feridun andaç, "[cem akaş'ın] 'minör edebiyat'ın kanonik yapısına yerleştirebileceğimiz anlatıları" ve özelde de "sözcüklerin anlamı" üzerine, cumhuriyet kitap, 2 temmuz 2026.
cem akaş
şefin salatası - arşiv ve okuma, düşünme, yaşama notları...
2.7.26
30.6.26
ep: this raid
dört eski şarkım için yeni kayıtlar yaptım:
the joy the madness and the fear
söz ve müzik bana ait ("the joy"da sözler cioran'ın!), ben söylüyorum, düzenlemeleri kendim yaptım, sonrasında yapay zeka (suno) kullandım - bir tür stüdyo müzisyen(ler)i gibi çalışmış oldu. tam içime sinmiş değil, "demo" gibi görmeye daha yakınım.
90'larda yazdığım ama yeni kaydetme fırsatı bulduğum bir parça "this raid". youtube linki ve sözler aşağıda.
the pain behind my eyes is coming from the skies
i have second thoughts, don’t know how long my soul will last
this
raid upon my world is eating up the life i’ve got
stored in a secret land, out of reach and far away.
proved
to be so close to you, and i couldn’t hide away
burst
out laughing without a care, the joke is on me.
some
things always change, you cannot see what you left behind
and you shed your life, like a snake
the
pain behind my eyes tells me how much more i can
go
on riding winds before i break apart
couldn’t
find a better time to cut my left ear for you
burst
out laughing without a care, the joke is on me.
taking
it in my stride, i used to go on and on
but i feel the change creeping inside me like a worm
the
hatred goes away, all the questions disappear
the silence still remains, growing like a tree inside
the
blazing sky has taken all my funny sides but left me this
i burst out laughing like i’m mad, the joke is on me.
c 1992 cem akasNothing Is Certain
The
cat in the cell only reveals
That
it’s alive
When
you look equations collapse
Before
you can shake yourself free
From
the illusions everywhere
That
cloud is a whale, that star you saw died
Before
God was born.
Nothing
is certain, nothing is real.
Millions
of futures, only one past
Raises
the question, “What happens if?”
Or
is it a game
To
look at the picture through an up-moving slant
To
think time is passing
While
nothing changes, nobody moves
It’s
just misconceptions, and love doesn’t count.
Who
does the counting?
Nothing
is certain, nothing is real.
Nothing
is certain.
Nothing is real.
c 1989 cem akasSweet Demise
I
was in the clear
No
reason to lie
Or
have any fear
I
heard a sound
And
looked around
To
find myself
Surrounded
by
The
darkest cloud.
The
trees were falling
All
over the place
Birds
were flying
Stuck
in a race
The
road was winding
Bells
were chiming
Lights
went up
We
came to a stop
And
there it was.
The
planet moaned
And
shook the ground
Words
were spoken
Faults
were found
So
many doubts
To
cast about
You
couldn’t believe
Such
a sham
But
such a relief.
The
paint came off
The
whole thing crumbled
My
breath was gone
And
then I stumbled
That
was all
I
had to fall
I
closed my eyes
We
heard the call
Our sweet demise.
c
2025 cem akas
The Joy, The Maddness and the Fear (Cioran)
27.6.26
19'da sure-bölüm sıralaması
19 bilindiği gibi Kuran üzerine kurulu bir metin, 114 bölüm de Kuran'daki 114 sureye karşılık geliyor. Kullandığım meal Yaşar Nuri Öztürk'ün sure iniş sırasına göre düzenlediği çeviri olduğu için hangi bölümün hangi sureyle eşleştiğini açıklamakta yarar var, takibi kolaylaştırmak için.
kartal edebiyat 39 - dosya
"Kartal Edebiyat" dergisi, kapsamlı bir dosya hazırlamış kitaplarım üzerine. emeği geçen herkese teşekkür ederim. bir söyleşi ve 11 yazı şöyle sıralanıyor:
“Yazdığım şey önce benim ilgimi çekmeli, merakımı uyandırmalı,” Abdullah Ezik
“Edebiyat, Gerçeklik ve Postmodern Kur’an,” İpek Bozkaya
“7 Romanı Üzerine Bir Değerlendirme,” Bilge Sönmez
“Metinlerle Konuşmak: Suç ve Ceza,” Turhan Yıldırım
“Görünmeyenin Temsili: Sincaplı Gece,” Büşra Tan
“Yaşayan Ofelya,” Erol Köroğlu
“Akaş’ın Akışı,” Armağan Ekici
“Çıkış Yok: Cem Akaş’ın Edebi Labirenti,” Neslihan Su Aydın
“Edebiyatın Gerçeği: 19,” Duygu Terim
“Doğada Ahlaki Sorumluluk Yoktur…,” Dilek Karaaslan
“İstanbul Beyefendisi Constantine,” Gaye Keskin
“Öğrencim Dostum Cem Akaş,” Adil İzci
Dosyanın tamamı için tıklayın.
16.6.26
Sokakların Kedileri Üzerine Notlar
İ.Ö. 6666 yılıydı şehrin kurtlara ilk
çıktığı zaman; ayın siyaha, ulumaların mora boyandığı; kopkoyu gecenin içinde,
bir hücre olsun ışık arayan insanların, bu karanlıktan korkan ama onu
“bil”meyen gen soyunun, önüne geleni ateşe verdiği, ışık için, ateşi
tüketircesine. Ve küre bile olamayan yuvarlağın üstünde kendine ait tüm izleri
sildikten sonra, temiz bir ağaç yaprağına yeniden başlaması, yine aynı tarihe
rastlar. Mor’un anlaşılmaz, o ölçüde de önlenemez bir yükselişle mürekkeplerin
kanına girmesi, onları da mora dönüştürmesi, koridorlarda böylesine
yankılanmasını gerektirir miydi, bilinmez. Bilinebilecek tek şey, gecenin
renginin bilinemeyeceği ve tanımlanamayacağıdır.
Avril Daltan
“Cennetten Kovuluş”
Devrilen çöp tenekesinden çıktı, çevresine çabuk çabuk
bakındı, kaldırımda yürürken durup onu izlemeye koyulan gözlemciyi süzdü bir
süre, önemsiz biri olduğunu anladı ve duvar dibinden hızla yürümeye başladı.
Durdu. Bir apartman girişinde top oynayan çocukların çığlıklarını yönetti
kulaklarıyla bir süre, bir orkestra şefi gibi, ama sıkıldı tabii. Çabuk
sıkıldı. Öyle olması gerekiyordu – uzun süre dikkatini vermesine değecek pek az
şey vardı çünkü. Belki de birkaç saat önce, motorunu sakladığı beygirlerin hala
orada olup olmadığını bu sokakta denemek isteyen bir gencin –genç olmalıydı,
değil mi? “ “ lik bir genç– arabası altında ezilen, boynundaki kan henüz tam
pıhtılaşmamış soydaşının yanından kayıtsızca yürümeyi sürdürdü. Başını çevirip
bakmadı bile. Belki gözlemci onu izlediği için. Bu sokaklarda ölen kediler en
fazla bir gün yerde kalırdı. Ertesi gün, öldükleri yerde bulamazdınız onları.
Nereye gittikleri bilinmezdi. Sorumlu sayılmayız elbette sokağın bir kedisi
sonuçta arabadan ölmese açlıktan ölecek soğuktan doğa kanunu çöp tenekelerini
didikleyip bir gün, bir saat daha canlı kalmaya çalışmak da hayat mı ölmüş
kurtulmuş işte ama insansın ne de olsa kan görünce üzülmeden edemiyorsun. O da
bir can taşıyor sonunda.
Her neyse bu can. Nasıl taşınır ki. Kim kimi taşıyor sonra.
Yani şehirler neden var: insan soyu ölümle daha az yüzleşsin
diye. Kusursuz değil – henüz. Yakında. Sinemanızda. Israrla isteyiniz. Bu
ezilen kediler de olmasa, ölüm hepten unutulacak. Televizyon çatışmalar
gösterecek, kafalar kopacak, kimsenin kılı kıpırdamayacak. Yatılan divandan,
mahmur gözlerle seyredilecek. Sevgili arsız ölüm. Ne kötü şeysin sen öyle. Olur
mu beyler? Olmaz. Nasıl olmaz? Ee, bu işin depremi var, kasırgası var, savaşı
var. Yaa. Var ya, çat orada çat burada, çat kapı arkasında.
Belli olmaz bu işler. Ama hal-i hazırda, bir kediler
bulunuyor elimizde.
Burada amme hizmeti yapılmıyor efendim. Hayır, maalesef.
Evet. Kim ne taşıyorsa, karşılığını alır. Ne döviz kuru beyefendi? Metafizikten
söz ediyoruz. Tecimsel kaygılardan arının. Aşın bunları. Tabii, neden olmasın,
atların yaptığı gibi. Olabilir. Yaşar Kemal’den okudunuz Anadolu’nun üç
efsanesini. Şimdi de dördüncüsü, öyle mi? Kediler de durup dururken yapmıyorlar
bu işi. Bir beklentileri var. Yoksa hobi olarak bile çekilmez Ölüm
Sekreterliği. Ona anımsat, buna anımsat. Bayar.
Bekliyorlar dendi. Kim? Kediler. Neyi? Güzel bir soru.
Arşivimizde bulunsun. Her hafta bir soru bitirelim.
Ancak kedinin, yani yürüyen ve gözlemcinin gözlediği
kedinin, yerde yatan soydaşına ilgi göstermemesi için başka bir nedeni vardı.
Gerçi o bilinçsiz bir militandı, ama bu, soy ağacının şimdiki zaman uçlarında
bulunan bu varlığın bir soy ağacının olduğu ve tarihsel bir görevin ağacın
dallarıyla birlikte ilerlediği gerçeğini değiştirmez.
Kente insanla birlikte geldi kedi. Artık bilmiyoruz tabii,
insanlar mı kurdu kentleri, yoksa kentler vardı da insanlar mı gelip yerleşti.
İlk kentler yani? Sonuçta bu savaş, o gün başlayan savaştır: egemenlik savaşı.
Ama bir garip. Bu konuda toplu bir bilince ya da bilinç-dışına sahip olanlar
kediler çünkü, insanlar değil. Şehirleri ele geçirecekleri günü, ya da geceyi,
sessiz bir sıkıdüzenle bekliyorlar. Duygusal zayıflıklara yer yok; çöp
tenekesini paylaştığın arkadaşın düşman tarafından öldürüldü: bakmayacaksın.
Çünkü tek şansları bu. Dayanmak. Cesedi kaldırmayacaksın – ne kadar durursa o
kadar iyi. İnsan bu – güçlü ama zayıf – ezilen kediyi gördüğünde –varsın iki
saniye olsun– irkilir. Bu irkilmeye güveniyorlar sonuçta. Küçük gediklere. Bin
yıllık muhasebelere. Toplama çizginin çekileceğine.
Kedi duvarın dibine uzandı. Ön ayağını yalamak ve gözlemciyi
izlemek için iyi bir yerdi burası. Bahanesi de öyle.
Hepsi birer kaplandır aslında. Sirk çemberine kıstırılmış
yasaklı bir şaman olan o alev kütlesinin gölgesini taşır hepsi. Öldürmesi
kolaydır; ama ölen yalnızca kedidir, gölgesi değil. Kaplanlık ruhunu, “vahşetin
çağrısı”nı, bir duvar üstünde tepenize atlayacakmış gibi durduğunda
duyabilirsiniz, fısıltı olarak belki ama atlamaması ve neden olmasın az önce
görülen filmin tadı unutturur bunu. Sonra bir gece uyandığınızda, yalnızsanız
ve nerede olduğunuzu bilmiyorsanız, aradaysanız yani ve duyularınız elle tutulamayan
bir sise benziyorsa, anımsayabilirsiniz.
Birleşik bir krallığa daha geçemediler. Feodal toplum
aşamasındalar. Derebeyleri var her sokakta, kimileyin bir mahallede.
Aristokrasi de mevcut ama etkisiz.
Gözlenen kedi bunların farkında değil büyük olasılıkla.
Şehri ele geçirmek bir kavram olarak oluşmamış onda, yap denileni yapıyor,
gördüğünü, işe yarayanı. Ele geçirmek işe yaramıyor oysa. Belki de yarıyor ama
anımsamıyor. Önceki gece sevişirken, pencereden atılan sabunu bile anımsamıyor
ki artık. Ancak tarihin ileriye doğru anımsanması söz konusu olabilir belki:
her kedi, yaptığı şeyin ne olduğuna ve neden yaptığına aldırmadan yapıyorsa,
genlerine işlenmiş, geleceğe ait bir anı var demektir. Ulaşılacak noktayı,
ulaşılmış nokta olarak yaşatan birşeyler. Şehirler onların olduğunda –kimbilir,
insanlar artık olmadığında belki– diyecekler ki, “buraya daha önce gelmiştik
biz.” Déjà vu. Ama çıkaramayacaklar bir türlü, ne zaman, nasıl? Gelmemişlerdi
çünkü – yalnızca geleceğe ait bu anıyı, bellek bağlarında taşımışlardı kuşaklar
boyunca. Belki de bundan önceki tarihte, bundan önceki evrende, yani bilimsel
kılıklı bir açıklama gerekiyorsa, bir önceki Big Bang’den sonra ortaya çıkan
yaşamda, değişik biçimlerde de olsa, insanlık ve kedilik bilinçleri benzer
koşullar altında karşı karşıya geldi, ama bu kez üstün olan, hükmeden kedilik
bilinciydi. O zamanda yaşamı oluşturan moleküller, şimdi belleğin bir
parçasıysa ve silik bir iz bile değilse de o yaşam, kedilerin gururlu ve
gelecek için sabırlı olmasına yeter bu.
Gözlemci, yetişmesi gereken otobüsü düşündü. Yürümeye
başladı. Duvar dibindeki kedi, kayıtsızca onu izliyordu. Hayır, uyuyordu. Belli
değildi. “Ama uzattın,” dedi gözlemci, “‘kedilerden korkuyorum,’ desene
açıkça.”
(Noktanın Kesişimleri Antolojisi, 1990)
13.6.26
rebetikodan pulp fiction'a "misirlou"
"pulp fiction" filminin açılış parçasını bilirsiniz - dick dale & the del-tones'dan "miserlou" (1962):
8.6.26
Ping (1966) - Samuel Beckett
Hepsi biliniyor hepsi beyaz çıplak beyaz beden sabitlenmiş bir metre bacaklar dikilmiş gibi bitişik. Hafif sıcaklık beyaz zemin bir metre kare hiç görülmemiş. Beyaz duvarlar bir metreye iki metre beyaz tavan bir metre kare hiç görülmemiş. Çıplak beyaz beden yalnız gözleri sabitlenmiş o da ancak. İzler bulanıklıklar açık gri neredeyse beyaz üzerine beyaz. Eller sarkıyor avuç içleri önde beyaz ayaklar topuklar bitişmiş dik açı. Hafif sıcaklık beyaz uçaklar parlayan beyaz çıplak beyaz beden sabitlenmiş ping başka yerde sabitlenmiş. İzler bulanıklıklar işaretler anlamı yok açık gri neredeyse beyaz. Çıplak beyaz beden sabitlenmiş beyaz üzerine beyaz görünmez. Yalnızca gözler onlar da ancak açık mavi neredeyse beyaz. Kafa sıfır gözler açık mavi neredeyse beyaz içeride sessizlik. Kısa fısıltılar o da ancak neredeyse hiç hepsi biliniyor. İzler bulanıklık işaretler anlamı yok açık gri neredeyse beyaz. Bacaklar dikilmiş gibi bitişik topuklar bitişmiş dik açı. Yalnız izler açığa çıkarır verili siyahı açık gri neredeyse beyaz üzerine beyaz. Hafif sıcaklık beyaz duvarlar parlayan beyaz bir metreye iki metre. Çıplak beyaz beden sabitlenmiş bir metre başka yerde sabitlenmiş. İzler bulanıklıklar işaretler anlamı yok açık gri neredeyse beyaz. Beyaz ayaklar parmaklar dikilmiş gibi bitişik topuklar bitişmiş dik açı görünmez. Yalnız gözler açığa çıkarır verili maviyi açık mavi neredeyse beyaz. Fısıltılar o da ancak neredeyse hiç belki bir saniye yalnız değil. Verili gül o da ancak çıplak beyaz beden sabitlenmiş bir metre beyaz üzerine beyaz görünmez. Hepsi beyaz hepsi bilinen ışıltılar o da ancak neredeyse hiç hep aynı beyaz görünmez. Çıplak beyaz beden sabitlenmiş ping başka yerde. Yalnızca gözler o da ancak açık mavi neredeyse beyaz önü sabitlenmiş. Ping fısıltı o da ancak neredeyse hiçbir saniye belki bir çıkış yolu. Kafa sıfır gözler açık mavi neredeyse beyaz sabitlenmiş ön ping fısıltı ping sessizlik. Gözler delikler açık mavi neredeyse beyaz ağız beyaz ek yeri dikilmiş gibi görünmez. Ping fısıltı belki bir doğa bir saniye neredeyse hiç o kadar bellek neredeyse hiç. Beyaz duvarlar her biri izi gri bulanıklık işaretler anlamı yok açık gri neredeyse beyaz. Hafif sıcaklık hepsi biliniyor hepsi beyaz uçaklar karşılaşıyor görünmez. Ping fısıltı o da ancak neredeyse hiçbir saniye belki bir anlam o kadar bellek neredeyse hiç. Beyaz ayaklar parmaklar dikilmiş gibi bitişik topuklar bitişmiş dik açı ping başka yerde ses yok. Eller sarkıyor avuç içleri önde bacaklar dikilmiş gibi bitişik. Kafa sıfır gözler delikler açık mavi neredeyse beyaz sabitlenmiş ön sessizlik içeride sessizlik. Ping başka yerde hep orada ama bilinen değil o. Gözler delikler açık mavi yalnız ortaya çıkar verili açık mavi neredeyse beyaz tek renk sabitlenmiş ön. Hepsi beyaz hepsi bilinen uçaklar parlayan beyaz ping fısıltı o da ancak neredeyse hiçbir saniye hafif zaman o kadar bellek neredeyse hiç. Çıplak beyaz beden sabitlenmiş bir metre ping sabitlenmiş başka yerde beyaz üzerine beyaz görünmez kalp nefes ses yok. Yalnızca gözler verili mavi açık mavi neredeyse beyaz sabitlenmiş ön tek renk yalnız ortaya çıkar. Uçaklar karşılaşıyor görünmez yalnızca bir parlayan beyaz sonsuz ama bilinen değil o. Burun kulaklar oysa delikler ağız beyaz ek yeri dikilmiş gibi görünmez. Ping fısıltılar o da ancak neredeyse hiçbir saniye hep aynı hepsi bilinen. Verili gül o da ancak çıplak beyaz beden sabitlenmiş bir metre görünmez hepsi bilinen dışta içte. Ping belki bir doğa bir imge aynı zaman biraz daha az mavi ve beyaz rüzgarda. Beyaz tavan parlayan beyaz bir metre kare hiç görülmemiş ping belki uzakta oralarda bir saniye ping sessizlik. İzler yalnız açığa çıkar verili siyah gri bulanıklıklar işaretler anlamı yok gri açık neredeyse beyaz hep aynı. Ping belki yalnız değil bir saniye imgeyle hep o sessizlik. Verili gül o da ancak tırnaklar dökülmüş beyaz bitti. Uzun saçlar dökülmüş beyaz görünmez bitti. Beyaz yara izleri görünmez aynı beyaz ihtiyarlardan sökülen et gibi verili gül o da ancak. Ping imge o da ancak neredeyse hiçbir saniye açık zaman mavi ve beyaz rüzgarda. Kafa sıfır burun kulaklar beyaz delikler ağız beyaz ek yeri dikilmiş gibi görünmez bitti. Yalnızca gözler verili mavi sabitlenmiş ön açık mavi neredeyse beyaz tek renk yalnız açığa çıkar. Hafif sıcaklık beyaz uçaklar parlayan beyaz bir tek parlayan beyaz sonsuz ama bilinen değil o. Ping bir doğa o da ancak neredeyse hiçbir saniye imgeyle aynı zaman biraz daha az mavi ve beyaz rüzgarda. İzler maviler açık gri gözler delikler açık mavi neredeyse beyaz sabitlenmiş ön ping anlam o da ancak neredeyse hiç ping sessizlik. Çıplak beyaz bir metre sabitlenmiş ping sabitlenmiş başka yerde ses yok bacaklar dikilmiş gibi bitişik topuklar bitişmiş dik açı eller sarkıyor avuç içleri önde. Kafa sıfır gözler delikler açık mavi nerdeyse beyaz sabitlenmiş sessizlik içeride. Ping başka yerde hep orada ama bilinen değil o. Ping belki yanız değil bir saniye imgeyle aynı zamanda biraz daha az loş göz siyah ve beyaz yarı kapalı kirpikler boyunca yalvaran o kadar bellek neredeyse hiç. Uzaklarda bir zaman çakması hepsi beyaz her yerde hep ihtiyarların ping çakma beyaz duvarlar parlayan beyaz hiç iz yok gözler delikler açık mavi neredeyse beyaz son renk ping beyaz bitti. Ping sabitlenmiş son başka yerde bacaklar dikişmiş gibi bitişik topuklar bitişmiş dik açı eller sarkıyor avuç işleri önde kafa sıfır gözler beyaz görünmez sabitlenmiş ön bitti. Verili gül o da ancak bir metre görünmez çıplak beyaz hepsi bilinen dışta içte bitti. Beyaz tavan hiç görülmemiş ping yaşlı kadının o da ancak neredeyse hiçbir saniye hafif zaman beyaz zemin hiç görülmemiş ping ihtiyarın belki orada. Ping ihtiyarın o da ancak belki bir anlam doğa bir saniye neredeyse hiç mavi ve beyaz o kadar bellek içinde sonra hiç. Beyaz uçaklar hiç iz yok parlayan beyaz bir tek parlayan beyaz sonsuz ama bilinen değil o. Hafif sıcaklık hepsi bilinen hepsi beyaz kalp nefes hiç ses yok. Kafa sıfır gözler sabitlenmiş ön ihtiyar ping son fısıltı bir saniye belki yalnız değil göz ışıltısız siyah ve beyaz yarı kapalı uzun kirpikler yalvarıyor ping sessizlik ping bitti.
Çeviri: Cem Akaş (2005)
31.5.26
Kant Kulübü 2 - Sırtlananlar
[İlkgençlik romanım Kant Kulübü'nün ikinci cildini Oğuz Atay'ın İngiltere'deki ameliyat süreciyle başlatmayı düşünmüştüm, Atay kitabın baş karakteri olacaktı. İlk bölümden öteye gidemedim ne yazık ki; bu bölümü Son Kişot'a dahil ettim sonra, "Ham Meyveler" bölümüne.]
“Elinden her iş geliyor bakıyorum; berberliği nerede
öğrendin?”
“Öğrenmedim
Oğuz, siz ilk müşterimsiniz, sonuncusu olmanızı da istemiyorum, o yüzden lütfen
kıpraşmadan oturun.”
Oğuz,
siyah hastabakıcı David’in elindeki usturaya bir an endişeyle baktı, sonra
David’in gözlerindeki gülümsemeyi görünce o da güldü. Gür ve uzun saçlarının arasından
kafa derisi şerit şerit görünmeye başlamıştı bile.
Bu
yıl Noel’in güneşli geçtiğini anlatmaya başlamıştı koğuştaki diğer hastalardan
biri olan Robert, ama yılbaşında bol miktarda kar vardı; Oğuz’un bakışları pencerenin
dışında, sabahtan beri aralıksız yağmayı sürdüren kara takıldı.
“Sıkı
yağıyor,” dedi ortaya.
“Ciddi
misiniz?” diye heyecanla sordu Youssuf, koğuşa Beyrut’tan katılıyordu, ömrü
boyunca gördüğü üçüncü kardı bu. “David, beni dışarıda dolaştırmak zorundasın,
itiraz dinlemem.”
Usturada
biriken köpükleri bir usta edasıyla öbür eline silen David güldü. “Tekerlekli
sandalyede kar lastiği varsa neden olmasın, hem belki akşam için tombala filan
alırız.”
“Beyler,
sizi uyarıyorum,” diye lafa karıştı Adelaide, “tombalanın kitabını yazdım ben,
yeni yıla züğürt girersiniz.” Koğuşun en eski hastası oydu, ama ışın tedavisi
yakında sona erecekti, çıkıyordu.
Oğuz,
en son ne zaman tombala oynadığını düşündü, birtakım çocukluk görüntüleri geldi
gözünün önüne, ama tam olarak çıkaramadı; fakat aklı bu arama sırasında boş
durmadı, “tombala” sözcüğünün hangi dilden Türkçeye gelmiş olduğunu kurcalamaya
başladı. “Çinko” herhalde İtalyanca “beş”ten geliyordu, her sırada beş sayı
olduğuna göre. Belki tombala da İtalya’da bir yer adıydı, ya da “torba”
anlamına geliyordu, torbadan sayı çekildiği için bu ad verilmişti oyuna. Bazı
filmlerde tombala turnuvaları düzenlenen geniş salonlar hatırladı Oğuz, ama
Türkiye’de daha çok aile arasında oynan bir oyundu sanki. Bir hikaye fikri
geldi aklına: Emekli bir albay, alt katta oturan kiracısı, onun hoşlandığı ama
bir türlü açılamadığı kadın ve bakkalın çırağı bir Ramazan akşamı iftardan
sonra –hiçbiri oruçlu olmadığı halde- tombala oynamaya oturuyorlar, çırak
hepsinin parasını alıyor, emekli albay hiddetlenip ihtilal günlerini
hatırlıyor, kiracı yine kadına duygularını anlatamıyordu. Kendi kendine
gülümsedi Oğuz – ameliyattan sağ salim bir çıksın, yazacak çok şey vardı.
* * *
Oğuz aslında inşaat mühendisiydi, İstanbul’da
yaşıyordu, ama son üç yıldır kendini roman ve öyküler yazmaya vermişti; ilk
kitabı da bu yılın başında çıkmıştı. Çalıştığı üniversiteden ayrılmış, arada
sırada aldığı projelerle geçiniyor, zamanının büyük bölümünü küçük masasının
başında geçiriyordu. Defterler dolusu notlar alıyor, sonra bunları yazmak
istediği romanlarda kullanıyordu. Aynı anda üç roman, bir öykü kitabı, bir de
inceleme üzerinde çalışıyordu; hastalığı teşhis edilmeden önce bile, çok az
zamanı kalmışçasına bir temposu vardı. Beynindeki tümör yeni ortaya çıkmıştı,
İstanbul’daki doktoru da ameliyat olması için hemen Londra’ya, şimdi yattığı
hastaneye gitmesi gerektiğini söylemişti; burada beyin cerrahı olarak çalışan
Doktor Richardson, kendisinin çok yakın arkadaşıydı.
Londra’da
ameliyat olmak zordu; 1976 yılında Türkiye’den Londra’ya turist olarak gitmek
bile zordu, yurtdışına çıkışlar sınırlanmıştı, alınabilecek döviz de öyle. Bu
koşullar altında ameliyat için gerekli izinleri almak, düzenlemeleri yapmak
insanı epey uğraştıracak işlerdi. Oğuz, hayatı boyunca devlet dairelerinde
işini yaptıramamış olmaktan yakınmıştı, ama bu kez her nasılsa bütün izinler
hızla halledilmiş, o da kendisini yılbaşından hemen önce bu hastane koğuşunda
bulmuştu.
***
“Çok yakışıklı oldunuz Oğuz. Zaten öyleydiniz ama
şimdi Marlon Brando’ya benzediniz, öyle değil mi Adelaide?”
Hastabakıcı
David tıraşı bitirmiş, Oğuz’a ayna tutuyordu.
“Müthiş,”
dedi Adelaide, “yolda giderken görsem arabama alırdım sizi!”
“Aman
dikkat edin,” dedi Jonathan, koğuşun en yaşlısıydı, “kaldırımda kendi halinde
yürüyen insanlara çarpmayın sakın, nasıl araba kullandığınızı tahmin
edebiliyorum.”
“Halt
etmişsiniz,” dedi Adelaide, “buradan çıkalım, size güzel bir akşam yemeği
ısmarlayacağım Oğuz.”
“Şimdiden
acıkmaya başladım,” dedi Oğuz.
O
sırada koğuşun kapısı açıldı, asistan doktorlardan James, tekerlekli sandalyede
yeni bir hastayla içeri girdi.
“Size
yeni bir oyun arkadaşı getirdim,” dedi James, Oğuz’un yanındaki boş yatağa
yönelerek; “Ne haber düşmanım?” dedi Oğuz’a – James Rum asıllıydı, Oğuz geldiğinden
beri ona böyle takılıyordu.
“İyidir,”
dedi Oğuz, “insanın sizin gibi düşmanı olduktan sonra dosta ihtiyacı yok…” Bu
da onun klasik lafı olmuştu.
James
yeni hastanın yatağa yatmasına yardım etti, tansiyonunu ve nabzını ölçüp bir
dosyaya yazdı, sonra diğer hastalara döndü, “Koğuş, bu beyefendi Maşet; Maşet,
karşınızda koğuş.”
***
1974 yılında bahar, İstanbul’a erken gelmişti, ama
yerin altında, siyah granitten oyulmuşa benzeyen, arı kovanı gibi düzenlenmiş
bu yapıda değil baharın geldiğini anlamak, bir bombanın patladığını hissetmek
bile imkansızdı.
Zürafaları
Lekeleme Komitesi’nin 28. Bölge Şefliği’nde hareketli saatler yaşanıyordu
sabahtan beri; giriş-çıkış trafiğine bakılacak olursa bu hareketliliğin merkezi,
Şeflik’in de merkezinde bulunan, normalde hiç kullanılmayan, yüksek tavanlı,
çok geniş, altıgen bir odaydı.
Odanın
ekranlarla kaplı duvarının önünde duran uzun boylu, iri yapılı, yuvarlak
suratlı kadın, kapının açılıp içeri birinin girdiğini fark etmemiş gibi, ekranlardan
birinde akıp duran sayı ve işaretleri izlemeyi sürdürdü.
Belli
etmeden içeri giren genç ve saçları tamamen kazıtılmış olan adam, gösterişli
giysisine çekidüzen verdi, ardından saygılı bir sessizlik içinde beklemeye koyuldu.
Kadın
sonunda genç adama döndü, bir saniye kadar kim olduğunu hatırlamaya çalışırmış
gibi onu süzdü, sonra büyük bir gülümsemeyle, “Nasılsın Maşet? Bu ne şık bir
takım?” dedi.
“Teşekkür
ederim efendim,” dedi Maşet, ama kadının suratını buruşturduğunu görünce hemen
düzeltti, “Teşekkür ederim Karac. Sizi görmek ne güzel bunca zamandan sonra.”
“Eh,
ben de kısa bir tatili hak etmiştim, buraya geleyim, eski dostları da görürüm
dedim.” Yine gülümsedi.
“Çok
iyi ettiniz. Son gelişmeleri de izliyorsunuz galiba?” diye sordu Maşet, başıyla
az önce Karac’ın karşısında durduğu ekranı işaret ederek.
“Çalışma
hastalığı işte,” diye yanıtladı Karac, ardından çok rahat görünen siyah deri
koltuklara doğru ilerledi; Maşet onu takip etmek konusunda ikilemde kaldı, ama
Karac otururken eliyle ona işaret edince bir koltuğa da o oturdu.
“Bunu
ben getirdim,” diyerek tuhaf görünümlü bir şişeden iki kadehe içki koydu Karac,
“iyi bir içkinin saati olmaz, değil mi?” diyerek birini Maşet’e uzattı. Maşet
çok ufak bir yudum aldıktan sonra kadehini koyu bir metalden yapılmış ama sanki
içten gelen bir ışıkla parlayan sehpaya koydu.
“Şadan
Berk’in sorunu ne?” diye sordu Karac, arkasına yaslanıp gözlerini Maşet’in
gözlerine dikerek.
“Hala
tam ikna olmuş değil, çalışıyoruz,” dedi Maşet, “diğer jüri üyeleri kolaydı,
ama bu adam iyi edebiyattan anlıyor az çok, Sırtlananlar’ı da beğenmiş.”
“Neydi
yazarın adı?”
“Oğuz
Altay,” dedi Maşet, “ilk romanı, biliyorsunuz. Asıl engellememiz gereken kitabı
‘Kuram ve Eylem,’ onu daha yazmaya bile başlamadı, ama şimdiden cesaretini
kırmak, hiç başlamamasını sağlamak istiyoruz.”
“Doğru
strateji,” dedi Karac, Maşet’i süzdü, “Hayatından memnun musun?” diye sordu
birden.
Beklemediği
ve sonunun nereye varacağını kestiremediği bu soru karşısında şaşaladı Maşet,
ama kendini çabuk toplayıp “Burada bana çok iyi bakıyorlar,” diyebildi. Yine de
huzursuzluğu geçmemişti, sehpanın üzerindeki dergilere kaydı gözü.
“Senin
sevdiğim özelliğin ne, biliyor musun,” dedi Karac, “işini kimseye
yaptırmıyorsun, her şeyle kendin ilgileniyorsun, başından sonuna kadar.”
“Kafam
öyle rahat ediyor, kim nerede hata yapabilir diye endişelenmek zorunda
kalmıyorum,” dedi Maşet.
“Doğru.
Başarısız olduğunda da sorumluluğu atacak, suçlayacak kimsen olmuyor kendinden
başka.”
Maşet
iyice huzursuzlandı, ama Karac bir kahkaha patlattı. “Moralini bozmak için
söylemedim. Şadan Berk’i yola getireceğinden eminim.”
Karac
yerinden kalktı, altıgen odanın bir başka köşesindeki dev yerküre hologramına
gitti. Kürenin çeşitli yerlerinde ufak, parlak ışıklar yanıyordu. Karac eliyle
Maşet’i yanına çağırdı, Sibirya bölgesindeki ışıkları gösterdi.
“Bunlar
ne biliyor musun?”
Maşet
hayır anlamında başını salladı.
“Bizden
saklamaya çalıştıkları lekesiz zürafalar. Sibirya’ya yeni getirildiler.
Birilerinin gidip onları lekelemesi gerekiyor.”
“Bu
yüzden buradasınız,” dedi Maşet.
“Bravo,”
dedi Karac, “ama bu işi birlikte yapacağım, her şeyine güvenebileceğim birine
ihtiyacım olacak.”
“Emrinizdeyim,”
dedi Maşet, sırtını hafifçe dikleştirerek.
“Tahmin ederim. Şu Şadan Berk işi bir elinden çıksın, konuşalım.” Kadehini kaldırıp Maşet’i selamladı. Görüşme bitmişti.
29.5.26
the meaning of words
A few months had passed since Dyson died; the electricity had returned only a few days earlier. Like the stench of rotting meat settling into the nostrils, the dense odor produced by the three-day outage in the July heat had seeped into the city’s voids. The city’s shell -buildings, roads, machines, people, animals, the occasional plant, hills, and waters- was struggling to contain that void, unable to keep pace with its throbbing frequency. Perhaps that was a good thing - if they had synchronized, if they had vibrated together, everything might have shattered all at once. For now, shell and void collided, but at least they did not cross one another’s boundaries destructively.
The Meaning of Words, my latest novel, has been rejected by the following literary agents:
wylie – sarah chalfant,
rcw, laurence laluyaux,
blake friedman, isobel dixon,
greene heaton, antony topping,
mma, olivia maidment,
caa, karolina sutton,
clegg agency, bill clegg,
neon, anna sproul-latimer,
aitken alexander, chris wellbelove,
a.&m. heath – anna webber,
janklow & nesbit, pj mark,
new leaf literary, jordean hill,
mmq, sandra pareja,
cw, sophie lambert,
gernert, chris parris-lamb,
pew, patrick walsh
For those interested, click below for the complete English version:
11.5.26
Atay’a Hazırlıksız Yakalanmak
Oğuz Atay: Durağa yolcusundan önce gelen otobüs. Durak güzergahta işlenmemiş. Otobüs sefer programında yok, nereden geldiği nereye gideceği de belirsiz. Şoför sürekli söyleniyor; kıyafeti bir garip. Otobüs durakta kapılarını açmadan biraz bekleyip gidiyor, geldiği gibi, hızla.
Atay’ı lisede okumaya başladım ve vuruldum – ÖYS’ye
hazırlanıyordum, 1986'ydı, sıcak bir hazirandı, deniz kıyısında kahkahalara boğularak
Tutunamayanlar’ı okuduğumu hiç unutmuyorum. İronisi ve yaratıcı zekası (dandini
dastana vs.) göz kamaştırıcıydı. Zekiydi, mühendisti, çok iyi yazıyordu – bütün
kitaplarını yalayıp yuttum, Günlük yayımlandığında sansürlenen sözcükleri tıpkıbasım
sayfalardan okumak için günlerimi verdim. Atayist olmamak neredeyse imkansızdı
benim için, ben de bir Atayist olarak yazmaya başladım. Yaklaşık kırk yıl sonra
Tutunamayanlar’ı tekrar elime aldığımdaysa çok şaşırdım – sürekli şikayet
hali bu kez ironisinin önüne geçti, yadırgadım, sonra bunun aslında yeni okur
kuşakları için ilgi çekici olabileceğini düşündüm – aşağıda döneceğim.
O dönemde yine çok sevdiğim J.D. Salinger’la Atay’ın bazı ortak
yanları vardı: İkisi de akıllı ergenlerin gözlemini, yani yetişkinlerin sahte,
ikiyüzlü, içten pazarlıklı, yapmacık bir dünyada yaşadığı içgörüsünü paylaşıyordu
ve bu sahteliği anlatısının temeli yapmıştı. Salinger’ın stratejisi fazlasıyla
zeki ve “evrenle armoni içinde” bir ailenin fertleri aracılığıyla bu sahteliği
sergilemek ve aşmaktı. Atay’ın stratejisiyse oldukça zeki ama profesyonel ve
duygusal hayatta başarısız erkek karakterler aracılığıyla bu sahtelik
karşısında yenilgiyi, çaresizliği, çıkışsızlığı kabullenmek, kendi yarattığı
kurban mitine herkesi (ve özellikle kendisini) inandırıp zeki ve komik bir
anlatımla sızlanmaktı.
Atay, kendisini daha büyük şeyler için hazırlamış bir insan
– babası gibi siyasete atılıp toplumu şekillendirmeyi düşünmüş ama olmamış; bir
arkadaşıyla ortaklaşa bir şirket kurmuş ama başarısız olup iflas etmiş;
evlenmeyi “sahicilik”e karşı yapılabilecek en büyük ihanet olarak görmüş, sonra
evlenmiş, ama beceremediğini düşünüp boşanmış. Sevilen bir üniversite hocası
olmak ona yetmemiş çünkü uzmanlığını kendi “calling”i olarak görmemiş. Askerlik
onu biçimlendirmiş, pek çok şehirli Türk erkeğini biçimlendirdiği gibi –
memleketin insan malzemesini ve sefaletini muhtemelen ilk kez burada bu kadar
yakından görmüş, askerliğin düzeninde ülkenin düzenini okumuş, hem kahrolmuş
hem de acımış. Buradan kendisine bir misyon biçmiş – siyaset üzerinden doğrudan
yapamadığı şeyi yazarak yapmaya, en azından gördüğü ve yapmak istediği şeyleri
anlatmaya karar vermiş. Kemal Tahir ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi,
karakterlerini hem birer birey, hem de Türk toplumunun yapı taşları tipler olarak
görmeye meyletmiş, yazdıklarında bireysel meseleleri hep toplumsal meseleleri
anlatmanın yolu olarak kullanmış. Ancak teşhisleri sistemik değil anekdotal;
dönüşümcü değil, “actionable” değil – evliliğe nasıl bakıyorsa memlekete de
öyle bakıyor. Ve bu bakış aslında eleştirdiği aydın bakışından uzun boylu
farklı değil – “noble savage” anlatısıyla kendisini kandırmayacak kadar
kötülüğe ve hinliğe tanık olduğu için, kendisini de bu kötülüğün dışında
kalmayı her zaman beceremese de en azından kalmayı isteyen bir aydın olarak
konumladığı için o mesafeyi aşması mümkün olmuyor – halkın derdine tercüman
olmaya soyunduğu yerde (Tehlikeli Oyunlar’daki askere mektup
yazma sahnesi) yine kendi dertlerini anlatmaya, bunu yaparken de bizzat o
dertleri yaratmış sınıfla (o dönemde bu sınıfı ordu ve namussuz tüccarlar
oluşturuyordu) yakınlık tesis etmeye (“albayım”) yöneliyor. Bunun da farkında –
zaten Oğuz Atay’ı farklı kılan da bu farkındalık, kendisine de yöneltmekten
çekinmediği sarkazm.
Atay’ın sesi kendi döneminin edebiyat ortamıyla son derece
uyumsuz, bireyi ve toplumsal meseleleri ele alış biçimi yaygın kabul görmüş
biçimlere uymuyor – bu anlamda Tanpınar’ın ve Atılgan’ın kaderini paylaşıyor[1].
Bir ortak noktaları daha var – üçü de "Kadın”dan korkuyor. Bu korkuyla başa
çıkma yöntemleri de yine temelsiz bir “üstten bakış”.
Oysa Atay’ı sonraki kuşaklar için bu kadar cezbedici kılacak
şey tam da bu ses, hatta “iç ses” – oyunların farkında olan ama dışında
kalamayan, kalamadıkça acılaşan ama kendisini de eleştirdiği, çuvaldızı
kendisine batırabildiği için başkaca bir şey yapması gerekmeyen duyarlı
gençlerin, kafalarının içinde bayıla bayıla yankıladığı bir iç ses. Atay’ın çok
sevilmesini sağlayan bir diğer unsur da zaten bu eleştirellik – 70’lerde değil
de 80’lerde parlamasının altında, toplumcu bakışın yerini bireyci bakışın
alması ve Atay’ın hedefine koyduğu kutsal ineklerin bu muameleyi hak ettiğine
dair çok daha geniş bir oydaşmanın ortaya çıkmış olması yatıyor.
Bazı yazarlara böyle oluyor – edebiyat dünyası onlara hazırlıksız
yakalanıyor ama eninde sonunda yetişiyor.
[1] Modern
Türk edebiyatının en iyi ve en önemli üç yazarına eklenecek Latife Tekin’in
kaderinin bu olmaması ilginç – Tekin Sevgili Arsız Ölüm’le
çıkageldiğinde onun fantastik (biraz estetize edilmiş ama yine de sahici)
fakirlik anlatısı çok daha kolay kabul ediliyor edebiyat dünyası tarafından –
vakti gelmiş iyi fikir muamelesi görüyor.
10.5.26
Ne Yazmışım, Neden Yazmışım
Bugüne dek yazdıklarıma baktığımda, genellikle “sistem” karşısında yalnız kalmış bireyi yazdığımı görüyorum; “sistem”in tanımları farklılıklar gösterebiliyor, bireyler başka başka türden olabiliyor, yalnızlık ve bununla mücadele biçimleri de aynı şekilde değişkenlik gösteriyor.
7’de Hakan bir yeraltı dininin, Kronk’un sistemiyle
karşılaşıyor, sisteme buyur ediliyor, sistemi beğenmiyor (daha doğrusu ciddiye
alamıyor) ve sistemden çıkmak istiyor, bunun bedelini de canıyla ödüyor.
Suç ve Ceza’da sistemi bizzat Mukaber
yaratıyor, kendi kafasının içinde var olan bir sistem bu, yazarların okunmak
suretiyle öldürüldüğü bir sistem; Mukaber bu sisteme karşı yalınkılıç bir
mücadeleye kalkışıyor ama daha neredeyse ilk adımda kendi yenilgisini ilan edip
canına kıyıyor, tek tesellisi sistemden önce davranmış olmak.
Gitmeyecekler İçin Urbino’da “birey” Dük ve
onun görevlendirdiği ikiz kızlar, “sistem”se uluslararası turizm düzeni. Burada
bireyin mücadeleden galip çıktığını, en azından bir cephede (Urbino) sistemi
dize getirdiğini görüyoruz. Bunun gerçek bir zafer olup olmadığı tartışılır –
başka cephelerde yinelenmediği gibi, burada da Urbino’nun yıkımına yol açtığı
için kaş yaparken göz çıkarıldığı, bunun bir Pyrrhus zaferinden ibaret olduğu
iddia edilebilir.
Olgunluk Çağı Üçlemesi’nin ilk cildi olan Balığın
Esir Düştüğü Yer’de Hökl, sistemin sıradan bir dişlisiyken bunu
reddederek sisteme karşı bayrak açıyor; yok edilmesi beklenirken bir lütuf sonucu
affediliyor ve sonrasında sistem karşıtı mücadelenin tarihçisi rolüne
bürünüyor. Sönmemiş Kireç’te BMA aynı sistemin lokal bir versiyonuna karşı
bağımsızlık mücadelesine girişen, yalnızlıktan gelip yalnızlığa giden bir lider
konumunda. Oyun İmparatorluğu sistemi galaktik boyutlara çıkarıyor,
burada Zürafaları Lekeleme Komitesi’nin de, Dünya’sı temsil eden O’nun da
modeldeki “birey”e uyduğu söylenebilir. Üçleme’de mücadele sonlanmaz; sistemin
gerçekliği, dolayısıyla mücadele olasılığının kendisi şüpheye düşer. Bu tabii
aynı zamanda bireyin yenilmeden kurtulabileceği bir dünya vaat eder.
Kant Kulübü, 7’yle başlamış Holéy
Sevner-Zürafaları Lekeleme Komitesi evreninin çocuk kitabı versiyonunu sunuyor,
burada ana karakterler sistemin adamları aslında, “birey”se hiç bunlardan
haberi olmayan, dolayısıyla mücadele de veremeyen Alkan; ancak kendisi olmayı
sürdürmekle verebiliyor mücadelesini ama bu da yeterli olmuyor. Yenilmesinin
gerekliliğini kabulleniyor, sistemi haklı buluyor bir anlamda.
19’da ve Zamanın En Kısa Hali’nde bu
sistem-birey karşıtlığı biraz daha yumuşuyor, hatları keskin olmaktan çıkıyor. 19’da
M.’nin “Gerçek’ten daha edebi, Edebiyat’tan daha geçek” bir kitap yazma utkusuyla
genel edebiyat dünyasına ve yayıncılık endüstrisine karşı ayaklandığı söylenebilir;
kazandığı zaferse güvene ve aşka ihanet ederek, son tahlilde sisteme
beklenmedik bir yerden entegre olarak kazanılmış bir zafer.
Zamanın En Kısa Hali’nde adsız ana karakterin
yaradılışı (cinsiyetler arasında serbest geçişkenliğe sahip oluşu) onu
yapayalnız kılıyorsa da “sistem”le bu alanda bir savaş vermiyor; Constantine
kadar ayrıksı olsa da sistem onu görmezden geliyor bir anlamda. Karakter de
zaten sisteme karşı bir mücadele algısı yansıtmıyor romanda verilen “an”larda; roman
sanki sistem-birey karşıtlığının ve bunun sonucu ortaya çıkan mücadelenin
tanımlanmadığı bir dünyada suyun kendi yolunu bulacağını, herşeyin olacağına varacağını
söylüyor.
Sincaplı Gece’de Emine, sisteme karşı verdiğini
sandığı mücadelenin bizzat sistem tarafından senaryolaştırılmış, sonucu belli,
sistemi berkiten bir mücadele olduğunu öğrenmek zorunda kalıyor.
Y’de Constantine tam anlamıyla tüm dünyaya karşı tek
başına bir varoluş mücadelesi veriyor; romanın sonunda bu mücadelede yalnız
olmayabileceği sezdirilse de, Pinokyo olmaktan çıkıp kanlı canlı, etten
kemikten bir çocuğa dönüşebilmesinin, varlığını sürdürebilmesinin, sisteme
dahil olmayı seçmekle mümkün olduğunu görüyoruz.
Ofelya, sistemin ve sonuçlarının en katı biçimde
tanımlandığı bir kurgu dünyasında geçiyor; roman Hamlet oyununun (yani
Shakespeare’in) kurallarının ve sınırlarının ihlal edilmeyeceği vaadiyle
başlıyor ve bu vaadin yerine getirilmesiyle sonuçlanıyor. Bu koşullar altında
Ofelya yine de çırpınmaktan ve kendisi olmaya çalışmaktan vazgeçmiyor; trajik
yenilgisi ancak gelecekteki zaferlere atıfla “boşunalık”tan kurtuluyor.
Sözcüklerin Anlamı’nda sistem çok güçlü, birey
(Duru’yla Demir) çok zayıf; mücadele, ancak mücadele etmeyerek, sistemin
farkında değilmiş gibi yaparak mümkün görünüyor, daha doğrusu bireylerin kabulü
bu. Acımasızca ezilmelerine yol açan da belki bu mücadelesizlik ve
aldırışsızlık.
Bu romanların hepsinin temelinde bir Tepegöz masalı, bir David-Goliath
efsanesi yatıyor gibi; çocukluğumun hikayelerinde bu tür mücadelelerin
geçtiğini çok iyi hatırlıyorum, hatta Mandrake’nin bir macerasında da dev bir
robot olarak konu ediliyordu Goliath. Ancak bu efsanedeki umut bende tampere edilmiş,
dizginlenmiş, ona sinik bir gözle bakılmış. Bu bakışın kaynağında da üç temel
okuma olduğunu düşünüyorum – 1984, İkinci Vakıf ve Tutunamayanlar.
Bu üç romanı da lise yıllarımda okudum ve üçünden de okur olarak çok etkilendim
(her ne kadar Cesur Yeni Dünya’nın 1984’ten daha iyi bir
roman olduğunu düşündüysem de); yazar olarak da çok etkileneceğimi o zamanlar
bilemezdim elbette. İkinci Vakıf bana “sistem”in ne kadar büyük
boyutlarda, ne kadar güçlü, ne kadar gizli tasavvur edilebileceğini gösterdi; 1984
işin içine sinsiliği, mücadeleyi kırma biçimlerinin acımasızlığını, bireyin
gerçek yalnızlığını kattı; Tutunamayanlar’sa herşeyin aslında kendi tahayyülümüzün
bir sonucu olabileceğini, yenilginin önce kendi kafamızda gerçekleştiğini,
yalnızlığın mutlak olduğunu ama bunun da kafaya bağlı olduğunu düşündürdü.
Şimdi bakınca öyle geliyor en azından. Şu kadarını yazarken de biliyordum ama: Zürafaları
Lekeleme Komitesi’nin atası İkinci Vakıf; Balığın Esir Düştüğü Yer’deki
Ebrino 1984’ün O’Brien’ı; Hakan, Mukaber, Ofelya ve diğerleri hep Atay’ın
paltosundan çıkma.
Yine de vurgulamam gerek, bu romanları kafamda bu modelle
yazmadım; şimdi geriye bakıp ortak noktalarının bu kadar kolayca bir çerçeveye
oturtulabileceğini görmek de şu an beni şaşırtıyor.


