5.7.26

inanca karşı söz söylenebilir mi?

 james stuart mill'in "düşünce ve ifade özgürlüğü"nden bir bölüm alıntılamak istiyorum - inançlar ve otorite eleştirilebilir mi, alay ya da mizah konusu yapılabilir mi tartışmalarında özgürlükçü çizginin temel duruşunu iyi özetliyor. 

gelgelelim tarihsel konjonktür açısından baktığımda, bu çizginin günümüzde tüm dünyada giderek anakronikleştiğini de görmüyor değilim. gündelik bağlamdan örnek vermem gerekirse, "sticks and stones may break my bones/ but words will never hurt me" tekerlemesini bütün çocukların ezbere bildiği dünya geriliyor, "anama küfretti" dünyası ağır basmaya başlıyor. doğu'nun otoriteye ve "kutsal" addedilenlere kayıtsız şartsız saygı talebi, avrupa'nın ve amerika'nın gerilemesine ve çin'in dünya lideri olma koşusuna koşut bir şekilde yükseliyor. bu paradigma değişikliği belki de gerçekleşecek ve on yıllar boyunca dünyaya hakim paradigma "korku ve saygı" olacak. otorite ve kutsal kavramlarını hayatı boyunca sorgulamış ve bunu çok doğal bir alışkanlık olarak yapmış insanlar/kuşaklar için kötü haber elbette; yine de "henüz herşey bitmiş değil" diyenlere inanmak ve mücadeleye devam etmek gerektiğine inanıyorum.


**


İçinde bulunduğumuz çağda -ki “inançtan yoksun ama kuşkuculuktan ödü kopan” bir çağ olarak tanımlanmıştır ve insanlar görüşlerinin doğruluğundan değil, onlar olmaksızın ne yapacaklarını bilmeyeceklerinden emindir- bir görüşün açık saldırılardan korunması gerektiği iddiaları, bu görüşün doğruluğuna değil, onun toplum için olan önemine dayandırılır. Söylendiğine göre, insanların iyiliği için olmazsa olmaz ve çok yararlı öyle bazı inançlar vardır ki, devletlerin görevi, toplumun diğer çıkarlarını korumak olduğu kadar bu inançları da yaşatmaktır. Böyle bir gereklilik durumunda ve tümüyle görev tanımları dahilinde olarak hükümetler, insanlığın genel görüşüyle desteklenmiş bir şekilde kendi görüşlerini, kesinlik aramaksızın uygulayabilir, hatta bunu yapmaya da zorunludurlar. Sık sık iddia edilen ve çok daha yaygın bir şekilde düşünülen bir başka şey de, yalnızca kötü insanların bu saygıdeğer inançları zayıflatmak isteyeceğidir; kötü insanları dizginlemekte, yalnız onların yapmak isteyeceği şeyleri yasaklamakta hiçbir kötülük olmadığı da düşünülmektedir. Bu düşünce biçimi, tartışmaya getirilen sınırlandırmayı öğretilerin doğruluğuna dayanarak değil, onların yararlılığına bakarak gerekçelendirir; bu yolla da görüşler konusunda hata yapmaz bir yargıç olma iddiasının sorumluluğundan kurtulduğunu zanneder. Ama kendilerini bu yolla tatmin edenler, hata yapmama varsayımının yalnızca bir noktadan bir başka noktaya taşınmış olduğunu algılamamaktadır. Bir görüşün yararlılığı da kendi başına bir görüştür; görüşün kendisi kadar tartışmalı, tartışmaya açık ve tartışma gerektiren bir şeydir. Bir görüşün zararlı olduğuna karar verebilmek için, onun yanlışlığına karar verirken gerekli olan hata yapmayan yargıca aynı şekilde gerek vardır, eğer suçlanan görüş kendini savunmak için her türlü fırsata sahip değilse. Ayrıca kafirlik eden kişinin, kendi görüşünün doğruluğunu savunması yasak olsa da yararlı ya da en azından zararsız olduğunu savunmasına izin verilebileceğini söylemek de yeterli olmayacaktır. Bir görüşün doğruluğu, onun yararının bir parçasıdır. Bir önermeye inanılmasının istenir olup olmadığını bilmek istiyorsak, onun doğru olup olmadığı sorusu dışlanabilir mi? Kötü insanların değil, insanların en iyilerinin görüşüne göre, gerçeğe aykırı olan hiçbir görüş gerçekten yararlı olamaz: yararlı olduğu söylenen ama yanlış olduğuna inandıkları bir öğretiyi reddettikleri için suçlandıklarında, bu tür insanların bu çağrıyı yapmalarını engelleyebilir misiniz? Genelgeçer görüşlerin savunucuları, bu çağrıdan olabildiğince çok yararlanmaktan asla geri durmaz; yararlılık konusunu doğruluktan tamamen ayrı bir şeymiş gibi ele aldıklarını göremezsiniz: tam tersine, kendi öğretileri her şeyden önce “doğru” olduğu için onu bilmek ya da ona inanmak o kadar gereklidir. Böylesine yaşamsal bir savunu bir tarafta kullanılıp öbür tarafta kullanılamazsa, yararlılık konusunda adil bir tartışma yapılamaz. Zaten kanunlar ya da kamu vicdanı bir görüşün tartışılmasına izin vermediğinde, onun yararlılığının reddedilmesi konusunda bir o kadar hoşgörüsüzdürler. En fazla, o görüşün mutlak gerekliliğinin ya da onu reddetmenin pozitif suçluluğunun hafifletilmesine razı olurlar.

Biz kendi muhakememizde lanetledik diye bazı görüşlerin dile getirilmesini engellemenin kötülüğünü daha iyi örnekleyebilmek için, tartışmayı somut bir duruma bağlamak iyi olacak; ben de kendim için en az istenir bulduğum durumları seçiyorum – hem doğruluk hem de yararlılık açılarından düşünce özgürlüğüne karşı yapılan savununun en güçlü olduğu durumlar bunlar. Saldırılan görüşler, bir Tanrıya ve ahrete inanç olsun, ya da genelgeçer ahlak öğretilerinden herhangi biri. Böyle bir zeminde savaşmak, haksızlık yapan saldırgana büyük bir avantaj verir; çünkü neredeyse kesin olarak diyecektir ki, Yasalarca korunacak kadar kesin olmadığını düşündüğünüz öğretiler bunlar mı? (haksızlık etmek istemeyen pek çok insan da bunu içinden söyleyecektir). Bir Tanrıya duyulan inanç, ondan emin olabilmek için kişinin hata yapmazlığı varsayımını gerekli kılan görüşlerden biri mi? Ancak burada, hata yapmazlık varsayımı dediğim şeyin, bir öğretiden (bu her ne olursa olsun) emin olma duygusu olmadığını belirtmem gerek. Benim sözünü ettiğim şey, bu konuyu başkaları adına, karşı taraf için söylenebilecekleri duymalarına izin vermeden karara bağlama girişimidir. Bu kendini bilmezliği, en derin inançlarım adına kullanılsa da reddediyor ve lanetliyorum. Bir görüşün yalnızca yanlışlığı değil, sonuçları açısından zararlılığı -yalnızca sonuçlarının zararlılığı da değil, görüşün kendisinin (benim tümüyle nefret ettiğim sözcükleri kullanmak gerekirse) ahlaksızlığı ve dine saygısızlığı- konusunda herhangi birinin inancı ne kadar sağlam olursa olsun; ülkesinin halkının ya da çağdaşlarının ortak yargısını da arkasına alsa, onu destekleyecek görüşün dile getirilmesini engelliyorsa, hata yapmaz olduğunu varsayıyor demektir. Görüşün ahlaksız ya da dine saygısız olduğu söylendiği için bu varsayımın daha az karşı çıkılır ya da daha az tehlikeli olması şöyle dursun, en ölümcül olduğu durumdur bu. Bir kuşağın insanlarının, sonraki kuşakları şaşkınlığa ve dehşete düşüren o korkunç hatalar, tam da böyle durumlarda ortaya çıkar. Kanunların gücünün, en iyi insanları ve en onurlu öğretileri yok etmekte kullanıldığı unutulmaz tarihsel anlar bunların arasından çıkar; insanlar söz konusu olduğunda kanun gücü iğrenç bir başarıyla kullanılmıştır kullanılmasına, ama bu öğretilerden bazılarına, onlardan ya da onların genelgeçer yorumlarından ayrılan insanlara karşı benzer davranışları savunmak için (alay edercesine) başvurulduğu da olmuştur.

Bir zamanlar Sokrates adında bir adamın yaşadığı, insanlığa ne kadar anımsatılsa azdır; zamanında kendisiyle yasal yetkililer ve kamuoyu arasında kaydadeğer bir çatışma olmuştu. Büyük insanların bol olduğu bir çağ ve ülkede doğmuş olan bu adam, hem onu hem de o çağı en iyi bilenler tarafından, dönemin en erdemli kişisi olarak aktarılmıştır bize; biz ise onu, kendisinden sonra gelen bütün erdem öğretmenlerinin başı ve ilk örneği olarak, hem Platon’un yüksek ilhamının hem de Aristoteles’in dengeli yararcılığının kaynağı olarak tanıyoruz., “i maestri di color che sanno” diyebileceğimiz, etik ve tüm diğer felsefe kollarının iki hayat pınarıdır bu düşünürler. Ondan bu yana yaşamış olan bütün önde gelen düşünürlerin bu saygı duyulan ustası –aradan iki bin yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen ünü hala büyüyor, doğduğu şehre şan katan tüm diğer isimlerin toplamından daha ağır basıyor- kendi ülkesinin insanları tarafından, mahkeme önünde dine saygısızlık ve ahlaksızlık yapmaktan suçlu bulunarak öldürüldü. Dine saygısızlığı, devletin tanıdığı tanrıları reddetmekti; gerçekten de onu suçlayan kişi, hiçbir tanrıya inanmadığını öne sürdü (bkz. “Apologia”). Ahlaksızlığıysa, öğretileri ve yönlendirmeleriyle “gençliği kötü yola sevk etmek”teydi. Mahkeme onu bu eylemlerden suçlu buldu, bunu dürüstçe yaptığına inanmamız için de her türlü gerekçe var; herhalde o zamana kadar doğmuş olanlar arasında, insanlığın elinde en iyi muameleyi görmeyi hak etmiş bu insan, mahkeme tarafından, bir suçlu olarak öldürülmeye mahkum edildi.

Sokrates’in mahkumiyetinden sonra, ani bir düşüş duygusu yaratmayacak tek yargısal haksızlık örneğine geçelim: bin sekiz yüz yıldan fazla bir zaman önce, Golgotha’da gerçekleşen olaydan söz ediyorum. Yaşamına ve konuşmalarına tanık olanların belleklerinde, ahlaki yüceliğine dair öyle bir iz bırakmıştır ki bu adam, ondan sonraki on sekiz yüzyıl boyunca ona Tanrı’nın kişileşmiş hali olarak saygı duyulmuştur; ama öldürüldüğünde neyle suçlanıyordu? Kafirlikle. İnsanlar kurtarıcılarını tanımamakla kalmadı, olduğu şeyin tam tersi sandılar onu, dine saygısızlığın önderi olarak davrandılar ona; şimdiyse onlar, ona yaptıklarından dolayı böyle görülüyor. İnsanoğlunun bugün bu üzücü olayları, özellikle de ikincisini, ele alırkenki duygusu, bu iki mutsuz aktörü yargılamalarında son derece büyük bir haksızlık yaptıklarını ortaya koyuyor. Bunlar, nereden bakılırsa bakılsın kötü insanlar değildi – insanların genelde olduğundan daha kötü değillerdi, tam tersine; kendi dönemlerinin ve insanlarının sahip olduğu dini, ahlaki ve vatani duyguların hepsine, hatta biraz fazlasına sahip adamlardı ikisi de: bizimkisi de dahil olmak üzere hangi çağda olursa olsun, hayatlarını suçlanmadan ve saygı görerek geçirme olasılığı büyük olan insanlardı. Ülkesindeki bütün görüşlere göre en kara suçu oluşturan o sözcükler söylendiğinde cüppesini yırtan başrahip, büyük olasılıkla düştüğü dehşet ve hakarete uğramışlık duygusunda içtendi, tıpkı bugün saygıdeğer ve dindar insanların, sahip oldukları dini ve ahlaki duygular konusunda olduğu gibi; oysa bugün başrahibin davranışları karşısında dehşete düşenlerin çoğu, onun devrinde yaşasaydı ve Yahudi olsalardı, aynen onun yaptıklarını yapardı. İlk din şehitlerini taşlayanların kendilerinden daha kötü insanlar olduğunu düşünen Ortodoks Hıristiyanlar, taş atanlardan birinin Aziz Pavlus olduğunu anımsamalı.

(çeviren: Cem Akaş)


2.7.26

feridun andaç - dilin "flanör" anlatıcısı!

feridun andaç, "[cem akaş'ın] 'minör edebiyat'ın kanonik yapısına yerleştirebileceğimiz anlatıları" ve özelde de "sözcüklerin anlamı" üzerine, cumhuriyet kitap, 2 temmuz 2026.




30.6.26

ep: this raid

dört eski şarkım için yeni kayıtlar yaptım:



ep -this raid (tüm parçalar peşpeşe)

nothing is certain

sweet demise

this raid

the joy the madness and the fear


söz ve müzik bana ait ("the joy"da sözler cioran'ın!), ben söylüyorum, düzenlemeleri kendim yaptım, sonrasında yapay zeka (suno) kullandım - bir tür stüdyo müzisyen(ler)i gibi çalışmış oldu. tam içime sinmiş değil, "demo" gibi görmeye daha yakınım.

90'larda yazdığım ama yeni kaydetme fırsatı bulduğum bir parça "this raid".  youtube linki ve sözler aşağıda.




the pain behind my eyes is coming from the skies

i have second thoughts, don’t know how long my soul will last

this raid upon my world is eating up the life i’ve got

stored in a secret land, out of reach and far away.


proved to be so close to you, and i couldn’t hide away

burst out laughing without a care, the joke is on me.

 

some things always change, you cannot see what you left behind

and you shed your life, like a snake

the pain behind my eyes tells me how much more i can

go on riding winds before i break apart

 

couldn’t find a better time to cut my left ear for you

burst out laughing without a care, the joke is on me.

 

taking it in my stride, i used to go on and on

but i feel the change creeping inside me like a worm

the hatred goes away, all the questions disappear

the silence still remains, growing like a tree inside


the blazing sky has taken all my funny sides but left me this

i burst out laughing like i’m mad, the joke is on me.

c 1992 cem akas


Diğer parçaların sözleriyse şöyle:

Nothing Is Certain

 Nothing is certain, nothing is real

The cat in the cell only reveals

That it’s alive

When you look equations collapse

Before you can shake yourself free

From the illusions everywhere

That cloud is a whale, that star you saw died

Before God was born.

 

Nothing is certain, nothing is real.

 

Millions of futures, only one past

Raises the question, “What happens if?”

Or is it a game

To look at the picture through an up-moving slant

To think time is passing

While nothing changes, nobody moves

It’s just misconceptions, and love doesn’t count.

Who does the counting?

 

Nothing is certain, nothing is real.

Nothing is certain.

Nothing is real.

c 1989 cem akas 


Sweet Demise

Thought it was safe

I was in the clear

No reason to lie

Or have any fear

I heard a sound

And looked around

To find myself

Surrounded by

The darkest cloud.

 

The trees were falling

All over the place

Birds were flying

Stuck in a race

The road was winding

Bells were chiming

Lights went up

We came to a stop

And there it was.

 

The planet moaned

And shook the ground

Words were spoken

Faults were found

So many doubts

To cast about

You couldn’t believe

Such a sham

But such a relief.

 

The paint came off

The whole thing crumbled

My breath was gone

And then I stumbled

That was all

I had to fall

I closed my eyes

We heard the call

Our sweet demise.

c 2025 cem akas


The Joy, The Maddness and the Fear (Cioran)




27.6.26

19'da sure-bölüm sıralaması

19 bilindiği gibi Kuran üzerine kurulu bir metin, 114 bölüm de Kuran'daki 114 sureye karşılık geliyor. Kullandığım meal Yaşar Nuri Öztürk'ün sure iniş sırasına göre düzenlediği çeviri olduğu için hangi bölümün hangi sureyle eşleştiğini açıklamakta yarar var, takibi kolaylaştırmak için.




kartal edebiyat 39 - dosya

 


"Kartal Edebiyat" dergisi, kapsamlı bir dosya hazırlamış kitaplarım üzerine. emeği geçen herkese teşekkür ederim. bir söyleşi ve 11 yazı şöyle sıralanıyor:


“Yazdığım şey önce benim ilgimi çekmeli, merakımı uyandırmalı,” Abdullah Ezik

“Edebiyat, Gerçeklik ve Postmodern Kur’an,” İpek Bozkaya

“7 Romanı Üzerine Bir Değerlendirme,” Bilge Sönmez

“Metinlerle Konuşmak: Suç ve Ceza,” Turhan Yıldırım

“Görünmeyenin Temsili: Sincaplı Gece,” Büşra Tan

“Yaşayan Ofelya,” Erol Köroğlu

“Akaş’ın Akışı,” Armağan Ekici

“Çıkış Yok: Cem Akaş’ın Edebi Labirenti,” Neslihan Su Aydın

“Edebiyatın Gerçeği: 19,” Duygu Terim

“Doğada Ahlaki Sorumluluk Yoktur…,” Dilek Karaaslan

“İstanbul Beyefendisi Constantine,” Gaye Keskin

“Öğrencim Dostum Cem Akaş,” Adil İzci


Dosyanın tamamı için tıklayın.


16.6.26

Sokakların Kedileri Üzerine Notlar

  

İ.Ö. 6666 yılıydı şehrin kurtlara ilk çıktığı zaman; ayın siyaha, ulumaların mora boyandığı; kopkoyu gecenin içinde, bir hücre olsun ışık arayan insanların, bu karanlıktan korkan ama onu “bil”meyen gen soyunun, önüne geleni ateşe verdiği, ışık için, ateşi tüketircesine. Ve küre bile olamayan yuvarlağın üstünde kendine ait tüm izleri sildikten sonra, temiz bir ağaç yaprağına yeniden başlaması, yine aynı tarihe rastlar. Mor’un anlaşılmaz, o ölçüde de önlenemez bir yükselişle mürekkeplerin kanına girmesi, onları da mora dönüştürmesi, koridorlarda böylesine yankılanmasını gerektirir miydi, bilinmez. Bilinebilecek tek şey, gecenin renginin bilinemeyeceği ve tanımlanamayacağıdır.


Avril Daltan

“Cennetten Kovuluş”

 

Devrilen çöp tenekesinden çıktı, çevresine çabuk çabuk bakındı, kaldırımda yürürken durup onu izlemeye koyulan gözlemciyi süzdü bir süre, önemsiz biri olduğunu anladı ve duvar dibinden hızla yürümeye başladı. Durdu. Bir apartman girişinde top oynayan çocukların çığlıklarını yönetti kulaklarıyla bir süre, bir orkestra şefi gibi, ama sıkıldı tabii. Çabuk sıkıldı. Öyle olması gerekiyordu – uzun süre dikkatini vermesine değecek pek az şey vardı çünkü. Belki de birkaç saat önce, motorunu sakladığı beygirlerin hala orada olup olmadığını bu sokakta denemek isteyen bir gencin –genç olmalıydı, değil mi? “ “ lik bir genç– arabası altında ezilen, boynundaki kan henüz tam pıhtılaşmamış soydaşının yanından kayıtsızca yürümeyi sürdürdü. Başını çevirip bakmadı bile. Belki gözlemci onu izlediği için. Bu sokaklarda ölen kediler en fazla bir gün yerde kalırdı. Ertesi gün, öldükleri yerde bulamazdınız onları. Nereye gittikleri bilinmezdi. Sorumlu sayılmayız elbette sokağın bir kedisi sonuçta arabadan ölmese açlıktan ölecek soğuktan doğa kanunu çöp tenekelerini didikleyip bir gün, bir saat daha canlı kalmaya çalışmak da hayat mı ölmüş kurtulmuş işte ama insansın ne de olsa kan görünce üzülmeden edemiyorsun. O da bir can taşıyor sonunda.

Her neyse bu can. Nasıl taşınır ki. Kim kimi taşıyor sonra.

Yani şehirler neden var: insan soyu ölümle daha az yüzleşsin diye. Kusursuz değil – henüz. Yakında. Sinemanızda. Israrla isteyiniz. Bu ezilen kediler de olmasa, ölüm hepten unutulacak. Televizyon çatışmalar gösterecek, kafalar kopacak, kimsenin kılı kıpırdamayacak. Yatılan divandan, mahmur gözlerle seyredilecek. Sevgili arsız ölüm. Ne kötü şeysin sen öyle. Olur mu beyler? Olmaz. Nasıl olmaz? Ee, bu işin depremi var, kasırgası var, savaşı var. Yaa. Var ya, çat orada çat burada, çat kapı arkasında.

Belli olmaz bu işler. Ama hal-i hazırda, bir kediler bulunuyor elimizde.

Burada amme hizmeti yapılmıyor efendim. Hayır, maalesef. Evet. Kim ne taşıyorsa, karşılığını alır. Ne döviz kuru beyefendi? Metafizikten söz ediyoruz. Tecimsel kaygılardan arının. Aşın bunları. Tabii, neden olmasın, atların yaptığı gibi. Olabilir. Yaşar Kemal’den okudunuz Anadolu’nun üç efsanesini. Şimdi de dördüncüsü, öyle mi? Kediler de durup dururken yapmıyorlar bu işi. Bir beklentileri var. Yoksa hobi olarak bile çekilmez Ölüm Sekreterliği. Ona anımsat, buna anımsat. Bayar.

Bekliyorlar dendi. Kim? Kediler. Neyi? Güzel bir soru. Arşivimizde bulunsun. Her hafta bir soru bitirelim.

Ancak kedinin, yani yürüyen ve gözlemcinin gözlediği kedinin, yerde yatan soydaşına ilgi göstermemesi için başka bir nedeni vardı. Gerçi o bilinçsiz bir militandı, ama bu, soy ağacının şimdiki zaman uçlarında bulunan bu varlığın bir soy ağacının olduğu ve tarihsel bir görevin ağacın dallarıyla birlikte ilerlediği gerçeğini değiştirmez.

Kente insanla birlikte geldi kedi. Artık bilmiyoruz tabii, insanlar mı kurdu kentleri, yoksa kentler vardı da insanlar mı gelip yerleşti. İlk kentler yani? Sonuçta bu savaş, o gün başlayan savaştır: egemenlik savaşı. Ama bir garip. Bu konuda toplu bir bilince ya da bilinç-dışına sahip olanlar kediler çünkü, insanlar değil. Şehirleri ele geçirecekleri günü, ya da geceyi, sessiz bir sıkıdüzenle bekliyorlar. Duygusal zayıflıklara yer yok; çöp tenekesini paylaştığın arkadaşın düşman tarafından öldürüldü: bakmayacaksın. Çünkü tek şansları bu. Dayanmak. Cesedi kaldırmayacaksın – ne kadar durursa o kadar iyi. İnsan bu – güçlü ama zayıf – ezilen kediyi gördüğünde –varsın iki saniye olsun– irkilir. Bu irkilmeye güveniyorlar sonuçta. Küçük gediklere. Bin yıllık muhasebelere. Toplama çizginin çekileceğine.

Kedi duvarın dibine uzandı. Ön ayağını yalamak ve gözlemciyi izlemek için iyi bir yerdi burası. Bahanesi de öyle.

Hepsi birer kaplandır aslında. Sirk çemberine kıstırılmış yasaklı bir şaman olan o alev kütlesinin gölgesini taşır hepsi. Öldürmesi kolaydır; ama ölen yalnızca kedidir, gölgesi değil. Kaplanlık ruhunu, “vahşetin çağrısı”nı, bir duvar üstünde tepenize atlayacakmış gibi durduğunda duyabilirsiniz, fısıltı olarak belki ama atlamaması ve neden olmasın az önce görülen filmin tadı unutturur bunu. Sonra bir gece uyandığınızda, yalnızsanız ve nerede olduğunuzu bilmiyorsanız, aradaysanız yani ve duyularınız elle tutulamayan bir sise benziyorsa, anımsayabilirsiniz.

 

Birleşik bir krallığa daha geçemediler. Feodal toplum aşamasındalar. Derebeyleri var her sokakta, kimileyin bir mahallede. Aristokrasi de mevcut ama etkisiz.

 

Gözlenen kedi bunların farkında değil büyük olasılıkla. Şehri ele geçirmek bir kavram olarak oluşmamış onda, yap denileni yapıyor, gördüğünü, işe yarayanı. Ele geçirmek işe yaramıyor oysa. Belki de yarıyor ama anımsamıyor. Önceki gece sevişirken, pencereden atılan sabunu bile anımsamıyor ki artık. Ancak tarihin ileriye doğru anımsanması söz konusu olabilir belki: her kedi, yaptığı şeyin ne olduğuna ve neden yaptığına aldırmadan yapıyorsa, genlerine işlenmiş, geleceğe ait bir anı var demektir. Ulaşılacak noktayı, ulaşılmış nokta olarak yaşatan birşeyler. Şehirler onların olduğunda –kimbilir, insanlar artık olmadığında belki– diyecekler ki, “buraya daha önce gelmiştik biz.” Déjà vu. Ama çıkaramayacaklar bir türlü, ne zaman, nasıl? Gelmemişlerdi çünkü – yalnızca geleceğe ait bu anıyı, bellek bağlarında taşımışlardı kuşaklar boyunca. Belki de bundan önceki tarihte, bundan önceki evrende, yani bilimsel kılıklı bir açıklama gerekiyorsa, bir önceki Big Bang’den sonra ortaya çıkan yaşamda, değişik biçimlerde de olsa, insanlık ve kedilik bilinçleri benzer koşullar altında karşı karşıya geldi, ama bu kez üstün olan, hükmeden kedilik bilinciydi. O zamanda yaşamı oluşturan moleküller, şimdi belleğin bir parçasıysa ve silik bir iz bile değilse de o yaşam, kedilerin gururlu ve gelecek için sabırlı olmasına yeter bu.

Gözlemci, yetişmesi gereken otobüsü düşündü. Yürümeye başladı. Duvar dibindeki kedi, kayıtsızca onu izliyordu. Hayır, uyuyordu. Belli değildi. “Ama uzattın,” dedi gözlemci, “‘kedilerden korkuyorum,’ desene açıkça.”


(Noktanın Kesişimleri Antolojisi, 1990)

13.6.26

rebetikodan pulp fiction'a "misirlou"

"pulp fiction" filminin açılış parçasını bilirsiniz - dick dale & the del-tones'dan "miserlou" (1962):

parça filmden sonra çok ünlendi ve çok sayıda cover'ı yapıldı tabii, ama aslında eski. tam bir ortadoğu melodisi, eğer dikkat ederseniz. ilk olarak rebetiko tarzında yunanistan'da ortaya çıktığını sanıyorum - "misirlou" (1927):
bir arapça versiyonu da var:
yidiş versiyonu da mevcut:
amerika'da ilk ünlenişiyse 1946'da piyanist jan august sayesinde olmuş:
https://www.youtube.com/watch?v=5eGHabvODrw

daha sonra dario moreno'dan zeki müren'e (1950'ler) çeşitli cover'ları var:
iş sonunda kronos quartet'in bir aranjmanına kadar varmış (martyn jones'la):
eskiden edebiyat da böyle yapılırdı.

8.6.26

Ping (1966) - Samuel Beckett

 Hepsi biliniyor hepsi beyaz çıplak beyaz beden sabitlenmiş bir metre bacaklar dikilmiş gibi bitişik. Hafif sıcaklık beyaz zemin bir metre kare hiç görülmemiş. Beyaz duvarlar bir metreye iki metre beyaz tavan bir metre kare hiç görülmemiş. Çıplak beyaz beden yalnız gözleri sabitlenmiş o da ancak. İzler bulanıklıklar açık gri neredeyse beyaz üzerine beyaz. Eller sarkıyor avuç içleri önde beyaz ayaklar topuklar bitişmiş dik açı. Hafif sıcaklık beyaz uçaklar parlayan beyaz çıplak beyaz beden sabitlenmiş ping başka yerde sabitlenmiş. İzler bulanıklıklar işaretler anlamı yok açık gri neredeyse beyaz. Çıplak beyaz beden sabitlenmiş beyaz üzerine beyaz görünmez. Yalnızca gözler onlar da ancak açık mavi neredeyse beyaz. Kafa sıfır gözler açık mavi neredeyse beyaz içeride sessizlik. Kısa fısıltılar o da ancak neredeyse hiç hepsi biliniyor. İzler bulanıklık işaretler anlamı yok açık gri neredeyse beyaz. Bacaklar dikilmiş gibi bitişik topuklar bitişmiş dik açı. Yalnız izler açığa çıkarır verili siyahı açık gri neredeyse beyaz üzerine beyaz. Hafif sıcaklık beyaz duvarlar parlayan beyaz bir metreye iki metre. Çıplak beyaz beden sabitlenmiş bir metre başka yerde sabitlenmiş. İzler bulanıklıklar işaretler anlamı yok açık gri neredeyse beyaz. Beyaz ayaklar parmaklar dikilmiş gibi bitişik topuklar bitişmiş dik açı görünmez. Yalnız gözler açığa çıkarır verili maviyi açık mavi neredeyse beyaz. Fısıltılar o da ancak neredeyse hiç belki bir saniye yalnız değil. Verili gül o da ancak çıplak beyaz beden sabitlenmiş bir metre beyaz üzerine beyaz görünmez. Hepsi beyaz hepsi bilinen ışıltılar o da ancak neredeyse hiç hep aynı beyaz görünmez. Çıplak beyaz beden sabitlenmiş ping başka yerde. Yalnızca gözler o da ancak açık mavi neredeyse beyaz önü sabitlenmiş. Ping fısıltı o da ancak neredeyse hiçbir saniye belki bir çıkış yolu. Kafa sıfır gözler açık mavi neredeyse beyaz sabitlenmiş ön ping fısıltı ping sessizlik. Gözler delikler açık mavi neredeyse beyaz ağız beyaz ek yeri dikilmiş gibi görünmez. Ping fısıltı belki bir doğa bir saniye neredeyse hiç o kadar bellek neredeyse hiç. Beyaz duvarlar her biri izi gri bulanıklık işaretler anlamı yok açık gri neredeyse beyaz. Hafif sıcaklık hepsi biliniyor hepsi beyaz uçaklar karşılaşıyor görünmez. Ping fısıltı o da ancak neredeyse hiçbir saniye belki bir anlam o kadar bellek neredeyse hiç. Beyaz ayaklar parmaklar dikilmiş gibi bitişik topuklar bitişmiş dik açı ping başka yerde ses yok. Eller sarkıyor avuç içleri önde bacaklar dikilmiş gibi bitişik. Kafa sıfır gözler delikler açık mavi neredeyse beyaz sabitlenmiş ön sessizlik içeride sessizlik. Ping başka yerde hep orada ama bilinen değil o. Gözler delikler açık mavi yalnız ortaya çıkar verili açık mavi neredeyse beyaz tek renk sabitlenmiş ön. Hepsi beyaz hepsi bilinen uçaklar parlayan beyaz ping fısıltı o da ancak neredeyse hiçbir saniye hafif zaman o kadar bellek neredeyse hiç. Çıplak beyaz beden sabitlenmiş bir metre ping sabitlenmiş başka yerde beyaz üzerine beyaz görünmez kalp nefes ses yok. Yalnızca gözler verili mavi açık mavi neredeyse beyaz sabitlenmiş ön tek renk yalnız ortaya çıkar. Uçaklar karşılaşıyor görünmez yalnızca bir parlayan beyaz sonsuz ama bilinen değil o. Burun kulaklar oysa delikler ağız beyaz ek yeri dikilmiş gibi görünmez. Ping fısıltılar o da ancak neredeyse hiçbir saniye hep aynı hepsi bilinen. Verili gül o da ancak çıplak beyaz beden sabitlenmiş bir metre görünmez hepsi bilinen dışta içte. Ping belki bir doğa bir imge aynı zaman biraz daha az mavi ve beyaz rüzgarda. Beyaz tavan parlayan beyaz bir metre kare hiç görülmemiş ping belki uzakta oralarda bir saniye ping sessizlik. İzler yalnız açığa çıkar verili siyah gri bulanıklıklar işaretler anlamı yok gri açık neredeyse beyaz hep aynı. Ping belki yalnız değil bir saniye imgeyle hep o sessizlik. Verili gül o da ancak tırnaklar dökülmüş beyaz bitti. Uzun saçlar dökülmüş beyaz görünmez bitti. Beyaz yara izleri görünmez aynı beyaz ihtiyarlardan sökülen et gibi verili gül o da ancak. Ping imge o da ancak neredeyse hiçbir saniye açık zaman mavi ve beyaz rüzgarda. Kafa sıfır burun kulaklar beyaz delikler ağız beyaz ek yeri dikilmiş gibi görünmez bitti. Yalnızca gözler verili mavi sabitlenmiş ön açık mavi neredeyse beyaz tek renk yalnız açığa çıkar. Hafif sıcaklık beyaz uçaklar parlayan beyaz bir tek parlayan beyaz sonsuz ama bilinen değil o. Ping bir doğa o da ancak neredeyse hiçbir saniye imgeyle aynı zaman biraz daha az mavi ve beyaz rüzgarda. İzler maviler açık gri gözler delikler açık mavi neredeyse beyaz sabitlenmiş ön ping anlam o da ancak neredeyse hiç ping sessizlik. Çıplak beyaz bir metre sabitlenmiş ping sabitlenmiş başka yerde ses yok bacaklar dikilmiş gibi bitişik topuklar bitişmiş dik açı eller sarkıyor avuç içleri önde. Kafa sıfır gözler delikler açık mavi nerdeyse beyaz sabitlenmiş sessizlik içeride. Ping başka yerde hep orada ama bilinen değil o. Ping belki yanız değil bir saniye imgeyle aynı zamanda biraz daha az loş göz siyah ve beyaz yarı kapalı kirpikler boyunca yalvaran o kadar bellek neredeyse hiç. Uzaklarda bir zaman çakması hepsi beyaz her yerde hep ihtiyarların ping çakma beyaz duvarlar parlayan beyaz hiç iz yok gözler delikler açık mavi neredeyse beyaz son renk ping beyaz bitti. Ping sabitlenmiş son başka yerde bacaklar dikişmiş gibi bitişik topuklar bitişmiş dik açı eller sarkıyor avuç işleri önde kafa sıfır gözler beyaz görünmez sabitlenmiş ön bitti. Verili gül o da ancak bir metre görünmez çıplak beyaz hepsi bilinen dışta içte bitti. Beyaz tavan hiç görülmemiş ping yaşlı kadının o da ancak neredeyse hiçbir saniye hafif zaman beyaz zemin hiç görülmemiş ping ihtiyarın belki orada. Ping ihtiyarın o da ancak belki bir anlam doğa bir saniye neredeyse hiç mavi ve beyaz o kadar bellek içinde sonra hiç. Beyaz uçaklar hiç iz yok parlayan beyaz bir tek parlayan beyaz sonsuz ama bilinen değil o. Hafif sıcaklık hepsi bilinen hepsi beyaz kalp nefes hiç ses yok. Kafa sıfır gözler sabitlenmiş ön ihtiyar ping son fısıltı bir saniye belki yalnız değil göz ışıltısız siyah ve beyaz yarı kapalı uzun kirpikler yalvarıyor ping sessizlik ping bitti.


Çeviri: Cem Akaş (2005)

 

31.5.26

Kant Kulübü 2 - Sırtlananlar

[İlkgençlik romanım Kant Kulübü'nün ikinci cildini Oğuz Atay'ın İngiltere'deki ameliyat süreciyle başlatmayı düşünmüştüm, Atay kitabın baş karakteri olacaktı. İlk bölümden öteye gidemedim ne yazık ki; bu bölümü Son Kişot'a dahil ettim sonra, "Ham Meyveler" bölümüne.]



“Elinden her iş geliyor bakıyorum; berberliği nerede öğrendin?”

                “Öğrenmedim Oğuz, siz ilk müşterimsiniz, sonuncusu olmanızı da istemiyorum, o yüzden lütfen kıpraşmadan oturun.”

                Oğuz, siyah hastabakıcı David’in elindeki usturaya bir an endişeyle baktı, sonra David’in gözlerindeki gülümsemeyi görünce o da güldü. Gür ve uzun saçlarının arasından kafa derisi şerit şerit görünmeye başlamıştı bile.

                Bu yıl Noel’in güneşli geçtiğini anlatmaya başlamıştı koğuştaki diğer hastalardan biri olan Robert, ama yılbaşında bol miktarda kar vardı; Oğuz’un bakışları pencerenin dışında, sabahtan beri aralıksız yağmayı sürdüren kara takıldı.

                “Sıkı yağıyor,” dedi ortaya.

                “Ciddi misiniz?” diye heyecanla sordu Youssuf, koğuşa Beyrut’tan katılıyordu, ömrü boyunca gördüğü üçüncü kardı bu. “David, beni dışarıda dolaştırmak zorundasın, itiraz dinlemem.”

                Usturada biriken köpükleri bir usta edasıyla öbür eline silen David güldü. “Tekerlekli sandalyede kar lastiği varsa neden olmasın, hem belki akşam için tombala filan alırız.”

                “Beyler, sizi uyarıyorum,” diye lafa karıştı Adelaide, “tombalanın kitabını yazdım ben, yeni yıla züğürt girersiniz.” Koğuşun en eski hastası oydu, ama ışın tedavisi yakında sona erecekti, çıkıyordu.

                Oğuz, en son ne zaman tombala oynadığını düşündü, birtakım çocukluk görüntüleri geldi gözünün önüne, ama tam olarak çıkaramadı; fakat aklı bu arama sırasında boş durmadı, “tombala” sözcüğünün hangi dilden Türkçeye gelmiş olduğunu kurcalamaya başladı. “Çinko” herhalde İtalyanca “beş”ten geliyordu, her sırada beş sayı olduğuna göre. Belki tombala da İtalya’da bir yer adıydı, ya da “torba” anlamına geliyordu, torbadan sayı çekildiği için bu ad verilmişti oyuna. Bazı filmlerde tombala turnuvaları düzenlenen geniş salonlar hatırladı Oğuz, ama Türkiye’de daha çok aile arasında oynan bir oyundu sanki. Bir hikaye fikri geldi aklına: Emekli bir albay, alt katta oturan kiracısı, onun hoşlandığı ama bir türlü açılamadığı kadın ve bakkalın çırağı bir Ramazan akşamı iftardan sonra –hiçbiri oruçlu olmadığı halde- tombala oynamaya oturuyorlar, çırak hepsinin parasını alıyor, emekli albay hiddetlenip ihtilal günlerini hatırlıyor, kiracı yine kadına duygularını anlatamıyordu. Kendi kendine gülümsedi Oğuz – ameliyattan sağ salim bir çıksın, yazacak çok şey vardı.

* * * 

Oğuz aslında inşaat mühendisiydi, İstanbul’da yaşıyordu, ama son üç yıldır kendini roman ve öyküler yazmaya vermişti; ilk kitabı da bu yılın başında çıkmıştı. Çalıştığı üniversiteden ayrılmış, arada sırada aldığı projelerle geçiniyor, zamanının büyük bölümünü küçük masasının başında geçiriyordu. Defterler dolusu notlar alıyor, sonra bunları yazmak istediği romanlarda kullanıyordu. Aynı anda üç roman, bir öykü kitabı, bir de inceleme üzerinde çalışıyordu; hastalığı teşhis edilmeden önce bile, çok az zamanı kalmışçasına bir temposu vardı. Beynindeki tümör yeni ortaya çıkmıştı, İstanbul’daki doktoru da ameliyat olması için hemen Londra’ya, şimdi yattığı hastaneye gitmesi gerektiğini söylemişti; burada beyin cerrahı olarak çalışan Doktor Richardson, kendisinin çok yakın arkadaşıydı.

                Londra’da ameliyat olmak zordu; 1976 yılında Türkiye’den Londra’ya turist olarak gitmek bile zordu, yurtdışına çıkışlar sınırlanmıştı, alınabilecek döviz de öyle. Bu koşullar altında ameliyat için gerekli izinleri almak, düzenlemeleri yapmak insanı epey uğraştıracak işlerdi. Oğuz, hayatı boyunca devlet dairelerinde işini yaptıramamış olmaktan yakınmıştı, ama bu kez her nasılsa bütün izinler hızla halledilmiş, o da kendisini yılbaşından hemen önce bu hastane koğuşunda bulmuştu.

***

“Çok yakışıklı oldunuz Oğuz. Zaten öyleydiniz ama şimdi Marlon Brando’ya benzediniz, öyle değil mi Adelaide?”

                Hastabakıcı David tıraşı bitirmiş, Oğuz’a ayna tutuyordu.

                “Müthiş,” dedi Adelaide, “yolda giderken görsem arabama alırdım sizi!”

                “Aman dikkat edin,” dedi Jonathan, koğuşun en yaşlısıydı, “kaldırımda kendi halinde yürüyen insanlara çarpmayın sakın, nasıl araba kullandığınızı tahmin edebiliyorum.”

                “Halt etmişsiniz,” dedi Adelaide, “buradan çıkalım, size güzel bir akşam yemeği ısmarlayacağım Oğuz.”

                “Şimdiden acıkmaya başladım,” dedi Oğuz.

                O sırada koğuşun kapısı açıldı, asistan doktorlardan James, tekerlekli sandalyede yeni bir hastayla içeri girdi.

                “Size yeni bir oyun arkadaşı getirdim,” dedi James, Oğuz’un yanındaki boş yatağa yönelerek; “Ne haber düşmanım?” dedi Oğuz’a – James Rum asıllıydı, Oğuz geldiğinden beri ona böyle takılıyordu.

                “İyidir,” dedi Oğuz, “insanın sizin gibi düşmanı olduktan sonra dosta ihtiyacı yok…” Bu da onun klasik lafı olmuştu.

                James yeni hastanın yatağa yatmasına yardım etti, tansiyonunu ve nabzını ölçüp bir dosyaya yazdı, sonra diğer hastalara döndü, “Koğuş, bu beyefendi Maşet; Maşet, karşınızda koğuş.”

***

1974 yılında bahar, İstanbul’a erken gelmişti, ama yerin altında, siyah granitten oyulmuşa benzeyen, arı kovanı gibi düzenlenmiş bu yapıda değil baharın geldiğini anlamak, bir bombanın patladığını hissetmek bile imkansızdı.

                Zürafaları Lekeleme Komitesi’nin 28. Bölge Şefliği’nde hareketli saatler yaşanıyordu sabahtan beri; giriş-çıkış trafiğine bakılacak olursa bu hareketliliğin merkezi, Şeflik’in de merkezinde bulunan, normalde hiç kullanılmayan, yüksek tavanlı, çok geniş, altıgen bir odaydı.

                Odanın ekranlarla kaplı duvarının önünde duran uzun boylu, iri yapılı, yuvarlak suratlı kadın, kapının açılıp içeri birinin girdiğini fark etmemiş gibi, ekranlardan birinde akıp duran sayı ve işaretleri izlemeyi sürdürdü.

                Belli etmeden içeri giren genç ve saçları tamamen kazıtılmış olan adam, gösterişli giysisine çekidüzen verdi, ardından saygılı bir sessizlik içinde beklemeye koyuldu.

                Kadın sonunda genç adama döndü, bir saniye kadar kim olduğunu hatırlamaya çalışırmış gibi onu süzdü, sonra büyük bir gülümsemeyle, “Nasılsın Maşet? Bu ne şık bir takım?” dedi.

                “Teşekkür ederim efendim,” dedi Maşet, ama kadının suratını buruşturduğunu görünce hemen düzeltti, “Teşekkür ederim Karac. Sizi görmek ne güzel bunca zamandan sonra.”

                “Eh, ben de kısa bir tatili hak etmiştim, buraya geleyim, eski dostları da görürüm dedim.” Yine gülümsedi.

                “Çok iyi ettiniz. Son gelişmeleri de izliyorsunuz galiba?” diye sordu Maşet, başıyla az önce Karac’ın karşısında durduğu ekranı işaret ederek.

                “Çalışma hastalığı işte,” diye yanıtladı Karac, ardından çok rahat görünen siyah deri koltuklara doğru ilerledi; Maşet onu takip etmek konusunda ikilemde kaldı, ama Karac otururken eliyle ona işaret edince bir koltuğa da o oturdu.

                “Bunu ben getirdim,” diyerek tuhaf görünümlü bir şişeden iki kadehe içki koydu Karac, “iyi bir içkinin saati olmaz, değil mi?” diyerek birini Maşet’e uzattı. Maşet çok ufak bir yudum aldıktan sonra kadehini koyu bir metalden yapılmış ama sanki içten gelen bir ışıkla parlayan sehpaya koydu.

                “Şadan Berk’in sorunu ne?” diye sordu Karac, arkasına yaslanıp gözlerini Maşet’in gözlerine dikerek.

                “Hala tam ikna olmuş değil, çalışıyoruz,” dedi Maşet, “diğer jüri üyeleri kolaydı, ama bu adam iyi edebiyattan anlıyor az çok, Sırtlananlar’ı da beğenmiş.”

                “Neydi yazarın adı?”

                “Oğuz Altay,” dedi Maşet, “ilk romanı, biliyorsunuz. Asıl engellememiz gereken kitabı ‘Kuram ve Eylem,’ onu daha yazmaya bile başlamadı, ama şimdiden cesaretini kırmak, hiç başlamamasını sağlamak istiyoruz.”

                “Doğru strateji,” dedi Karac, Maşet’i süzdü, “Hayatından memnun musun?” diye sordu birden.

                Beklemediği ve sonunun nereye varacağını kestiremediği bu soru karşısında şaşaladı Maşet, ama kendini çabuk toplayıp “Burada bana çok iyi bakıyorlar,” diyebildi. Yine de huzursuzluğu geçmemişti, sehpanın üzerindeki dergilere kaydı gözü.

                “Senin sevdiğim özelliğin ne, biliyor musun,” dedi Karac, “işini kimseye yaptırmıyorsun, her şeyle kendin ilgileniyorsun, başından sonuna kadar.”

                “Kafam öyle rahat ediyor, kim nerede hata yapabilir diye endişelenmek zorunda kalmıyorum,” dedi Maşet.

                “Doğru. Başarısız olduğunda da sorumluluğu atacak, suçlayacak kimsen olmuyor kendinden başka.”

                Maşet iyice huzursuzlandı, ama Karac bir kahkaha patlattı. “Moralini bozmak için söylemedim. Şadan Berk’i yola getireceğinden eminim.”

                Karac yerinden kalktı, altıgen odanın bir başka köşesindeki dev yerküre hologramına gitti. Kürenin çeşitli yerlerinde ufak, parlak ışıklar yanıyordu. Karac eliyle Maşet’i yanına çağırdı, Sibirya bölgesindeki ışıkları gösterdi.

                “Bunlar ne biliyor musun?”

                Maşet hayır anlamında başını salladı.

                “Bizden saklamaya çalıştıkları lekesiz zürafalar. Sibirya’ya yeni getirildiler. Birilerinin gidip onları lekelemesi gerekiyor.”

                “Bu yüzden buradasınız,” dedi Maşet.

                “Bravo,” dedi Karac, “ama bu işi birlikte yapacağım, her şeyine güvenebileceğim birine ihtiyacım olacak.”

                “Emrinizdeyim,” dedi Maşet, sırtını hafifçe dikleştirerek.

                “Tahmin ederim. Şu Şadan Berk işi bir elinden çıksın, konuşalım.” Kadehini kaldırıp Maşet’i selamladı. Görüşme bitmişti. 

29.5.26

the meaning of words

A few months had passed since Dyson died; the electricity had returned only a few days earlier. Like the stench of rotting meat settling into the nostrils, the dense odor produced by the three-day outage in the July heat had seeped into the city’s voids. The city’s shell -buildings, roads, machines, people, animals, the occasional plant, hills, and waters- was struggling to contain that void, unable to keep pace with its throbbing frequency. Perhaps that was a good thing - if they had synchronized, if they had vibrated together, everything might have shattered all at once. For now, shell and void collided, but at least they did not cross one another’s boundaries destructively. 


The Meaning of Words, my latest novel, has been rejected by the following literary agents:


wylie – sarah chalfant,

rcw, laurence laluyaux,

blake friedman, isobel dixon,

greene heaton, antony topping,

mma, olivia maidment,

caa, karolina sutton, 

clegg agency, bill clegg, 

neon, anna sproul-latimer, 

aitken alexander, chris wellbelove, 

a.&m. heath – anna webber, 

janklow & nesbit, pj mark, 

new leaf literary, jordean hill, 

mmq, sandra pareja, 

cw, sophie lambert, 

gernert, chris parris-lamb, 

pew, patrick walsh


For those interested, click below for the complete English version:




11.5.26

Atay’a Hazırlıksız Yakalanmak

 Oğuz Atay: Durağa yolcusundan önce gelen otobüs. Durak güzergahta işlenmemiş. Otobüs sefer programında yok, nereden geldiği nereye gideceği de belirsiz. Şoför sürekli söyleniyor; kıyafeti bir garip. Otobüs durakta kapılarını açmadan biraz bekleyip gidiyor, geldiği gibi, hızla.

Atay’ı lisede okumaya başladım ve vuruldum – ÖYS’ye hazırlanıyordum, 1986'ydı, sıcak bir hazirandı, deniz kıyısında kahkahalara boğularak Tutunamayanlar’ı okuduğumu hiç unutmuyorum. İronisi ve yaratıcı zekası (dandini dastana vs.) göz kamaştırıcıydı. Zekiydi, mühendisti, çok iyi yazıyordu – bütün kitaplarını yalayıp yuttum, Günlük yayımlandığında sansürlenen sözcükleri tıpkıbasım sayfalardan okumak için günlerimi verdim. Atayist olmamak neredeyse imkansızdı benim için, ben de bir Atayist olarak yazmaya başladım. Yaklaşık kırk yıl sonra Tutunamayanlar’ı tekrar elime aldığımdaysa çok şaşırdım – sürekli şikayet hali bu kez ironisinin önüne geçti, yadırgadım, sonra bunun aslında yeni okur kuşakları için ilgi çekici olabileceğini düşündüm – aşağıda döneceğim.

O dönemde yine çok sevdiğim J.D. Salinger’la Atay’ın bazı ortak yanları vardı: İkisi de akıllı ergenlerin gözlemini, yani yetişkinlerin sahte, ikiyüzlü, içten pazarlıklı, yapmacık bir dünyada yaşadığı içgörüsünü paylaşıyordu ve bu sahteliği anlatısının temeli yapmıştı. Salinger’ın stratejisi fazlasıyla zeki ve “evrenle armoni içinde” bir ailenin fertleri aracılığıyla bu sahteliği sergilemek ve aşmaktı. Atay’ın stratejisiyse oldukça zeki ama profesyonel ve duygusal hayatta başarısız erkek karakterler aracılığıyla bu sahtelik karşısında yenilgiyi, çaresizliği, çıkışsızlığı kabullenmek, kendi yarattığı kurban mitine herkesi (ve özellikle kendisini) inandırıp zeki ve komik bir anlatımla sızlanmaktı.

Atay, kendisini daha büyük şeyler için hazırlamış bir insan – babası gibi siyasete atılıp toplumu şekillendirmeyi düşünmüş ama olmamış; bir arkadaşıyla ortaklaşa bir şirket kurmuş ama başarısız olup iflas etmiş; evlenmeyi “sahicilik”e karşı yapılabilecek en büyük ihanet olarak görmüş, sonra evlenmiş, ama beceremediğini düşünüp boşanmış. Sevilen bir üniversite hocası olmak ona yetmemiş çünkü uzmanlığını kendi “calling”i olarak görmemiş. Askerlik onu biçimlendirmiş, pek çok şehirli Türk erkeğini biçimlendirdiği gibi – memleketin insan malzemesini ve sefaletini muhtemelen ilk kez burada bu kadar yakından görmüş, askerliğin düzeninde ülkenin düzenini okumuş, hem kahrolmuş hem de acımış. Buradan kendisine bir misyon biçmiş – siyaset üzerinden doğrudan yapamadığı şeyi yazarak yapmaya, en azından gördüğü ve yapmak istediği şeyleri anlatmaya karar vermiş. Kemal Tahir ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi, karakterlerini hem birer birey, hem de Türk toplumunun yapı taşları tipler olarak görmeye meyletmiş, yazdıklarında bireysel meseleleri hep toplumsal meseleleri anlatmanın yolu olarak kullanmış. Ancak teşhisleri sistemik değil anekdotal; dönüşümcü değil, “actionable” değil – evliliğe nasıl bakıyorsa memlekete de öyle bakıyor. Ve bu bakış aslında eleştirdiği aydın bakışından uzun boylu farklı değil – “noble savage” anlatısıyla kendisini kandırmayacak kadar kötülüğe ve hinliğe tanık olduğu için, kendisini de bu kötülüğün dışında kalmayı her zaman beceremese de en azından kalmayı isteyen bir aydın olarak konumladığı için o mesafeyi aşması mümkün olmuyor – halkın derdine tercüman olmaya soyunduğu yerde (Tehlikeli Oyunlar’daki askere mektup yazma sahnesi) yine kendi dertlerini anlatmaya, bunu yaparken de bizzat o dertleri yaratmış sınıfla (o dönemde bu sınıfı ordu ve namussuz tüccarlar oluşturuyordu) yakınlık tesis etmeye (“albayım”) yöneliyor. Bunun da farkında – zaten Oğuz Atay’ı farklı kılan da bu farkındalık, kendisine de yöneltmekten çekinmediği sarkazm.

Atay’ın sesi kendi döneminin edebiyat ortamıyla son derece uyumsuz, bireyi ve toplumsal meseleleri ele alış biçimi yaygın kabul görmüş biçimlere uymuyor – bu anlamda Tanpınar’ın ve Atılgan’ın kaderini paylaşıyor[1]. Bir ortak noktaları daha var – üçü de "Kadın”dan korkuyor. Bu korkuyla başa çıkma yöntemleri de yine temelsiz bir “üstten bakış”.

Oysa Atay’ı sonraki kuşaklar için bu kadar cezbedici kılacak şey tam da bu ses, hatta “iç ses” – oyunların farkında olan ama dışında kalamayan, kalamadıkça acılaşan ama kendisini de eleştirdiği, çuvaldızı kendisine batırabildiği için başkaca bir şey yapması gerekmeyen duyarlı gençlerin, kafalarının içinde bayıla bayıla yankıladığı bir iç ses. Atay’ın çok sevilmesini sağlayan bir diğer unsur da zaten bu eleştirellik – 70’lerde değil de 80’lerde parlamasının altında, toplumcu bakışın yerini bireyci bakışın alması ve Atay’ın hedefine koyduğu kutsal ineklerin bu muameleyi hak ettiğine dair çok daha geniş bir oydaşmanın ortaya çıkmış olması yatıyor.

Bazı yazarlara böyle oluyor – edebiyat dünyası onlara hazırlıksız yakalanıyor ama eninde sonunda yetişiyor.

 



[1] Modern Türk edebiyatının en iyi ve en önemli üç yazarına eklenecek Latife Tekin’in kaderinin bu olmaması ilginç – Tekin Sevgili Arsız Ölüm’le çıkageldiğinde onun fantastik (biraz estetize edilmiş ama yine de sahici) fakirlik anlatısı çok daha kolay kabul ediliyor edebiyat dünyası tarafından – vakti gelmiş iyi fikir muamelesi görüyor.