanda hiç mücellit olmadığını, oradan sonra başka bir romana geçmek
isterlerse ne yapacaklarını sordu, mücellit de Kim’e, onun gruba daha önce
söylediğini söyledi: Her zaman bir mücellit vardır. Gerçekten de mücellitler,
her romanın yeraltı dünyasında yaşıyordu, her romanda farklı yerlerde bulunurlardı,
nerede olduklarını hissederek bulacaktı Redaktörler, bu mücellidi nasıl
buldularsa ötekileri de öyle bulacaklardı. Ekim nasıl geri döneceklerini
sormasını istedi Kim’den; onu duyan diğer Redaktörler bu soruyu daha önce akıl
etmemiş olduklarına inanamadı. Mücellidin perdahlanmış gibi ışıldayan
suratından belli belirsiz bir gülümseme geçti – onu da gittikleri yerde
keşfedeceklerdi.
Kutuya yakından baktıklarında, süslemeli ya da işlemeli olmamasına rağmen
ince işçilikli, iyi malzemeli, sağlam ve şık bir nesneyle karşı karşıya
olduklarını gördüler – Quaker mobilyaları gibi yalın ve işlevsel görünüyordu bu
dev kitap. Kapağın menteşeleri de ahşaptı; mücellit kapağı kaldırdığında
kutudan tarçın ve ıtıra benzer bir koku yükseldi, kapağın iç yüzüne tıbbi
gravürlere benzer çizimler yapılmış olduğunu gördüler, meşin döşeklerin
etrafına da Emma Bovary’nin çok meraklısı olduğu dokuma ve kumaşlara benzer
parçalar serpiştirilmişti. Herkes kutunun etrafına toplanmışken Ekim her
ihtimale karşı dev klişeyi kontrol etti, “Madame”ın “e”sinin atlanmadığına,
basılacak dört sözcükte başka herhangi bir yazım hatası olmadığına emin olmak
için Melisa’nın da yardımını istedi, sallapati yayıncılar için düzeltilmemiş
yazım hatalarının bir yaptırımı olmayabilirdi ama Redaktörler uzun yola
gidiyordu, en ufak bir hatanın bile telafisi mümkün olmayabilirdi.
Kutuya ilk giren Sergei oldu; döşekleri eliyle şöyle bir dürttükten sonra
ortadaki döşeğe yöneldi, durakladı, ayaklı başlı mı yatacaklarını sordu, boş
bakışlarla karşılaşınca da başlarını ne tarafa koyacaklarını sordu sabırsız bir
sesle. Herkes mücellide baktı, o da bu soruyu bekliyormuş gibi, Kim’in Çinceye
çevirmesini beklemeden bir şeyler söyledi eliyle göstererek, Kim başların kapak
menteşesi tarafına gelmesi gerektiğini aktardı ve Sergei’nin sol tarafındaki
döşeğe yattı; herkes yerini aldıktan sonra kitabın alt kenarından yukarıya
doğru Ekim-Melisa-Sergei-Kim-Jasmine dizilimi ortaya çıktı. Herkes kemerini
bağlarken mücellit yine bağırarak konuşmaya başladı, ayak sesleri duydular, az
sonra da ilk gelişlerinde gördükleri Çinli kadınlar -herhalde onlardı- kutunun
başına toplandı, onlara bakarak ve gülüşerek aralarında fısıldaştılar, sonra
yine mücellidin bağırması duyulunca sesleri kesildi. Tekerlekli bir düzeneğin
üzerinde klişeyi getirdi mücellit, içeriye son bir kez baktı, Latince bir
şeyler söyledi, kapak hafif bir gıcırtıyla üstlerine kapandı. Kim Çinli bir
mücellidin neden Latince konuştuğunu merak ettiğini söyledi, Sergei adamın ne
dediğini sorunca Kim “te audactar itineri committe” dedi, Sergei’nin gözlerini
devirdiğini kutudaki herkes duyduğu için Kim hemen, bu sözün “kendini cesurca
yolculuğa bırak” demek olduğunu ekledi, o sırada kutuya hışımla vurulduğu için
hemen seslerini kesip beklemeye başladılar. Klişenin tıkırtısı duyuldu, kapağın
üstüne bir şey serildi sanki, ardından kapağa büyük bir güçle bir şey
bastırıldı. Kutunun kendisi sabit gibiydi ama içerisi önce titreşmeye, sonra
eni konu sallanmaya başladı. Ekim karanlıkta Melisa’nın elini tuttu, o da zaten
Sergei’nin eline yapışmıştı. Ardından bir anda altlarındaki yer çekildi ve
sonsuz bir boşluğa düştüler. Bağıramıyorlardı.
Son Kişot - Neşeli Bir Yol Hikayesi
Cenk
Koyuncu’nun gülümsemesine
Bu noktadan yıllar öncesini görüyoruz önce, sesleri duymuyoruz, yalnızca J.S.
Bach’ın “Erhalte mich”i var kulak zarlarımızda: Küçük bir kız, 9-10 yaşında,
dedeyle evdeler, anne mutfakta kek pişiriyor, dede kızla sıcak-soğuk oynuyor,
küçük bir biblo var elinde, onu odanın bir yerine saklıyor, kız da arıyor,
yaklaşırsa sıcak, uzaklaşırsa soğuk diyor dede. İlk izlediğimiz elde kız
rahatça buluyor bibloyu, sonra yeniden odadan çıkıyor, döndüğünde dede yine
koltuğunda oturuyor. Kız arıyor arıyor, sonunda dedenin üstünü aramaya
başlıyor, elini cebine sokuyor, dede kendi fermuarını açıyor, tutturuyor, elini
de kızın külotuna sokuyor. Anne kek pişirmeye devam ediyor.
***
Hatice’nin temizliğe geldiği günlerden birinde Melike’nin cebi çalıyor – arayan
Hatice’nin kocası Şeref. “Hatice orda mı?” diye soruyor – Hatice son günlerde
garip davranıyormuş, Şeref onun başka bir erkekle ilişkisi olduğundan
kuşkulanıyormuş. Melike çok sinirleniyor, Şeref’i tersleyerek telefonu kapıyor
ve Hatice’ye çıkışıyor, bu tür aile içi şeylere karıştırılmak istemediğini
söylüyor, “O adam buraya gelmeye kalkar mı?” diye soruyor. Hatice gülerek
geçiştiriyor, fakat sonra Melike Hatice’yi ağlaya ağlaya bulaşık yıkarken
buluyor. Hatice anlatıyor: Şeref Hatice’den kuşkulanmaya başlayınca bütün eve
izleme kameraları ve ses alıcıları yerleştirmiş. Şimdi tedavi görüyormuş, bu
sefer de Hatice’nin paraları psikolog ücretine gidiyormuş. İki de çocukları var
öğrenci, Hatice perişan.
Melike’nin tepesi bunları duyunca iyice atıyor, Şeref’e telefon edip onunla
konuşmak istediğini söylüyor ve eve çağırıyor. Melike bu sıralarda pek dengeli
değil – neredeyse hiç uyumuyor, sürekli şövalyelik romanları okuyor, gözleri
biraz deli bakıyor; üstlendiği, teslim tarihi gelmiş tasarım işlerini boşlayalı
epey olmuş.
Şeref gelince Hatice’nin üzerine yürümeye kalkıyor ve işler beklenmedik bir
şekilde çığırından çıkıyor, Şeref’i ölümcül biçimde yaralıyorlar, küçük
tuvalete kilitliyorlar. Yorgun argın kanepeye çöküyorlar. Hatice Şeref’in cep
telefonunu almış, onu kurcalıyor. Telefonda bazı fotoğraflar ve videolar
buluyor: küçük kızların fotoğrafları, masum denemeyecek tuhaflıkta fotoğraflar,
bazı erkek çocuk fotoğrafları keza, bir de bir video, küçük çocukların
birbirlerine cinsel görünümlü şeyler yapması, komutları veren bir dış ses, bir
erkek. Hatice kuduruyor, ama Melike sinir krizi geçiriyor gerçek anlamda,
katılıyor. Konuşamaz oluyor. Acayip bir ağlama. Gidip odasına kilitliyor
kendini. Daha sonra, sakinleştiğinde, çıkıp anlatıyor Hatice’ye, dedesini.
Hatice paramparça oluyor, dili tutulmuş gibi; Melike’ye sarılıyor, hüngür
hüngür ağlıyorlar yeniden. Melike annesini arıyor, yıllardır izi yok adamın
çünkü, aile görüşmüyor dedeyle; annesine dedenin nerede olduğunu soruyor ama
kadın söylemiyor, tersliyor, kapıyor telefonu, anlamıyor Melike’nin ne halde
olduğunu. “Ne diyor Gönül Teyze?” diye soruyor Hatice. “Ne diyecek allahaşkına,
bilmiyor musun Gönül Teyzeni?” diyor Melike tükürür gibi. “Bulacağım ben bu
herifi, amına koyacağım,” diye ekliyor sonra, Hatice “Ben de,” diyor. Asıl onun
kararlılığı gözümüzü alıyor.
Televizyonda CNNTürk, yeni bir kadın cinayeti haberi veriyor – liseli bir kızın
evden kaçması, kocası ve akrabaları tarafından izinin sürülmesi, öldürülerek
kuyuya atılması. Melike’nin dudakları titriyor, “Hadi çıkalım şu evden,” diyor,
çıkıyorlar, sahile iniyorlar. Ne yapacaklarını konuşuyorlar – Melike Şeref’in
cesedini gece alıp arabayla bir yere götürüp gömmekten yana; Hatice o gece
çıkamayacağını, çocukların durumunu ayarlaması gerektiğini, akşama eltilerinin
geleceğini, işlerin karıştığını anlatıyor. Operasyonu ertesi gün yapmaya karar
veriyorlar. Melike o gece evde kalamayacağını söylüyor haliyle, sevgilisinde
kalabilir, ama bir süredir araları limoni, ayrıca Şeref’e yaptıklarını
öğrenirse ne yapacağı belli olmaz, polise bile gidebilir, “Öyle de şerefsizdir,”
diyor Melike. Bir erkeğe ihtiyaçları olmayacağı belli. Melike o gece başının
çaresine bakacak. Gülmeden ayrılıyorlar.
Melike gece bir barda tek başına takılıyor, pek iyi görünmüyor açıkçası. Bir
süre sonra yakışıklıca bir adam geliyor yanına; Melike’den 10 yaş kadar büyük,
düzgün birine benziyor. Yanına oturmak için izin istiyor, gülümseyerek
konuşuyor. Melike ona uzun uzun bakıyor – tanıyacakmış gibi, ama çıkaramıyor.
Adının Levent olduğunu söylüyor adam, iş için Antalya’dan gelmiş. Bayağı
içiyorlar, Melike sarhoş oluyor fena halde. Adam “Gidelim buradan,” diyor, “Gidelim,”
diyor Melike. Adam önce bir tuvalete gitmek için kalkıyor. Telefonu ve sigara
paketi masada. Telefonu çalıyor o sırada, Melike ışığını görünce bakıyor,
arayanın adını görüyor – Şenol Yerlikaya.
Adamla Melike adamın arabasında gidiyor. Bir sokakta duruyorlar, dışarıda
in-cin top oynuyor, karanlık. Melike’nin “ne oluyoruz” demesine kalmadan adam
kızın üstüne çullanıyor. Saçlarından tutup kafasını torpidoya vura vura
bayıltıyor Melike’yi, ayakkabılarını, pantolonunu çıkarıyor, tecavüz edip yarı
çıplak arabadan atıyor ve basıp gidiyor.
Gençten iki adamın yaklaştığını görüyoruz, Melike’yi görüyorlar o halde sokakta
yatarken, “Oha karıya bak” diyorlar birbirlerine, çöküyorlar başına,
bacaklarını kıçını ellemeye başlıyorlar, halleniyorlar, ama ellerine kan
bulaşınca bir duraklıyorlar, o sırada bir şangırtı – pencerelerden birinde bir
teyze, şişe atmış bunlara, avazı çıktığı kadar bağırıyor. İkili tırsıp
ikiliyor.
Teyzenin evi. Komşusu kadınla birlikte Melike’yi içeri almışlar, kanepeye
yatırmışlar, altına pijama giydirmişler.
Sabah. Melike korkunç bir baş ağrısıyla ve alnı şişmiş olarak kendine gelince
teyze kahvaltı hazırlamak istiyor ama Melike öğürmeye başlayınca demli çayda
karar kılıyorlar. Melike yavaş yavaş geceyi hatırlamaya başlıyor. Telefon çalıp
duruyor ama açmıyor, sonunda yekten telefonu kapıyor.
Melike teyzelere teşekkür faslının ardından eve dönüyor, yolda Hatice’yi
arıyor, o da geliyor. Dışarıda buluşup eve giriyorlar – Melike cesetten
tırsıyor çünkü. Ama Şeref’in cesedi ortada yok. Anlam veremiyorlar, ama hemen
gitmeleri gerektiği açık. Melike adamı bulmaya kararlı, ama sadece adını
biliyor. Sonra gelen telefonu hatırlıyor. “Şenol Yerlikaya” diye Google’a
girince karşısına üç kişi çıkıyor, ikisinin şirket telefonuna ulaşıyor. İlki
karavana, ikincisini arıyor. “Dün gece Levent Bey’i aramıştınız, o sırada
bakamamıştı, kolyesini bende unutmuş, telefonu cevap vermiyor, acaba başka
nasıl ulaşabilirim kendisine diye sizi aradım,” diyor Melike cilveli bir sesle.
Şenol diyor ki ben Levent diye kimseyi aramadım. Antalyalı hani? diye soruyor
Melike. Tanımıyorum, diyor Şenol ve kapamak üzere. Melike tarif ediyor. “Haa,
Mithat’ı diyorsun sen,” diyor Şenol, “İzmir’in en büyük orospu çocuğu avukatı
Mithat Yurdatapan’ı diyorsun.”
Melike’nin arabasına biniyorlar. “Nereye?” diye soruyor Hatice, “İzmir’e,”
diyor Melike, “yolda anlatırım.” Soğukkanlı bir delilik içinde görüyoruz onu.
Hatice daha aklı başında görünüyor, ama süreçte en acımasız cinayetlerden
bazılarını o işleyecek. Eskihisar’dan feribota biniyorlar. Topçular’a
yaklaşırken feribotta bir hareketlenme ve bağırış-çağırış oluyor, adamın biri
karısını tartaklıyor, “Yürü lan arabaya!” diye ite kaka aşağı götürüyor. Melike
ve Hatice çok sinirleniyor, ama feribot da yanaşmak üzere, arabaya iniyorlar.
Çıkışta adamı arabasını biraz kenara çekmiş, kadını döverken görüyorlar –
Melike ani bir frenle durduruyor arabayı, iniyorlar, müdahale ediyorlar. Adam
arabadan iniyor, ikisini de birer yumrukta yere seriyor, tekmeliyor da, sonra
arabaya atlayıp gidiyor. Kimse de bir şey yapmıyor.
Bayağı yamulmuşlar. Melike’de süngüsü düşmüş bir hal var, İstanbul’a dönmeye
teşne, ama Hatice sinir küpü olmuş, bilenmiş. Adamın plakasını da ezberlemiş o
arada. Trafik Şube’de FETÖ’cülerden boşalan kadrolardan birine yerleşip
başkomiser olmuş eniştesini arıyor. Orhangazi’de ekip adamı çeviriyor.
Bizimkiler Emniyet’e geliyor. Adamın karısı orada bekleşiyor, bunları görünce
ürküyor, polisler de Melike’yle Hatice’yi goygoylamaya çalışıyor. Komiser
yardımcısı kadın, gelip onları bir güzel haşlıyor, Melike ve Hatice’yi
götürüyor. Adamı nezarethaneden çıkarıyor, kamerası bozuk bir odaya götürüyor,
Melike’yle Hatice de oraya geliyor. Hatice adamı fena benzetiyor, kadının
verdiği copla. Melike de iki tane çakıyor sonunda, havaya giriyor. Kan revan
içinde kalıyor adam. Bizimkiler çıkıyor.
İzmir’e geliyorlar. Melike internetten Mithat’ın ofisini buluyor, kapısına
dayanıyorlar, Mithat şehir dışındaymış, sonraki gün gelecekmiş.
İki kadın otele yerleşiyor. Sonra çıkıp kendilerine üst-baş alıyorlar – Melike,
Hatice’nin türbanına biraz takılacak gibi oluyor, sonra saçmaladığını fark edip
daha şık bir türban aldırıyor. İzmir’de takılıyorlar.
Ertesi gün Melike yeniden arıyor Mithat’ı, toplantıda olduğunu öğreniyor. Gidip
ofisin önünde beklemeye başlıyorlar. Akşam saatlerinde çıkıyor Mithat.
Karşısında Melike’yi görünce önce afallıyor, hatta biraz tırsıyor, ama Melike
cilveli, “tadı damağımda kaldı” pozunda. Mithat fena halde yiyor bunu.
Evine gidiyorlar. Melike ve Hatice bu arada sürekli mesajlaşıyor. Gecenin
ilerleyen saatlerinde iş yatağa varıyor. Yatak odasına girdiklerinde Melike duvardaki
resmi görünce eli ayağı boşalıyor. “Bunun burada ne işi var?” diyor, “Eski
karımdan kalma, atamadım,” diyor Mithat. “Sen İpek’in kocası mısın?” diyor
Melike şaşkınlıkla. Mithat da şaşırıyor. İpek Melike’nin lisedeki en sevgili
arkadaşıymış meğer, okul bitmeden bir adamdan hamile kalmış, kızı okuldan
almışlar, adamla evlendirmişler. O adam da Mithat’mış. Birkaç yıl sonra
boşanmışlar, İpek taşralı bir iş adamının imam nikahlı karısı olmuş. Niye
boşanmışlar? Mithat başka birisine aşık olmuş, ama bu İpek’in suçuymuş,
ilgisizliğine, Mithat’ı kendine yanaştırmamasına dair bir şeyler anlatıyor.
Melike’nin adama duyduğu nefret üçe katlanmış durumda. Öfkesinden yerinde
duramıyor.
Kapı çalıyor – gelen Hatice. Melike o sırada karambolden yararlanıp mutfaktan
ekmek ve et bıçağı almış gelmiş. Mithat’la İpek konusunda yüzleşiyor Melike,
yeni kocasının Çorum’da Boğazkale’deki Kybele Otel’in sahibi olduğunu, oteli
birlikte işlettiklerini öğreniyorlar. Mithat’ın ağzını ve ayaklarını bağlayıp
ellerini ve dilini kesiyorlar. Salonun yanındaki kütüphanede Mithat’ın gerçek
olamaz gibi görünen, bir Tarantino filminden fırlamışa benzeyen bir silah
koleksiyonu varmış, iki çantaya doldurup çıkıyorlar. Gecenin bir saati, hedef
Çorum, daha doğrusu Boğazkale.
Kula çıkışında benzincideler, arabanın önüne arkasına iki araba dayanıyor,
bunların çıkışını engelliyor. Hatice arabada, Melike para ödemeye gitmiş.
Döndüğünde adamların köpekbalığı gibi arabanın etrafında dönendiğini görüyor.
Melike’ye zorla kapıyı açtırmaya kalkışacak gibi oluyorlar ama Melike zaten
dünden hazırmış gibi cilve yapıyor bunlara, Hatice şaşırıyor önce, sonra jetonu
düşüyor. Ağaçlığa gidelim ben battaniye getireyim diyor Melike. Hatice ve
adamlar önden gidiyor, bir tanesi Melike’nin yanında kalıyor. Melike bagajdan
tüfeği çekip herifi vuruyor. Hatice’nin yanındakiler silah sesi ve
arkadaşlarının çığlığını duyunca “nooluyo lan” diye geri geliyor ama tabii
ihtimal de vermiyorlar. Hepsini yere seriyor Melike – biraz beceriksizce
yapıyor bunu, bacak, karın, kol, neresi gelirse. Benzincinin çalışanları
tırsmış, ışıkları kapamışlar, dükkanın arka tarafına sığınmışlar. İki kadın
arabaya binip gidiyor. Yolda kendi tacize uğrama deneyimlerini, arkadaşlarının
ve ailedeki kadınların yaşadıklarını anlatıyorlar birbirlerine. Hatice’nin
komşusu, tecavüzcüsüyle evlendirilmiş, kaçmış, bulmuşlar, kocasının abileri ve
babası da tecavüz etmiş bunun üzerine. Melike dedesinin hikayesini bölük pörçük
anlatıyor. Yıllarca sürmüş.
Uşak’a gelmeden yol kenarında bir yerde arabayı sota görünen bir kenara çekip
uyuyorlar.
Sabah camları tıklatılıyor – iki trafik polisi. Genç ve sırnaşıklar – “buralarda
böyle yol kenarında uyuyan güzeller bulunmaz” sırnaşıklığı. Bizimkiler tam
dellenecek gibiyken polisleri merkezden çağırıyorlar, bilmeden canları
kurtulmuş oluyor. Belki Melike’yle Hatice’nin afyonu patlamış olsaydı, polisler
ölmüş olacaktı. Fakat anlıyorlar ki en azından arabanın plakasında arama yok
henüz. Seviniyorlar.
Şehir merkezlerinden kaçınarak, yolu uzatarak gidiyorlar.
Bir kasabaya gelince kahvaltı edecek yer arıyorlar. Bir kahve görüyorlar, bir
bakıyorlar ki burası kadınlar kahvesi, içeride tek bir erkek yok. Nefis çay
var, sıcak gözleme var. Adamları Soma’ya yolluyorlarmış termik santrale.
Kadınlar epey sert, küfürlü konuşmalar, hırslı okey oyunları, laf atmalar
filan. Bizimkilerin çok hoşuna gidiyor, “buraya yerleşsek” diyorlar. Ama görev
onları bekliyor, yola devam.
Seyitgazi. Arabayı birden durduruyor Melike yine, yolda bir oğlan – 13-14
yaşlarında, arkasında da çarşaflı kadınlar – ablası, annesi, teyzesi, annanesi.
Çıkıp kadınlara bas bas bağırmaya başlıyor Melike, Hatice arabada kalıyor – “Bu
çocukları yarrak gibi yetiştiriyorsunuz, büyüyünce gelip kafamıza sıçıyorlar
sizin yüzünüzden, bu ne biçim yürümek, bacak kadar çocuğun üç adım arkasında,
utanmıyor musunuz, koca insanlarsınız…” Kadınlar paniğe kapılıp telaş içinde
kaçmaya çalışıyor – Melike peşlerinden gidiyor, saydırmaya da devam ediyor. Bir
evin kapısında oturmuş bir grup kadının önünden geçiyorlar, kadınlar Melike’yi
durduruyor, “sen ne diyon?” “erkeğimize laf mı diyon?” İş itiş kakışa dönüyor,
Melike bunların hakkından gelecek gibi görünürken işin rengi değişiyor,
indiriyorlar, üstüne çullanıyorlar, durum kötü, o sırada Hatice geliyor, acayip
dövüyor hepsini, Matrix’teki Trinity gibi. İçlerinden biri kaçıyor, ama Melike
biraz peşinden koşup nişan alıyor ve bir atışta vuruyor – sanki “sniper”
mübarek. Bu işte hızlı -hatta biraz fazla hızlı- bir şekilde ustalaşıyorlar.
Koşarak arabaya dönüyorlar, insanlar sokağa çıkmış, bağırış çağırış, kadınlar
pencere kenarlarından bakıyor, birtakım adamlar bunların önünü kesmeye
çalışıyor ama bir-ikisini eziyorlar, bir-ikisini vuruyorlar pompalı tüfekle.
Melike gaza basarken Hatice geriye ateş ediyor. Seyitgazi’den çıkıyorlar.
M’nin telefonu ötüp duruyor – arayan sevgilisi Tankut. Açmıyor.
Eskişehir yolunda arabayı saklıyorlar, silah çantalarını alıp otostop
çekiyorlar. Telefon çalmaya devam ediyor. Hatice’nin de telefonu ötmeye
başlıyor bu sırada – onu da Şeref arıyor. Haydaa. Açmıyorlar.
Bir araba duruyor sonunda – altmışlarında, saçları boyalı, parmağında taşlı
yüzüklü, kaytan bıyıklı, hafif sakallı, biraz göbekli bir amca, Dario Moreno’yu
andırıyor. Melike öne oturuyor, Hatice arkaya. Az sonra “Şurada biraz durabilir
miyiz?” diyor Hatice, adam “Elbette hanımefendi,” diyerek kenara çekiyor,
Hatice onu arabadan indiriyor, bagaja girmesini istiyor elinde tabancayla, adam
ağlamaya başlıyor, “Niye böyle yapıyorsunuz hanımefendi, istirham edeceğim,
niye bagaja giriyorum,” diyor, eliyle “Hadi gir gir” işareti yapıyor H, “Kızım
ne yaptım ben size, sizin babanız yaşındayım,” derken Hatice “baba” lafını
duyduğu anda tetiğe basıyor, “Yapmışsındır,” diyor alçak sesle. Bagajı kapıyor,
yola devam.
Bir büfeden tost alırken televizyondaki haberlere takılıyor Melike – terk
ettikleri arabasını bulmuşlar, peşlerindeler, çember daralıyor.
Gecenin bir yarısı Boğazkale’ye varıyorlar. Hititlerin başkenti Hattuşaş
burası, bereket tanrıçası Kybele’nin memleketi. İpek Kybele Otel’de, kocası
otelin sahibi. Otele giriyorlar, resepsiyonda uyuklayan bir oğlan var,
resepsiyonun karşısındaki televizyonda haberler açık ama sessizde; oda
muhabbeti yaparken İpek geliyor. Melike’yi tanımıyor, ama Melike kadına
kilitleniyor. Kim olduğunu söyleyince İpek ağlamaya başlıyor, birbirlerine
sarılıyorlar. İpek toparlanıyor sonunda, “Aç mısınız?” diyor Hatice’yi de dahil
ederek, oğlana çantaları aldırıyor, oğlan çantaların ağırlığına şaşırıyor,
sızlana sızlana iki kadının odalarına götürüyor. Kadınlar mutfağa geçiyor, İpek
yiyecek bir şeyler hazırlıyor. Her şey unutulmuş gibi oluyor o mutfakta, neşe,
mutluluk, sevgi havası. “Ne işiniz var burada?” diye soruyor İpek, “Geziyorduk
uğradık,” gibisinden geçiştirme bir cevap veriyor Hatice, Melike de ek
yapmıyor. Bu sırada oğlan resepsiyona dönmüş, otelin köpeğine mama koymak için
dışarı çıkıyor, köpeği Melike’nin arabasının dibinde görüyor. Bakmaya
gittiğinde bagajdan bir şey damladığını görüyor, ama karanlıkta benzin sanıyor,
“Sakın la dur, benzin o, geberecen,” diyor köpeğe, çekiştiriyor, köpek hiç
ayrılmak istemiyor. Mutfağa gidiyor oğlan, bagajdan benzin damladığını
söylüyor, Melike paniğe kapılacakken Hatice sakin bir şekilde kalkıyor, “Ben
hallederim, bir göstersene bana nerede,” diyerek oğlanı alıp dışarı çıkıyor.
Mutfaktan çıkarken bir şiş sakladığını görüyoruz kolunun içine. İpek’le Melike
konuşmaya dalmış – eski günleri, İpek’in neler çektiğini, Melike’nin onu ne
kadar özlediğini anlatıyorlar birbirlerine. Hatice geri geliyor az sonra,
sakin. Oğlan yok.
Melike kendi hayatını hararetli hararetli anlatırken birden donakalıyor gözü
kapıya kayınca – eşikte duran adam, İpek’in kocası, Melike’nin onyıllardır
görmediği dedesi Zekai Bey. Melike’yi görünce ona büyük bir pişmanlıkla, içten
bir sevgiyle sarılıyor. Samimi olduğunu anlıyoruz. Zekai Bey kanser hastası
olduğunu anlatıyor, oteli zar zor götürüyor, İpek olmasa çoktan kapanırmış,
aslında pek ömrü kalmamış. Son günlerinde Melike’yi görmek onu inanılmaz mutlu
etmiş belli ki. İpek Hatice’yi alıyor, “Gel sana biraz oteli gezdireyim,”
diyor, dedeyle torunu yalnız bırakıyorlar.
Zekai Bey bir rakı koyuyor kendine, dipliyor, bir tane daha koyuyor, bir tane
de Melike’ye koyup karşısına oturuyor. Dökülüyor. Adamcağızı bu kadar perişan
görmek Melike’ye de dokunuyor, o da ağlıyor Zekai Bey’le, birbirlerine
sarılıyorlar – Melike’nin sonunda çocukluk travmasının çözüldüğünü, hesabı
kapattığını, artık normale döneceğini düşündüğümüz anda cebinden bir tabanca
çıkarıp Zekai Bey’i yere yatırıyor, bir bıçak kapıyor, adamın pantolonunu
indirip taşaklarını kesiyor ve ağzına tıkıyor, koli bandıyla da ağzını
bağlıyor.
Zekai Bey’in ağzı bağlı olsa da o sessizlikte iniltileri yine de duyuluyor.
İpek koşarak geliyor, Hatice arkadan. Kocasını kanlar içinde görünce sinir
krizi geçiriyor – meğerse çok seviyormuş adamı. Melike’nin üzerine yürüyor,
eline geçirdiği ne varsa onunla vurmaya çalışıyor. “Ambülans çağırın!” diye
bağırıp duruyor. Melike ve Hatice mutlu bir yorgunlukla yere oturuyor, biz
sahneyi yükselerek izliyoruz. O sırada içerisi ışığa boğuluyor, helikopter sesi
gümbür gümbür – çevreniz sarıldı sahnesi. Melike ve Hatice bakışıyor,
kaderlerine razılar artık.
Don Quijote anı: Meğer Melike yeldeğirmenlerine saldırdığını zannederken asıl
durum çok başkaymış. Gelen polis değil ambülans; helikopter değil bir
motosikletli – bu da resepsiyondaki oğlan çıkıyor. Tekrardan sahneye dönüyoruz,
Zekai Bey yerde ama kanlar içinde filan değil, İpek ağlıyor ama sinir krizi
filan geçirmiyor. Zekai Bey kalp krizi geçirmiş, durum ciddi, hemen hastaneye
götürülüyor, İpek de gidiyor. Hatice’nin telefonu çalıyor, açıyor bu sefer,
Şeref şaşkın, açılmasını beklemiyor çünkü. Onlar konuşurken Melike’nin de
telefonu çalıyor, o da açıp Tankut’la konuşuyor. Neler olduğunu anlatıyor, ama
başından beri olanları değil de onlara biraz benzeyen çok daha sıradan
olayları. Anlıyoruz ki Melike ve Hatice gerçekten bir dizi macera yaşıyor ve
birtakım erkekleri cezalandırıyor, ama bunları Melike’nin beyni bir bin katarak
yaşamış, tıpkı Don Quijote gibi. Dedenin kaldığı yeri Melike’ye annesi en başta
söylemiş zaten, aşırı rastlantılar hep hayaliymiş. Range Rover’a bindiklerini
görmüşüz ama aslında Nissan Micra’ymış araba; Şeref’i öldürmemişler,
yaralamamışlar bile; Tankut onu bir-iki gün sonra merak içinde Melike’nin evine
gidince küçük tuvalette kilitli bulmuş.
Ertesi gün: Tankut ve Şeref otele geliyor birlikte. Birbirlerini bulduktan
sonra beraberce iki kadını bulmak için yola koyulmuşlar ama belli ki çok
allahlık adamlar ikisi de. Bu iki adamın hali, kadınların kanlı gerginliğine
karşı komik bir tezat oluşturuyor hemen. Melike’yle Hatice’yi İstanbul’a
götürmek istiyorlar haliyle ama onlar kararlarını vermiş - “Biz burada
kalıyoruz.” Vazgeçirmeye çalışıyorlar, ama başaramıyorlar – çok ısrar edince
Hatice ve Melike onları düpedüz tartaklıyor. Adamları yolluyorlar sonunda.
Otelde üç kadın. “Boğazkale’nin Üç Kadını” gibi hafif mitolojik bir halleri
var. Otelin terasında baş başa kalıyorlar. İlk defa bir dinginlik ve sessizlik
oluyor. Güneş Hattuşaş’ın üzerinde batıyor.
Hissettiğimiz kadarıyla, Melike hep İpek’e aşıkmış, hatta belki lisedeyken bir
şeyler de olmuş olabilir tam yaşanmadan; bu yaşanmamışlık o efsaneyi büyütmüş
de büyütmüş, İpek’in başına gelen evlilik hadisesi de hep Melike’nin vicdanını
yaralı tutmuş. Lakin yolun sonunda, İpek’e kavuştuktan sonra, kafasında
büyüttüğü şeyin de tıpkı bu yolda yaşadığı şeyler gibi bir hayal olduğunu
anlıyor (zaten İpek’te de bunun karşılığı olmadığını, bir arkadaşlık bağı
olduğunu görüyor), asıl yanı başında duranı görmemesine neden olan bir hayal. O
zaman işte Hatice’yi görüyor gerçekten görmesi gerektiği gibi.
***
Baştaki sahneyi yeniden görüyoruz, sesli bu kez. Sonuna geldiğimizde içeriden
bir kadın sesleniyor, “Hatice, mutfağa gelsene kızım!” Kız çocuğu dedenin
gözlerine bakıp mutfağa koşuyor. “Bana şurdan bir tabak versene, ellerim yağlı,”
diyor Gönül Teyze.
23.2.26
oluyor öyle
yalnızlığın hüznü hakkında yazdığının anlaşılmamasının yalnızlığı ve hüznü.
27.12.25
"a-z ama çok" - haddinden uzun sürmüş bir televizyonculuk macerası
yanılmıyorsam 2003'tü, ben yky'de "libero danışman" olarak çalışıyordum. o dönemde yapı kredi kültür sanat yayıncılık bir atılım yaptı ve tıpkı yapı kredi gibi mehmet emin karamehmet'in holdingine bağlı show tv'nin alt kanalı skytürk'te haftalık bir kültür programı yapma izni aldı. hafta içi akşam 10-11 arası yayınlanacaktı program, içeriği biz hazırlayacaktık, yapım işleri onlara ait olacaktı. programın bizim taraftaki tüm sorumluluğunu ben üstlendim - 1993-94'te trt-2'de "okudukça" programını yapmıştım, tamamen deneyimsiz değildim. tabii orada herşeyi çok sıkı kontrol altında tutuyorlardı, ben konuları, kitapları, konukları belirleyip metinleri hazırlıyor ve programı sunuyordum, ama bütün teknik işi trt profesyonelleri yapıyordu. burada böyle olmayacaktı belli ki, biz bütün amatörlüğümüzle elimizden gelenin en iyisi yapmaya çalışacaktık. canıma minnetti. fikir patlaması yüzünden uykusuz geçen geceler de böylece başladı.
programın adını "a-z ama çok" koydum; alfabetik sırayla giden bölümlerden oluşacaktı, bazı bölümler her hafta yer alacak, bazılarıysa güncel konuları işleyecekti. yky binasının altıncı katı o sıralarda yemekhaneydi, burada 3x5 metrelik bir bölme yaptık, burası bizim dış çekim stüdyomuz oldu. gerçek televizyon stüdyosunda yalnızca program sunucusunun bölümleri çekiliyordu. bizim "stüdyo" çok ilkeldi elbette, ses yalıtımı bile olmadığı gibi, skytürk'ten gelen kameramanın konuşmacılara takacağı yaka mikrofonu da yoktu.
bu koşullar atında çalışmaya başladım. giriş jeneriğinden çıkış müziğine kadar herşeyi yapıyordum, dış çekimler için elde sony handycam'le kendimi sokaklara atıyordum - bunlar hep siyah-beyaz yayınlanıyordu. programda neler yoktu ki - bir iyi polisle (burak şuşut) bir kötü polisin (esra özdoğan) sorgu mizanseniyle yaptığı yazar söyleşileri, dört ağır entelektüelin gerçek poker masasında gerçek sigaralar içerek yaptığı "entel muhabbet"leri, selahattin özpalabıyıklar'ın yarı çıplak anlattığı (ve aslında anlatamadığı için komik olan) edebiyat tarihi anekdotları, nazif topçuoğlu'nun karşısına oturttuğu köpeği goblin'e anlattığı fotoğraf tarihi hikayeleri, neler, neler.
bu çekimler tamamlandıktan sonra yayından önceki akşam show tv'ye gidiyordum montaja yardım etmek için. ilk program oldukça tutuktu ama giderek açıldı, kendi standardını oluşturmaya başladı. fakat televizyonculuk açısından itiraf edeyim çok zavallı bir noktadaydık - görüntü ve ses kalitesi yerlerdeydi, ulusal bir kanalın "prime time"ı sayılabilecek bir aralıkta yayınlanması düşünülemeyecek derecede niş bir iş yapıyorduk. aslında bir tür gerilla yayındı bizimkisi.
nitekim üçüncü bölümün ardından serdar akinan bizi ofisine çağırdı, "bu ne, böyle birşey nasıl mümkün olabilir?" diyerek bizi bir güzel azarladı. biz de aslında skytürk'ten daha fazla teknik destek beklediğimizi ama yalnız bırakıldığımızı anlattık. fayda etmedi elbette, "a-z ama çok" artık çok olmuştu, akinan ipini çekti. ulusal bir kanaldaki kısa ama uzun gerilla yayıncılık maceram da böylece sona erdi.
üç bölüme aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz (o zamanki dijital imkanlar yüzünden çözünürlükleri maalesef düşük).
20.12.25
"sözcüklerin anlamı" okuma kılavuzu
Neden buradasınız?
Aslında hiçbir önemi yok - şöyle a da böyle Sözcüklerin Anlamı'nı okumaya oturdunuz ve neyle karşı karşıya olduğunuzu anlamadınız. O yüzden buradasınız. Doğru yerdesiniz.
Kitabın içine bakar bakmaz gördünüz ki iki akış var, ilki normal, düzgün bir kitap gibi gidiyor:
Bu akışa "hayat akışı" diyelim, burada iki hikaye anlatılıyor. Birincisi Duru'yla Demir'in hikayesi, nasıl tanışıyorlar, nasıl sevgili oluyorlar, başlarına neler geliyor ya da gelmiyor. İkincisiyse dünyada ve Türkiye'de olup bitenler - dünya bir kaosa sürükleniyor gibi, uzaylılardan konuşuluyor, yapay zeka savaşlarından konuşuluyor, zaten bütün dünyada üç günlük bir elektrik kesintisi olmuş ve nedeni hala saptanamamış. Türkiye'de de işler karışık, dış güçler var, bankacılık krizi var, savaş ihtimali konuşuluyor. Burası böyle, normal (çok normal olmayan birşey var aslında, aşağıda değineceğim).
İkinci akış farklı bir hurufatla, sayfanın daha içinden gidiyor:
Bu akışa "sosyal medya akışı" diyelim, burada bütün gün ekranımızda karşımıza çıkan ve sürekli olarak hayat akışını bölen "içerik"e benzer bir içerik var. Yanında klavye simgesi olanlar "tweet" gibi metinler, fotoğraf makinesi simgesi olanlar fotoğraf tarifleri, oynat tuşu simgesi olanlarsa kısa videoların tarifleri ya da şarkı sözleri. Buradaki metinlerin hayat akışıyla neredeyse hiç bağlantısı yok (bir-iyi yerde denk geliyor); sürekli dikkati bölüyorlar, gerçek hayatımızda olduğu gibi.
Bu iki akışlılık hakkında romanda bazı ipuçları var aslında - 25. ve 54. sayfalarda, ama ilkinin üzerinde durmamış, ikincisine de gelmeden kitabı elinizden atmış olabilirsiniz.
Gelelim ilk akıştaki, hayat akışındaki "çok normal olmayan" şeye. Duru'yla Demir kendi aralarında bir dil geliştirmeye başlıyor. Bazı sözcükleri uyduruyorlar, bazılarına da yer değiştirtiyorlar, örneğin "masa" yerine "ova" demeye başlıyorlar ("ova" demek istediklerinde de "masa" diyorlar). Bir süre sonra bunu başkalarının yanında da yapmaya başlıyorlar. Romanda da 45. sayfadan sonra bu "Aşk Sözlüğü"nden örnekler görülmeye başlanıyor:
Burada "subasman" "mutfak" anlamında, "surat" "pilot" anlamında, "koşuk" ise "vergi" demek. Bu kullanımların bazıları bağlamdan anlaşılıyor, ama hepsi için kitabın arkasında bir sözlükçe var. 117. sayfadan sonra bu örnekler kesiliyor - neden kesildiğini anlayacaksınız.
Kitabın sonunda, sözlükçeden de sonra bir makale var: "Bölünmüş Gerçekçilik: Ekran-Doygun Bir Anlatı Kuramına Doğru"; James Whitbread'in yazdığı, Adnan Abalı'nın çevirdiği belirtiliyor. Okuması da anlaması da zor bir metin; akademik bir dille, akademisyen alışkanlıklarıyla, akademisyenler için yazışmış bir metin bu. James Whitbread kim, Adnan Abalı diye biri var mı, Sözcüklerin Anlamı'nı ele alan bir makale nasıl kitap yayımlanmadan yazılmış ve kitaba girmiş? Bunlar doğru sorular, yanıtları kolay ama bulmak size kalmış.
Bir roman okumak için bu kadar zahmete katlanmaya değer mi? Bu kılavuzu okudunuz, bunun yanıtını da artık biliyorsunuz.