"pulp fiction" filminin açılış parçasını bilirsiniz - dick dale & the del-tones'dan "miserlou" (1962):
cem akaş
şefin salatası - arşiv ve okuma, düşünme, yaşama notları...
13.6.26
rebetikodan pulp fiction'a "misirlou"
8.6.26
Ping (1966) - Samuel Beckett
Hepsi biliniyor hepsi beyaz çıplak beyaz beden sabitlenmiş bir metre bacaklar dikilmiş gibi bitişik. Hafif sıcaklık beyaz zemin bir metre kare hiç görülmemiş. Beyaz duvarlar bir metreye iki metre beyaz tavan bir metre kare hiç görülmemiş. Çıplak beyaz beden yalnız gözleri sabitlenmiş o da ancak. İzler bulanıklıklar açık gri neredeyse beyaz üzerine beyaz. Eller sarkıyor avuç içleri önde beyaz ayaklar topuklar bitişmiş dik açı. Hafif sıcaklık beyaz uçaklar parlayan beyaz çıplak beyaz beden sabitlenmiş ping başka yerde sabitlenmiş. İzler bulanıklıklar işaretler anlamı yok açık gri neredeyse beyaz. Çıplak beyaz beden sabitlenmiş beyaz üzerine beyaz görünmez. Yalnızca gözler onlar da ancak açık mavi neredeyse beyaz. Kafa sıfır gözler açık mavi neredeyse beyaz içeride sessizlik. Kısa fısıltılar o da ancak neredeyse hiç hepsi biliniyor. İzler bulanıklık işaretler anlamı yok açık gri neredeyse beyaz. Bacaklar dikilmiş gibi bitişik topuklar bitişmiş dik açı. Yalnız izler açığa çıkarır verili siyahı açık gri neredeyse beyaz üzerine beyaz. Hafif sıcaklık beyaz duvarlar parlayan beyaz bir metreye iki metre. Çıplak beyaz beden sabitlenmiş bir metre başka yerde sabitlenmiş. İzler bulanıklıklar işaretler anlamı yok açık gri neredeyse beyaz. Beyaz ayaklar parmaklar dikilmiş gibi bitişik topuklar bitişmiş dik açı görünmez. Yalnız gözler açığa çıkarır verili maviyi açık mavi neredeyse beyaz. Fısıltılar o da ancak neredeyse hiç belki bir saniye yalnız değil. Verili gül o da ancak çıplak beyaz beden sabitlenmiş bir metre beyaz üzerine beyaz görünmez. Hepsi beyaz hepsi bilinen ışıltılar o da ancak neredeyse hiç hep aynı beyaz görünmez. Çıplak beyaz beden sabitlenmiş ping başka yerde. Yalnızca gözler o da ancak açık mavi neredeyse beyaz önü sabitlenmiş. Ping fısıltı o da ancak neredeyse hiçbir saniye belki bir çıkış yolu. Kafa sıfır gözler açık mavi neredeyse beyaz sabitlenmiş ön ping fısıltı ping sessizlik. Gözler delikler açık mavi neredeyse beyaz ağız beyaz ek yeri dikilmiş gibi görünmez. Ping fısıltı belki bir doğa bir saniye neredeyse hiç o kadar bellek neredeyse hiç. Beyaz duvarlar her biri izi gri bulanıklık işaretler anlamı yok açık gri neredeyse beyaz. Hafif sıcaklık hepsi biliniyor hepsi beyaz uçaklar karşılaşıyor görünmez. Ping fısıltı o da ancak neredeyse hiçbir saniye belki bir anlam o kadar bellek neredeyse hiç. Beyaz ayaklar parmaklar dikilmiş gibi bitişik topuklar bitişmiş dik açı ping başka yerde ses yok. Eller sarkıyor avuç içleri önde bacaklar dikilmiş gibi bitişik. Kafa sıfır gözler delikler açık mavi neredeyse beyaz sabitlenmiş ön sessizlik içeride sessizlik. Ping başka yerde hep orada ama bilinen değil o. Gözler delikler açık mavi yalnız ortaya çıkar verili açık mavi neredeyse beyaz tek renk sabitlenmiş ön. Hepsi beyaz hepsi bilinen uçaklar parlayan beyaz ping fısıltı o da ancak neredeyse hiçbir saniye hafif zaman o kadar bellek neredeyse hiç. Çıplak beyaz beden sabitlenmiş bir metre ping sabitlenmiş başka yerde beyaz üzerine beyaz görünmez kalp nefes ses yok. Yalnızca gözler verili mavi açık mavi neredeyse beyaz sabitlenmiş ön tek renk yalnız ortaya çıkar. Uçaklar karşılaşıyor görünmez yalnızca bir parlayan beyaz sonsuz ama bilinen değil o. Burun kulaklar oysa delikler ağız beyaz ek yeri dikilmiş gibi görünmez. Ping fısıltılar o da ancak neredeyse hiçbir saniye hep aynı hepsi bilinen. Verili gül o da ancak çıplak beyaz beden sabitlenmiş bir metre görünmez hepsi bilinen dışta içte. Ping belki bir doğa bir imge aynı zaman biraz daha az mavi ve beyaz rüzgarda. Beyaz tavan parlayan beyaz bir metre kare hiç görülmemiş ping belki uzakta oralarda bir saniye ping sessizlik. İzler yalnız açığa çıkar verili siyah gri bulanıklıklar işaretler anlamı yok gri açık neredeyse beyaz hep aynı. Ping belki yalnız değil bir saniye imgeyle hep o sessizlik. Verili gül o da ancak tırnaklar dökülmüş beyaz bitti. Uzun saçlar dökülmüş beyaz görünmez bitti. Beyaz yara izleri görünmez aynı beyaz ihtiyarlardan sökülen et gibi verili gül o da ancak. Ping imge o da ancak neredeyse hiçbir saniye açık zaman mavi ve beyaz rüzgarda. Kafa sıfır burun kulaklar beyaz delikler ağız beyaz ek yeri dikilmiş gibi görünmez bitti. Yalnızca gözler verili mavi sabitlenmiş ön açık mavi neredeyse beyaz tek renk yalnız açığa çıkar. Hafif sıcaklık beyaz uçaklar parlayan beyaz bir tek parlayan beyaz sonsuz ama bilinen değil o. Ping bir doğa o da ancak neredeyse hiçbir saniye imgeyle aynı zaman biraz daha az mavi ve beyaz rüzgarda. İzler maviler açık gri gözler delikler açık mavi neredeyse beyaz sabitlenmiş ön ping anlam o da ancak neredeyse hiç ping sessizlik. Çıplak beyaz bir metre sabitlenmiş ping sabitlenmiş başka yerde ses yok bacaklar dikilmiş gibi bitişik topuklar bitişmiş dik açı eller sarkıyor avuç içleri önde. Kafa sıfır gözler delikler açık mavi nerdeyse beyaz sabitlenmiş sessizlik içeride. Ping başka yerde hep orada ama bilinen değil o. Ping belki yanız değil bir saniye imgeyle aynı zamanda biraz daha az loş göz siyah ve beyaz yarı kapalı kirpikler boyunca yalvaran o kadar bellek neredeyse hiç. Uzaklarda bir zaman çakması hepsi beyaz her yerde hep ihtiyarların ping çakma beyaz duvarlar parlayan beyaz hiç iz yok gözler delikler açık mavi neredeyse beyaz son renk ping beyaz bitti. Ping sabitlenmiş son başka yerde bacaklar dikişmiş gibi bitişik topuklar bitişmiş dik açı eller sarkıyor avuç işleri önde kafa sıfır gözler beyaz görünmez sabitlenmiş ön bitti. Verili gül o da ancak bir metre görünmez çıplak beyaz hepsi bilinen dışta içte bitti. Beyaz tavan hiç görülmemiş ping yaşlı kadının o da ancak neredeyse hiçbir saniye hafif zaman beyaz zemin hiç görülmemiş ping ihtiyarın belki orada. Ping ihtiyarın o da ancak belki bir anlam doğa bir saniye neredeyse hiç mavi ve beyaz o kadar bellek içinde sonra hiç. Beyaz uçaklar hiç iz yok parlayan beyaz bir tek parlayan beyaz sonsuz ama bilinen değil o. Hafif sıcaklık hepsi bilinen hepsi beyaz kalp nefes hiç ses yok. Kafa sıfır gözler sabitlenmiş ön ihtiyar ping son fısıltı bir saniye belki yalnız değil göz ışıltısız siyah ve beyaz yarı kapalı uzun kirpikler yalvarıyor ping sessizlik ping bitti.
Çeviri: Cem Akaş (2005)
31.5.26
Kant Kulübü 2 - Sırtlananlar
[İlkgençlik romanım Kant Kulübü'nün ikinci cildini Oğuz Atay'ın İngiltere'deki ameliyat süreciyle başlatmayı düşünmüştüm, Atay kitabın baş karakteri olacaktı. İlk bölümden öteye gidemedim ne yazık ki; bu bölümü Son Kişot'a dahil ettim sonra, "Ham Meyveler" bölümüne.]
“Elinden her iş geliyor bakıyorum; berberliği nerede
öğrendin?”
“Öğrenmedim
Oğuz, siz ilk müşterimsiniz, sonuncusu olmanızı da istemiyorum, o yüzden lütfen
kıpraşmadan oturun.”
Oğuz,
siyah hastabakıcı David’in elindeki usturaya bir an endişeyle baktı, sonra
David’in gözlerindeki gülümsemeyi görünce o da güldü. Gür ve uzun saçlarının arasından
kafa derisi şerit şerit görünmeye başlamıştı bile.
Bu
yıl Noel’in güneşli geçtiğini anlatmaya başlamıştı koğuştaki diğer hastalardan
biri olan Robert, ama yılbaşında bol miktarda kar vardı; Oğuz’un bakışları pencerenin
dışında, sabahtan beri aralıksız yağmayı sürdüren kara takıldı.
“Sıkı
yağıyor,” dedi ortaya.
“Ciddi
misiniz?” diye heyecanla sordu Youssuf, koğuşa Beyrut’tan katılıyordu, ömrü
boyunca gördüğü üçüncü kardı bu. “David, beni dışarıda dolaştırmak zorundasın,
itiraz dinlemem.”
Usturada
biriken köpükleri bir usta edasıyla öbür eline silen David güldü. “Tekerlekli
sandalyede kar lastiği varsa neden olmasın, hem belki akşam için tombala filan
alırız.”
“Beyler,
sizi uyarıyorum,” diye lafa karıştı Adelaide, “tombalanın kitabını yazdım ben,
yeni yıla züğürt girersiniz.” Koğuşun en eski hastası oydu, ama ışın tedavisi
yakında sona erecekti, çıkıyordu.
Oğuz,
en son ne zaman tombala oynadığını düşündü, birtakım çocukluk görüntüleri geldi
gözünün önüne, ama tam olarak çıkaramadı; fakat aklı bu arama sırasında boş
durmadı, “tombala” sözcüğünün hangi dilden Türkçeye gelmiş olduğunu kurcalamaya
başladı. “Çinko” herhalde İtalyanca “beş”ten geliyordu, her sırada beş sayı
olduğuna göre. Belki tombala da İtalya’da bir yer adıydı, ya da “torba”
anlamına geliyordu, torbadan sayı çekildiği için bu ad verilmişti oyuna. Bazı
filmlerde tombala turnuvaları düzenlenen geniş salonlar hatırladı Oğuz, ama
Türkiye’de daha çok aile arasında oynan bir oyundu sanki. Bir hikaye fikri
geldi aklına: Emekli bir albay, alt katta oturan kiracısı, onun hoşlandığı ama
bir türlü açılamadığı kadın ve bakkalın çırağı bir Ramazan akşamı iftardan
sonra –hiçbiri oruçlu olmadığı halde- tombala oynamaya oturuyorlar, çırak
hepsinin parasını alıyor, emekli albay hiddetlenip ihtilal günlerini
hatırlıyor, kiracı yine kadına duygularını anlatamıyordu. Kendi kendine
gülümsedi Oğuz – ameliyattan sağ salim bir çıksın, yazacak çok şey vardı.
* * *
Oğuz aslında inşaat mühendisiydi, İstanbul’da
yaşıyordu, ama son üç yıldır kendini roman ve öyküler yazmaya vermişti; ilk
kitabı da bu yılın başında çıkmıştı. Çalıştığı üniversiteden ayrılmış, arada
sırada aldığı projelerle geçiniyor, zamanının büyük bölümünü küçük masasının
başında geçiriyordu. Defterler dolusu notlar alıyor, sonra bunları yazmak
istediği romanlarda kullanıyordu. Aynı anda üç roman, bir öykü kitabı, bir de
inceleme üzerinde çalışıyordu; hastalığı teşhis edilmeden önce bile, çok az
zamanı kalmışçasına bir temposu vardı. Beynindeki tümör yeni ortaya çıkmıştı,
İstanbul’daki doktoru da ameliyat olması için hemen Londra’ya, şimdi yattığı
hastaneye gitmesi gerektiğini söylemişti; burada beyin cerrahı olarak çalışan
Doktor Richardson, kendisinin çok yakın arkadaşıydı.
Londra’da
ameliyat olmak zordu; 1976 yılında Türkiye’den Londra’ya turist olarak gitmek
bile zordu, yurtdışına çıkışlar sınırlanmıştı, alınabilecek döviz de öyle. Bu
koşullar altında ameliyat için gerekli izinleri almak, düzenlemeleri yapmak
insanı epey uğraştıracak işlerdi. Oğuz, hayatı boyunca devlet dairelerinde
işini yaptıramamış olmaktan yakınmıştı, ama bu kez her nasılsa bütün izinler
hızla halledilmiş, o da kendisini yılbaşından hemen önce bu hastane koğuşunda
bulmuştu.
***
“Çok yakışıklı oldunuz Oğuz. Zaten öyleydiniz ama
şimdi Marlon Brando’ya benzediniz, öyle değil mi Adelaide?”
Hastabakıcı
David tıraşı bitirmiş, Oğuz’a ayna tutuyordu.
“Müthiş,”
dedi Adelaide, “yolda giderken görsem arabama alırdım sizi!”
“Aman
dikkat edin,” dedi Jonathan, koğuşun en yaşlısıydı, “kaldırımda kendi halinde
yürüyen insanlara çarpmayın sakın, nasıl araba kullandığınızı tahmin
edebiliyorum.”
“Halt
etmişsiniz,” dedi Adelaide, “buradan çıkalım, size güzel bir akşam yemeği
ısmarlayacağım Oğuz.”
“Şimdiden
acıkmaya başladım,” dedi Oğuz.
O
sırada koğuşun kapısı açıldı, asistan doktorlardan James, tekerlekli sandalyede
yeni bir hastayla içeri girdi.
“Size
yeni bir oyun arkadaşı getirdim,” dedi James, Oğuz’un yanındaki boş yatağa
yönelerek; “Ne haber düşmanım?” dedi Oğuz’a – James Rum asıllıydı, Oğuz geldiğinden
beri ona böyle takılıyordu.
“İyidir,”
dedi Oğuz, “insanın sizin gibi düşmanı olduktan sonra dosta ihtiyacı yok…” Bu
da onun klasik lafı olmuştu.
James
yeni hastanın yatağa yatmasına yardım etti, tansiyonunu ve nabzını ölçüp bir
dosyaya yazdı, sonra diğer hastalara döndü, “Koğuş, bu beyefendi Maşet; Maşet,
karşınızda koğuş.”
***
1974 yılında bahar, İstanbul’a erken gelmişti, ama
yerin altında, siyah granitten oyulmuşa benzeyen, arı kovanı gibi düzenlenmiş
bu yapıda değil baharın geldiğini anlamak, bir bombanın patladığını hissetmek
bile imkansızdı.
Zürafaları
Lekeleme Komitesi’nin 28. Bölge Şefliği’nde hareketli saatler yaşanıyordu
sabahtan beri; giriş-çıkış trafiğine bakılacak olursa bu hareketliliğin merkezi,
Şeflik’in de merkezinde bulunan, normalde hiç kullanılmayan, yüksek tavanlı,
çok geniş, altıgen bir odaydı.
Odanın
ekranlarla kaplı duvarının önünde duran uzun boylu, iri yapılı, yuvarlak
suratlı kadın, kapının açılıp içeri birinin girdiğini fark etmemiş gibi, ekranlardan
birinde akıp duran sayı ve işaretleri izlemeyi sürdürdü.
Belli
etmeden içeri giren genç ve saçları tamamen kazıtılmış olan adam, gösterişli
giysisine çekidüzen verdi, ardından saygılı bir sessizlik içinde beklemeye koyuldu.
Kadın
sonunda genç adama döndü, bir saniye kadar kim olduğunu hatırlamaya çalışırmış
gibi onu süzdü, sonra büyük bir gülümsemeyle, “Nasılsın Maşet? Bu ne şık bir
takım?” dedi.
“Teşekkür
ederim efendim,” dedi Maşet, ama kadının suratını buruşturduğunu görünce hemen
düzeltti, “Teşekkür ederim Karac. Sizi görmek ne güzel bunca zamandan sonra.”
“Eh,
ben de kısa bir tatili hak etmiştim, buraya geleyim, eski dostları da görürüm
dedim.” Yine gülümsedi.
“Çok
iyi ettiniz. Son gelişmeleri de izliyorsunuz galiba?” diye sordu Maşet, başıyla
az önce Karac’ın karşısında durduğu ekranı işaret ederek.
“Çalışma
hastalığı işte,” diye yanıtladı Karac, ardından çok rahat görünen siyah deri
koltuklara doğru ilerledi; Maşet onu takip etmek konusunda ikilemde kaldı, ama
Karac otururken eliyle ona işaret edince bir koltuğa da o oturdu.
“Bunu
ben getirdim,” diyerek tuhaf görünümlü bir şişeden iki kadehe içki koydu Karac,
“iyi bir içkinin saati olmaz, değil mi?” diyerek birini Maşet’e uzattı. Maşet
çok ufak bir yudum aldıktan sonra kadehini koyu bir metalden yapılmış ama sanki
içten gelen bir ışıkla parlayan sehpaya koydu.
“Şadan
Berk’in sorunu ne?” diye sordu Karac, arkasına yaslanıp gözlerini Maşet’in
gözlerine dikerek.
“Hala
tam ikna olmuş değil, çalışıyoruz,” dedi Maşet, “diğer jüri üyeleri kolaydı,
ama bu adam iyi edebiyattan anlıyor az çok, Sırtlananlar’ı da beğenmiş.”
“Neydi
yazarın adı?”
“Oğuz
Altay,” dedi Maşet, “ilk romanı, biliyorsunuz. Asıl engellememiz gereken kitabı
‘Kuram ve Eylem,’ onu daha yazmaya bile başlamadı, ama şimdiden cesaretini
kırmak, hiç başlamamasını sağlamak istiyoruz.”
“Doğru
strateji,” dedi Karac, Maşet’i süzdü, “Hayatından memnun musun?” diye sordu
birden.
Beklemediği
ve sonunun nereye varacağını kestiremediği bu soru karşısında şaşaladı Maşet,
ama kendini çabuk toplayıp “Burada bana çok iyi bakıyorlar,” diyebildi. Yine de
huzursuzluğu geçmemişti, sehpanın üzerindeki dergilere kaydı gözü.
“Senin
sevdiğim özelliğin ne, biliyor musun,” dedi Karac, “işini kimseye
yaptırmıyorsun, her şeyle kendin ilgileniyorsun, başından sonuna kadar.”
“Kafam
öyle rahat ediyor, kim nerede hata yapabilir diye endişelenmek zorunda
kalmıyorum,” dedi Maşet.
“Doğru.
Başarısız olduğunda da sorumluluğu atacak, suçlayacak kimsen olmuyor kendinden
başka.”
Maşet
iyice huzursuzlandı, ama Karac bir kahkaha patlattı. “Moralini bozmak için
söylemedim. Şadan Berk’i yola getireceğinden eminim.”
Karac
yerinden kalktı, altıgen odanın bir başka köşesindeki dev yerküre hologramına
gitti. Kürenin çeşitli yerlerinde ufak, parlak ışıklar yanıyordu. Karac eliyle
Maşet’i yanına çağırdı, Sibirya bölgesindeki ışıkları gösterdi.
“Bunlar
ne biliyor musun?”
Maşet
hayır anlamında başını salladı.
“Bizden
saklamaya çalıştıkları lekesiz zürafalar. Sibirya’ya yeni getirildiler.
Birilerinin gidip onları lekelemesi gerekiyor.”
“Bu
yüzden buradasınız,” dedi Maşet.
“Bravo,”
dedi Karac, “ama bu işi birlikte yapacağım, her şeyine güvenebileceğim birine
ihtiyacım olacak.”
“Emrinizdeyim,”
dedi Maşet, sırtını hafifçe dikleştirerek.
“Tahmin ederim. Şu Şadan Berk işi bir elinden çıksın, konuşalım.” Kadehini kaldırıp Maşet’i selamladı. Görüşme bitmişti.
29.5.26
the meaning of words
A few months had passed since Dyson died; the electricity had returned only a few days earlier. Like the stench of rotting meat settling into the nostrils, the dense odor produced by the three-day outage in the July heat had seeped into the city’s voids. The city’s shell -buildings, roads, machines, people, animals, the occasional plant, hills, and waters- was struggling to contain that void, unable to keep pace with its throbbing frequency. Perhaps that was a good thing - if they had synchronized, if they had vibrated together, everything might have shattered all at once. For now, shell and void collided, but at least they did not cross one another’s boundaries destructively.
The Meaning of Words, my latest novel, has been rejected by the following literary agents:
wylie – sarah chalfant,
rcw, laurence laluyaux,
blake friedman, isobel dixon,
greene heaton, antony topping,
mma, olivia maidment,
caa, karolina sutton,
clegg agency, bill clegg,
neon, anna sproul-latimer,
aitken alexander, chris wellbelove,
a.&m. heath – anna webber,
janklow & nesbit, pj mark,
new leaf literary, jordean hill,
mmq, sandra pareja,
cw, sophie lambert,
gernert, chris parris-lamb,
pew, patrick walsh
For those interested, click below for the complete English version:
11.5.26
Atay’a Hazırlıksız Yakalanmak
Oğuz Atay: Durağa yolcusundan önce gelen otobüs. Durak güzergahta işlenmemiş. Otobüs sefer programında yok, nereden geldiği nereye gideceği de belirsiz. Şoför sürekli söyleniyor; kıyafeti bir garip. Otobüs durakta kapılarını açmadan biraz bekleyip gidiyor, geldiği gibi, hızla.
Atay’ı lisede okumaya başladım ve vuruldum – ÖYS’ye
hazırlanıyordum, 1986'ydı, sıcak bir hazirandı, deniz kıyısında kahkahalara boğularak
Tutunamayanlar’ı okuduğumu hiç unutmuyorum. İronisi ve yaratıcı zekası (dandini
dastana vs.) göz kamaştırıcıydı. Zekiydi, mühendisti, çok iyi yazıyordu – bütün
kitaplarını yalayıp yuttum, Günlük yayımlandığında sansürlenen sözcükleri tıpkıbasım
sayfalardan okumak için günlerimi verdim. Atayist olmamak neredeyse imkansızdı
benim için, ben de bir Atayist olarak yazmaya başladım. Yaklaşık kırk yıl sonra
Tutunamayanlar’ı tekrar elime aldığımdaysa çok şaşırdım – sürekli şikayet
hali bu kez ironisinin önüne geçti, yadırgadım, sonra bunun aslında yeni okur
kuşakları için ilgi çekici olabileceğini düşündüm – aşağıda döneceğim.
O dönemde yine çok sevdiğim J.D. Salinger’la Atay’ın bazı ortak
yanları vardı: İkisi de akıllı ergenlerin gözlemini, yani yetişkinlerin sahte,
ikiyüzlü, içten pazarlıklı, yapmacık bir dünyada yaşadığı içgörüsünü paylaşıyordu
ve bu sahteliği anlatısının temeli yapmıştı. Salinger’ın stratejisi fazlasıyla
zeki ve “evrenle armoni içinde” bir ailenin fertleri aracılığıyla bu sahteliği
sergilemek ve aşmaktı. Atay’ın stratejisiyse oldukça zeki ama profesyonel ve
duygusal hayatta başarısız erkek karakterler aracılığıyla bu sahtelik
karşısında yenilgiyi, çaresizliği, çıkışsızlığı kabullenmek, kendi yarattığı
kurban mitine herkesi (ve özellikle kendisini) inandırıp zeki ve komik bir
anlatımla sızlanmaktı.
Atay, kendisini daha büyük şeyler için hazırlamış bir insan
– babası gibi siyasete atılıp toplumu şekillendirmeyi düşünmüş ama olmamış; bir
arkadaşıyla ortaklaşa bir şirket kurmuş ama başarısız olup iflas etmiş;
evlenmeyi “sahicilik”e karşı yapılabilecek en büyük ihanet olarak görmüş, sonra
evlenmiş, ama beceremediğini düşünüp boşanmış. Sevilen bir üniversite hocası
olmak ona yetmemiş çünkü uzmanlığını kendi “calling”i olarak görmemiş. Askerlik
onu biçimlendirmiş, pek çok şehirli Türk erkeğini biçimlendirdiği gibi –
memleketin insan malzemesini ve sefaletini muhtemelen ilk kez burada bu kadar
yakından görmüş, askerliğin düzeninde ülkenin düzenini okumuş, hem kahrolmuş
hem de acımış. Buradan kendisine bir misyon biçmiş – siyaset üzerinden doğrudan
yapamadığı şeyi yazarak yapmaya, en azından gördüğü ve yapmak istediği şeyleri
anlatmaya karar vermiş. Kemal Tahir ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi,
karakterlerini hem birer birey, hem de Türk toplumunun yapı taşları tipler olarak
görmeye meyletmiş, yazdıklarında bireysel meseleleri hep toplumsal meseleleri
anlatmanın yolu olarak kullanmış. Ancak teşhisleri sistemik değil anekdotal;
dönüşümcü değil, “actionable” değil – evliliğe nasıl bakıyorsa memlekete de
öyle bakıyor. Ve bu bakış aslında eleştirdiği aydın bakışından uzun boylu
farklı değil – “noble savage” anlatısıyla kendisini kandırmayacak kadar
kötülüğe ve hinliğe tanık olduğu için, kendisini de bu kötülüğün dışında
kalmayı her zaman beceremese de en azından kalmayı isteyen bir aydın olarak
konumladığı için o mesafeyi aşması mümkün olmuyor – halkın derdine tercüman
olmaya soyunduğu yerde (Tehlikeli Oyunlar’daki askere mektup
yazma sahnesi) yine kendi dertlerini anlatmaya, bunu yaparken de bizzat o
dertleri yaratmış sınıfla (o dönemde bu sınıfı ordu ve namussuz tüccarlar
oluşturuyordu) yakınlık tesis etmeye (“albayım”) yöneliyor. Bunun da farkında –
zaten Oğuz Atay’ı farklı kılan da bu farkındalık, kendisine de yöneltmekten
çekinmediği sarkazm.
Atay’ın sesi kendi döneminin edebiyat ortamıyla son derece
uyumsuz, bireyi ve toplumsal meseleleri ele alış biçimi yaygın kabul görmüş
biçimlere uymuyor – bu anlamda Tanpınar’ın ve Atılgan’ın kaderini paylaşıyor[1].
Bir ortak noktaları daha var – üçü de "Kadın”dan korkuyor. Bu korkuyla başa
çıkma yöntemleri de yine temelsiz bir “üstten bakış”.
Oysa Atay’ı sonraki kuşaklar için bu kadar cezbedici kılacak
şey tam da bu ses, hatta “iç ses” – oyunların farkında olan ama dışında
kalamayan, kalamadıkça acılaşan ama kendisini de eleştirdiği, çuvaldızı
kendisine batırabildiği için başkaca bir şey yapması gerekmeyen duyarlı
gençlerin, kafalarının içinde bayıla bayıla yankıladığı bir iç ses. Atay’ın çok
sevilmesini sağlayan bir diğer unsur da zaten bu eleştirellik – 70’lerde değil
de 80’lerde parlamasının altında, toplumcu bakışın yerini bireyci bakışın
alması ve Atay’ın hedefine koyduğu kutsal ineklerin bu muameleyi hak ettiğine
dair çok daha geniş bir oydaşmanın ortaya çıkmış olması yatıyor.
Bazı yazarlara böyle oluyor – edebiyat dünyası onlara hazırlıksız
yakalanıyor ama eninde sonunda yetişiyor.
[1] Modern
Türk edebiyatının en iyi ve en önemli üç yazarına eklenecek Latife Tekin’in
kaderinin bu olmaması ilginç – Tekin Sevgili Arsız Ölüm’le
çıkageldiğinde onun fantastik (biraz estetize edilmiş ama yine de sahici)
fakirlik anlatısı çok daha kolay kabul ediliyor edebiyat dünyası tarafından –
vakti gelmiş iyi fikir muamelesi görüyor.
10.5.26
Ne Yazmışım, Neden Yazmışım
Bugüne dek yazdıklarıma baktığımda, genellikle “sistem” karşısında yalnız kalmış bireyi yazdığımı görüyorum; “sistem”in tanımları farklılıklar gösterebiliyor, bireyler başka başka türden olabiliyor, yalnızlık ve bununla mücadele biçimleri de aynı şekilde değişkenlik gösteriyor.
7’de Hakan bir yeraltı dininin, Kronk’un sistemiyle
karşılaşıyor, sisteme buyur ediliyor, sistemi beğenmiyor (daha doğrusu ciddiye
alamıyor) ve sistemden çıkmak istiyor, bunun bedelini de canıyla ödüyor.
Suç ve Ceza’da sistemi bizzat Mukaber
yaratıyor, kendi kafasının içinde var olan bir sistem bu, yazarların okunmak
suretiyle öldürüldüğü bir sistem; Mukaber bu sisteme karşı yalınkılıç bir
mücadeleye kalkışıyor ama daha neredeyse ilk adımda kendi yenilgisini ilan edip
canına kıyıyor, tek tesellisi sistemden önce davranmış olmak.
Gitmeyecekler İçin Urbino’da “birey” Dük ve
onun görevlendirdiği ikiz kızlar, “sistem”se uluslararası turizm düzeni. Burada
bireyin mücadeleden galip çıktığını, en azından bir cephede (Urbino) sistemi
dize getirdiğini görüyoruz. Bunun gerçek bir zafer olup olmadığı tartışılır –
başka cephelerde yinelenmediği gibi, burada da Urbino’nun yıkımına yol açtığı
için kaş yaparken göz çıkarıldığı, bunun bir Pyrrhus zaferinden ibaret olduğu
iddia edilebilir.
Olgunluk Çağı Üçlemesi’nin ilk cildi olan Balığın
Esir Düştüğü Yer’de Hökl, sistemin sıradan bir dişlisiyken bunu
reddederek sisteme karşı bayrak açıyor; yok edilmesi beklenirken bir lütuf sonucu
affediliyor ve sonrasında sistem karşıtı mücadelenin tarihçisi rolüne
bürünüyor. Sönmemiş Kireç’te BMA aynı sistemin lokal bir versiyonuna karşı
bağımsızlık mücadelesine girişen, yalnızlıktan gelip yalnızlığa giden bir lider
konumunda. Oyun İmparatorluğu sistemi galaktik boyutlara çıkarıyor,
burada Zürafaları Lekeleme Komitesi’nin de, Dünya’sı temsil eden O’nun da
modeldeki “birey”e uyduğu söylenebilir. Üçleme’de mücadele sonlanmaz; sistemin
gerçekliği, dolayısıyla mücadele olasılığının kendisi şüpheye düşer. Bu tabii
aynı zamanda bireyin yenilmeden kurtulabileceği bir dünya vaat eder.
Kant Kulübü, 7’yle başlamış Holéy
Sevner-Zürafaları Lekeleme Komitesi evreninin çocuk kitabı versiyonunu sunuyor,
burada ana karakterler sistemin adamları aslında, “birey”se hiç bunlardan
haberi olmayan, dolayısıyla mücadele de veremeyen Alkan; ancak kendisi olmayı
sürdürmekle verebiliyor mücadelesini ama bu da yeterli olmuyor. Yenilmesinin
gerekliliğini kabulleniyor, sistemi haklı buluyor bir anlamda.
19’da ve Zamanın En Kısa Hali’nde bu
sistem-birey karşıtlığı biraz daha yumuşuyor, hatları keskin olmaktan çıkıyor. 19’da
M.’nin “Gerçek’ten daha edebi, Edebiyat’tan daha geçek” bir kitap yazma utkusuyla
genel edebiyat dünyasına ve yayıncılık endüstrisine karşı ayaklandığı söylenebilir;
kazandığı zaferse güvene ve aşka ihanet ederek, son tahlilde sisteme
beklenmedik bir yerden entegre olarak kazanılmış bir zafer.
Zamanın En Kısa Hali’nde adsız ana karakterin
yaradılışı (cinsiyetler arasında serbest geçişkenliğe sahip oluşu) onu
yapayalnız kılıyorsa da “sistem”le bu alanda bir savaş vermiyor; Constantine
kadar ayrıksı olsa da sistem onu görmezden geliyor bir anlamda. Karakter de
zaten sisteme karşı bir mücadele algısı yansıtmıyor romanda verilen “an”larda; roman
sanki sistem-birey karşıtlığının ve bunun sonucu ortaya çıkan mücadelenin
tanımlanmadığı bir dünyada suyun kendi yolunu bulacağını, herşeyin olacağına varacağını
söylüyor.
Sincaplı Gece’de Emine, sisteme karşı verdiğini
sandığı mücadelenin bizzat sistem tarafından senaryolaştırılmış, sonucu belli,
sistemi berkiten bir mücadele olduğunu öğrenmek zorunda kalıyor.
Y’de Constantine tam anlamıyla tüm dünyaya karşı tek
başına bir varoluş mücadelesi veriyor; romanın sonunda bu mücadelede yalnız
olmayabileceği sezdirilse de, Pinokyo olmaktan çıkıp kanlı canlı, etten
kemikten bir çocuğa dönüşebilmesinin, varlığını sürdürebilmesinin, sisteme
dahil olmayı seçmekle mümkün olduğunu görüyoruz.
Ofelya, sistemin ve sonuçlarının en katı biçimde
tanımlandığı bir kurgu dünyasında geçiyor; roman Hamlet oyununun (yani
Shakespeare’in) kurallarının ve sınırlarının ihlal edilmeyeceği vaadiyle
başlıyor ve bu vaadin yerine getirilmesiyle sonuçlanıyor. Bu koşullar altında
Ofelya yine de çırpınmaktan ve kendisi olmaya çalışmaktan vazgeçmiyor; trajik
yenilgisi ancak gelecekteki zaferlere atıfla “boşunalık”tan kurtuluyor.
Sözcüklerin Anlamı’nda sistem çok güçlü, birey
(Duru’yla Demir) çok zayıf; mücadele, ancak mücadele etmeyerek, sistemin
farkında değilmiş gibi yaparak mümkün görünüyor, daha doğrusu bireylerin kabulü
bu. Acımasızca ezilmelerine yol açan da belki bu mücadelesizlik ve
aldırışsızlık.
Bu romanların hepsinin temelinde bir Tepegöz masalı, bir David-Goliath
efsanesi yatıyor gibi; çocukluğumun hikayelerinde bu tür mücadelelerin
geçtiğini çok iyi hatırlıyorum, hatta Mandrake’nin bir macerasında da dev bir
robot olarak konu ediliyordu Goliath. Ancak bu efsanedeki umut bende tampere edilmiş,
dizginlenmiş, ona sinik bir gözle bakılmış. Bu bakışın kaynağında da üç temel
okuma olduğunu düşünüyorum – 1984, İkinci Vakıf ve Tutunamayanlar.
Bu üç romanı da lise yıllarımda okudum ve üçünden de okur olarak çok etkilendim
(her ne kadar Cesur Yeni Dünya’nın 1984’ten daha iyi bir
roman olduğunu düşündüysem de); yazar olarak da çok etkileneceğimi o zamanlar
bilemezdim elbette. İkinci Vakıf bana “sistem”in ne kadar büyük
boyutlarda, ne kadar güçlü, ne kadar gizli tasavvur edilebileceğini gösterdi; 1984
işin içine sinsiliği, mücadeleyi kırma biçimlerinin acımasızlığını, bireyin
gerçek yalnızlığını kattı; Tutunamayanlar’sa herşeyin aslında kendi tahayyülümüzün
bir sonucu olabileceğini, yenilginin önce kendi kafamızda gerçekleştiğini,
yalnızlığın mutlak olduğunu ama bunun da kafaya bağlı olduğunu düşündürdü.
Şimdi bakınca öyle geliyor en azından. Şu kadarını yazarken de biliyordum ama: Zürafaları
Lekeleme Komitesi’nin atası İkinci Vakıf; Balığın Esir Düştüğü Yer’deki
Ebrino 1984’ün O’Brien’ı; Hakan, Mukaber, Ofelya ve diğerleri hep Atay’ın
paltosundan çıkma.
Yine de vurgulamam gerek, bu romanları kafamda bu modelle
yazmadım; şimdi geriye bakıp ortak noktalarının bu kadar kolayca bir çerçeveye
oturtulabileceğini görmek de şu an beni şaşırtıyor.
6.5.26
orhan cem çetin - cem akaş: fotoğraf ve yazı üzerine söyleşi
Ak-sayanlar IV
Son zamanlarda aktarma ve
saklamanın, yapılabilecek en iyi şey olduğunu düşünerek, edebiyat ve
görsel sanatlar arasında bir zamanlar var olan -şimdi ise ayrılmış- iki
alanın yan yanalığını daha sıkı dokumak, anlatım olanaklarını genişleterek
kendi içinde katmanlanan bir iz yaratabilmek adına yazarlar ve sanatçılarla
bir araya geliyoruz. Kendine ait bir sanat ve yazı diline sahip olan yazar ve
sanatçıların birbirine ulaşma olanağını arttırmak ve bu temas aracılığı ile
oluşan nefesin izini tarla sürer gibi sürmek ve bu sürecin mümkün
olduğunca devam etmesini sağlayabilmenin başka bir eşik
oluşturabileceğine inanıyoruz. Dördüncü dosyamızda, yazar Cem Akaş ile
fotoğraf sanatçısı Orhan Cem Çetin’i bir araya getirdik.
Çınar Eslek
Bugün, sanatın estetik kuramları terk
etmesi, bu terk ediş sonucu sanata dair soru sormaktan çok dış görünüşle
ilgilenmesi ve her türlü düşünceyi, bakış açısını yavaş yavaş
kendinden uzaklaştırması çoğu zaman üretilen yapıtların genel bir dil yada
görünüş içinde yer almasına neden olabiliyor. Düşünme zemini hızlıca
ayaklarımızın altından çekilirken üretilen her çalışma hoş ve güzel tanımlamasından
öteye gitmiyor. Her şey, güzellik kaygısı içerisinde sunuluyor, var olmak
ve devam edebilmek için bir araya gelinen beraberlik diğerlerini anlamak ve
tanımaktan çok görmezlikten geliniyor. Çokluk yoğun alanlar kapladığı
için birbirine kenetlenmiş zincirler gibi yayılarak halkalar oluşturuyor.
Mevcut sanatın genel dil ortaklığı bu
doğrultuda kabuk değiştirirken kapalı devre çalışan mekanizmayı açık
devreye dönüştürebilmek adına her alan ile temas noktalarını çoğaltarak
daha çok tanımaya ve özne olanın, kendi de olanın gerçekliğini sunabilmesi
adına bu örnekler yeni teknik olanaklar ve bağlamlar ile birlikte sanat
yapıtlarına taşınabilir olması yeni bir dil oluşturabilir.
Tam bu noktada fotoğrafın bütün
teknik olanaklarına hakim sanatçı Orhan Cem Çetin, fotoğrafın ya da dijital
imgenin hiç olmadığı kadar kitle iletişim aracı olduğu bu dönemde bu
olanakları sanatın içinde sorunsallaştırarak daha öznel bir deneyim sunmaya
çalışıyor. Dilin kendisini mesele haline getiren yazar Cem Akaş ise dili
başlı başına bir oyun alanına dönüştürerek sekmeler yaratmaya
çalışıyor. Ak-sayanlar serisi için bu sayıda Orhan Cem Çetin ve Cem
Akaş ilk kez bir araya gelerek fotoğraf disiplinini konuşup birbirini
tanımanın başlangıcını oluşturdular.
Çınar Eslek: Siz uzun süredir fotoğraf alanının içindesiniz ve fotoğrafın bir çok
alanında yer aldınız.Uzun bir sürede Polaroid’te teknik yöneticilik yaptınız.
Orhan Cem Çetin: Polaroid’te teknik yöneticiydim. Sonra birden kafamda
sigortalar attı, ben fotoğrafçı olmak istiyorum ne işim var benim böyle
işlerin içinde dedim. Çınar Eslek: Cem Akaş ile aynı üniversitede
bulunmuşsunuz. Orhan Cem Çetin: Boğaziçi Üniversitesi. Ben
psikoloji mezunuyum. 85’te Sosyal Psikoloji Yüksek Lisansı'ndan kaydımı
sildirdim. 77 girişliyim, 90’da Paloroid’ten istifa ettim. Hadiye Cangökçe
ile Hezarfen Fotografya adlı stüdyoyu açtık ve tanıtım fotoğrafçılığı
yapmaya başladık. O gün bugündür şirketler dünyasını bir tarafa iterek
fotoğrafçılık yapıyorum. Cem Akaş: Şimdi olsaydı muhtemelen yine
şirketler dünyasını bir tarafa itmek zorunda kalacaktın. Orhan Cem Çetin:
Aslında sektörle tam olarak ilişkim kopmadı. Paloroid’e dışarıdan
danışmanlık yapmaya devam ettim. Şu anda da Sigma’ya danışmanlık yapıyorum.
Geçen senenin sonlarında ticari fotoğraf ile ilişkimi tamamen kestim, firmamı
kapattım, emekli oldum. Ders veriyorum ve danışmanlık yapıyorum. Bahçeşehir
Üniversitesi’nde saat ücretli olarak derslere giriyorum. Çınar Eslek:
Cem, sizin de, fotoğraf ile yakın bir temasınız var. Hatta, Can yayınlarından
çıkan Sincaplı Gece adlı romanınızın baş karakterini Mindy isimli bir
fotoğraf makinesi olarak kurdunuz. Kitabınız çok ince bir şekilde bir sistem
eleştirisi de yaparak, teknolojinin kendi gerçekliği doğrultusunda
olabilecek handikapları bize sunuyordu. Cem Akaş: Kitap fikri hiç
olmayacak yerlerden geliyor genellikle; Mindy de böyle oldu. Mesela bir gün
Moda’da yürürken önümden kaslı deprem uzmanımız geçti, “Bir insanın
güçlü olduğunu bir bakışta anlıyoruz, çünkü kasları var,” diye
düşündüm. Sonra “aslında bir insanın zeki olduğunu da bir bakışta
anlayabilsek ne komik olurdu,” diye düşündüm, ardından “mesela insanın
zihinsel gelişkinliğini saptayan bir fotoğraf makinesi olsa, böyle başının
üstünde rengarenk ışıklar gösterse,” diye düşündüm. Oradan da Sincaplı
Gece'nin fikri doğdu. Roman buradan başlıyor, ama hemen bir çapanoğlu
çıkıyor: Çekilen fotoğrafların bazılarında, çekim anında orada olmayan,
soluk renkli insanlar görünüyor. Bunlar kim, neredeler, neden fotoğraflarda
görünüyorlar derken roman dönmeye başlıyor. Sanat ve edebiyat ilişkisi
benim için her zaman geliştirilmesi, üzerinde durulması gereken bir ilişki
türü oldu. Bu bağlamda fotoğraf özel bir yere sahip. Bu yüzden Orhan Cem
Çetin ile ortak bir iş yapacağız. Can Yayınları’nın ciddi bir klasikler
dizisi var, bu klasiklerin kapak düzenini de çok klasik bir şekilde
yapıyoruz. Düzeni biraz hareketlendirmek istedik; yirmi klasik başlık
seçerek bunları Türkiye’den yirmi çağdaş fotoğraf sanatçısıyla
eşleştirdik. Şimdi her biri, bir klasik roman için özgün bir fotoğraf
çekecek. Kitapların yeni baskısında bu fotoğrafları kullanacağız, daha sonra
bu yeni seride kullanılan fotoğrafların sergisini de açacağız. Cem de o yirmi
fotoğrafçının arasında yer alıyor. Projeyi yirmi kitapla ve fotoğrafçıyla
sınırlamıyoruz elbette, devam ettireceğiz. Ben edebiyat ve fotoğraf
ilişkisini oldukça fazla önemsiyorum. Çınar Eslek: Edebiyat
tarafından bakılınca, edebiyat ile resmin daha çok yakınlaştırıldığını
görürüz. Fikret Mualla 1930’lu yılların ortalarında Paris’ten İstanbul’a
döndüğünde, yazar, sanatçı ve düşünürlerin buluşma noktası olan Yeni
Adam dergisi, şiir kitapları ve gazetelerdeki hikâyeleri resmeder. Bugüne
baktığımızda bu yönelim pek değişmemiştir. Cem Akaş: Tam da bu
yüzden! Ben bazı fotoğrafçıların yaklaşımında öykücü-anlatıcı bir göz
görüyorum. Bazı fotoğraflar hakikaten bir hikaye anlatan, bakan kişiye de o
hikayeyi anlattıran fotoğraflar. Bazı fotoğraflarla edebiyat arsında nerdeyse
doğal bir eşleşme var, ayrı tutulmaları yersiz. Orhan Cem Çetin:
Fotoğrafın selfie gibi çok bayağı bulunan kullanım alanları da var. Bunlar
hepsi aynı potadaymış gibi bir algı oluştu. Bunun sebebi fotoğrafın dünyada
yeni bir olgu olması olabilir. Zira yazıda da aynı şeyin olması gerekirdi.
Alışveriş listesi de yazıyorsun, şiir de yazıyorsun. O zaman sadece ikisi de
ince uzun diye ikisi de aynı şey mi? Cem Akaş: Sanırım bu biraz da
mecranın ne kadar demokratik olduğuyla da ilgili. Örneğin fotoğraf çok
demokratik bir mecra. Orhan Cem Çetin: Herkes fotoğraf çekiyor,
herkes yazı da yazabiliyor. Cem Akaş: Bloglar ve sosyal medya
olanakları artıktan sonra herkes yazı yazabiliyor. Daha doğrusu eskiden
yazılanların okunabilmesi için bir aracıya ihtiyaç vardı. O aracı yayıncıydı
ve yayıncının kontrolü söz konusuydu; burada bir darboğaz vardı. Yayıncı
seçiyor ve kapıyı tutuyordu hep. Şimdi bu engel kalkınca isteyen herkes yazar
ve fotoğrafçı olabiliyor. Orhan Cem Çetin: Olsun zaten, ne kadar
güzel bir şey. Cem Akaş: Kesinlikle. Geçenlerde şöyle bir cümle
okudum: “Herkes eninde sonunda bir iki tane kalbur üstü fotoğraf
çekebilecek durumda.” Dolayısıyla sanatçı kimliğini ve sanat eserini yeniden
tanımlamak gerekiyor. Orhan Cem Çetin: Bu çok hayırlı bir şey.
Başından beri ben şunu savunuyorum: Telefonlarla fotoğraf çekilmeye
başlanınca bir feryat etti herkes. Bu ne böyle, fotoğrafçılık ayağa
düştü diye. Oysa bu süper bir şey çünkü herkesin fotoğraf çekmesi,
biz profesyonelleri sadece yukarı iter. Kimse bir sergiye gittiğinde ya da
albüm sayfalarına baktığında kendi evde yapabileceği bir şeyi görmek
istemez. Bizim deyim yerindeyse kuş kondurmamız gerekiyor. Zanaatın da kıymeti
azalmış durumda. O zaman daha entelektüel, daha derin, daha katmanlı ve daha
metaforik düşünmemiz lazım ki fotoğrafta eksik olan da buydu zaten. Bir de
demokrat geçiniyoruz. Herkesin fotoğraf çekmesi, herkesin şiir yazması
ütopya değil miydi? Bu şahane bir şey, niye karşı çıkalım ki böyle bir
şeye?
Cem Akaş: Oradaki endişe sanırım herkesin fotoğraf diye yaptığı şeyin sonunda
fotoğraf sanatı olamayacağı kaygısı olabilir. Orhan Cem Çetin:
Olmayıversin. Sanat da o kadar yüce bir şey değil ki zaten. Cem Akaş:
Senin de değindiğin gibi, sonuçta, fotoğrafa anlamını veren fotoğrafa
bakan kişi. Asıl onu okumak lazım. Görülen şeyle verilecek anlam birbiriyle
bağlantılı. Örneğin edebiyatta açık yapıt okumaları denen şey de
okuyucunun yapıta kattığıdır; Biz ne kadar çok şey getirebiliyorsak bu bizim
zenginliğimiz oluyor. Orhan Cem Çetin: Evet, herkes fotoğrafı, duvara
astığı zaman sürecin tamamlandığını düşünüyorlar. Aslında bu sondan bir
önceki aşama. Eser, en önce izleyicinin zihninde oluşuyor. Cem Akaş: Sen,
fotoğrafçı olarak, çektiğin fotoğrafı bir anlam ile ilişkilendiriyorsun.
Senin koyduğun anlamla izleyicinin oluşturduğu anlam her zaman
örtüşmeyebilir. Bu senin için bir sorun teşkil ediyor mu? Orhan Cem
Çetin: Nadiren. Zaten yüzde yüz örtüşmesi mümkün değil. O yüzden
çok büyük bir problem olarak görmüyorum. Ama başı boş bırakmak da
istemem. O yüzden ben bir bağlam, bir çerçeve oluşturmaya çalışıyorum.
Bunu genellikle ya fotoğrafı isimlendirerek ya da bir sunuş metniyle yapıyorum.
Aynı serideki fotoğrafların hepsi bir araya gelince bir cümle
oluşturuyorlar. Ama bu- nun dışında izleyicinin gördüklerinden ne
çıkaracağı benim kontrolümün dışında. Bazen bazı fotoğrafların içine
cümle parçacıkları yazıyorum. O dili bilmeyen birisi bir şey anlamayabilir
tabii. Ancak bu da dert değil, bugün an- lamaz belki on sene sonra anlar.
İzleyiciyle beraber sanat ürettiğimi kabul ettiğim için bu hiç sorun
değil. Çınar Eslek: Üretimlerini izleyiciyi düşünerek mi gerçekleştiriyorsun?
Orhan Cem Çetin: Bana göre, birbirinden daha az önemli olmayan üç
unsur var: Eser, sanatçı ve izleyici. Aralarında bir hiyerarşi yok.
Sanatçıyı izleyicinden daha üstün olarak kabul etmiyorum. Aynı düşüncem
tam tersi için de geçerli. Genellikle izleyici bu denklemin dışına
bırakılıyor, onsuz da olur gibi düşünülüyor. Hatta tiyatro için de
söylenir. Tiyatroyu neye indirgeyebilirsiniz? Metin olmayabilir, sahne
olmayabilir, dekor olmayabilir; her şeyden vazgeçebilirsin ta ki bir tane
seyirci ve bir tane oyuncu kalana kadar. Minimum tiyatro böyle oluyor.
Çağdaş tiyatro ile ilgili bir konuşma yapılırken bir soru sormuştum.
Oyunculuk üzerine muazzam bir literatür var. Olmazsa olmaz, asgari iki
şeyden bahsediyoruz. Ötekisi hakkında ne biliyorsunuz? Seyirci ne için
geliyor oraya? Beklentisi nedir? Kafasından ne geçiyor? Pek bir şey
bilmiyorlar. Böyle bir yerden yaklaşıyorum. İzleyici benim işlerime
baktığı zaman ne görüyor? Ne düşünüyor? Ne hissediyor? Benimle ne
konuşmak, neyi paylaşmak ister? Cem Akaş: Karşı karşıya gelebiliyor
musun izleyiciyle? Orhan Cem Çetin: Her fırsatta. Sanatçı
konuşmaları, yazışmalar ve söyleşiler yoluyla gelen fırsatları kaçırmamaya
gayret ediyorum. Böylece insanlarla iletişimi hep koruyorum. Ben kendim gibi
insanlar için sanat yaptığımı düşünüyorum. Onlarla bir şey paylaşıyorum.
Böyle olunca, benim de onların gündemlerini ve bakma alışkanlarını bilmem
gerekiyor. Çınar Eslek: Cem, sizin metinlerinizi ve yayımlanmış
kitaplarınızı okuduğumda seçtiğiniz kitap isimlerinden de anlaşılacağı
üzere bir çok göndermenin yanı sıra sürekli metinler arası dolaşım söz
konusu olduğunu görüyorum. Ayrıca makalelerinizde değindiğiniz sorunsallar
oldukça güncel hem de diğer disiplinlerden beslenmekte. Dolayısıyla
okuyucunun biraz bu dile hakim olması lazım. Bu noktada okuyucuyu çok
düşünerek hareket etmek Orhan Cem Çetin’in anlayışının tam tersi gibi
duruyor. Cem Akaş: Çok da tersi değil aslında. Fotoğraflar “okuma
süresi” olarak baktığımızda kısalar ama on fo-toğraflık bir seri
yaptığınızda bütünlük oluşturuyorlar. İlk fotoğrafa bakıldığında
anlamaşılamayacak anlamlar, serinin bütününe bakıldığında biraz daha fazla
kavranabiliyor. Onuncu fotoğraf aslında ilk dokuz fotoğraftan da
faydalanıyor. Romanda da biraz böyle. Romana daha fazla zaman yatırımı yapmak
gerekiyor. On roman okumak, on fotoğrafa bakmakla aynı şey değil. Ama
fotoğrafta da anlam katmanları açısından belirli bir derinlik elde etmek
mümkün. Fotoğrafta da kullanılan malzemenin bile tarihsel bir göndermesi
olabilir. Polaroid üzerine bir şey yapılıyorsa başka bir şey
çağrıştırabilir. Orhan Cem Çetin: Benim öğrencilerime telkin
ettiğim bir şey var: Eğer fotoğraf bir resim ise, bizim paletimizde boyalar
yok, onun yerine Polaroid, siyah-beyaz, bilgisayar teknolojileri ve farklı
teknikler var. O halde fotoğrafçı çalakalem, rastgele birini alıp kullanmıyor.
Bir iş, Polaroid veya projeksiyon ya da başka bir yöntemle üretiliyorsa
bunun bir nedeni olmalı. Bir süredir dikkat ettiğim katmanlar var. Başlarda
pek ayırt edemiyordum. Çok farklı izleyici profilleri var: Biri geliyor sadece
renkleri beğeniyor, başka biri ismini beğeniyor. Belki de bu katmanları
oraya yerleştirmek lazım ki kimse eli boş dönmesin. Cem Akaş: Fotoğrafın
içine ne koyulduğuna da bağlı. İşte bu yüzden senin koyduğun anlam ile
izleyicinin koyduğu anlam örtüşüyor mu diye soruyorum. Sen, Vivian Maier
fotoğrafını çağrıştıracak bir fotoğraf çekmiş olabilirsin. İzleyici
Vivian Maier’den habersizse boşa giden bir gönderme olacak. Orhan Cem
Çetin: Fotoğraf gösterir ama anlatmaz. Metin ise anlatır ama göstermez.
Birinde olan ötekinde yok. Cem Akaş: Edebiyat da betimleme yapıyor
tabii. Gösteremediğimiz şeyi okuyucunun zihninde canlandırabilmek için kırk
dereden su getirir. Hareket betimlemesi, çevre betimlemesi, dönem
betimlemesi, zaman betimlemesi yapıyorsun. Fotoğrafta gösterdiği ama anlatamadığı
şeyi anlatabilmesi için bir sürü şey katıyor. Mesela Diane Arbus
fotoğrafında “ucube” diye anılan insanların hikayesi üşüşüyor kafana.
Aslında bir şey doldurmak istiyorsun. O canlandırma mekanizması edebiyatta ve
fotoğrafta farklı amaçlara hizmet ediyor ama benzer biçimde işliyor.
Çınar Eslek: Cem, kitaplarınızda uzun betimlemelerden kaçınıyorsunuz.
Gücünü, dilin olanaklarının sınırlandırmasından alması, okuyucunun da uyanık
olmasına yol açıyor. Ayrıca, dilin kendisi üzerine bir inşa da söz konusu.
Cem Akaş: İlk romanım 7 'yi yazarken tam da böyle bir şey yapmak
istedim. Sanki birisi, bir tür belgeseli seyrediyormuş da onu bize
anlatıyormuş gibi. O yüzden orada mümkün olduğu kadar, insanların
zihinlerinin içine girmeyip, ne hissettiklerini, ne düşündüklerini
anlatmayıp, bunu sadece fiziksel olarak gözlemleyebileceğimiz şeyleri,
dışavurumları aktarayım istedim. Yani bacak bacak üstüne atıyorsa, elindeki
bir şeyi yere düşürüyorsa, kaşı gözü oynuyorsa eğer onları tam
anlamıyla anlatmak. Okuyucu oradan karakterin ne hissettiğini, ne
düşündüğünü çıkarabilir. Orhan Cem Çetin: Bu aslında senaryo
tekniğidir. Cem Akaş: Zaten 7 'yi bana ilk önce senaryo olarak
sipariş etmişlerdi. Sonra adamlar ortadan kaybolunca, bu kadar çalıştım
bari romanını yazayım dedim. Sonraları bana çok yakın gelen bir yaklaşım
oldu. Öyle olmayan birçok şey de yazdım ama hep rahat hissettiğim bir ifade
biçimi oldu. Son iki kitapta onu daha çok yaptım. Sincaplı Gece'de
çok kullandım bu yaklaşımı. Orhan Cem Çetin: 97’de yaptığım Böyle
Fotoğraflar Yok adlı bir serim var. Bu seri sadece betimleme üzerine
kurulu. Her biri bir fotoğrafı tasvir eden metinlerden oluşuyor. O yıllarda
annemim gözlerinde çok ağır bir retina hasarı oluştu ve görememeye
başladı. Hala da öyle. Keskin görüş yok, çevresel görüş var. O da flu
olduğu için diyelim ki orada birinin oturduğunu görüyor ama kim olduğunu
anlayamıyorsunuz. Bu seri aslında annem içindi. Cem Akaş: Fotoğrafı,
birçok şekilde tasnif etmek mümkün ama yaygın kullanılan bir tanesi şu:
Bir uçta tamamen kurgulanmış fotoğraf ile öteki uçta saptanmış ya da
bulunmuş fotoğraf. Bir uçta Jeff Wall film seti kurar gibi seti kuruyor,
yüz binlerce dolar harcanıyor bu setler için, casting yapıyor,
trafiği kesiyor, belediyeden izinler alıyor. Öbür uçta da Instagram
fotoğrafçılığı diyebileceğimiz, o anda orada bulunmuş olmaktan
kaynaklanan, doğru anı saptamış olmaktan kaynaklanan bir fotoğrafçılık
bulunuyor. Orhan Cem Çetin: Bu fotoğrafın kendi içindeki en klasik
atışmasıdır. Doğrudan fotoğraf (kurmaca fotoğraf veya an fotoğrafı)
sahnelenmiş fotoğraf. Fotoğrafın asıl misyonu nedir? Teflon malzemesini
bulduk ve bunu en iyi nerede kullanalım da diğer kullanımlarını yasaklayalım
gibi. Fotoğraf en iyi hangi işe yarar, bu yıllarca tartışıldı. Ya biri ya
öteki. AFSAD sempozyum yapmıştı belgesel fotoğrafla ilgili. Panelisttim ben
de. İlk turda şunu söyledim: "Bütün fotoğraflar kurmacadır.
Fotoğrafın kendisi bir manipülasyondur. Akan zamanı donduruyorsun. Renkli bir
dünyayı siyah beyaz yapıyorsun. Ölçeğini değiştiriyorsun. Şuradan ya da
buradan çekiyorsun. Objektif değiştiriyorsun. Bizim an fotoğrafı dediğimiz
fotoğraflardaki kurgu gerçeklik kurgusudur. Ayrıca, fotoğraf gerçekliği
temsil etmez, ima eder. İkinci turda, bütün fotoğraflar belgeseldir,"
dedim. Çünkü bir şey olmadan fotoğrafını çekemiyorsun. O sahne olmalı ki
fotoğrafını çekebilelim. Böyle bir sahne gerçekleşti ve böyle göründü.
Neyin belgesi peki bu? Bu görünüş kurmaca, sahnelenmiş de olsa,
sanatçının zihninden geçenlerin belgesi. Böyle de bakılabilir. Son noktada
da ben şunu söylüyorum: bu ikisinin birbirine çok ihtiyacı var. An
fotoğrafının kendi kıymetini koruyabilmesi için bir referans olması lazım. O
da kurmaca fotoğraf. Ona nazaran sen doğrudan fotoğrafa bir kıymet
veriyorsun. Diğeri de illüzyonunu doğrudan fotoğraf sayesinde oluşturuyor.
Jeff Wall bana kalırsa arada duran bir örnek. Kurmaca tarafında değil tam
olarak. Çünkü örneğin yolda yürürken yan gözle bakan çift, tümüyle
sahnelenmiş bir fotoğraftır ama o sahneye daha önce tanıklık etmiş,
görmüştür. Bir rekonstrüksiyon yapıyor. Cem Akaş: Henri
Cartier-Bresson an fotoğrafı gözükür ama bir sürü şeyi sahnelemiştir.
Çocuklar siz şurada oynayın, sevgililer siz şurada öpüşün gibi. Orhan
Cem Çetin: O yüzden fotoğrafta şu günlerde öznellikten kaçınılamayacağı
kabul edildi ve öyküler fotoğrafçı üzerinden, fotoğrafçının tanıklığı
üzerinden, öznel durumu üzerinden yapılıyor. Magnum fotoğrafçılığı bile
öyle. Alec Soth’un Niagara işi son derece kişisel bir anlatıdır. Kendi
tecrübesi üzerinden balayı endüstrisini, oradaki ucuz otelleri, aşk
gecelerini ve kendi yalnızlığını anlatır. Cem Akaş: Sen ne kadar takip
edebiliyorsun yeniyi? Ben Instagram'a girdiğimde fotoğrafçıları takip
ediyorum, onların takip ettikleri fotoğrafçıları takip ediyorum. O bitmiyor
hiç bir zaman. Öyle yapınca bazı modaları fark ediyorsun. Işık ile ilgili,
nesne ile ilgili, renk kullanımıyla ilgili. Orhan Cem Çetin: Bir
ayağım okulda olduğu için takip edebiliyorum. 2014’te emekli oldum. Bilgi
Üniversitesinde bölüm başkanıydım. Öğrencilerden çok şey öğreniyorum.
Bazı hileler de yapıyorum. Konsept geliştirme dersinde ilk haftalarda öğrencilere
sunum yaptırıyorum; takip ettiğiniz, beğendiğiniz bir görsel sanatçıyı
beş dakika içinde anlatın diye. Tipik işlerini göster, kimden etkilenmiş
onu göster ve böylelikle yepyeni sanatçılar keşfediyorum. Cem Akaş: Bizim
edebiyat dünyasında “network” eskiden daha çok fazlaydı. genellikle dergiler
ve yayınevleri etrafında toplanırdı yazarlar. Son on-yirmi yıldır pek öyle bir
şey yok. İki üç arkadaş bir araya geliyor, sonra birisi ayrılıyor filan. Çınar
Eslek: Peki Cem, sizin fotoğrafa ilginiz nasıl başladı? Cem Akaş: Görsel
sanatlara her zaman ilgim vardı. Sinema, fotoğraf, resim ve çağdaş sanatın
farklı biçimlerini takip etmeye çalıştım hep. Ama kendimde hiç bir zaman o
yeteneği görmedim. Benim eşim fotoğrafçı, onun fotoğraflarını konuşarak,
onun takip ettiği fotoğrafçıları takip ederek fotoğrafla daha içli dışlı
oldum son dönemde. Teknolojik kısmına geri dönecek olursak bence edebiyatla
fotoğrafın en çok ayrıldığı yerlerden birisi belki orası. Yazmak çok basit
bir teknoloji gerektirirken fotoğrafta kullanılabilecek çok farklı aracılar
var: Kamera, objektif, film, banyo, filtre, Lightbox, Photoshop... Orhan Cem
Çetin: Aynı kamera ile yapabileceğin çok farklı şeyler var. Çınar
Eslek: Kitaplarınızın ve fotoğraflarınızın adını nasıl belirliyorsunuz? Cem
Akaş: Bazen kolay oluyor, yazmaya başladığımda biliyorum kitapların
adını. Mesala Y'nin adını en başından beri biliyordum. Bazen o kadar
kolay olmuyor, içeriden bir şey kullandığım oluyor. Bazen bir imgeye
başvuruyorum, Noktanın Kesişimleri gibi, Tekerleksiz Bisiklet gibi;
metnin yapmaya çalıştığı şeyi görselleştirebilecek imgeler. Orhan Cem
Çetin: Sizin metinlerinizde zekâyı çok etkileyici buluyorum. Adeta
parlıyor. Cem Akaş: Öyle demeyelim! Noktaların Kesişimleri
Antolojisi ilk çıktığında ben Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenciydim.
Tomris Uyar’dan Comparative Short Story diye bir ders alıyordum.
Yazmıyorduk ama Türk ve Dünya edebiyatından geniş bir yelpazede öyküler
okuyup üzerinde tartışıyorduk. Dönem bitti ve benim kitabım çıktı, Tomris
Hanıma hediye ettim. Sonra bana bir mektup yazdı, “Anladık çok zekisin de,
bunun her- kesin bilmesi gerekiyor mu?” diye. Bu algı biraz senin gibi
yaptığın şeyin teknik imkanlarını düşünmekten kaynaklanıyor; o biraz oyuna
yol açıyor, oyun da biraz zekâymış gibi gözüküyor. Orhan Cem Çetin:
Oyun zaten zekâdır. Yaptığınız dilbazlık. Şunu da söylemeliyim.
Fotoğrafçılar çok iyi bir şekilde fotoğrafın teknik niteliklerini fetiş
haline dönüştürebiliyorlar. Bu da başka bir tartışma konusu. Bir
fotoğraf ne kadar iyi olmalıdır? Gelinen bir nokta var ki bazı belgesel
işlerde teknik fetiş haline gelip öne geçiyor. Bir trajediden bahsediliyor,
herkes ne şahane fotoğraflar diyor. Oysa büyük bir insanlık dramı, bir
sefalet var görüntülerde ama izleyici “Vay be, Rönesans tablosu gibi,” diye
hayranlıkla izliyor. İnsanlar gördüklerine üzüleceklerine, yerlere
göklere sığdıramıyorlar. O yüzden ben kendime bir kural koydum: Bir
fotoğraf yalnızca gerektiği kadar iyi olmalıdır. Ne fazla ne de eksik. Benim
93’te yaptığım dijital işlerin çözünürlüğü son derece kötüdür.
Çünkü imkanlar o kadardı. Ben de bunu nasıl kullanabilirim? Bu yolla neler
anlatabilirim diye düşündüm. Bir şeyden kurtulamıyorsan onu abart diyorum.
Diyelim ki boru geçiyor odanın orasından; onu kamufle etmeye çalışmaktansa
fosforlu bir renge boya ve bir yapı haline getir. O kötü çözünürlüğü
beyhude tamir etmeye çalışma, onun imkanlarını araştır. Sonuçta reklam
fotoğrafçılığı yapıyordum, dört başı mamur, mükemmel tekniğe sahip
fotoğraflar üretmeyi de biliyorum. Ama ben bunu her dakika kullanmak zorunda
değilim. Elimdeki iş ne kadar iyi teknik istiyor? Edebiyatta da daha naif,
daha minimal, daha görkemli, daha gösterişli tercihler olabilir. Cem
Akaş: Edebiyat yapmak, edebiyat paralamak denen şey gibi. Çok düz
anlatabileceğin, öyle anlattığında da aslında çok çarpıcı olabilecek bir şeyi
süslemeye çalışmaktan kaynaklanan, edebiyat yapmayı başka bir şey
zannetmekten, alengirli laf etmekten kaynaklanan bir şey. Benim yayıncı olarak
okuduğum dosyalarda çok oluyor, eğer malzemenin kendisi iyiyse bunları
editörlük çalışması sırasında yazarıyla birlikte tıraşlıyoruz.
(2018)