6.5.26

orhan cem çetin - cem akaş: fotoğraf ve yazı üzerine söyleşi

 Ak-sayanlar IV

Son zamanlarda aktarma ve saklamanın, yapılabilecek en iyi şey olduğunu düşünerek, edebiyat ve görsel sanatlar arasında bir zamanlar var olan -şimdi ise ayrılmış- iki alanın yan yanalığını daha sıkı dokumak, anlatım olanaklarını genişleterek kendi içinde katmanlanan bir iz yaratabilmek adına yazarlar ve sanatçılarla bir araya geliyoruz. Kendine ait bir sanat ve yazı diline sahip olan yazar ve sanatçıların birbirine ulaşma olanağını arttırmak ve bu temas aracılığı ile oluşan nefesin izini tarla sürer gibi sürmek ve bu sürecin mümkün olduğunca devam etmesini sağlayabilmenin başka bir eşik oluşturabileceğine inanıyoruz. Dördüncü dosyamızda, yazar Cem Akaş ile fotoğraf sanatçısı Orhan Cem Çetin’i bir araya getirdik.

Çınar Eslek



Bugün, sanatın estetik kuramları terk etmesi, bu terk ediş sonucu sanata dair soru sormaktan çok dış görünüşle ilgilenmesi ve her türlü düşünceyi, bakış açısını yavaş yavaş kendinden uzaklaştırması çoğu zaman üretilen yapıtların genel bir dil yada görünüş içinde yer almasına neden olabiliyor. Düşünme zemini hızlıca ayaklarımızın altından çekilirken üretilen her çalışma hoş ve güzel tanımlamasından öteye gitmiyor. Her şey, güzellik kaygısı içerisinde sunuluyor, var olmak ve devam edebilmek için bir araya gelinen beraberlik diğerlerini anlamak ve tanımaktan çok görmezlikten geliniyor. Çokluk yoğun alanlar kapladığı için birbirine kenetlenmiş zincirler gibi yayılarak halkalar oluşturuyor.

Mevcut sanatın genel dil ortaklığı bu doğrultuda kabuk değiştirirken kapalı devre çalışan mekanizmayı açık devreye dönüştürebilmek adına her alan ile temas noktalarını çoğaltarak daha çok tanımaya ve özne olanın, kendi de olanın gerçekliğini sunabilmesi adına bu örnekler yeni teknik olanaklar ve bağlamlar ile birlikte sanat yapıtlarına taşınabilir olması yeni bir dil oluşturabilir.

Tam bu noktada fotoğrafın bütün teknik olanaklarına hakim sanatçı Orhan Cem Çetin, fotoğrafın ya da dijital imgenin hiç olmadığı kadar kitle iletişim aracı olduğu bu dönemde bu olanakları sanatın içinde sorunsallaştırarak daha öznel bir deneyim sunmaya çalışıyor. Dilin kendisini mesele haline getiren yazar Cem Akaş ise dili başlı başına bir oyun alanına dönüştürerek sekmeler yaratmaya çalışıyor. Ak-sayanlar serisi için bu sayıda Orhan Cem Çetin ve Cem Akaş ilk kez bir araya gelerek fotoğraf disiplinini konuşup birbirini tanımanın başlangıcını oluşturdular.



Çınar Eslek: Siz uzun süredir fotoğraf alanının içindesiniz ve fotoğrafın bir çok alanında yer aldınız.Uzun bir sürede Polaroid’te teknik yöneticilik yaptınız. Orhan Cem Çetin: Polaroid’te teknik yöneticiydim. Sonra birden kafamda sigortalar attı, ben fotoğrafçı olmak istiyorum ne işim var benim böyle işlerin içinde dedim. Çınar Eslek: Cem Akaş ile aynı üniversitede bulunmuşsunuz. Orhan Cem Çetin: Boğaziçi Üniversitesi. Ben psikoloji mezunuyum. 85’te Sosyal Psikoloji Yüksek Lisansı'ndan kaydımı sildirdim. 77 girişliyim, 90’da Paloroid’ten istifa ettim. Hadiye Cangökçe ile Hezarfen Fotografya adlı stüdyoyu açtık ve tanıtım fotoğrafçılığı yapmaya başladık. O gün bugündür şirketler dünyasını bir tarafa iterek fotoğrafçılık yapıyorum. Cem Akaş: Şimdi olsaydı muhtemelen yine şirketler dünyasını bir tarafa itmek zorunda kalacaktın. Orhan Cem Çetin: Aslında sektörle tam olarak ilişkim kopmadı. Paloroid’e dışarıdan danışmanlık yapmaya devam ettim. Şu anda da Sigma’ya danışmanlık yapıyorum. Geçen senenin sonlarında ticari fotoğraf ile ilişkimi tamamen kestim, firmamı kapattım, emekli oldum. Ders veriyorum ve danışmanlık yapıyorum. Bahçeşehir Üniversitesi’nde saat ücretli olarak derslere giriyorum. Çınar Eslek: Cem, sizin de, fotoğraf ile yakın bir temasınız var. Hatta, Can yayınlarından çıkan Sincaplı Gece adlı romanınızın baş karakterini Mindy isimli bir fotoğraf makinesi olarak kurdunuz. Kitabınız çok ince bir şekilde bir sistem eleştirisi de yaparak, teknolojinin kendi gerçekliği doğrultusunda olabilecek handikapları bize sunuyordu. Cem Akaş: Kitap fikri hiç olmayacak yerlerden geliyor genellikle; Mindy de böyle oldu. Mesela bir gün Moda’da yürürken önümden kaslı deprem uzmanımız geçti, “Bir insanın güçlü olduğunu bir bakışta anlıyoruz, çünkü kasları var,” diye düşündüm. Sonra “aslında bir insanın zeki olduğunu da bir bakışta anlayabilsek ne komik olurdu,” diye düşündüm, ardından “mesela insanın zihinsel gelişkinliğini saptayan bir fotoğraf makinesi olsa, böyle başının üstünde rengarenk ışıklar gösterse,” diye düşündüm. Oradan da Sincaplı Gece'nin fikri doğdu. Roman buradan başlıyor, ama hemen bir çapanoğlu çıkıyor: Çekilen fotoğrafların bazılarında, çekim anında orada olmayan, soluk renkli insanlar görünüyor. Bunlar kim, neredeler, neden fotoğraflarda görünüyorlar derken roman dönmeye başlıyor. Sanat ve edebiyat ilişkisi benim için her zaman geliştirilmesi, üzerinde durulması gereken bir ilişki türü oldu. Bu bağlamda fotoğraf özel bir yere sahip. Bu yüzden Orhan Cem Çetin ile ortak bir iş yapacağız. Can Yayınları’nın ciddi bir klasikler dizisi var, bu klasiklerin kapak düzenini de çok klasik bir şekilde yapıyoruz. Düzeni biraz hareketlendirmek istedik; yirmi klasik başlık seçerek bunları Türkiye’den yirmi çağdaş fotoğraf sanatçısıyla eşleştirdik. Şimdi her biri, bir klasik roman için özgün bir fotoğraf çekecek. Kitapların yeni baskısında bu fotoğrafları kullanacağız, daha sonra bu yeni seride kullanılan fotoğrafların sergisini de açacağız. Cem de o yirmi fotoğrafçının arasında yer alıyor. Projeyi yirmi kitapla ve fotoğrafçıyla sınırlamıyoruz elbette, devam ettireceğiz. Ben edebiyat ve fotoğraf ilişkisini oldukça fazla önemsiyorum. Çınar Eslek: Edebiyat tarafından bakılınca, edebiyat ile resmin daha çok yakınlaştırıldığını görürüz. Fikret Mualla 1930’lu yılların ortalarında Paris’ten İstanbul’a döndüğünde, yazar, sanatçı ve düşünürlerin buluşma noktası olan Yeni Adam dergisi, şiir kitapları ve gazetelerdeki hikâyeleri resmeder. Bugüne baktığımızda bu yönelim pek değişmemiştir. Cem Akaş: Tam da bu yüzden! Ben bazı fotoğrafçıların yaklaşımında öykücü-anlatıcı bir göz görüyorum. Bazı fotoğraflar hakikaten bir hikaye anlatan, bakan kişiye de o hikayeyi anlattıran fotoğraflar. Bazı fotoğraflarla edebiyat arsında nerdeyse doğal bir eşleşme var, ayrı tutulmaları yersiz. Orhan Cem Çetin: Fotoğrafın selfie gibi çok bayağı bulunan kullanım alanları da var. Bunlar hepsi aynı potadaymış gibi bir algı oluştu. Bunun sebebi fotoğrafın dünyada yeni bir olgu olması olabilir. Zira yazıda da aynı şeyin olması gerekirdi. Alışveriş listesi de yazıyorsun, şiir de yazıyorsun. O zaman sadece ikisi de ince uzun diye ikisi de aynı şey mi? Cem Akaş: Sanırım bu biraz da mecranın ne kadar demokratik olduğuyla da ilgili. Örneğin fotoğraf çok demokratik bir mecra. Orhan Cem Çetin: Herkes fotoğraf çekiyor, herkes yazı da yazabiliyor. Cem Akaş: Bloglar ve sosyal medya olanakları artıktan sonra herkes yazı yazabiliyor. Daha doğrusu eskiden yazılanların okunabilmesi için bir aracıya ihtiyaç vardı. O aracı yayıncıydı ve yayıncının kontrolü söz konusuydu; burada bir darboğaz vardı. Yayıncı seçiyor ve kapıyı tutuyordu hep. Şimdi bu engel kalkınca isteyen herkes yazar ve fotoğrafçı olabiliyor. Orhan Cem Çetin: Olsun zaten, ne kadar güzel bir şey. Cem Akaş: Kesinlikle. Geçenlerde şöyle bir cümle okudum: “Herkes eninde sonunda bir iki tane kalbur üstü fotoğraf çekebilecek durumda.” Dolayısıyla sanatçı kimliğini ve sanat eserini yeniden tanımlamak gerekiyor. Orhan Cem Çetin: Bu çok hayırlı bir şey. Başından beri ben şunu savunuyorum: Telefonlarla fotoğraf çekilmeye başlanınca bir feryat etti herkes. Bu ne böyle, fotoğrafçılık ayağa düştü diye. Oysa bu süper bir şey çünkü herkesin fotoğraf çekmesi, biz profesyonelleri sadece yukarı iter. Kimse bir sergiye gittiğinde ya da albüm sayfalarına baktığında kendi evde yapabileceği bir şeyi görmek istemez. Bizim deyim yerindeyse kuş kondurmamız gerekiyor. Zanaatın da kıymeti azalmış durumda. O zaman daha entelektüel, daha derin, daha katmanlı ve daha metaforik düşünmemiz lazım ki fotoğrafta eksik olan da buydu zaten. Bir de demokrat geçiniyoruz. Herkesin fotoğraf çekmesi, herkesin şiir yazması ütopya değil miydi? Bu şahane bir şey, niye karşı çıkalım ki böyle bir şeye?



Cem Akaş: Oradaki endişe sanırım herkesin fotoğraf diye yaptığı şeyin sonunda fotoğraf sanatı olamayacağı kaygısı olabilir. Orhan Cem Çetin: Olmayıversin. Sanat da o kadar yüce bir şey değil ki zaten. Cem Akaş: Senin de değindiğin gibi, sonuçta, fotoğrafa anlamını veren fotoğrafa bakan kişi. Asıl onu okumak lazım. Görülen şeyle verilecek anlam birbiriyle bağlantılı. Örneğin edebiyatta açık yapıt okumaları denen şey de okuyucunun yapıta kattığıdır; Biz ne kadar çok şey getirebiliyorsak bu bizim zenginliğimiz oluyor. Orhan Cem Çetin: Evet, herkes fotoğrafı, duvara astığı zaman sürecin tamamlandığını düşünüyorlar. Aslında bu sondan bir önceki aşama. Eser, en önce izleyicinin zihninde oluşuyor. Cem Akaş: Sen, fotoğrafçı olarak, çektiğin fotoğrafı bir anlam ile ilişkilendiriyorsun. Senin koyduğun anlamla izleyicinin oluşturduğu anlam her zaman örtüşmeyebilir. Bu senin için bir sorun teşkil ediyor mu? Orhan Cem Çetin: Nadiren. Zaten yüzde yüz örtüşmesi mümkün değil. O yüzden çok büyük bir problem olarak görmüyorum. Ama başı boş bırakmak da istemem. O yüzden ben bir bağlam, bir çerçeve oluşturmaya çalışıyorum. Bunu genellikle ya fotoğrafı isimlendirerek ya da bir sunuş metniyle yapıyorum. Aynı serideki fotoğrafların hepsi bir araya gelince bir cümle oluşturuyorlar. Ama bu- nun dışında izleyicinin gördüklerinden ne çıkaracağı benim kontrolümün dışında. Bazen bazı fotoğrafların içine cümle parçacıkları yazıyorum. O dili bilmeyen birisi bir şey anlamayabilir tabii. Ancak bu da dert değil, bugün an- lamaz belki on sene sonra anlar. İzleyiciyle beraber sanat ürettiğimi kabul ettiğim için bu hiç sorun değil. Çınar Eslek: Üretimlerini izleyiciyi düşünerek mi gerçekleştiriyorsun? Orhan Cem Çetin: Bana göre, birbirinden daha az önemli olmayan üç unsur var: Eser, sanatçı ve izleyici. Aralarında bir hiyerarşi yok. Sanatçıyı izleyicinden daha üstün olarak kabul etmiyorum. Aynı düşüncem tam tersi için de geçerli. Genellikle izleyici bu denklemin dışına bırakılıyor, onsuz da olur gibi düşünülüyor. Hatta tiyatro için de söylenir. Tiyatroyu neye indirgeyebilirsiniz? Metin olmayabilir, sahne olmayabilir, dekor olmayabilir; her şeyden vazgeçebilirsin ta ki bir tane seyirci ve bir tane oyuncu kalana kadar. Minimum tiyatro böyle oluyor. Çağdaş tiyatro ile ilgili bir konuşma yapılırken bir soru sormuştum. Oyunculuk üzerine muazzam bir literatür var. Olmazsa olmaz, asgari iki şeyden bahsediyoruz. Ötekisi hakkında ne biliyorsunuz? Seyirci ne için geliyor oraya? Beklentisi nedir? Kafasından ne geçiyor? Pek bir şey bilmiyorlar. Böyle bir yerden yaklaşıyorum. İzleyici benim işlerime baktığı zaman ne görüyor? Ne düşünüyor? Ne hissediyor? Benimle ne konuşmak, neyi paylaşmak ister? Cem Akaş: Karşı karşıya gelebiliyor musun izleyiciyle? Orhan Cem Çetin: Her fırsatta. Sanatçı konuşmaları, yazışmalar ve söyleşiler yoluyla gelen fırsatları kaçırmamaya gayret ediyorum. Böylece insanlarla iletişimi hep koruyorum. Ben kendim gibi insanlar için sanat yaptığımı düşünüyorum. Onlarla bir şey paylaşıyorum. Böyle olunca, benim de onların gündemlerini ve bakma alışkanlarını bilmem gerekiyor. Çınar Eslek: Cem, sizin metinlerinizi ve yayımlanmış kitaplarınızı okuduğumda seçtiğiniz kitap isimlerinden de anlaşılacağı üzere bir çok göndermenin yanı sıra sürekli metinler arası dolaşım söz konusu olduğunu görüyorum. Ayrıca makalelerinizde değindiğiniz sorunsallar oldukça güncel hem de diğer disiplinlerden beslenmekte. Dolayısıyla okuyucunun biraz bu dile hakim olması lazım. Bu noktada okuyucuyu çok düşünerek hareket etmek Orhan Cem Çetin’in anlayışının tam tersi gibi duruyor. Cem Akaş: Çok da tersi değil aslında. Fotoğraflar “okuma süresi” olarak baktığımızda kısalar ama on fo-toğraflık bir seri yaptığınızda bütünlük oluşturuyorlar. İlk fotoğrafa bakıldığında anlamaşılamayacak anlamlar, serinin bütününe bakıldığında biraz daha fazla kavranabiliyor. Onuncu fotoğraf aslında ilk dokuz fotoğraftan da faydalanıyor. Romanda da biraz böyle. Romana daha fazla zaman yatırımı yapmak gerekiyor. On roman okumak, on fotoğrafa bakmakla aynı şey değil. Ama fotoğrafta da anlam katmanları açısından belirli bir derinlik elde etmek mümkün. Fotoğrafta da kullanılan malzemenin bile tarihsel bir göndermesi olabilir. Polaroid üzerine bir şey yapılıyorsa başka bir şey çağrıştırabilir. Orhan Cem Çetin: Benim öğrencilerime telkin ettiğim bir şey var: Eğer fotoğraf bir resim ise, bizim paletimizde boyalar yok, onun yerine Polaroid, siyah-beyaz, bilgisayar teknolojileri ve farklı teknikler var. O halde fotoğrafçı çalakalem, rastgele birini alıp kullanmıyor. Bir iş, Polaroid veya projeksiyon ya da başka bir yöntemle üretiliyorsa bunun bir nedeni olmalı. Bir süredir dikkat ettiğim katmanlar var. Başlarda pek ayırt edemiyordum. Çok farklı izleyici profilleri var: Biri geliyor sadece renkleri beğeniyor, başka biri ismini beğeniyor. Belki de bu katmanları oraya yerleştirmek lazım ki kimse eli boş dönmesin. Cem Akaş: Fotoğrafın içine ne koyulduğuna da bağlı. İşte bu yüzden senin koyduğun anlam ile izleyicinin koyduğu anlam örtüşüyor mu diye soruyorum. Sen, Vivian Maier fotoğrafını çağrıştıracak bir fotoğraf çekmiş olabilirsin. İzleyici Vivian Maier’den habersizse boşa giden bir gönderme olacak. Orhan Cem Çetin: Fotoğraf gösterir ama anlatmaz. Metin ise anlatır ama göstermez. Birinde olan ötekinde yok. Cem Akaş: Edebiyat da betimleme yapıyor tabii. Gösteremediğimiz şeyi okuyucunun zihninde canlandırabilmek için kırk dereden su getirir. Hareket betimlemesi, çevre betimlemesi, dönem betimlemesi, zaman betimlemesi yapıyorsun. Fotoğrafta gösterdiği ama anlatamadığı şeyi anlatabilmesi için bir sürü şey katıyor. Mesela Diane Arbus fotoğrafında “ucube” diye anılan insanların hikayesi üşüşüyor kafana. Aslında bir şey doldurmak istiyorsun. O canlandırma mekanizması edebiyatta ve fotoğrafta farklı amaçlara hizmet ediyor ama benzer biçimde işliyor.


Çınar Eslek: Cem, kitaplarınızda uzun betimlemelerden kaçınıyorsunuz. Gücünü, dilin olanaklarının sınırlandırmasından alması, okuyucunun da uyanık olmasına yol açıyor. Ayrıca, dilin kendisi üzerine bir inşa da söz konusu. Cem Akaş: İlk romanım 7 'yi yazarken tam da böyle bir şey yapmak istedim. Sanki birisi, bir tür belgeseli seyrediyormuş da onu bize anlatıyormuş gibi. O yüzden orada mümkün olduğu kadar, insanların zihinlerinin içine girmeyip, ne hissettiklerini, ne düşündüklerini anlatmayıp, bunu sadece fiziksel olarak gözlemleyebileceğimiz şeyleri, dışavurumları aktarayım istedim. Yani bacak bacak üstüne atıyorsa, elindeki bir şeyi yere düşürüyorsa, kaşı gözü oynuyorsa eğer onları tam anlamıyla anlatmak. Okuyucu oradan karakterin ne hissettiğini, ne düşündüğünü çıkarabilir. Orhan Cem Çetin: Bu aslında senaryo tekniğidir. Cem Akaş: Zaten 7 'yi bana ilk önce senaryo olarak sipariş etmişlerdi. Sonra adamlar ortadan kaybolunca, bu kadar çalıştım bari romanını yazayım dedim. Sonraları bana çok yakın gelen bir yaklaşım oldu. Öyle olmayan birçok şey de yazdım ama hep rahat hissettiğim bir ifade biçimi oldu. Son iki kitapta onu daha çok yaptım. Sincaplı Gece'de çok kullandım bu yaklaşımı. Orhan Cem Çetin: 97’de yaptığım Böyle Fotoğraflar Yok adlı bir serim var. Bu seri sadece betimleme üzerine kurulu. Her biri bir fotoğrafı tasvir eden metinlerden oluşuyor. O yıllarda annemim gözlerinde çok ağır bir retina hasarı oluştu ve görememeye başladı. Hala da öyle. Keskin görüş yok, çevresel görüş var. O da flu olduğu için diyelim ki orada birinin oturduğunu görüyor ama kim olduğunu anlayamıyorsunuz. Bu seri aslında annem içindi. Cem Akaş: Fotoğrafı, birçok şekilde tasnif etmek mümkün ama yaygın kullanılan bir tanesi şu: Bir uçta tamamen kurgulanmış fotoğraf ile öteki uçta saptanmış ya da bulunmuş fotoğraf. Bir uçta Jeff Wall film seti kurar gibi seti kuruyor, yüz binlerce dolar harcanıyor bu setler için, casting yapıyor, trafiği kesiyor, belediyeden izinler alıyor. Öbür uçta da Instagram fotoğrafçılığı diyebileceğimiz, o anda orada bulunmuş olmaktan kaynaklanan, doğru anı saptamış olmaktan kaynaklanan bir fotoğrafçılık bulunuyor. Orhan Cem Çetin: Bu fotoğrafın kendi içindeki en klasik atışmasıdır. Doğrudan fotoğraf (kurmaca fotoğraf veya an fotoğrafı) sahnelenmiş fotoğraf. Fotoğrafın asıl misyonu nedir? Teflon malzemesini bulduk ve bunu en iyi nerede kullanalım da diğer kullanımlarını yasaklayalım gibi. Fotoğraf en iyi hangi işe yarar, bu yıllarca tartışıldı. Ya biri ya öteki. AFSAD sempozyum yapmıştı belgesel fotoğrafla ilgili. Panelisttim ben de. İlk turda şunu söyledim: "Bütün fotoğraflar kurmacadır. Fotoğrafın kendisi bir manipülasyondur. Akan zamanı donduruyorsun. Renkli bir dünyayı siyah beyaz yapıyorsun. Ölçeğini değiştiriyorsun. Şuradan ya da buradan çekiyorsun. Objektif değiştiriyorsun. Bizim an fotoğrafı dediğimiz fotoğraflardaki kurgu gerçeklik kurgusudur. Ayrıca, fotoğraf gerçekliği temsil etmez, ima eder. İkinci turda, bütün fotoğraflar belgeseldir," dedim. Çünkü bir şey olmadan fotoğrafını çekemiyorsun. O sahne olmalı ki fotoğrafını çekebilelim. Böyle bir sahne gerçekleşti ve böyle göründü. Neyin belgesi peki bu? Bu görünüş kurmaca, sahnelenmiş de olsa, sanatçının zihninden geçenlerin belgesi. Böyle de bakılabilir. Son noktada da ben şunu söylüyorum: bu ikisinin birbirine çok ihtiyacı var. An fotoğrafının kendi kıymetini koruyabilmesi için bir referans olması lazım. O da kurmaca fotoğraf. Ona nazaran sen doğrudan fotoğrafa bir kıymet veriyorsun. Diğeri de illüzyonunu doğrudan fotoğraf sayesinde oluşturuyor. Jeff Wall bana kalırsa arada duran bir örnek. Kurmaca tarafında değil tam olarak. Çünkü örneğin yolda yürürken yan gözle bakan çift, tümüyle sahnelenmiş bir fotoğraftır ama o sahneye daha önce tanıklık etmiş, görmüştür. Bir rekonstrüksiyon yapıyor. Cem Akaş: Henri Cartier-Bresson an fotoğrafı gözükür ama bir sürü şeyi sahnelemiştir. Çocuklar siz şurada oynayın, sevgililer siz şurada öpüşün gibi. Orhan Cem Çetin: O yüzden fotoğrafta şu günlerde öznellikten kaçınılamayacağı kabul edildi ve öyküler fotoğrafçı üzerinden, fotoğrafçının tanıklığı üzerinden, öznel durumu üzerinden yapılıyor. Magnum fotoğrafçılığı bile öyle. Alec Soth’un Niagara işi son derece kişisel bir anlatıdır. Kendi tecrübesi üzerinden balayı endüstrisini, oradaki ucuz otelleri, aşk gecelerini ve kendi yalnızlığını anlatır. Cem Akaş: Sen ne kadar takip edebiliyorsun yeniyi? Ben Instagram'a girdiğimde fotoğrafçıları takip ediyorum, onların takip ettikleri fotoğrafçıları takip ediyorum. O bitmiyor hiç bir zaman. Öyle yapınca bazı modaları fark ediyorsun. Işık ile ilgili, nesne ile ilgili, renk kullanımıyla ilgili. Orhan Cem Çetin: Bir ayağım okulda olduğu için takip edebiliyorum. 2014’te emekli oldum. Bilgi Üniversitesinde bölüm başkanıydım. Öğrencilerden çok şey öğreniyorum. Bazı hileler de yapıyorum. Konsept geliştirme dersinde ilk haftalarda öğrencilere sunum yaptırıyorum; takip ettiğiniz, beğendiğiniz bir görsel sanatçıyı beş dakika içinde anlatın diye. Tipik işlerini göster, kimden etkilenmiş onu göster ve böylelikle yepyeni sanatçılar keşfediyorum. Cem Akaş: Bizim edebiyat dünyasında “network” eskiden daha çok fazlaydı. genellikle dergiler ve yayınevleri etrafında toplanırdı yazarlar. Son on-yirmi yıldır pek öyle bir şey yok. İki üç arkadaş bir araya geliyor, sonra birisi ayrılıyor filan. Çınar Eslek: Peki Cem, sizin fotoğrafa ilginiz nasıl başladı? Cem Akaş: Görsel sanatlara her zaman ilgim vardı. Sinema, fotoğraf, resim ve çağdaş sanatın farklı biçimlerini takip etmeye çalıştım hep. Ama kendimde hiç bir zaman o yeteneği görmedim. Benim eşim fotoğrafçı, onun fotoğraflarını konuşarak, onun takip ettiği fotoğrafçıları takip ederek fotoğrafla daha içli dışlı oldum son dönemde. Teknolojik kısmına geri dönecek olursak bence edebiyatla fotoğrafın en çok ayrıldığı yerlerden birisi belki orası. Yazmak çok basit bir teknoloji gerektirirken fotoğrafta kullanılabilecek çok farklı aracılar var: Kamera, objektif, film, banyo, filtre, Lightbox, Photoshop... Orhan Cem Çetin: Aynı kamera ile yapabileceğin çok farklı şeyler var. Çınar Eslek: Kitaplarınızın ve fotoğraflarınızın adını nasıl belirliyorsunuz? Cem Akaş: Bazen kolay oluyor, yazmaya başladığımda biliyorum kitapların adını. Mesala Y'nin adını en başından beri biliyordum. Bazen o kadar kolay olmuyor, içeriden bir şey kullandığım oluyor. Bazen bir imgeye başvuruyorum, Noktanın Kesişimleri gibi, Tekerleksiz Bisiklet gibi; metnin yapmaya çalıştığı şeyi görselleştirebilecek imgeler. Orhan Cem Çetin: Sizin metinlerinizde zekâyı çok etkileyici buluyorum. Adeta parlıyor. Cem Akaş: Öyle demeyelim! Noktaların Kesişimleri Antolojisi ilk çıktığında ben Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenciydim. Tomris Uyar’dan Comparative Short Story diye bir ders alıyordum. Yazmıyorduk ama Türk ve Dünya edebiyatından geniş bir yelpazede öyküler okuyup üzerinde tartışıyorduk. Dönem bitti ve benim kitabım çıktı, Tomris Hanıma hediye ettim. Sonra bana bir mektup yazdı, “Anladık çok zekisin de, bunun her- kesin bilmesi gerekiyor mu?” diye. Bu algı biraz senin gibi yaptığın şeyin teknik imkanlarını düşünmekten kaynaklanıyor; o biraz oyuna yol açıyor, oyun da biraz zekâymış gibi gözüküyor. Orhan Cem Çetin: Oyun zaten zekâdır. Yaptığınız dilbazlık. Şunu da söylemeliyim. Fotoğrafçılar çok iyi bir şekilde fotoğrafın teknik niteliklerini fetiş haline dönüştürebiliyorlar. Bu da başka bir tartışma konusu. Bir fotoğraf ne kadar iyi olmalıdır? Gelinen bir nokta var ki bazı belgesel işlerde teknik fetiş haline gelip öne geçiyor. Bir trajediden bahsediliyor, herkes ne şahane fotoğraflar diyor. Oysa büyük bir insanlık dramı, bir sefalet var görüntülerde ama izleyici “Vay be, Rönesans tablosu gibi,” diye hayranlıkla izliyor. İnsanlar gördüklerine üzüleceklerine, yerlere göklere sığdıramıyorlar. O yüzden ben kendime bir kural koydum: Bir fotoğraf yalnızca gerektiği kadar iyi olmalıdır. Ne fazla ne de eksik. Benim 93’te yaptığım dijital işlerin çözünürlüğü son derece kötüdür. Çünkü imkanlar o kadardı. Ben de bunu nasıl kullanabilirim? Bu yolla neler anlatabilirim diye düşündüm. Bir şeyden kurtulamıyorsan onu abart diyorum. Diyelim ki boru geçiyor odanın orasından; onu kamufle etmeye çalışmaktansa fosforlu bir renge boya ve bir yapı haline getir. O kötü çözünürlüğü beyhude tamir etmeye çalışma, onun imkanlarını araştır. Sonuçta reklam fotoğrafçılığı yapıyordum, dört başı mamur, mükemmel tekniğe sahip fotoğraflar üretmeyi de biliyorum. Ama ben bunu her dakika kullanmak zorunda değilim. Elimdeki iş ne kadar iyi teknik istiyor? Edebiyatta da daha naif, daha minimal, daha görkemli, daha gösterişli tercihler olabilir. Cem Akaş: Edebiyat yapmak, edebiyat paralamak denen şey gibi. Çok düz anlatabileceğin, öyle anlattığında da aslında çok çarpıcı olabilecek bir şeyi süslemeye çalışmaktan kaynaklanan, edebiyat yapmayı başka bir şey zannetmekten, alengirli laf etmekten kaynaklanan bir şey. Benim yayıncı olarak okuduğum dosyalarda çok oluyor, eğer malzemenin kendisi iyiyse bunları editörlük çalışması sırasında yazarıyla birlikte tıraşlıyoruz.


(2018)

27.4.26

Dostumuz Bağışlanmaz Bir Suç İşledi

Böyle olmasını hiçbirimiz beklemiyorduk. Yani neresinden bakarsanız bakın, Can mantıklı ve aklı başında bir insandı. Normal miydi? Sanırım can alıcı bir soru olabilir bu. Sabah kalktığında banyoya gidip aynadaki yüzle konuşan biri normal midir? Kızılderililerin bir bildiği vardır diye, mümkün olduğunca fotoğraf çektirmekten kaçınan biri? Kesin bir yanıt vermenin güç olduğunu görüyorsunuz – elimizdeki ipuçları yeterli değil, ön yargımıza göre iki yöne de çekilebilir, düşüncemize uygun olarak yorumlanabilirler. Oysa önyargılardan kurtulmamız gerekiyordu, Can’ın davranış bozukluğunu daha iyi kavrayabilmemiz için. O yüzden yukarıdaki örnekler göz önüne alınmadı. Daha somut bazı göstergeler olmalıydı – yıllarca anlaşılabilir davranışları saptamış ve emretmiş bir beynin bir gün aniden yoldan çıkmasını, çarpık komutlarla, içinde barındığı bedeni böylesine bir suça yönlendirmesini açıklayacak, en azından olası ve anlaşılabilir kılacak bazı göstergeler.

Benim evimde toplandığımız bir akşam, insanın neden suç işlediğini tartışmaya başlamıştık, özellikle de akıllı, geçim sıkıntısı olmayan, genelde normal sayılan insanların. Herkes birşeyler söyledi, çeşitli kuramlar ortaya atıldı, ancak Can’dan hiç ses çıkmıyordu. Bir ara gazeteyi okumaya başladı. Tartışmanın cinayet üzerinde yoğunlaştığı bir sırada Can söze karıştı.

“İnsan sıkıldığı ve yeni birşeyler yapmak istediği için sizin ‘suç’ olarak nitelendirdiğiniz şeyleri yapamaz mı?”

Şaşırmıştık. O güne kadar pek çok tartışma yapmıştık – Can bunların hepsine renk katmış, sağlam düşünceleri ve konuyu deşen sorularıyla hepimizi etkilemişti. Ancak bu seferki sorusu, beklenmedik derecede anlamsızdı. Suç’u bir eğlence aracı olarak göstermeye çalışıyordu.

“Evet ama, çekirdek yemekle, ne bileyim, adam öldürmek arasında bir fark yok mu sence?” diye sordu Şener.

Ama onu duymamıştı. Biraz sinirli bir hareketle, gazetenin ilk sayfasında iri başlıklı bir haberi gösterdi bize.

“Bakın burada ne yazıyor: ‘KORKUNÇ TAKLA – Dün saat 15:30 sularında Kadıköy’ün pek işlek olmayan Kabil Sokağında kimliği belirlenemeyen bir şahıs takla attı. Az sayıdaki görgü tanığının ifadesine göre uzun boylu ve esmer olan bu kişi, daha sonra hızla olay yerinden uzaklaştı. Güvenlik Kuvvetleri aramalarını sürdürüyor. Olayı görenlerden Necla Yankı, güvenlik kuvvetlerinin gelmesinden kısa bir süre sonra bir sinir krizi geçirerek takla atmaya kalkıştı, ancak çevredekilerin müdahalesiyle kurtarılarak Erenköy Sinir Hastalıkları Kliniğinde tedavi altına alındı. Emniyet Müdürlüğünce yapılan açıklamada halka sakin olma çağrısı yapıldı ve suçlunun en kısa sürede yakalanacağı belirtildi. Köşe yazarlarından birisi de bu konuyu ele almış. Ne diyorsunuz buna?”

Kimse konuşamıyordu. Bu dehşet verici haberi biz de okumuştuk. Bir adamın güpegündüz, sokak ortasında takla atacağını düşünmek bile yeterince tüyler ürperticiydi.

“Yakalandığında ne ceza yer sizce?” diye sordu Can.

Bakın, ben ölüm cezasına karşıyım ama bugünkü ceza hukukumuzda bu suçun karşılığı ölümdür. Bunu açıkça söyledim Can’a.

“Hafifletici nedenler bulurlarsa ömür boyu hapse çevrilebilir belki,” dedi Metin.

“Sizce bu son derece yerinde mi olur?” dedi Can. “Takla atmak korkunç bir suç mu? Söylesenize, neden?”

“Ama Can,” dedi Işıl, “bunun suç olduğunu herkes biliyor. Hırsızlık yapmak, adam öldürmek neden suçsa o yüzden.”

“Ayrıca toplumun düzenini de tehdit ediyor. Kendin okudun, olayı gören başka birisi de takla atmaya kalkışmış. Durdurmasalarmış gidiyormuş kadın. Akıl hastanesine yatırılmış. Başkalarının sağlığını olumsuz etkileyen, sağlıklı düşünmelerini doğrudan engelleyen davranışlar suç sayılmamalı mı sence? Uyuşturucu kullanmak da serbest mi bırakılsın yani?” dedi Arif.

“Gerçekten böyle düşündüğünüze inanamıyorum,” dedi Can. Bir süre sessiz kaldı. “Ne olur, biraz mantıklı olun. Altı üstü bir takla bu. Başkalarını da takla atmaya yöneltiyorsa ne olmuş yani? Takla atmak isteyen atar. Size ne? Devlet bireyi, bireye rağmen koruyabilmeli mi? Hem ne demek ‘korumak’? Ne zararı var takla atmanın?”

“Ne demek ne zararı var? Can, ahlak denilen birşey var, toplumsal değerler var. Bunlar armut mu? Kalabalık bir caddenin ortasına sıçmak da mı normal karşılanmalı? Ne dediğinin farkında mısın sen? Takla atmayı nasıl savunursun?” Işıl gerçekten içerlemişti.

Can gülmeye başladı. Uzun bir süre, yüksek sesle güldü. Hepimiz onu seyrediyorduk. Birşeylerin yolunda gitmediğini ilk o zaman sezdim sanırım.

“Ne var? Ne gülüyorsun öyle?” diye çıkıştı Metin kızgınlıkla. Can’a hepimizden çok bağlıydı.

“Nasıl gülmem yahu, ne diyorsun sen? Söylediklerinizi duymuyorsunuz galiba? Uyuşturucuya, hırsızlığa, adam öldürmeye, herşeye benzettiniz takla atmayı. Takla!”

Duraksadı, hepimizi teker teker süzdü, sonra yeniden sırıtmaya başladı.

“Şimdi çaktım! Ulan, ben de ciddi ciddi cevap veriyorum. Bayağı iyi işlettiniz beni, helal olsun. Sazan gibi yuttum ben de.” Biraz duruyor, sonra yeniden kıkırdamaya başlıyordu.

“Alay mı ediyorsun?” diye sordu Şener. “Bence senin dışında herkes çok ciddi burada.”

“Tamam, tamam. Çok ciddisiniz, peki. Bırakın artık. Benim karnım acıktı. Birşeyler yemek isteyen var mı?”

Gülümsedi. Bizimle gerçekten alay ediyor gibiydi. Hava çok gerginleşmişti.

“Pek iştahınız yok demek. Peki.” Mutfağa doğru giderken birden döndü.

“Aklıma ne geldi: gazetede yazan olayı ben yaratmış olsaydım, taklayı sokağın ortasında ben atmış olsaydım yani, ne yapardınız?”

“Kes artık. Saçmalıyorsun,” dedi Metin.

“Peki. Öyleyse itiraf ediyorum. Dün 15:30 sularında Kadıköy Kabil Sokakta takla atıp kaçan uzun boylu, esmer şahıs benim.”

“Dün bizimle birlikteydin, unuttun mu?” dedi Işıl. “Moda’da Polanski’nin filmine gittik, sonra da McDonald’s’ta birşeyler atıştırdık.”

“Tamam. Ama bir ara yanınızdan ayrıldım. Birkaç dakikalığına. Fark etmemiş olabilirsiniz. Kabil Sokak ana caddeye çok yakın. Bilirsin, arada sırada gruptan kopup ara sokaklara dalmak gibi huylarım vardır. Bu sefer de öyle yapmıştım. Canım birden takla atmak istedi, ben de attım. Pencereden bakan bir kadın avaz avaz bağırmaya başlayınca da koşarak uzaklaştım ve yanınıza gelip hiçbir şey olmamış gibi davrandım. Oldu mu?”

Evet, öyle bir huyu vardı gerçekten ve bunu da gariplikler listesine eklememizin doğru olacağını düşünüyorum. Söylediklerinin doğru olma olasılığı vardı, bir ara yok olmuştu biz yürürken, ama Can böyle birşey yapacak insan değildi. Bir ara sokağa girip takla atmak... Can topluma saygılı ve akılcı bir insandı, böylesine bir saçmalığa kalkışmış olamazdı. Bizi anlattıklarıyla çileden çıkarmaya çalışıyormuş ve ne yapacağımızı izlemekten büyük bir zevk duyuyormuş gibi bir hali vardı. Sırf bizi kızdırmak için söylüyor olabilirdi bütün bunları. Ama bundan sonra yaptığı şey tüm kuşkularımızı sildi; Can artık bildiğimiz Can değildi, dengesiz davranışlarda bulunan, suç eğilimleri gösteren, tehlikeli bir insandı o.

“Bana inanmıyorsunuz galiba,” dedi, “iyi öyleyse, size bir takla atayım da görün. Ben bu işin kitabını yazmış adamım.”

Ve ardından da halının üzerinde dediğini yaptı. Işıl yerinden fırlamıştı ama onu durdurmayı başaramadı. Can yerde oturmuş bize gülüyordu.

Metin üzerine atladı Can’ın, yakasına yapıştı.

“Neden yaptın bunu? Neden?” diye bağırdı. “Allah kahretsin!”

Işıl pencerenin önüne gitti. Ağlıyordu.

Ne yapacağımızı bilemez haldeydik. En sevdiğimiz dostumuz, gözlerimizin önünde, cezası ölüm olan bir suç işlemişti.

Diğerlerine baktım. Hepsinin yüzünde bu sözcükler yankılanıyordu” - cezası ölüm olan bir suç”.

Can doğruldu.

“Hepinize öneririm. Çok rahatlatıyor insanı.”

“Yeter artık,” diye bağırdı Şener. “Bu adam çıldırmış. Onu böyle oturup izleyecek miyiz? Cenk, birşeyler söylesene.”

Haklıydı.

“Can,” dedim, “durumun farkındasın herhalde. Lütfen sırıtmayı bırak ve beni dinle. Biz senin en yakın arkadaşlarınız ve sen hepimizin önünde korkunç bir suç işledin. Çok zor bu: bilinçli insanlar olarak şu anda bizim görevimiz seni polise bildirmek. Öte yandan hepimizin çok sevdiği Can’sın sen. Ne yapmamız gerekiyor sence?”

“Ben bu gece buraya hiç gelmedim, hiçbir şey bilmiyorum,” dedi Işıl, hıçkırıklarının arasında. Eşyalarını toparlama başlamıştı.

“Hiçbir yere gitmiyorsun,” dedi Can, “yerinde oturuyorsun ve Cenk Beyin başkanlığında bu vahim soruna acil bir çözüm getiriyoruz.”

Metin Can’ın üzerine yürüdü, ama Şener son anda araya girmeyi başardı. Metin’in gözleri yaşlarla doluydu.

“Allah kahretsin, ne yapmaya çalışıyorsun sen be? Kaçırdın mı? Biraz olsun düşünemiyor musun?” diye haykırdı.

Can bir süre Metin’e, sonra bize baktı. Sonra yeniden gülmeye ve alkışlamaya başladı.

“Muhteşem. Olağanüstü bir gösteri. Daha iyisi olamazdı. Oyunu kusursuz oynuyorsunuz. Buna takla atılır.”

Ve salonun ortasında takla atmaya başladı. Durmaksızın.

 

Sonraki geceler Can olmadan toplandık. Ona ne olduğunu anlamaya, ne yapacağımıza karar vermeye çalışıyorduk. Polise gitmek, bir anlamda Can’ı öldürmek olacaktı. Buna hiçbirimiz yanaşmıyorduk, başka bir çözüm olmalıydı. Metin’in fikri, aklımıza gelenlerin en iyisiydi: eğer Can’ın akli dengesini yitirdiğini kanıtlayabilirsek, idamdan kurtulabilirdi. Can’ın ciddi bir sinirsel bunalım geçirdiği açıktı; gözetim altında bir kliniğe yatırılması onun için tek çıkar yoldu. Böylece hem olayı gizlemiş olma yükünden kurtuluyor, hem de bir zamanlar aklı ve zekasıyla bizi büyüleyen Can’ın iyileşebilmesi için elimizden geleni yapmış oluyorduk.

Uzun süre bir başlangıç noktası bulamadık. Can’da son zamanlarda görülen gariplikleri saptamaya giriştik önce, ama bunlar pek belirleyici olamıyordu. Sonra Işıl, Can’ın yakınlarda çok sayıda cinayet romanı okuduğunu anımsadı. Bu bir ipucu olabilirdi. Bir gece Can’a gittim, hangi kitapları okuduğunu görmek için; belki bir şekilde bu cinayetlerden etkilenmiş, suç işlemeye karşı olan direnci zayıflamıştı.

“Can, takla atma konusunda düşüncelerini değiştirmiş olabilir misin?” diye sordum.

“Ah, ne geceydi ama. Müthiştiniz. Ama itiraf et, benim taklalar da fena değildi, ha?”

Gözlerine, yine o parıltı gelmişti. Hastaydı, hem de çok.

“Işıl, son zamanlarda epey çok cinayet romanı okuduğunu söyledi. Doğru mu?”

“Evet. Bir sürü Agatha Christie. Cinayet etiği üzerine seninle konuşmak isterim.”

“Kitapları görebilir miyim?”

“İşte. Ne yapmaya çalışıyorsun?”

“Bak Can, seninle açık konuşacağım. Sinirsel bir rahatsızlık geçirdiğini düşünüyorum. Bununla birlikte giden bir de suç işleme dürtüsüne karşı koyamama durumu var. Okuduğun kitapların böyle bir etkide bulunmuş olabileceğinden kuşkulanıyoruz.”

“Biz ha? Hala o takla oyunu. Çok eğlenceli doğrusu. Ben de oynamak isterim. Can’daki suç eğilimlerinin kaynağını saptama kurulu. Bak ne diyeceğim: şu kitapları incelemek gerçekten iyi fikir. Hadi bakalım, işe yarar bir ipucu bulabilecek miyiz?”

Bir zamanlar hayranlık uyandıran bir beyne sahip bu insanın, böyle bir duruma düştüğünü görmek kahrediciydi. Kitaplara bakmaya başladım, o da aynı şeyi yapıyordu.

“Tamam, buldum işte!” dedi birden. “Buna ne dersin?”

Sirkimize Hoşgeldiniz adlı bir kitaptı bu.

“Konusu ne?” diye sordum.

“Cinayet! Küçük bir şehirde peş peşe insanlar öldürülüyor, çok garip biçimlerde. Sonunda katilin, oraya gelen sirkte çalışan bir akrobat olduğu ortaya çıkıyor. Ve işte süper ipucu. Hastings, çocukken bir keresinde babasının nasıl takla attığını anlatırken çözüyor Poirot bütün cinayetleri! Nasıl, daha iyisi olamaz, değil mi?”

Kitabı okumak ve diğerlerine göstermek için aldım. Artık hiç kuşku kalmamıştı. Can bilinçaltında, okuduklarından etkilenmiş ve bu durum, geçirdiği –herkesin başına gelebilecek– hafif ruhsal bunalımla birleşince ortaya bu üzücü sonuç çıkmıştı. Ancak bu ruhsal bozukluk nedeniyle, işlediği suçtan sorumlu tutulamazdı. Dostları olarak, onun bir kliniğe yatırılmasının en iyisi olacağına karar vermiştik.

Bu karara vardıktan sonra durumu açıklayan bir rapor yazmaya koyulduk, savcılığa verilmek üzere. Yazmayı bitirdiğimiz akşam Can çıkageldi.

“Aaa, bu hiç olmadı işte. Benden habersiz, kurul nasıl toplanır? Neler yapıyorsunuz bakalım?”

Metin kararımızı Can’a anlattı.

“Güzel, güzeel,” dedi Can, keyiflenmiş gibiydi, “çok iyi düşünmüşsünüz. Polisi kim oynuyor peki? Ben tanıyor muyum?”

Işıl yine pencereden dışarı bakmaya başladı. Can’ı böyle görmeye dayanamıyordu.

 

Can’ın başına gelenler hepimiz için çok sarsıcı oldu. Son ana dek bunun bir oyun olduğunu düşündü Can, onunla dalga geçtiğimizi sanıyordu.

Ne yazık ki yapılan muayenede, akli dengesinin yerinde olduğu saptandı.

Doktoru da bizim ayarladığımıza inanıyordu. Mahkemede sürekli güldü. Bazen ayakta el çırpmaya başlıyor, “Bravo!” diye bağırıyordu. İşlediği suçun ne denli ağır olduğunu kavrayamıyordu.

Ve onu çok sevmemize karşın, Can’ın eskisi gibi olmadığını açıkça görüyorduk. İnanmak istemiyorduk ama o, işlediği suçtan zevk duyan bir cani olmuştu ve eline fırsat geçse, aynı şeyi hiç çekinmeden yeniden yapardı. Bu aşamadan sonra onu korumaya çalışmak, aynı suçu paylaşmak olacaktı.

Cezası ömür boyu hapse çevirmek için yaptığımız girişimlerden de bir sonuç çıkmadı.

Can idam edileceğine de hiç inanmadı. Son sözleri hepimize büyük acı verdi. “Baksanıza,” demişti, “Metafizik Komedi Kumpanyasının bir üyesi olmak harika. Sizin kadar yetenekli rol arkadaşı kaç kişiye nasip olur? Bundan sonraki çalışmalarımızı filme alalım.”

İdam sehpasında da o deli gülüşüyle gülmüş olmalı.

 

(1990)

30.3.26

Yazarın Geçinme Hakkı

Yazarın geçinme hakkı olabilir, iki nedenden ötürü: 1.insan olduğu için, 2.toplumsal yaşama katkıda bulunduğu için.

Bu hakkın karşılığının ne olacağı ve nasıl ödeneceği, toplumsal sistemlere göre değişir. Sosyalist bir sistemde herkes gibi yazar da toplumsal artı değerin bölüşümünün parçası olarak kendi payını alır. Kapitalist bir sistemdeyse yazar bu hakkı "hak etmek" zorundadır, bu da ürününün serbest piyasadaki karşılığını almasıyla, ek olarak bireylerin gönüllü bağışlarına talip olmasıyla gerçekleşir; burada emeğine karşılık "hak" olarak bekleyeceği “doğal” bir gelir yoktur, emeğinin değeri olup olmadığını, varsa ne kadar olduğunu piyasa belirler.

Bugün yaşadığımız kapitalist sistemde yazar, geçimini sağlamak için üç fonksiyon üstlenir: sanatçı, zanaatkar, pazarcı.

Sanatçı fonksiyonu, yazarın kendi kendisine olan içsel talebinin sonucudur aslında, yazmak zorunluluğu hissettiği için yazar, kendisi olabilmek için yazar, böyle varolabildiği için yazar, kimse para vermese de yazar.

Zanaatkar fonksiyonu, yazma becerisini başkalarının hizmetine sokmasıyla ortaya çıkar: başkaları için sipariş üzerine metin yazar, iyi yazdığı için metinlerle ilgili işler üstlenir, başkalarına yazmayı öğretir, yazı ve edebiyatla ilgili bir uzmanlık kesbettiği varsayıldığından bu uzmanlığı paraya dönüştürebilir.

Pazarcı fonksiyonu, kendi üretimine dikkat çekmek, tanıtmak, yaygınlaştırmak, sevdirmek, yeni müşteri kazanmak için yazarın yaptığı şeyleri kapsar – imza günü ve söyleşiler düzenleyebilir, çekilişler ve kampanyalar yapabilir, görünürlüğünü ve bilinirliğini artıracak faaliyetlerde bulunabilir.

Bugünkü toplumsal yapıda bütün bunlar, örneğin bir peynir üreticisinin geçinme hakkı kadar hak verir yazara. Bir peynir üreticisi, örneğin küflü peynir konusunda uzmanlaşmışsa, peynirlerinin satışından geçinemediği için yakınma hakkına sahip değildir, gerçekten iyi küflü peynirler üretiyor olsa bile. Talebi olmayan bir arzda bulunuyorsa bu onun sorunudur, kimse onun küflü peynirine para vermek zorunda değildir; piyasası yoksa yaratmak, varolan piyasasını büyütmek peynirciye kalmıştır. Yazar da, sanatı kapsamında yazdığı metinlerden para kazanamıyor, geçimini sağlayamıyorsa bu nedenle okuru ya da başkalarını suçlayamaz; sanatından geçinme garantisi ona başta verilmemiştir ki böyle bir talebi olabilsin; sırf yazıyor olduğu için yarı-kutsal bir konuma hak kazanmamıştır ki bireyler ve toplum onu yaşatmak ve beslemekle yükümlü olsun.

Yazar, zanaatkar olarak değil sadece sanatçı olarak geçinebilmek istiyorsa bunun tarihsel yöntemi, kendisine bir hami bulmasıdır – eskiden soylular ve saray çevresi olarak somutlaşan hamilik sistemi bugün devlet yapıları, yerel yönetimler, kar amacı gütmeyen özel kurumlar, şirketler ve zengin bireyler tarafından sürdürülüyor, bazı ülkelerdeyse daha demokratik/tabana yayılmış destekleme sistemleri (gofundme vs.) bulunabiliyor. Yine de burada genel tanımıyla “hami” yazara karşı bir destek yükümlülüğü taşımaz; istediği için destekler, yazar “hak ettiği” için değil.

Başka sistemler elbette mümkün, ama bugün sanatıyla geçinmek isteyen bir yazar, her üretici gibi tüketicinin nabzını tutmak, üretimini ona göre biçimlendirmek ve konumlandırmak, tüketiciyi tüketmeye ikna etmek zorundadır.


29.3.26

james whitbread'in arkeolojisi

"Düşte ölüm teması da birçok yazarı cezbetmiş, birbirinden ilginç örneklerin yanısıra, oldukça yavan ürünler de konmuştur ortaya, James Whitbread'in Siding With Reality adlı öyküsünde, orta yaşlı bir adam, süpermarket sahibiyle arasında geçtiğini sandığı, ama geçmesi olanaksız bir konuşma yüzünden, süpermarket sahibinin düşüne girdiğine karar verir ve çıkış yolu aramaya koyulur, ne var ki süpermarket sahibi uykusunda ölecek ve adamı düşler dünyasına mahkum kılacaktır. Bu arada öykü kahramanı, gerçek olduğunu sandığı dünyada da bir trafik kazası sonucu ölür. Bütün bu karmaşanın bir yararı olmuştur ama: daha önce iyice can sıkıcı bir hal almış olan evliliği canlanmış, karısıyla yepyeni heyecanlar yaşamaya başlamıştır – tabii kadının düşlerinde. Uyku saatlerinde bu kadar yorulduğu için karısı gün geçtikçe erir, sağlığı bozulur, ama çözüm hazırdır: uyku ilacı alarak intihar edecek ve yeniden keşfettiği kocasının yanına ulaşacaktır – sonsuz mutluluk ve özgürlüğü yaşayacaklardır düş dünyasında."

Cem Akaş, Suç ve Ceza, 1992

Bkz. "Gerçeğin Öte Yanında" (Cem Akaş, Noktanın Kesişimleri Antolojisi, 1990)

28.3.26

yazmak atölyesi - "sözcüklerin anlamı"

 



Armağan Ekici, Abdullah Ezik ve Selçuk Orhan, Yazmak Atölyesi, 28 Mart 2026.

Video  |  Ses kaydı 



 

21.3.26

İmparatorun Ejderi - Bir Alegori

çin imparatoru bir çocuk. ejder seviyor ama hiç ejderi yok. gören de yok, hikayesi var yalnızca. arattırıyor bulduruyor, adamlarıyla sefere çıkıyor. dar bir vadide, sarp dağlar iki yanda, bir mağarada. gece ejderin alevleri görülüyor. fakat tırmanılacak gibi değil. ejder gece kükreyip duruyor, çok korkuyorlar. imkanı yok onu alıp götürmelerinin. imparatorun adamlarından biri ressam, bir sıcak hava balonu yapıyor, balonun üstüne de nefis bir ejder resmi çiziyor. onunla çıkıyorlar, ejder resme aşık oluyor, alıp saraya götürüyorlar, ressam da ejderin bahçesini ejder resimleri ve oyuncakları ve heykelleriyle dolduruyor. mutlu olup yaşıyor orada ejder, hep sanarak.

Redaktörler

1

Kiralık Mini Cooper, güneşli ve ılık bir mart günü, İstanbul’un Anadolu yakasından Avrupa yakasına geçerken çevresini aydınlatıyor, canlandırıyor gibiydi; bunun nedeni belki de arabanın içindeki beş doktora öğrencisinin edebiyata yoğunlaşmış ışıltılı beyinlerinin saçtığı enerjiydi. Gerçi çok enerji saçacak halde olduklarını söylemek zordu – sabah kampüsten çıkıp Kadıköy’deki antikacıları dolaşmışlar, ardından Modoko’daki mobilyacıların kapısını teker teker çalıp elleri boş çıkmışlardı; şimdi Matbaacılar Sitesi’ne giderken hepsinin suratı eni konu asıktı, özellikle arka koltukta üst üste oturanların sesi hiç çıkmıyordu.

Arabayı grubun en pratik zekalısı ve iş bitiricisi olan Ekim kullanıyordu; yolu bilmiyordu ama telefonu ona nereye gideceğini söylüyordu elbette, arabadakilerin hiçbiri de burada bir özgür istenç problemi görmüyordu. Yan koltukta oturan Kim, nasıl bir kutu yaptıracaklarını sormuş olan Jasmine’e dönüp baktı, ters bir cevap verecek gibiydi, ama sonra bakışlarını yumuşattı – geç de olsa meşru bir soruydu bu. Aslında nasıl bir kutuya ihtiyaçları olduğunu o da tam bilmiyordu, mücellidin bileceğini varsayıyordu. Tabii eğer bir mücellit bulabilirlerse. Baskı süreçlerinin otomasyonu, İstanbul’da eski usul, zanaatkar mücellit bırakmamış gibiydi. Oysa Kim onlara her şeyi elle yapan eski mücellitlerden birinin lazım olduğunu düşünüyordu. Beşinin de içine sığacağı bir kitap cildini -kutu diyorlardı aralarında- başka türlü yapmak imkansız olsa gerekti.

Melisa Kim’in bu her şeyi bilir, bilmediği şeyleri bile bilir hallerinden bir aşamada sıkılacağını hissettiren bir boyun hareketiyle camdan dışarı bakmaya başladı, bir yandan da içinden Googoosh’un “Do Panjereh”ini mırıldanıyordu. İçlerinde İstanbul’dan en çok sıkılan oydu; Tahran’daki ailesini, arkadaşlarını, hatta ayrıldığı sevgilisini bile özlüyordu, ama dünyanın bu taraflarında, karşılaştırmalı edebiyat alanındaki en iyi doktora programı İstanbul’da, Akşemsettin Üniversitesi’ndeydi. Bir yıl daha dişini sıkıp dersleri verdiğinde teze geçecekti, o zaman Tahran’a daha sık gidebileceğini, hatta orada bir üniversiteyle bağlantısını ayarlarsa bir dönemi orada geçirebileceğini düşünüyordu.

Matbaacılar Sitesi beklediklerinden büyük çıktı, keşmekeşi de o oranda büyüktü. Sokaklarından geçtiler, kapılarından girip çıktılar, katlarına çıkıp indiler; çeşit çeşit adama (karşılarına çıkanların hepsi erkekti) dert anlatmaya çalıştılar ama belki kendileri de dertlerinin ne olduğunu çok iyi bilmediğinden -Kim hariç elbette- sonuç alamadılar. Bir saatin sonunda artık iyice yorgun düşmüş, canları sıkılmış, çok temel bir hata yaptıklarını yeniden düşünmeye başlamışlardı.

Jasmine İsrail Yahudisi annesi ve Filistin Arabı babasının çok sevdiği ve ona da çok sevdirdiği ama Toronto’da her zaman kolayca bulamadıkları adaçayı, ıhlamur ve zencefil almak istediği için Mısır Çarşısı’na gitmeye karar verdiklerinde önlerindeki yolun yeniden ışık ve netlik kazanmasına şaşırdılar ama aynı şey antikacılarda, Modoko’da ve Matbaacılar Sitesi’nde de olmuştu. Yine de hiç yoktan iyidir, dedi, Kim, daha kaç kere sonuç alamayacağımız bir yere gidebiliriz ki? Çarşı içinin solukluğu yeniden morallerini bozdu, Sergei yeniden Rusça küfürler savurmaya başladı; yine de o solukluğun içinde, ilerideki bir sokağın ışıldadığını fark etti Ekim, diğerlerine de gösterince heyecanları geri geldi, kalabalığı neredeyse yararak o sokağa yöneldiler.

Sokağın tüm ışıltısı tek bir dükkandan geliyordu – mücevhercilerin, halıcıların, dericilerin hiçbiri, sokağın öbür ucundaki dükkan kadar parlak ve net değildi. Dükkanın önüne geldiklerinde burasının bir aktar dükkanı olduğunu gören Jasmine ufak bir sevinç çığlığı attı ama asıl mutluluk Kim’in gözlerindeydi – kapkalın camlı, siyah çerçeveli bir gözlük takmış, yaşlı bir kadının tezgaha baktığı bu ufacık dükkanda yalnızca adaçayı, ıhlamur ve zencefil satılıyordu. Sergei bile bunun iyiye işaret olduğunu kabul etti.

Jasmine alacaklarını aldı; adaçayını tartan yaşlı kadının parmaklarındaki mürekkep lekelerini ve yaldız tanelerini fark eden de o oldu. Ekim kadınla konuşmaya çalıştıysa da kadının sağırlığı buna engel oldu, gençleri umursamadan vereceklerini verdi, alacağını aldı, düzgün görünen bir rafı düzelttikten sonra bir anda gözden kayboldu. Kim kadını göremeyince hemen tezgahın arkasına geçti ve yerde kalkmış kapakla, aşağı inen merdivenlerle karşılaştı. Hepsi birden merdivenlere yöneldi.

Bir mücellit bulmaları gerektiği fikri her zamanki gibi Kim’den çıkmıştı. Mücellitler ve geçitler hakkında grup dışındaki insanlarla konuşmaya çalıştığında her seferinde garip bir sessizlik oluyor, insanlar ona boş boş bakıyor ve ardından hiçbir şey söylemeden uzaklaşıyordu. Bu da Kim’e göre kesin bir işaretti. Kim’in bazen dümdüz düşünen biri olması işe yarıyordu. Kitapların içine girmeye karar verdiklerinde bunu nasıl yapacakları hakkında hiçbirinin fikri yokken Kim çıkmış ve bir mücellide, hepsinin içine sığabileceği büyüklükte bir kitap yaptırmayı önermişti, hangi kitaba girmek istiyorlarsa kapağına da onun ve yazarının adını yazdıracaklardı. Aptalca denebilecek kadar basit bir fikirdi; işe yaramayacağını gösteriyor olabilirdi bu, yarayabileceğini de.

Diğerleri Kim’in teorilerinin çoğu kez doğru çıktığını biliyordu; o gün ne düşkırıklığı yaşamış olurlarsa olsunlar, tezgahın arkasında yerdeki kapağı kaldırıp gözden kaybolan yaşlı bir kadın bulmuş olmaları da Kim’i tartışmasız biçimde yine haklı çıkarmıştı.

Merdivenler karanlık bir koridora iniyor, koridor uzadıkça uzuyor, ayak sesleri yankılanıyor, duvardan fırlayan belki de tarihi taşların arasında kertenkeleler, akrepler, solucanlar, böcekler gördüklerini sanıyorlardı. Sonunda büyük bir odaya çekildiler – her şeyin durmuş, durgun olduğu bir odaydı bu, buraya koşarak girmeleri büyük bir ayıptı sanki, tat kaçıran bir terbiyesizlikti. Hiç koşmamış gibi yapmak istedilerse de nefesleri onları ele verdi, kalın giysileri içindeki bedenleri de neredeyse gözle görülür bir ısı yayıyordu. Bu durağanlığın içinde en fazla eksikliğini çektikleri şey, aktar kadının duruşuydu. Orada durmadığını hepsi görüyor, ama durmaktan başka bir şey de yapamıyorlardı. Sonra beklenmedik bir şey oldu – aktar kadına bir ikiz kadar benzeyen, aynı derecede iki büklüm, aynı buruşuklukta, ayaklarını aynı şekilde sürüyen ama aktar kadından farklı olarak gözlüğü olmayan bir adam peydahlanıverdi. Dikkatli bakınca adamın muhtemelen Çinli olduğunu fark ettiler. Aktar kadına baktıklarında bunu fark etmemişlerdi; şimdi onunla ilgili bilgilerini de bu doğrultuda güncellediler.

Kim adama Çince mücellit olup olmadığını sorunca adam hiçbir şey demeden çevresini gösterdi – duvarlarda kitap kapağı örnekleri, renk renk deriler, ölçüm ve kesim aletleri asılıydı, odanın içindeki sıra sıra tezgahların üzerinde de çeşitli ciltleme aşamalarında onlarca kitap duruyordu. Tezgahların başında on kadar genç Çinli kadın çalışıyordu, kimileri deri kesiyor, kimileri sırt dikişi atıyor, kimileriyse altın varakla kitap isimlerini basıyor ya da süsleme yapıyordu.

Grubun geri kalanı da Kim’le birlikte odada bulunan nesne ve kişilerin farkına vardığı için, Kim’in, aktar kadının ikizi adamın gerçekten de mücellit olduğunu açıklaması biraz malumun ilamı oldu. Gruptakiler talihlerine inanamıyor gibiydi, bir tek Sergei çok sıkıldığını belli etmek zorunda hissediyordu kendisini.

Kim neden orada olduklarını adamın bileceğini umuyordu, o yüzden kısa birkaç cümle kurmakla yetindi. Adam Kim’in söylediklerini kayıtsızca dinledi, sonra birden kaçmaya yeltendi, ancak Ekim bu hareketini bekliyormuş gibi hemen arkasına kadar sokulmuştu, adam döndüğünde ona çarptı ve yere düştü, utanç dolu olduğu izlenimi veren bir sesle Çince bir şeyler haykırdı; tezgahların başında çalışan genç kadınlar ikiletmeden ellerindeki işi bırakıp tek sıra halinde büyük odanın arka tarafına doğru ilerledi ve gözden yitti.

Çinli adam her nedense gruptan ve Kim’in söylediklerinden çok korkmuş gibi görünüyordu şimdi; çocukken kulağına fısıldanmış bir lanetin bu yaşında gerçekleşmeye başladığını görmekten kaynaklanan bir korkuya benziyordu bu. Jasmine neler konuşulduğunu anlamak için Kim’i dürtüp duruyordu, Kim’se “an”a odaklanmış ve dış uyaranlara kendini tümüyle kapamış bir edayla gözlerini adama dikmişti, adamsa titremeli bir halde Kim’e bakıyordu, aralarında geçen sözcük sayısı yirmiden fazla olamazdı, yine de birbirlerini mükemmelen anlamışa benziyorlardı. Nitekim Kim gruba dönüp başıyla “gidelim” işareti yaptı; Jasmine’in oflayıp puflamalarına herkes biraz sinirlendi ama hak da verdikleri için kimse ses çıkarmadı, Mısır Çarşısı’ndan çıkana dek tek bir söz söylemediler.

Sergei Kim’e, her şeyi anlatmayı mı yoksa dayak mı yemeyi yeğleyeceğini içerikten bağımsız bir nezaketle sorunca hepsinin dili çözüldü; sonra birbirlerini susturdular ve Kim’in anlatmasını beklediler. Kim’in söylediğine göre Çinli mücellit onların istediği kitap kutusunu yapacaktı, bunun için bir haftaya ihtiyacı vardı. Daha önce böyle bir iş yapmış mıydı? Hayır, bu ilk olacaktı. Ne yapması gerektiğini nereden biliyordu peki? Biliyordu işte. Para istemiş miydi? Hayır, hatta bir an önce başından gitmeleri için üzerine para bile verecek gibiydi. Madam Bovary’ye gideceklerini biliyor muydu? Elbette, Kim söylemişti. “Bovary” lafı hiç geçmemişti ama? Çince çevirisinde kitabın adı Bir Fransız Kadını’ydı. Kitabın Çince çevirisine mi gideceklerdi? Bu soru karşısında Kim durakladı. Bu olasılığı belli ki düşünmemişti, Çince konuşan bir Madam Bovary fikri herkese cazip gelmeyebilirdi ama daha önemlisi, Çince çevirinin dünyasında yaratacakları değişiklik, romanın özgün dünyasına yansımayacak, etkisi fazlasıyla sınırlı olacaktı. Kim koşarak Mısır Çarşısı’na döndü; geri geldiğinde yüzünden bir şey anlaşılmıyordu. Sergei mücellidi bulamadığını hemen itiraf etmesini istedi, Kim gözlerini devirerek Sergei’ye baktı, yüzünü yüzüne yaklaştırdı ve kulak memesini ısırdı. Sergei küfrü bastı, Kim de bunu hak ettiği için karşılık vermedi; onun yerine mücellidi gerçekten de bulamadığını ama onları romanın orijinaline gönderecek bir kutu yapacağından emin olduğunu, bunun standart prosedür olduğunu kalıbını basacağını söyledi. Yapacak bir şey yoktu – bir hafta sonra yeniden gelecekler ve şanslarını deneyeceklerdi.

 

2.

John Franklin Amder ellili yaşlarının sonuna yaklaşmış bir edebiyat profesörüydü. Tatlı bir herifti, sevdiği konuları anlatır, anlatırken gerçekten heyecanlanır, ağzından tükürükler saçarak konuşur, belki de bu şekilde heyecanı en ilgisiz öğrenciye bile geçerdi. Amerikalıydı, yıllarca New York’un gözde üniversitelerinden birinde ders vermiş, akademik hırs konusunda meslektaşlarının çok gerisinde kaldığı için bir türlü “tenure” denen kadroyu alamamıştı. Beşeri bilimlerde ülke çapında kadro sayısı çok azalmış, çalıştığı üniversitede kadro almak şöyle dursun, ders vermesi bile tehlikeye girmişti. Onu çok seven Türk öğrencilerinden biri Akşemsettin Üniversitesi’ne dekan olmuştu, Amder’i de Edebiyat Bölümü Başkanı olmaya ikna edince Amerikalı profesör kendini İstanbul’da bir vakıf üniversitesinin gelişkin ama kuşkusuz sıkıcı kampüsünde bulmuştu.

Opera ve klasik müzik tutkunuydu, kendi isteğiyle senfoni dinleyen son insanlardan biriydi Amder ve bu yüzden midir bilinmez, hiç evlenmemişti. İstanbul’a gelişinin ilk yılında Türk bir bale hocasıyla tanışmış, aralarında romantik bir yakınlaşma olmuş ama kadın bir gün ortadan kaybolmuş ve birkaç gün sonra evinde ölü bulunmuştu. Bu olay Amder’i derinden sarsmış ve bu tür yakınlaşmalardan kendisini kesin olarak korumaya, müzmin bir bekar olarak ölmeye yemin etmişti. Aradan geçen yedi yıl içinde bu yeminini hiç bozmamış, teselliyi içkide bulmuştu; dönem dönem derin bir umutsuzluğa kapılıyor, her şeye boş veriyor, sonra yeniden umursarmış gibi oluyor, ardından tekrar boşveriyordu. Üniversitede arkadaşlık ettiği hocalar vardı ama yalnız bir adamdı, varoluşu itibariyle yalnız bir adamdı Amder; evlense ve çocukları, torunları da olsa yalnız bir adam olarak kalır ve öyle ölürdü. Hiç Türkçe bilmediği gibi öğrenmeye de çalışmamıştı doğru dürüst – onca yıl kaldığı ülkenin dilinde söyleyebildikleri bey, hanım, evet, hayır, teşekkür, merhaba, sonra, buyrun, lütfen ve kaça’dan ibaretti.

Yalnızlığı ve mutsuzluğu derinleştiğinde, şişenin içi sığlaştığında Amder evde çalışma masasının çekmecesinden roman taslağını çıkarır, notlar alır, aldığı notları karalar, yazdığı bağımsız bölümleri okur, bazen midesi bulanıp defteri nefretle çekmecesine geri gönderir, bazense yeni bir iki paragraf yazacak kadar heyecan biriktirmiş olduğunu görüp kalemi eline alırdı. Romanının asla bitmeyeceğini, asla kimseye okutmayacağını, asla yayımlanmayacağını biliyordu kuşkusuz, ama iyi edebiyat okumaktan sahici bir zevk duyan bu adama bu kadarlık bir merakı, bir hobiyi çok görmemek gerekirdi.

Amder’in Akşemsettin’de doktora öğrencileriyle yaptığı kolokyumun konusu “Kurgusal Karakterler ve Olay Örgüsü Stratejileri”ydi. Amder roman karakterlerine birer tip ya da birey olarak bakmanın ötesinde nasıl bakılabileceğini sorgulatıyordu öğrencilerine, bunu yaparken de yazarların olay örgüsünü ilerletmek için karakterleri nasıl kullandığına odaklanıyordu. Kolokyum boyunca yan karakterleri işlev açısından inceliyor, ana karakterlerin kişilik özelliklerinin yarattığı durumların ya da çeşitli durumlar içindeyken davranışlarının bu özellikler tarafından nasıl belirlendiğini tartışıyor, birbiriyle ilişki içindeki karakterlerin kişiliklerinin nasıl etkileştiğini, kişiliklerinin değişip değişmediğini saptamaya çalışıyorlardı. Romanın yazıldığı dönemin hakim psikolojik söylemi, yazarın kendi kişiliğinin roman karakterlerine etkisi, iyi çalışılmamış karakterler, yazarın işine geldiği biçimde davranan (ve kendi özüyle çeliştiği ya da bir öze sahip olmadığı söylenebilecek) karakterler, postmodern edebiyatın “karaktersiz” karakterleri gibi konularda kanlı tartışmalar yapıyorlardı.

Çok alışıldık bir ders olmadığı söylenebilirdi “Kurgusal Karakterler ve Olay Örgüsü Stratejileri”nin, ama beşeri bilimlerin akademideki hükmünün azala azala yok olma noktasına geldiği, mezunları için iş olanaklarının sözünün bile edilmediği, üniversitede kalıp akademisyen olma fikrinin de bin türlü caydırıcı nedenden ötürü öğrencilerin ciddiye almadığı bir dünyada, bu dünyada, akademik programlardan beklentiler de oldukça azalmıştı. Bunun bir faydası, Amder’inki gibi marjinal sayılabilecek derslere alan açılmış olmasıydı; daha doğrusu, böyle dersler vermek isteyecek kadar deli hocalar çıkarsa onları engellemeye kalkacak ve tutturulması gereken bölüm standartlarını dayatacak yöneticilerle karşılaşma ve yenilme olasılıkları artık oldukça düşüktü.

Fakat Amder, her ne kadar konusunu çok sevse de, öğrencilerle metin tartışmaktan büyük zevk alsa da, öğrencilerin bekleyeceği türden bir “deli hoca” değildi; dersin başlığı çok daha mekanik, çözümlemeci, işlevci bir yaklaşım vaat ederken Amder daha hissetmeci, holistik, epikürcü bir yaklaşımla ele almak istiyordu metinleri. Madam Bovary’nin sonlarına doğru, Emma o zamana kadarki müsrifliğinin cezasından artık kaçamayacağını, her şeylerine haciz geleceğini, mahvolacaklarını nihayet idrak ettiğinde, eski sevgilisi Rodolphe’a para için yalvarmaya gider; çok uzun zamandır görüşmemişlerdir, zaten ayrılıkları da acılı olmuştur, yine de Emma aralarındaki duygusal durum hiç kesintiye uğramamış gibi aşklarından, yakınlıklarından, hatta Rodolphe'un başka kadınlara ilgi duymasını bağışladığından söz eder. Rodolphe Emma’yı bunca zaman sonra karşısında gördüğünde “Bu kadın da nereden çıktı?” diye düşünüyor gibidir ama yavaş yavaş hem his, hem de retorik olarak ısınır, kıvama gelmeye başlar. Emma’nın acelesi vardır; iki üç aya yaysa belki sonuç alabilecekken hemen para ister, hem de yüklü bir tutardır bu; Rodolphe bir anda buz keser, sahnedeki dönüşüm birkaç satırda gerçekleşir:

 

…Rodolphe sonunda göz kapaklarından öptü onu, dudaklarının ucuyla, usulcana.

“Ama sen ağlamışsın?” dedi. “Neden?”

Emma birdenbire hıçkırmaya başladı. Rodolphe aşkının boşalması sandı bunu; Emma susuyordu; o bu sessizliği son bir utanç olarak değerlendirdi, o zaman haykırdı:

“Ah, bağışla beni, bağışla beni! Beğendiğim tek kadın sensin. Budalalık ettim, hiç iyi etmedim! Seni seviyorum, seni her zaman seveceğim! Neyin var, söylesene!”

Rodolphe diz çökmüştü.

“Ne olacak!.. Ben mahvoldum Rodolphe! Üç bin frank borç vereceksin bana!”

“Ama… Ama…” dedi Rodolphe, yavaş yavaş kalktı, yüzünde kötü bir anlam beliriyordu.

 

Bu sahneyi sınıfta ele aldıklarında Amder şeytanın avukatını oynuyormuşçasına karakterlerin tarafında konumladı kendini, saf okuma deneyimini yücelten naif bir okur gibi davrandı, öğrencilerse sanki dersi onlar veriyormuş gibi metnin tarafından baktı sahneye, metnin amacını, gerekliliklerini önemseyerek, duvara asılı tüfeklerin patlaması gerektiği ilkesine tutunarak, cümlenin öyle değil de böyle kurulmasından anlam arayarak söz aldılar. On beş yirmi yıl önce olsa tam tersi olması beklenebilirdi – okumayı sevdiği, belki yazar olmayı düşlediği için edebiyat bölümüne girmiş iyi niyetli öğrenciler ve onlara kuramlar, analizler öğretecek, onlara “bilimsel” soğukluk aşılayacak hocalar vardı o zamanlar. Kim’in sınıfıysa belki de sosyal medyada her türlü işareti -kısaltmalardan emojilere- düz anlamıyla, yan anlamıyla, alt ve üst anlamlarıyla okumaya, yorumlamaya, konumlandırmaya alışık olduğu için, hiçbir puroyu yalnızca puro olarak görmekle yetinemiyordu. Amder çocuklara “Kendinizi rahat bırakın, metnin akışına kaptırın, büyük resmi görün, akademik detaylara takılmayın,” dedikçe onlar her ayrıntıyı sorguluyordu – sadece akademik bir gıcıklık ya da iyi öğrenci heveskarlığı olarak değil, aşırı ciddiye alarak, ölüm-kalım meselesi gibi görerek, hatta metin için yazarı da gözden çıkararak yapıyorlardı bunu. Yazar ölür, metin kalır; kalan metinler bizimdir.

Özellikle Kim bu konuda militan denecek bir duyarlılığa ve katılığa sahipti. Onun gözünde yazar, evrensel bir kasılmaya ebelik eden ama ortaya çıkacak yaratım hakkında çok sınırlı bir bilgisi olan bir aracıydı sadece, ona teşekkür etmeli, avucuna ufak bir bahşiş sıkıştırmalı ve yoluna göndermeliydi.

İçlerinde yazmaya en yatkın olan ve post-apokaliptik bir roman yazmaya çalışan Melisa’nın takıntısıysa yayınevleriydi, belki babasının eskiden yayıncı olmasından ve yayımladığı kitaplar yüzünden hapse girmesinden kaynaklanan bir ilgiydi bu. Onun gözünde yayınevleri yazarlar kadar bile saygıyı hak etmiyordu, hepsi kifayetsiz muhteris tüccarlardı, metin emanet edilecek son insanlardı. Neler neler yayımlanıyordu onlar yüzünden, ne boktan kitaplara edebiyat muamelesi yapılıyordu, ne değerli metinler bazen gün yüzü bile görmeden yok olup gidiyordu. Büyük yayınevlerine karşı uluslararası bir mücadele verilmesi gerektiğini savunuyordu Melisa, bunun için de yayınevlerinin daimi ve dışarıdan destek kadrolarından yandaş devşirilmesi gerekiyordu – düzeltmenler, temizlikçiler, muhasebeciler, danışmanlar, okutmanlar, satışçılar, matbaa çırakları mesela. Editörler, yayın yönetmenleri, genel müdürler kaçırılsın, grafik tasarımcıların işleri sabote edilsin, finans müdürlerinin excel dosyalarına müdahale edilsin, yayınevlerinin bilgisayarlarına girilip metin dosyaları bozulsun, adi yeni kitapların içine klasik ve modern başyapıtlar yerleştirilsin, matbaalarda formalar karıştırılsın, ortalık birbirine girsin ve bu kaos daimi kılınsın istiyordu. Calvino’yu çok sevmesi de son derece doğaldı. Neyse ki bu tür kitapların iyi bir yanı da vardı – hepsinin son kullanma tarihi oluyordu, zaman içinde kendi kendilerini imha ediyorlardı. Yerlerine yenileri geliyordu tabii, yani sistem kendini sürdürmeyi biliyordu; Melisa da zaten bu nedenle tek tek kitapların değil, üretim çarkının hedef alınması gerektiğini söylüyordu.

Kim ve Melisa’nın derslerde ya da ders dışı sohbetlerde adanmışlıkla dile getirdiği bu tür görüşler sınıfı biraz rahatsız etse de güldürüyordu; onları ciddiye alan birkaç kişi de yok değildi – Sergei, Ekim ve Jasmine. Amder bu sözlere gençlik aşırılıkları olarak bakıyordu anlaşılan - laf buralara geldi mi yüzünde hoş gören bir gülümseme belirir, yerleşir, gitmek istese de gidemezdi.

Sergei bir derste gereksiz ya da kötü yazılmış karakterlerin romanlardan çıkarılması, başka bir deyişle öldürülmesi gerektiğini söylediğinde de aynı şekilde gülümsemişti Amder. Belli ki Kim, Sergei’nin dile getirdiği bu konu hakkında daha önce uzun uzun düşünme fırsatı bulmuştu, çünkü dersin on beş dakikası boyunca, edebiyat başyapıtlarının kusurlu karakterlerden arındırılmasının edebiyat tarihine ve gerçek okurlara ne büyük bir hizmet olacağını ateşli ateşli anlattı. Amder yazılıp yayımlanmış bir metnin artık değişmeyeceğini, değişmemesi gerektiğini savunmaya çalıştıysa da Kim onu kolayca susturdu, bunun eski kafalılık olduğunu, romantik bir yazar imgesinden kaynaklandığını, yazarı kendi yaratısının tanrısı saymanın edebiyata hiçbir faydası olmadığını, bu metinleri yazarlarının boyunduruğundan kurtarmak gerektiğini, neredeyse hiç değişmeyen bir şiddetle, bir manifesto okur gibi haykırdı. Melisa da ona katıldı, editörler editör olsaydı asıl böyle şeylerle uğraşmaları gerekeceğini ama bugünkü yayıncılık endüstrisinde bu yetkinliğin, bu inisiyatifin, bu cesaretin hiç olmadığını ekledi. Amder pratikte bunun nasıl işleyeceğini hiç anlamadığını, kimin hangi yetkiyle ve yazarın onayını almadan böyle ciddi değişiklikler yapabileceğini bilemediğini, kaldı ki yapılsa bile diğer dillerdeki çevirilerinin değişmesinin ayrı bir mesele olacağını, eski baskılarla yeni baskılar arasındaki farkların çeşit çeşit sorunlar doğuracağını söyledi. Kim buna katıldığını söyleyince sınıfın diğer üyeleri ona şaşkınlıkla baktı, ama Kim daha da radikal bir söylemle devam etmekte (ve böylece onları yatıştırmakta) gecikmedi: Bu sorunun tek çözümü, kaynağa gitmekle mümkündü, ancak romanın dünyasına gidilirse ve gerekli değişiklikler orada yapılırsa bunlar otomatik olarak romanın tüm basılı ve elektronik nüshalarına yansıyabilirdi. Kimse bunun ne demek olduğunu anlamadı, basılmış bir kitapta yazanların nasıl değişebileceğini soran ve bunun fizik ve gerçeklik kurallarına aykırı olduğunu söyleyen Amder’e gülümsemekle ve yakında her şeyin netleşeceğini söylemekle yetindi Kim, dersin geri kalanında da -pek bir şey kalmamıştı zaten- bir daha konuşmadı.

 

3.

Akşemsettin Üniversitesi İstanbul’un Anadolu yakasında, Çekmeköy yakınlarındaydı, ormanlık bir arazinin içinde özel izinle kurulmuştu; dönemin muhalefet partisi üyesi olan belediye başkanının tüm itirazlarına ve engelleme çalışmalarına rağmen orman bakanı ve cumhurbaşkanının bastırmasıyla ciddi bir arazi Akşemsettin Vakfı’na devredilmiş, kampüs inşası için yaklaşık on beş bin ağaç kesilmişti. Kamuoyunda birkaç gün tartışılan ve protesto edilen bu uygulama, sonrasında adet olduğu üzere sineye çekilmiş, dönem dönem siyasi kavgalarda hatırlatılması dışında herkes işine bakmayı yeğlemişti. En azından villa, alışveriş merkezi ya da gereksiz bir havalimanı yerine nitelikli bir üniversite kurmak için feda edilmişti ağaçlar, orman arazisinin bitimine de yirmi bin yeni ağaç dikilerek doğaya karşı işlenen bu günah dengelenmeye çalışılmıştı.

Kampüs gerçekten göz alıcı bir mimarlık harikasıydı ve önemli bazı uluslararası ödüllere de layık görülmüştü. Şehir merkezinden uzak oluşu, kampüste yaşamayan hocalar, idari personel ve öğrenciler için ciddi bir handikaptı ama sunulan imkanların, bu handikabı telafi ettiği söylenebilirdi. Tesis olarak kazandığı puanların üstüne, dünyayla canlı bağlantılar kurmayı başarmasının puanlarını da ekliyordu üniversite; kampüste sürekli uluslararası etkinlikler gerçekleştiriliyordu, üniversitenin öğrencisi y da hocası olmayan bir dolu yabancıyla her gün karşılaşmak mümkündü. Akşamları bile yapılacak çok şey bulunabiliyordu; bu anlamda hafif bir tatil köyü havası da sezinlenmiyor değildi, ama akademik standartların ciddiye alınması ve gerekli imkanların sağlanması sayesinde bu konuda kayda değer bir sıkıntı yaşanmıyordu. Özgürlükçü bir anlayışla yönetilen üniversite, öğrenciler için serbest nefes alabildikleri bir vaha sunuyordu. Lisansüstü öğrencilerinin yurtlarında ortak alanlar karmaydı, iki kişilik odalarda kalıyorlardı, mutfağı ve oturma alanını dört oda paylaşıyordu.

Ormana bakan odalardan birinin banyosunda, sabun köpüğüyle kaplanmış Sergei, Kim’i sabunlamayı bitirmek üzereydi; yaptığı her şeyi ciddiye alan biri olduğu söylenemezdi ama girdisi çıktısıyla iyice sabunlanarak yıkanmak, annesinin o çocukken kafasına soktuğu bir iki hassasiyet arasındaydı. Başkasını yıkarken de aynı hassasiyeti göstermesinde övgüye değer bir yan vardı muhakkak. Sabunlama safhasındaki detaycılığa karşın durulama safhası biraz aceleye geldi, birbiri üzerinden kayan yirmi beş yıllık iki bedenin gözle görülür başka öncelikleri nedeniyle. Bu acele kimsenin tepkisini çekmedi.

Daha bir yıl önce Jasmine’in odasında bu kayganlıktan ne kadar uzakta olduklarını zaman zaman anımsıyordu Kim, çakan görüntüleri zihninden uzaklaştırmaya çalışırken. Sonra bir akşam, üçü birlikte yemek yiyecekken, Sergei erken gelmiş ama Jasmine henüz ortada yokken, Kim sarımsak doğrarken parmağını hafif kesince Sergei kanayan parmağı ağzına alıp emmiş, Kim’in o zamanki oda arkadaşını çok ciddi bir konuşma yapmaları gerektiğini söyleyerek yollamışlar, iş soyunma aşamasına ulaşmak üzereyken Jasmine gelivermişti. Hiçbir şey fark etmemiş gibiydi; üçü o akşam uzun bir yemek yemiş ama Kim kendini çok yorgun hissetmişti gece boyunca. Jasmine’e bir ayrılık mektubu yazmıştı ertesi gün, mektupta kendi yazdığı Çince sonelerden biri ve İngilizce çevirisi de vardı; diğerleri gibi bu sone de oldukça zavallı bir şeydi. Jasmine bir ay boyunca suratına bile bakmamış, sonra zaten kendisinin de kadınlardan hoşlandığını söylemişti. Kim kendini Sergei’ye ve yeni cinselliğine o kadar kaptırmıştı ki Jasmine’in ne yaptığı umurunda bile değildi; yine de bir süre sonra eskisinden daha iyi anlaştıklarını görmek onu en azından üzmemişti. Sergei’ye bakılırsa Jasmine arada sırada onunla flört etmeye çalışıyordu; Sergei yaptığı Jasmine taklitleriyle Kim’i çok güldürüyordu.

Amder’in kolokyumunda bir araya gelen öğrencilerden bazıları, çarşamba günü yapılan dersten önceki akşamüstü toplanıp okuma malzemesini tartışmak, yazacakları ödevler ve yapacakları sunumlar konusunda diğerlerinin fikrini almak için bir çalışma grubu kurmuştu. Mini Cooper’a doluşup mücellit aramaya çıkacak bu ekip, kısa süre içinde birlikte daha çok zaman geçirir olmuş, çalışma grubu toplantıları akşam yemeğini kapsayacak şekilde uzamış, ardından cumartesi akşamları buluşup “Fringe binge” adını verdikleri ve Fringe dizisinden üst üste bölümler izleyip ot tüttürdükleri seanslar da yapmaya başlamış, sık sık birbirlerinin odasında uyuyakalır olmuşlardı.

Bu gecelerden birinde, altı bölüm izleyip açık pencere önünde titreyerek en az on cigara döndürdükten sonra Kim, romanlarda mekanların anlatımı arasında ne kadar büyük farklar olduğunu fark edip etmediklerini sordu. Ekim özellikle tarihsel romanlarda bunu hissettiğini söyledi – bazılarında gerçekten o sokakta yürüyor gibiyken bazılarında ilkel bir bilgisayar oyununda olma ya da gelişmemiş bir navigasyon cihazıyla dolaşma hissi geliyordu insana. Melisa bunun biraz da hangi duyuların işe dahil edildiğiyle ilgili olduğunu söyledi – kokular, sesler, tendeki duyumlar, tatlar da betimlemenin parçasıysa orada olma yanılsaması güçleniyordu. Kim bunun üzerine görsel betimlemeye çokça başvurulduğunu ama burada bile önemli farklılıklar olduğunu belirtti – bir filmde ya fotoğrafta, bakan kişiye geçen mekan algısıyla metinden geçen algının kategorik olarak farklılık gösterdiğini, yazarların bazen bir eskiz, bazen bir tablo yapar gibi çevreyi anlattığını ama ikisinin de aslında bazı vurgular yapan özetler olduğunu söyledi. Ne kadar ayrıntılı anlatılırsa anlatılsın, anlatılmayan kısım hep daha büyüktü. Metinde yazılı olan veri olarak alınırsa, ayrıntılı anlatılmayan büyük bir fluluk içinde yer yer net ve ışıklı odaklar olacaktı, yazar belli ki bu odakları önemsiyordu, fluluğun ötesinde de sonsuz bir karanlık uzanıyor olmalıydı. Melisa buna itiraz etti, Kim bir anısını anlattığında bile bütün ayrıntıları betimlemiyordu, yine de o anı yaşadığı sırada o ayrıntılar vardı. Kim buna gülümseyerek hak verdi, daha doğrusu verir gibi yapıp karşı sorusunu sordu; görme duyusu hep bazı şeylerin flu, bazı ayrıntıların net olmasına alışmış, bunu gerçeklik olarak, gerçek dünyanın varoluş biçimi olarak kanıksamış biri, bir roman karakteri, aslında her şeyin net olmadığını, olması gerektiği halde olmadığını anlayabilir mi? Sadece mekanlar da değil, insanlar da bazen kabaca çizilip geçilmiş olabiliyordu romanlarda, boyu ve saç rengi veriliyor ama yüz hatları verilmiyordu, giysileri ancak kısmen anlatılmış olabiliyordu, geri kalanlar hep fluydu. O romanın karakterleri bunu “dünya böyle” diyerek sorgulamıyordu. Sergei, sorgulamadıklarının kesin olduğunu çünkü sorgulasalar romanda bunu sorguladıklarının yazacağını söyledi – metinde yazmıyorsa sorgulamış olmaları imkansızdı.

Kim Sergei’ye bu içgörü için teşekkür ettikten sonra, o gece orada toplanmış beş kişinin birer roman kahramanı olmadığını nereden bilebileceklerini sordu. Ekim biraz asabi bir sesle her şeyi gayet net görebildiklerini, mesela Kim’in burnundan dışarı fışkırmış kılları seçebildiğini söyleyerek yanıt verdi, Kim’in eli istemsizce burnuna gitti ama düşünce çizgisini takip etmekten caymadı. Her yazar, anlatmak istediği ya da anlatması gerektiği kadarını anlatır, gerisini okura bırakırdı, özellikle çok sayıda ayrıntıyla dolu mekanlarda böyle yapmak zorundaydı; bir kütüphanede geçen bir sahnede, gözle görülen bütün kitapların adlarını tek tek sayamaz, kapaklarını tarif edemezdi, birkaç örnek verir, sonra da “binlerce kitapla çevriliydiler” gibi yalapşap bir ifadeyle ortamı özetleyip yoluna devam ederdi. Oysa gerçekte kütüphaneye giren kişi, teker teker her kitaba odaklanabilir, hepsinin kapağını ve başlığını seçebilirdi, öyle değil mi? Ekim bunun üzerine Kim’e gözlerinin bozuk olup olmadığını sordu, belki burnunun ucundan ötesini göremeyen oydu? Kim bir süre Ekim’e baktı, sonra ayağa kalktı ve kütüphaneye gideceklerini duyurdu, beklediği gibi yoğun itirazlarla ve o gece hissedilmesi son derece normal bir uyuşuklukla karşılandı. Beklenebileceği gibi bu onu yıldırmadı, sonunda arkadaşlarını ikna etmeyi başardı: Bu gece, birer roman karakteri olup olmadıklarını kesin olarak öğreneceklerdi.

Akşemsettin Üniversitesi’nin güzel yanlarından biri, ülkenin en büyük üniversite kütüphanelerinden birine sahip olması, bir diğeri de bu kütüphanenin 24 saat açık tutulmasıydı. Gürültülü bir şekilde gecenin bir yarısı yurttan kütüphaneye yürürlerken serin hava zihinlerini açtı, Melisa kendilerinin roman kahramanı olması durumunda bile bir kitaba el attıklarında yazarın bu kitabın adını zikredeceğini, sonra da bu denemelerden sıkıldıklarını duyurup kütüphaneden çıkarabileceğini, bu sorunun gerçek yanıtını bu şekilde bulamayacaklarını hızlı hızlı, heyecanlı bir sesle anlattı. Kim yinr de denemek istiyordu, bu da hepsi istiyor demekti.

Kütüphaneye girdiklerinde çalışan tek tük öğrenci dışında dev ana salonun boş olduğunu gördüler. Nereden başlayacaklarına karar vermek için bakınırlarken Ekim en yakın rafa gidip elini rasgel uzattı ve bir cilt çekti: 1889 ABD Tarım Üretimi Almanağı’ydı bu. Ondan cesaret alan Jasmine başka bir rafa yöneldi, sarı karton kapaklı kitabının adı Ulusların Yükselişi ve Çöküşü’ydü. Nadireler Kabinesi, Kimya Mühendisliği El Kitabı, Orta Çağda Kadın Cinselliği, Avrasya Levha Hareketleri, Bir Cinayetin Anatomisi, Türk Efsanelerinde Korkaklık ve Cesaret Temaları, Kalenderilerin İbadet Biçimleri ve Dünya Algıları, Bir Kurgu Olarak Zaman ve Primatlarda Kuyruk Değişkenliği ve Evrimsel Süreç raflardan çıkarıldı, adı okundu ve neşeyle yerine kondu. Bu geceyi de gerçek insanlar olarak sona erdireceklerdi.

Birden Kim durmalarını söyleyip gösterdiği rafa bakmalarını istedi. Çok uzak bir raf değildi bu, yine de kitapların sırtları hiç okunmuyordu; hemen o rafa gittiklerinde de durum değişmedi, hızla el atıp aldıkları kitapların içinde de hiç yazı yoktu, sadece satır satır bulanık çizgiler; bazı raflarsa raf bile değildi, duvara raf fotoğrafı yapıştırılmıştı. Bunun ne demek olduğunu sordu Melisa, kütüphanenin epey ucuza getirildiğini söyledi Sergei. Jasmine böyle bir uygulamanın Pekin’deki dev kütüphanede de yapıldığını hatırlıyordu; Kim bir şey demeden başıyla çıkışı işaret etti – odaya döneceklerdi.

İçeri girdiklerinde herkes -Kim hariç- bir ağızdan konuşmaya başladı, yurda gelene kadar üzerlerine çöken sessizlikten bir anda kurtulmuşlardı, biralar açıldı, ayık kafa lazım olduğu için ot sarılmadı. Sonunda Kim’e düşüncesi sorulunca Kim sessizlik sağlanana kadar bekledi, ardından anlatmaya başladı. Hepsi biliyordu ki istedikleri kadar makul açıklamalar bulsunlar, birer roman karakteriydiler. Ancak daha da önemlisi, yazarları onların roman karakteri olduklarını bilmesini istediği için bu bilgiye sahiplerdi; onlar da biliyordu ki pek az romanda bu bilgi karakterlere bahşedilirdi. Bir kere bunu iyice sindirmek gerekiyordu, hemen ardından da şu sorunun yanıtını bulmaları lazımdı: Bu bilgi onlara neden verilmişti, ne yapacaklardı bu bilgiyle?

Ekim boş bira kutusunu çöpe fırlattı ama ıskaladı, bütün bunları çok komik bulduğunu ama artık uyumak istediğini söyledi, kimseyle vedalaşmadan çıkıp gitti. Melisa ve Jasmine birer roman karakteri olmadıklarından emindi, Kim’e laf yetiştirmeye devam ettiler. Sergei, Kim’in o gece söylediklerini daha önce de duymuştu, o yüzden şaşırmamıştı. Telefonuna kilitlenmiş, bira üstüne bira içiyordu.

Salı akşamı çalışma grubuna dek bir araya gelmediler, konuyu konuşmak zorunda kalmamak için birbirlerinden bilerek uzak duruyorlardı adeta. Salı akşamı toplanacakları da kesin değildi, konuşmamışlardı; yine de aynı saatte herkes Kim’le Sergei’nin odasındaydı. Ağızlarını bıçak açmıyordu. Kim elini Sergei’nin omzuna koydu ve çocukluğunu anlatmasını istedi, Sergei yatağa uzanması gerekip gerekmediğini sordu önce, sonra “nelerle uğraşıyoruz” anlamına gelecek bir bakışla Moskova’da, Barrikadnaya’daki aile evini, iki ablasını, çevirmen annesini ve inşaat mühendisi babasını, babasının iş için Afganistan’a gidip dönememesini, büyük ablasının erkek arkadaşı tarafından taciz edilmesini anlattı. Lafının ortasındayken Kim aynı şeyi Melisa’dan istedi, Melisa Tahran’daki ilkokulundan ve kitap delisi öğretmeninden söz ederken Jasmine’e geçti, iki cümle sonra elini hafifçe kaldırıp onu da susturdu: Bütün bu hikayelerin, ancak onlar anlatmaya başladığında ortaya çıktığının, öncesinde belleklerinde çocukluklarıyla ilgili hiçbir şey olmadığının farkında mıydılar? Ekim yine sinirlenmeye başlamıştı, doğruluğu ya da yanlışlığı kanıtlanamayacak şeyler söyleyerek hava atmakla suçladı Kim’i. Kim’se sakin bir sesle hava atmasına gerek olmadığını, Sergei’nin onu zaten çok sevdiğini söyledi; anıları yoktu çünkü yazar henüz bunları yazmamıştı; romanda yeri geldikçe oluşuyorlardı, yoksa tıpkı betimlenmeyen mekanlar gibi flu ve karanlıktı geçmişleri.

Melisa da sabırsızlanıyordu, bu tür postmodern oyunların hasını Calvino’dan, Barthelme’den okumuş olduğu için bunlar ona amatör numaralar gibi geliyordu; bir romanın içinde yaşıyor olsalar bile bu konuda yapabilecekleri bir şey yoktu, o güne kadar nasıl yaşamışlarsa yine öyle yaşamaya devam edeceklerdi, şimdi ertesi günkü dersin konularına dönebilirler miydi? Kim gülümsedi: O da tam bu konuya gelmek istiyordu. Bundan sonraki yaşamlarının çok farklı olacağına emindi, çünkü varoluş nedenlerini bulmuştu.

 

4.

Seçilmiş gibi görünen bazı şeylerin net ve aydınlık, diğer her şeyin flu ve karanlık olması hakkında çok düşünmüştü Kim; bunun böyle olmadığı, her şeyin berrak ve ışıl ışıl olduğu bir dünya hayal etmişti. Çok yorucu ve dikkat dağıtıcı bir dünya olacağı kesindi; yine de ufka baktığında ne gördüğünü bilebildiğin bir dünya her anlamda ufuk açıcı olurdu. Aynı şekilde beş duyuyla sınırlı olmayan, ya da en azından beş duyusu bu şekilde sınırlı olmayan insanların yaşadığı bir dünya da çok ilginç olurdu kuşkusuz – çok daha geniş bir frekans aralığındaki sesleri duyabilmek, kızılötesini, morötesini görebilmek, termal görüşe sahip olmak, bir köpek gibi koku alabilmek, balinalar gibi duymak, manyetik alanlara duyarlı olup kuşlar gibi yönünü bulabilmek. Böyle bir dünyada yaşamamayı kanıksamış olmak, böyle bir dünyanın gerçek olamayacağını, hatta gerçek olmadığını göstermezdi. Kim’e göre bu eksiklik edebiyatın sınırlarından kaynaklanıyordu.

Bir gün ders sonrasında Amder’in yanına gidip ona da bir roman karakteri olmadığını nereden bildiğini sormuştu Kim. Amder gülümsemiş, onun yer aldığı bir romanı kimsenin okumayacağını, dolayısıyla yazılma ihtimalinin çok düşük olduğunu söylemişti. Kim ona yanıldığını anlatmıştı – roman karakteri sözünü duyunca herkes kendini romanın ana karakterlerinden biri olarak düşünüyor, kendi hayat hikayesi etrafında şekillenen bir kurgu varsayıyordu. Kimse kendini başkasının hikayesinde şöyle bir görünüp işlevini yerine getirdikten sonra kaybolan ya da yazarı tarafından unutulan bir karakter olarak düşünmüyordu. Tam da Amder’in dersinde konuştukları gibi, işlev karakteriydi çoğu insan.

Amder bunu biraz Tanrı’yla insan arasındaki ilişkiyi andırdığını söylemişti hafif müstehzi bir ifadeyle; sonuçta biz Tanrı’nın bizi yarattığı biçimde vardık, onun planı doğrultusunda hareket ediyorduk, özgür irademiz var sanıyorduk ama Tanrı en ufak seçimimizin bile ne olduğunu, olacağını biliyordu. Bu anlamda evet, hepimiz Tanrı’nın romanının karakterleriydik. Bunu duyunca Kim sabırsızlanmıştı, özgür iradeden değil, spesifik bir görme bozukluğundan, algı eksikliğinden söz ediyordu, kızılötesini göremiyor, balinaların duyduğu sesleri duyamıyor, köpeklerin aldığı kokuları alamıyor olmak, etrafı düpedüz flu görmek, tam da bir roman dünyasının sınırları değil miydi, onları yazan yazar bu şekilde yazmış olduğu için hapsolmamışlar mıydı bu dar sınırların içine? Amder öyle düşünmüyordu – bunlar insanların fiziksel, biyolojik sınırlarıydı, evrim sonucu ortaya çıkmışlardı, bir biyolog bunu daha açık bir şekilde anlatabilirdi ama herhalde uzak gelecekte bu algı sınırları değişecek, belki gelişecek, belki de bazıları daha da körelecekti. Kim ayrıntı eksikliğinden, eskizlerden, resimlerden ve ultra yüksek çözünürlüklü fotoğraflardan dem vuracaktı ki Amder bir toplantıya yetişmesi gerektiğini söyleyerek sınıftan çıkmıştı.

Çalışma grubunu kütüphaneye götürmeden önce Kim, bir romanda yaşadıkları konusundaki görüşlerini Sergei’ye açmıştı, biraz da ürkerek yapmıştı bunu çünkü insanların “gerçek hayat”ta değil bir romanda yaşadıklarının onlara söylenmesini bir hakaret olarak algıladıklarını anlamıştı. Ne var ki Sergei hiç beklemediği bir tepki vermiş, bunu zaten bildiğini söylemişti, hatta ilk ne zaman anladığını da tam olarak anımsıyordu: Altıncı sınıfın yazıydı, annesi ve ablalarıyla ilk defa bir yurtdışı seyahatine çıkmışlardı, Londra’daydılar, Big Ben’in oralarda yürüyorlardı, hava kararmıştı, annesi saati sormuş, Sergei de saat kulesine bakıp sekiz kırk dört demiş, annesinden teşekkürlü aferin almıştı, biraz daha yürüdüklerinde kuleye yeniden bakmış ve saatin kadranını artık çok net göremediğini fark etmişti. Nehir kıyısındaki yürüyüşleri boyunca dönüp dönüp saate bakmış ama fluluk hiç düzelmemişti. Annesine bu durumu endişeyle anlattığında kadın ona boş gözlerle bakmış ve hiç cevap vermemiş, ablalarıyla konuşmaya devam etmişti. Annesinin bakışlarındaki donukluk, Sergei’nin en korkulu anısıydı – repliği yazılmadığı için susmak zorunda kalmış, sonra roman kurgusu kadını kaldığı yerden devam ettirmişti. Annesi bir roman karakteriyse Sergei de bir roman karakteriydi; roman karakterleri de mantıksal olarak “gerçek hayat”t değil, romanlarda yer alırdı (bu genellemeyi o sırada da hissetmiş, ama bu şekilde ancak daha sonraları ifade edebilmişti kendisine). Kim sevgilisine sarılmış, ilişkilerinin en dokunaklı anlarından birini yaşamışlardı.

Çalışma grubunun toplandığı gece Kim, Sergei’yle konuştuklarını gruba da anlattı: Herkes bir romanda yaşıyordu ama yalnızca o odadaki beş kişi bunun farkındaydı, bunun bir nedeni olmalıydı çünkü bu bir romandı; yazar bunun böyle olmasını boşu boşuna istemiş olamazdı. Sergei’nin düşüncesi, bu bilgiyle bir şey yapmalarının istendiğiydi; Kim de grubun geri kalanına bunu sördü: Yazarları, bir romanın karakterleri oldukları bilgisiyle ne yapmalarını istiyor olabilirdi? Neden onlardan istiyordu, ortak noktaları neydi?

Uzun bir gece oldu; bir aşamada odada tıkılıp kalmaktan sıkılıp kampüste turlamak üzere dışarı çıktılar – soğuk hava ve yürüyüş zihinlerini açtı. O gece vardıkları sonuç şuydu: “Kurgusal Karakterler ve Olay Örgüsü Stratejileri” dersinin en militan beş öğrencisiydiler, hepsi de dünya edebiyatının başyapıtları sayılan metinlerde yer alan gereksiz ya da kötü yazılmış karakterlerin metinden çıkarılması durumunda çok daha iyi metinler elde edilebileceğine inanıyor, bunun için mümkün olsa sorumluluk üstlenmek istiyorlardı. Eğer onlar da bir roman karakteriyse, diğer romanlarla ve onların karakterleriyle aynı ontolojik evreni paylaşıyorlar demekti, yani Madam Bovary romanının nerede olduğunu bilseler ve oraya gitseler, Madam Bovary’nin kendisiyle karşılaşabileceklerdi.

Bu kadarı bile elbette çok büyük bir adımdı ve yanıtladığından kat kat fazla soru doğuruyordu. Ortalık aydınlanırken dişleri zangırdaya zangırdaya her biri kendi odasına döndü, bir duş alıp bir şeyler atıştırıp yeni güne hazırlanmaları gerekiyordu. Gerçekten de her yeni gün, hayatlarında yeni bir sayfa demekti.

 

5.

Sonraki günlerde grup üyelerinin hepsi (Melisa’nın önerisiyle kendilerine artık Redaktörler diyorlardı) geldikleri noktayı ve bundan sonrasını kafalarında evirip çevirdi, uykusuz kaldı, derslerde anlatılanlardan kopup bu konuya daldı; bazen bir, bazen daha fazla redaktörle dertleşti; kelimenin tam anlamıyla dertleşiyorlardı, başlarına beklenmedik bir dert almışlardı. Özellikle Ekim bu derde hiç talip olmadığını, redaktör filan olmak istemediğini söyleyip durdu ama sonunda o da durdu – aksi halde delireceğini söylüyordu, kafasının içinde sesler duymaya başlamıştı, ona sürekli olarak bir görevi olduğunu, bundan kaçamayacağını telkin ediyorlardı. Zaten redaktörlere katılmasının şart olduğunu biliyordu, yoksa bu aklı iki karış havada soyut akademisyen takımı şuradan şuraya gidemez, görevi de yüzlerine gözlerine bulaştırırlardı.

Grubun “soyut akademisyen”lerle dolu olmasının bir avantajı da vardı aslında – çözülmesi ya da karar verilmesi gereken pek çok kuramsal konu bekliyordu onları çünkü. “Roman mikrokozmosları” fikrini Melisa geliştirecekti örneğin – romanlar, aynı çağda ve hatta aynı şehirde geçse bile uzay-zamanda aynı yeri işgal etmiyordu, birbirleriyle iç içe geçmiyorlardı. Her bir roman, konusu ve dönemi ne olursa olsun, hangi karakterleri içerirse içersin, uzayda ayrı bir gezegen gibiydi. Hatta aynı kişi hakkındaki romanlar da öyle – kaç Napoléon romanı varsa o kadar ayrı gezegen, ayrı mikrokozmos vardı. Ama bu mikrokozmoslar dünyayı bütün haliyle içermiyordu, o anlamda birer gezegen değillerdi – New York’ta geçen bir romanın dünyasında dünyanın geri kalanından hiç söz edilmeyebilirdi, Almanya diye bir yer olmayabilirdi örneğin; o mikrokozmos sadece New York’tan ibaretti demek ki.

Jasmine bu mikrokozmoslarda yaşayan roman karakterlerine kafa yoruyordu. Romanların bir başlangıç ve sonu oluyordu; roman bittiğinde karakterler ne yapıyordu? Ya da romanda o sırada kendisinden söz edilmeyen karakterler, sıra kendilerine gelene dek ne yapıyorlardı? ücretli bir çalışan gibi işe mi gidiyorlardı, yoksa dev bir hangarın bir köşesinde, sahne almayı mı bekliyorlardı? Oldukça moral bozucu sorulardı bunlar çünkü kendi yaşamlarına da dokunuyorlardı – çok sevdikleri West World dizisinin otomatonları gibi miydiler aslında? Jasmine’e göre her mikrokozmos, kendi romanının videosu gibiydi; videonun da başı sonu vardı ve her olay sırayla gerçekleşiyordu ama filmin tümü bitmiş haliyle, bütünlüğüyle orada, videoda bulunuyordu. Bu mikrokozmosa gitmek mümkün olsa, filmin herhangi bir anını ekranda açmak gibi olacaktı, sonrası kronolojik olarak gelecek, bittiğinde de her şey döngüye sokulmuşçasına yeniden başlayacaktı.

West World’ün yanı sıra The Truman Show adlı film de Redaktörler’in kafasını kurcalayan referanslardan biriydi. Eğer dünyaları, romanda yazarın yazdığı kadarıyla sınırlıysa, dekorun bittiği bir yer var demekti, Sergei de buna kafasını takmıştı. Kim bunun bilinen evrenin sınırına ulaşmak gibi olduğunu düşünüyordu – Büyük Patlama’dan sonra her yöne doğru inanılmaz bir hızla genleşen evrenin sınırına ulaşmak imkansızdı, oysa en azından kuramsal olarak böyle bir sınırdan söz edilebilirdi; o sınıra ulaşabilseniz ve devam etseniz evren de sizinle birlikte o yönde genişlerdi. Bu roman dünyası da biraz böyleydi, bir roman karakteri Buenos Aires’ten Pekin’e uçuyorsa, romanın mikrokozmosunda Pekin tanımlı hale gelmiş, Buenos Aires’ten Pekin’e bir hava köprüsü kurulmuş demekti; eğer roman, uçağın penceresinden görünen denizi ve karaları betimlerse, oralar da mikrokozmosta görünür halde olurdu. Dolayısıyla Sergei’nin The Truman Show endişesi yersizdi, bir gün yelkenlinin, dekorun bitimindeki kubbeye çarpma olasılığı yoktu.

En temel kuramsal açılım Kim’den geldi. Redaktörlerin misyonlarını gerçekleştirebilmesi için roman mikrokozmosları arasında bir geçiş yolu bulmaları gerekiyordu, Kim de bunu “bir kitabın içine girmek” sözünü kelime anlamıyla gerçekleştirerek başarabileceklerini düşünüyordu. Grup arkadaşlarına bir gözleminden söz etmişti – bir şey için çok uğraşırlarsa o oluyordu genellikle çünkü hemen her zaman yazarın istediği bir şey için uğraşmış oluyorlardı. Eğer mesela geçişin bir mücellit sayesinde olacağını düşünmüşlerse (belli ki Kim böyle düşünmüştü) bu büyük olasılıkla doğru bir tahmindi, en azından peşinden gitmeleri ve yanlış çıkması durumunda yazarın onlara vereceği işaretleri görmeye çalışmaları gerekiyordu. Bir romandan diğerine geçebilmek için o romanda da bir mücellit bulmaları gerekeceğini ama bildiği hiçbir romanda bir mücellit karakteri olmadığını söyledi Ekim. Bir mücellidin her zaman olacağına inanıyordu Kim – işletim sistemi gibiydi bu yeraltı mücellitleri, arayüzde pek ender olarak görülüyorlardı ama arkada işleri onlar götürüyordu.

Melisa bu “işletim sistemi” üzerine kafa patlattı. Mücellitlerin yükümlülükleri nelerdi, işlerini doğru yapmazlarsa ya da art niyetli bir mücellit çıkarsa nasıl denetleniyor, ne gibi yaptırımlara maruz kalıyorlardı? Melisa burada ciddi bir risk görüyordu – mikrokozmoslar arasında yolculuk edecek olan Redaktörler, kendilerini bir anda uzay boşluğunda bulabilir, ölene kadar orada kalabilir, işin daha da kötüsü ölmeyebilirlerdi, ya da hiç olmayacak bir romana girip orada takılı kalabilirlerdi. Kim’e göre mücellit konusunda sorun çıkabilir, “mavi ekran”la karşılaşabilirlerdi ama bu düşük bir olasılıktı ve yazar böyle bir sorundan duyacağı mesleki utançla derhal bir “yama” üretecekti, ayrıca mücellitlerin çok sıkı bir iş etiğine uyan, neredeyse dinsel bir bağlılıkla iş gören bir ekip olduğuna, tapınağın anahtarının onlarda olduğuna inanıyordu. İlk işleri İstanbul’da bir mücellit bulmak olmalıydı.

Ekim ondan önce hangi roman ya da romanları düzelteceklerine, hangi karakterlere müdahale edeceklerine karar vermelerinin daha doğru olup olmayacağını sordu, tabii eğer bunu da bulacakları mücellide sormayacaklarsa. Sergei’nin önerisi Madam Bovary’nin kızı Berthe’i silmekti; Amder’in dersinde bu konuyu uzun uzun tartışmışlardı, zavallı Amder canla başla Flaubert’in tercihlerini savunmuş, Berthe’in varlığının Emma’nın kişiliği hakkında çok önemli ipuçları sunduğunu, bunun da hiçbir şekilde gereksiz sayılamayacağını anlatmaya çalışmıştı. Redaktörlerse -o sırada daha bu adı almamışlardı üstelik- kızın tamamen silinmesinin gerekmediğini ama Emma’yla ilgili ipucu vermek için romanın sonuna kadar tutulmasının da şart olmadığını savunmuşlardı. Hele romanın finalindeki rolü ne büyük bir skandaldı – Berthe babasının cesedini buluyor, büyükannesinin yanına gönderiliyor, büyükanne bir yıl geçmeden ölüyor, kız yoksul bir akrabanın yanına gidiyor ve pamuk ipliği fabrikasında işçi olarak çalışmaya başlıyordu; bütün bunlar yarım sayfada oluyordu. Amder bunun hem görsel olarak çok güçlü bir final olduğunu, hem Bovary hikayesinin döngüsünü tamamlamak açısından önem taşıdığını, hem de endüstri devriminin ve yeni sınıf yapılarının Fransa kırsalına gelişini birkaç fırça darbesiyle göstermesi nedeniyle bir ustalık gösterisi olduğunu söylese de grup ikna olmamıştı. Berthe’in babası Charles’ın Emma hakkında her şeyi öğrenmesinin ardından ölmesiyle romanın bitebileceğini düşünüyorlardı, Sergei Mösyö Homais’nin onur nişanı aldığını bilmeseler de olacağını ekledi, Amder’ın artık ikna edecek enerjisi kalmamıştı, sınıf üyeleri güle oynaya, Flaubert’e bedava editörlük yapmakla övünüyordu çünkü.

Sonunda Sergei’nin önerisi kolayca kabul gördü; tartışma, Bethe’in hangi noktada silineceğine karar verme konusunda çıktı. Çok fazla seçenek olduğu söylenemezdi, Flaubert Berthe’i gerçekten de pek az sahneye çıkarmıştı. İlk olarak doğum ve vaftiziyle anılıyordu Berthe, bir iki sayfa sonra sütannesinin evinde okurun karşısına çıkıyor, Emma gelip kızını alıyordu. Biraz büyüdüğü bir sahne daha vardı, annesinin eteğini çekiştiriyor, Emma sinirlenip çocuğu dirseğiyle itiyor, o da düşüp yanağını kanatıyor, akşam kocasına çocuğun oynarken düştüğünü söylüyor, Charles eczaneye ilaç almaya gittiğinde, yatağında uyuyan Berthe’e bakıp onun ne kadar da çirkin olduğunu düşünüyordu. Daha sonra, Emma’nın Rodolphe’la yaşadığı ilişkinin ertesinde neredeyse tövbekar olup kendini dine verdiği dönemde Berthe hastalanıyor, bakılsın diye dadıya yollanıyordu, Emma onu geri getirtip hasta hasta okuma öğretmeye kalkıyordu. O dönemde başarılı olamamıştı ki birkaç yıl sonra bu kez Charles çocuğu bahçede kucağına oturtup tıp gazetesinden okuma öğretmeye çalışıyor, Berthe üşüyüp annesini isteyince çocuğa dadısını çağırmasını, annesini rahatsız etmemesini söylüyordu. Son olarak da final sahnesi vardı; arada bir iki yerde daha adı geçse de bunlar iyice önemsiz anlardı.

Melisa’nın içgörülü bir şekilde işaret ettiği gibi bu sahnelerin hepsinin ortak bir işlevi ve izleği vardı – Emma’nın bir anne olarak çocuğuna ilgisizliğini, soğukluğunu, uzaklığını örneklemek. Melisa Berthe’in sütanneye verilmesini ve Emma’nın ancak haftalar sonra çocuğun ne durumda olduğunu görmeye gitmesi sahnesinin, diğer sahnelerin hepsini içinde barındırdığını düşünüyordu. Berthe sütannedeyken ölse, Emma bunun üzerine bebeğin minik cesedini almaya gitse ve sütanneyle yine kahve pazarlığı yapsa, çocuğuna olan ilgisizliği metnin gerektirdiği kadar verilmiş olacaktı. Kim, Melisa’yı bu saptamasından ötürü kutladı – cerrahi neşter keskinliğinde bir müdahaleyle Madam Bovary gerçekten kusursuz bir başyapıt haline gelecekti. Redaktörler göreve hazırdı.

 

6.

Aradan bir hafta geçince yeniden Mısır Çarşısı’ndaki aktar dükkanının altındaki tünelden ulaşılan mücellithaneye gittiler. Çinli kadın onları dükkanın kapısında görür görmez yine ortadan kayboldu, Redaktörler de tezgahın arkasına teklifsizce geçip işlerine baktı. Mücellithaneye girdiklerinde ilkinden çok farklı bir sahneyle karşılaştılar: Parlak, beyaz bir ışıkla aydınlanmış, çok sayıda kadının çalıştığı atölye gitmiş; loş ışıklı, bol gölgeli, mücellit dışında kimsenin olmadığı, irkiltici derecede sessiz, hoş bir ağaç kokusunun yayıldığı bir atölye gelmişti. Tezgahtar kenara çekilmişti, ortadaysa dev bir kutu duruyordu – bir kenarı iki metre, diğer kenarı üç buçuk metre, yüksekliğiyse bir metre civarındaydı, ördek yeşili bir cilt beziyle kaplanmıştı. Mücellit kutunun hemen yanında duruyordu ve onları bekliyor gibiydi, içeri girdiklerinde hemen Kim’in yanına gitti ve neredeyse bağırarak, hızlı hızlı bir şeyler anlatmaya başladı. Kim adamın halinden ürktü, bir adım geriledi; adam buna aldırmadı ve bir adım yaklaşarak bağırmaya devam etti.

Kim’in gruba aktardığına göre geçiş yolculuklarında, gidilecek romana göre seçilen ağaç kullanılıyordu – gül, çam, gürgen, kestane olabiliyordu bu. Kutularda asla tutkal ya da çivi olmuyordu, yalnızca geçmeli tahta düzeneklerine yer veriliyordu. Kutunun içine romanla ilgili çeşitli totemler çiziliyor, nesneler konuyordu. Yolculuğu yapacak olanlar kutunun içine sardalya gibi yan yana yatıyordu, bu amaçla meşin ve samandan yapılma ilkel ama huzur verici döşekler vardı kutunun içinde; yine romana göre seçilen otlar katılıyordu samana – lavanta, limon çiçeği, dağ kekiği, şimşir, bergamot, ıhlamur gibi. Yolcular döşeklere deri kemerlerle bağlanıyordu. Kapak kapandığında içeri en ufak bir ışık sızmamalı, içeride de ışık kaynağı olmamalıydı; aynı şekilde elektrikli aletler, manyetik alan yaratan nesneler de bulundurulamıyordu, yoksa kutu çalışmayabilir ya da mikrokozmoslar arası boşluğa fırlatabilirdi yolcuları. Gidilecek romanın ve yazarın adı, yolcular kutuya girip kapak kapatıldıktan sonra dev bir klişeyle ve insan gücüyle kapağa basılıyordu, bunun için ciddi miktarda gümüş varak kullanılıyordu. Baskı sırasında kapak çökmesin diye kutunun içine kısa destek sütunları yerleştiriliyordu; Sergei bunları pizza kullanılan beyaz plastik desteklere benzetti.

Kim Madam Bovary’nin orijinaline gittiklerini teyit ettikten sonra, romanda hiç mücellit olmadığını, oradan sonra başka bir romana geçmek isterlerse ne yapacaklarını sordu, mücellit de Kim’e, onun gruba daha önce söylediğini söyledi: Her zaman bir mücellit vardır. Gerçekten de mücellitler, her romanın yeraltı dünyasında yaşıyordu, her romanda farklı yerlerde bulunurlardı, nerede olduklarını hissederek bulacaktı Redaktörler, bu mücellidi nasıl buldularsa ötekileri de öyle bulacaklardı. Ekim nasıl geri döneceklerini sormasını istedi Kim’den; onu duyan diğer Redaktörler bu soruyu daha önce akıl etmemiş olduklarına inanamadı. Mücellidin perdahlanmış gibi ışıldayan suratından belli belirsiz bir gülümseme geçti – onu da gittikleri yerde keşfedeceklerdi.

Kutuya yakından baktıklarında, süslemeli ya da işlemeli olmamasına rağmen ince işçilikli, iyi malzemeli, sağlam ve şık bir nesneyle karşı karşıya olduklarını gördüler – Quaker mobilyaları gibi yalın ve işlevsel görünüyordu bu dev kitap. Kapağın menteşeleri de ahşaptı; mücellit kapağı kaldırdığında kutudan tarçın ve ıtıra benzer bir koku yükseldi, kapağın iç yüzüne tıbbi gravürlere benzer çizimler yapılmış olduğunu gördüler, meşin döşeklerin etrafına da Emma Bovary’nin çok meraklısı olduğu dokuma ve kumaşlara benzer parçalar serpiştirilmişti. Herkes kutunun etrafına toplanmışken Ekim her ihtimale karşı dev klişeyi kontrol etti, “Madame”ın “e”sinin atlanmadığına, basılacak dört sözcükte başka herhangi bir yazım hatası olmadığına emin olmak için Melisa’nın da yardımını istedi, sallapati yayıncılar için düzeltilmemiş yazım hatalarının bir yaptırımı olmayabilirdi ama Redaktörler uzun yola gidiyordu, en ufak bir hatanın bile telafisi mümkün olmayabilirdi.

Kutuya ilk giren Sergei oldu; döşekleri eliyle şöyle bir dürttükten sonra ortadaki döşeğe yöneldi, durakladı, ayaklı başlı mı yatacaklarını sordu, boş bakışlarla karşılaşınca da başlarını ne tarafa koyacaklarını sordu sabırsız bir sesle. Herkes mücellide baktı, o da bu soruyu bekliyormuş gibi, Kim’in Çinceye çevirmesini beklemeden bir şeyler söyledi eliyle göstererek, Kim başların kapak menteşesi tarafına gelmesi gerektiğini aktardı ve Sergei’nin sol tarafındaki döşeğe yattı; herkes yerini aldıktan sonra kitabın alt kenarından yukarıya doğru Ekim-Melisa-Sergei-Kim-Jasmine dizilimi ortaya çıktı. Herkes kemerini bağlarken mücellit yine bağırarak konuşmaya başladı, ayak sesleri duydular, az sonra da ilk gelişlerinde gördükleri Çinli kadınlar -herhalde onlardı- kutunun başına toplandı, onlara bakarak ve gülüşerek aralarında fısıldaştılar, sonra yine mücellidin bağırması duyulunca sesleri kesildi. Tekerlekli bir düzeneğin üzerinde klişeyi getirdi mücellit, içeriye son bir kez baktı, Latince bir şeyler söyledi, kapak hafif bir gıcırtıyla üstlerine kapandı. Kim Çinli bir mücellidin neden Latince konuştuğunu merak ettiğini söyledi, Sergei adamın ne dediğini sorunca Kim “te audactar itineri committe” dedi, Sergei’nin gözlerini devirdiğini kutudaki herkes duyduğu için Kim hemen, bu sözün “kendini cesurca yolculuğa bırak” demek olduğunu ekledi, o sırada kutuya hışımla vurulduğu için hemen seslerini kesip beklemeye başladılar. Klişenin tıkırtısı duyuldu, kapağın üstüne bir şey serildi sanki, ardından kapağa büyük bir güçle bir şey bastırıldı. Kutunun kendisi sabit gibiydi ama içerisi önce titreşmeye, sonra eni konu sallanmaya başladı. Ekim karanlıkta Melisa’nın elini tuttu, o da zaten Sergei’nin eline yapışmıştı. Ardından bir anda altlarındaki yer çekildi ve sonsuz bir boşluğa düştüler. Bağıramıyorlardı.