5.3.24

Arz: Düşünce Tarihimizde Maddiyat-Maneviyat Ekseni ve Oto-Emperyalizmin Sonuçları

Türk düşüncesinin hakim paradigmalarından biri Doğu-Batı ekseni olageldi. Bu aslında maddiyat-maneviyat ekseniydi ama maneviyat neredeyse sadece İslami maneviyat olarak tasarlandı, Hint ve Uzakdoğu maneviyatı çok az belirdi bu formülasyonda. Dünya bu formülasyonda insanı Allah’tan uzaklaştıran bir istasyon olarak görüldü, zaten “dünya” sözcüğünün kelime anlamında da bu kirlilik duygusu var.

Bugün artık açıkça görülüyor ki milattan sonraki birinci binyılın önerdiği maneviyata dönmeye çalışmanın faydası yok. Aradan bir binyıl daha geçti, bugün üçüncü binyılın önereceği maneviyat, büyüsü bozulan dünyaya büyüsünü geri vermek (“re-enchantment of the world”) ama bunu başka bir yoldan yapmak üzerine kurulu olmalı. Burada yukarıdaki nedenlerden ötürü “dünya” yerine “arz” (“arzın merkezine seyahat”teki arz) sözcüğünü tercih ediyorum; arza yönelik, arzla bütünleşmeye yönelik bir maneviyat; “el kiri dünya”nın yerine “koruyacağımız ve bizi koruyacak arz”ı öne çıkaran bir maneviyat gerekli.

“Maneviyat” o kadar zor bulunur bir şey değil - insanın kendisinden öte, kendisini aşan bir aidiyet inancı kurması. Yeterince sessiz kalabilen herkes iyi kötü bir maneviyat edinir; her halükarda bu maneviyat, Osmanlı döneminin idealize edilmiş “bir elde kılıç bir elde Kuran” maneviyatından çok farklı olmak zorunda (kaldı ki Kanuni döneminde bile taş çatlasa 150 bin kişinin buna benzer bir maneviyatı olduğu varsayılsa, imparatorluğun kalan 30 milyonu başka bir gerçeklik yaşıyordu); bu dünyanın ötesine yönelik değil, bizzat arzı merkezine alan bir maneviyat olmak zorunda.

Bu tüm dünya için artık acil bir ihtiyaç, ama en net görülebileceği yerlerden biri hasbelkader Türkiye oldu. 19.-20. yüzyılın İslam odaklı Türk düşünürleri bugün yaşasaydı, geldiğimiz noktada İslam’ın artık bir çıkış olamayacağını gözyaşları içinde idrak ederdi herhalde. Son 20 yılda yaşanan oto-emperyalizm, bu toprakların ve bu insanların (dini-siyasi görüşü fark etmeksizin) sömürülmesi, İslam temelli maneviyatın dehşetli bir sinisizmle bu sömürüyü kolaylaştıracak ve sürekli kılacak şekilde kullanılması üzerinden yol aldı. Bugün kurulmuş olan “Müslüman ülke” görüntüsü, herhangi bir maneviyattan olabilecek en uzak ülkeyi yaratmayı başardı; maneviyatın en yüzeysel işaretleri kullanılarak en acımasız maddiyat mazur gösterilir oldu.

Bugün insanlığın çıkışını, ikinci binyıla özgü maddiyatçılığından sıyrılıp üçüncü binyılın maneviyatını kucaklamaya, “iyi yaşam”ın fiziksel koşullarını yeniden tanımlayıp arzı kurtarmaya yönelmekte görüyorum, ki arz da bizi kurtarabilsin.

21.2.24

Determining Plagiarism in Literary Works

In order to prove plagiarism between two literary works, it is not enough to identify similarities in ideas, themes, subjects, places, periods, characters and plots. Since people have been writing fictional texts throughout history, it is now almost impossible to find ideas, themes, topics, plots, characters, etc. that no one has ever thought of. These are therefore not covered by copyright. Every text written by every author has similarities with other texts written by other authors before. This is the presupposition of contemporary literature. This similarity does not mean plagiarism. If we were to destroy newly written books because they were more or less similar to other texts written before, no new books would be published.

To prove plagiarism, all of the following elements must be demonstrated beyond dispute:

1. Syntax overlap.

The two texts contain the same sentences and paragraphs, or the same sentences and paragraphs with minor changes, but retaining the main skeleton (paraphrase).

This is the most important criterion for proving plagiarism. In order to detect syntactic similarities, advanced software for academic texts can be used. It is important to note that no matter which two texts you compare, similar sentences can be found to some extent; this does not constitute plagiarism, as some sentences can easily be written by any author. It is generally accepted that this similarity can be between 5-10 percent. If the similarity exceeds this, plagiarism may be suspected.

2. Literary context overlap.

The functioning of the world created in the two texts is the same.

Every novel creates a literary world; the functioning and mechanics of this world consists of many elements and can be objective, psychological, surrealist, fantastic, fairy-tale, magical realist, socialist, materialist, religious, tragic, melodramatic, etc. To be considered plagiarism, the literary context must be the same in both texts. Comprehensive textual analysis is necessary to determine this.

3. Overlap in literary style.

The language and textual organization of the two texts are the same.

No matter how "plain" and "transparent" the language, every author's writing has distinctive stylistic features and unique linguistic tics. In order to speak of plagiarism, these stylistic features and tics must be identical in both texts.

Each text presents a structure. While part of this structure is related to how the text appears on the page, an important part of it is related to how the constituent parts of the text are arranged and how they relate to each other. The temporal and spatial organization of the text is included in this structure. In order to speak of plagiarism, this structure must be seen exactly in both texts. Comprehensive textual analysis is necessary to detect plagiarism in language and text structure.

4. Overlap in the purpose of writing the text and its conclusion.

The purpose of writing and the conclusion of the two texts are the same.

In every text, one can identify at least one purpose for writing that text; this purpose may be the consideration of an argument about the world, society, people, relationships, or it may be the evaluation of one or more truth arguments; it may be based on literary or artistic arguments. Again, when each text is completed, it reaches some conclusions in line with this purpose; again, these are conclusions about the world, truth or art. In order to speak of plagiarism, the aims and conclusions must be the same in both texts. Comprehensive textual analysis is necessary to determine this.

 

Cem Akaş

 

intihal nedir, nasıl yapılır?

İki edebi eser arasında intihal ilişkisinin kanıtlanabilmesi için fikir, tema, konu, mekan, dönem, karakterler, olay örgüsü benzerliklerinin saptanması yeterli değildir. İnsanlar tarih boyunca kurgusal metinler yazmış olduğu için, bugüne kadar hiç kimsenin akıl etmemiş olduğu fikirler,  temalar, konular, olay örgüleri, karakterler vs. bulmak artık neredeyse mümkün değildir. Dolayısıyla bunlar telif hakkı kapsamına girmez ve “copyright”lanamaz. Her yazarın yazdığı metin, başka yazarların daha önce yazdığı başka metinlerle benzerlikler taşır. Çağdaş edebiyatın ön kabulü budur. Bu benzerlik intihal anlamına gelmez. Daha önce yazılmış başka metinlere az ya da çok benzediği için yeni yazılan kitapları yok etmeye kalksaydık, hiçbir yeni kitap çıkamaz olurdu.

 İntihalin kanıtlanabilmesi için aşağıdaki unsurların hepsinin tartışmasız gösterilebilmesi gerekir:


1.Sözdizimi örtüşmesi.

İki metinde aynı cümlelerin ve paragrafların bulunması ya da bunların ufak değişikliklerle ama ana iskeletin korunarak (parafraz) yer alması.

İntihal iddiasının kanıtlanmasına yönelik en önemli kıstas budur. Sözdizimsel benzerlikleri saptamak için, akademik metinler söz konusu olduğunda kullanılan gelişmiş yazılımlardan yararlanılabilir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, hangi iki metni karşılaştırırsanız karşılaştırın, benzer cümlelerin bir oranda bulunabileceğidir; bu da intihal kapsamına girmez, bazı cümleler kolayca her yazar tarafından yazılabilir. Genel kabul, bu benzerliğin yüzde 5-10 arasında olabileceğidir. Bunu aşan bir benzerlik saptanırsa intihalden şüphelenilebilir.

 

2.Edebi bağlam örtüşmesi.

İki metinde yaratılan dünyanın işleyişinin aynı olması.

Her roman edebi bir dünya yaratır; bu dünyanın işleyişi, mekaniği çok sayıda unsurdan oluşur ve nesnel, psikolojik, gerçeküstücü, fantastik, masalsı, büyülü gerçekçi, toplumcu, materyalist, dini, trajik, melodramatik vs. olabilir. İntihalden söz edilebilmesi için edebi bağlamın iki metinde de aynı olması gerekir. Bunu saptamak için kapsamlı metin analizi gereklidir.

 

3.Edebi üslup örtüşmesi.

İki metinde dil ve metin kurgusunun aynı olması.

Ne kadar “düz” ve “şeffaf” bir dille yazarsa yazsın, her yazarın yazı dilinde ayırt edici üslup özellikleri ve kendine özgü dilsel tikler vardır. İntihalden söz edilebilmesi için bu üslup özelliklerinin ve tiklerin iki metinde de birebir görülmesi gerekir.

Her metin bir yapı sunar. Bu yapının bir kısmı metnin sayfa üzerinde nasıl göründüğüyle ilgiliyken, önemli bir kısmı da metni oluşturan parçaların nasıl dizildiği, birbirleriyle nasıl bir ilişki içinde olduğuyla ilgilidir. Metnin zamansal ve mekânsal kurgusu bu yapıya dahildir. İntihalden söz edilebilmesi için bu yapının iki metinde de birebir görülmesi gerekir. Dil ve metin kurgusunda intihali saptamak için kapsamlı metin analizi gereklidir.

 

4.Metnin yazılma amacında ve ulaştığı sonuçtaki örtüşme.

İki metnin yazılış amacının ve vardığı noktanın aynı olması.

Her metnin içinde, o metnin yazılmasını gerektiren en az bir amaç saptanabilir; bu amaç dünyaya, topluma, insanlara, ilişkilere yönelik bir savın ele alınması olabileceği gibi, bir ya da birden çok hakikat savının değerlendirilmesi de olabilir; edebi ya da sanatsal savların üzerine kurulmuş da olabilir. Yine her metin tamamlandığında, bu amaç doğrultusunda bazı sonuçlara ulaşır; bunlar da yine dünyaya, hakikate ya da sanata dair sonuçlardır. İntihalden söz edilebilmesi için iki metinde de amaç ve sonuçların aynı olması gerekir. Bunu saptamak için kapsamlı bir metin analizi gereklidir.

20.1.24

Marjinal Suç, Sanal Ceza

 1. Suç Nedir?

1.1. A la Kant, suç, doyum sağlamanın haksız bir yoludur.

1.1.1. Doyum, burada, en geniş anlamıyla tanımlanacaktır: herhangi bir arzunun –ister politik, ister cinsel, estetik, ruhsal vs. olsun– duyulan eksikliği giderecek derecede tatmin edilmesi.

1.1.2. Haksız bir yolun varolabilmesi için, haklı bir yolun da olması şarttır: aradaki fark, Kant için ahlaksal bir farktır, yasal değil.

1.1.2.1. Toplumun yasaları aracılığıyla, verili bir anda neyi suç olarak belirlediğinden ve zaman içinde bu belirlemenin geçirdiği değişikliklerden –ki bunlar doğrusal ya da döngüsel olabilir– bağımsız olarak, suç için, tüm zamanlarda ve tüm toplumlarda sabit kalan, “doğal” bir tanım vardır.

1.1.2.2. Bu, temelinde, dinsel bir görüştür.

1.1.3. Haksız yoldan doyum sağlamak Kant’a göre yanlıştır, yanlışlarınsa düzeltilmesi gerekir.

1.2. Hegel için suç, yalnızca birisine yapılan kötülük değil, aynı zamanda ve daha çok, bir ilkenin doğruluğunun yadsınmasıdır.

1.2.1 Hegel, Kant’a benzer bir şekilde, doğruluğu tartışılamayacak mutlak ilkelere ulaşır.

1.2.1.2. Bu da, temelinde, dinsel bir görüştür.

1.3. İnsanoğlunun varoluşuyla ilgili mutlakları belirlemek, en hafif deyimle ciddi ve öze ilişkin zorluklar içerir.

1.3.1. Bu varoluş, dünyanın varoluşunun ancak çok küçük bir bölümünü kaplamakta ve diğer –şu andaki ya da geçmişteki– canlı türleriyle karşılaştırıldığında bile, insanın pek uzun bir süredir dolaşımda olmadığı hemen görülmektedir.

1.3.2. Bu varoluş, ahlak değerlerinde şiddetli değişimlere tanık olmuştur: çok temel –hayatta kalma, üreme gibi konularla ilgili– birtakım ilkeler dışında kalanlar, hep değiştirilmek, karşı çıkılmak, ayaklar altına alınmak için ortaya konmuş gibidir.

1.3.3. “İnsan doğası”nı oluşturan ve buna uyan ya da ters düşen şeyleri saptamak bu yüzden ampirik araştırmanın öznesi olamaz pek: bunlarla ilgili her savın, a priori, dinsel, inanç-ifadeleri olması gerekecektir.

1.4. Bu, günümüze ya da başka bir zamana, bu topluma ya da bir başkasına ait yasaların rastgele, sırf yasa olsun diye oluşturulduğu anlamına gelmez.

1.4.1. Her yasal bünyede, belirli bir ekonomik şemayı ortaya çıkartmayı ya da gözetmeyi hedefleyen çok sayıda suç tanımı bulunur; e.g., demiryolu taşımacılığında devlet tekeli, mülkiyet hakları, vs.

1.4.2. Bunların yararı ya da ahlaksal niteliği ciddi bir şekilde tartışmalı olabilir.

1.4.3. Diğer suçlar genellikle o döneme hükmeden –ya da en kötü olasılıkla idiosyncratic ya da anakronistik– Zeitgeist’a uyum gösterir: her ne kadar, bu Zeitgeist’ın neler dikte ettiği hakkında çoğu zaman bir oybirliği bulunmasa da, ahlak konusunda geniş anlamda bir konsensüsten yine de söz edilebilir.

1.4.3.1. Başka bir insanı öldürmek, çalmak, “insan hakları” denilen şeyi ihlal etmek, genellikle yanlış sayılmaktadır örneğin.

1.4.4. Nasıl ki Zeitgeist’ın işaret ettiği anlam sabit ya da tartışılmaz değilse, mutlak ya da evrensel değilse, ahlak için de aynı şey geçerlidir.

1.4.5. Yine de, “ilerleme” diye bir şeyin olduğuna, bugünün yasalarının geçmiştekilerden “daha iyi” olduğuna, yarının yasalarının da bugünkülerden daha ileride olacağına dair yaygın bir inanış vardır.

1.4.6. Bu bir yanılsamadan ibarettir.

1.4.6.1. “Daha iyi”nin ne demek olduğunu tanımlamakta yarar var: bir yasa diğerinden teknik olarak daha iyi olabilir, çünkü daha açık, kesin, sofistike ve sınırları belirlidir; bir yasa, daha “adil” olduğu için de daha iyi olarak nitelendirilebilir.

1.4.6.1.1. Bu tartışmada, terimin ikinci anlamı kullanılmaktadır.

1.4.6.2. Hangi yasanın daha adil olduğunu saptayabilmek için bir adalet kavrayışının geliştirilmiş ve kullanılabilir olması gerekir.

1.4.6.3. Bu kavrayış ampirik olarak, insanoğlunun birkaç bin yıllık deneyiminin –ki bu deneyim toplamı çoğu zaman kendisiyle çelişir; dairesel değilse, en iyi olasılıkla sarmaldır zaten– analiz edilmesiyle oluşturulamayacağına göre, sentetik olarak üretilmesi ve sisteme dışarıdan “enjekte” edilmesi gerekir.

1.4.6.4. Böyle pek çok sayıda kavrayış oluşturulabileceğine ve sistemin “içinde”yken, “dış”tan bir bakışla sistem hakkında konuşmak mantıksal bir olanaksızlık olduğuna göre, dolayısıyla da elde ancak “öznel” kriterler bulunduğu için, bu kavrayışlardan birini seçmek, hangisinin Kantiyan anlamda daha adil (eğer böyle bir adalet varsa tabii) olduğuna değil, verili bir toplumda hangi hakikat-savları toplamının, yönetimdeki grubun ya da bu kararı verecek olanların çıkarlarına daha iyi hizmet ettiğine bakmayı gündeme getirecektir.

1.4.6.4.1. Burada çıkar sözcüğünün yalnızca olumsuz ya da maddeci yan-anlamları olmadığını, söz konusu kişilerin gerçek ve içten inanç ve kanılarını da içerdiğini akılda bulundurmak gerekir: “vicdan muhasebesi” deyiminin işaret ettiği kâr-zarar hesabı, beyin tarafından heuristic yöntemlerle maddi parametrelere rahatlıkla dönüştürülür.

1.4.6.4.2. Yine bu kişiler, dar bir elit çevresi olabileceği gibi, geniş bir kitle de olabilir.

1.4.6.5. Sonuçta eğer bir yasa bütünü değişikliğe uğrarsa, bu, daha iyi hakikat-savlarının keşfedilmiş olmasından değil (ki öyle olsa bile bunun ayırdına varmak olanaksız olurdu: ekstrapolasyon yapmak için yeterli veriye sahip değiliz), yasa koyucuların çıkarlarının ya da yasa koyucuların kendilerinin değişmiş olmasından kaynaklanır.

1.4.6.5.1. Her zaman yakılacak bir cadı bulunacaktır.

1.4.6.6. Bu da bir hakikat-savıdır.

1.5. Yani suç, yukarıdaki argümana bakılacak olursa, ya baskın çıkara hizmet ettiği, ya popüler “dinsel” (a priori) hakikat-savlarından esinlendiği, ya da her ikisi de geçerli olduğu için varolan bir yasanın çiğnenmesi demektir.   

 

2. Suçlular Neden Suç İşler?

2.1. Özgür irade nedeniyle – kişi, eyleminin sonuçlarının tümüyle ayırdında olarak, bir yasayı çiğnemeye karar verebilir.

2.1.1. Bu, sistem tarafından bir haksızlık yapıldığını düşündüğü ve bu haksızlığı kendi eliyle düzeltmek istediği için olabilir: oğlunun katilinin serbest bırakılmasına dayanamayan babanın, katili katletmesinde olduğu gibi.

2.1.2. Bu haksızlık duygusu daha genelleşmiş de olabilir: sistemin onu dışladığına, ona yaşama hakkı tanımadığına inandığı için çalan bir hırsızın durumunda olduğu gibi.

2.1.3. Ya da kişi suç işlemeyi bir maliyet analizi konusu olarak algılamaktadır: belirli bir suçun cezasının ne olduğunu bilir ve karşılığını para ya da zaman biriminde ödemeyi göze alarak suçu işler.

2.2. Başka seçenek olmadığı için.

2.2.1. Bu tipik olarak, kişinin durumu ve eldeki seçenekleri algılayışına bağlıdır: “Çalmak zorundaydım,” vs.

2.2.2. Öz-savunma durumlarına uyarlanmış haliyle “köşeye kısılmış fare” sendromu: kişi öldürmek zorundadır, yoksa kendi öldürülecektir.

2.2.2.1. Laf açılmışken: böyle bir edimdeki şiddet derecesi üzerinde durmakta yarar olabilir: karşı taraf davranmadan hemen önce silahını ateşlemekle, silahını ateşlemek, karşısındakinin kafasını taşla ezmek, bağırsaklarını deşmek vs. arasında oldukça önemli bir fark vardır.

2.2.2.2. Ne var ki bu fark, koşullardan dolayı ortaya çıkmış anlık bir “sağlıklı düşünme zaafı” olarak değerlendirilir ve genellikle üzerinde pek durulmadan geçilir.

2.2.2.3. Oysa bu, şiddete duyulan yoğun açlığın ve gereksinimin, sorumluluktan muaf olmanın güveniyle doyurulmasıdır.

2.2.2.3.1. Cezai ehliyete sahip olmamanın dayanılmaz hafifliği üzerinde de düşünmek gerekecek – ama şimdi değil.

2.3. Hastalık nedeniyle.

2.3.1. “Ruh ve sinir hastası” suçluların dört türü vardır: a) suçlular, duygusal gelişimdeki bazı anormalliklerden kaynaklanan kişilik ya da karakter bozukluğundan mustariptir (“Freudiyen” bakış açısı); b) suçlular, birtakım güdüleme süreçlerinin ürünüdür ve davranışları da esas olarak bu bağlamda açıklanabilir ( “Davranışçı” bakış açısı); c) suçlular daha çok, belirli bir toplumsal ortam tarafından biçimlendirildikleri için suç işler (“Sosyolojik” bakış açısı); d) suçluların hormonlarının ve bedenlerindeki diğer kimyasalların dengesi, geçici ya da kalıcı bir şekilde bozulmuştur ve bu yüzden eylemlerini denetleyememektedirler (“Biyokimyasal” bakış açısı).

2.4. Suç işlediklerinin ayırdında olmadıkları için.

2.5. Zevk için.

 

3. Suçun İyisi Olabilir mi?

3.1. Anarşik olmayan bir toplum ele alındığında, bu toplumu yöneten kuralların korunmasının, insanların ortak iyiliği için olduğu varsayılır – bu varsayım bu aşamada sorgulanmayacaktır.

3.1.1. “Oyun” metaforu da bu varsayımın hemen ardından kullanılır genellikle: her oyunun kuralları vardır – kural olmazsa oyun çöker.

3.1.2. Ancak oyunlar bile durağan değildir: kurallar değişir.

3.1.3. Demokratik bir toplumda, kuralları değiştirmek isteyenler çoğunluktaysa, önerdikleri değişim normalde er ya da geç yürürlüğe konur.

3.1.3.1. Ancak yalnızca bir azınlık oluşturuyorlarsa ve demokratik yollarla (yani oylama, gösteri, propaganda vs.) kuralları değiştiremiyorlarsa, iki seçenekle yüzleşirler: ya çoğunluğa uyacaklardır ya da marjinal suçlular olarak yaşayacak ve yakalandıklarında, yakalanırlarsa, cezalandırılacaklardır.

3.1.3.2. Belirli bir şekilde hareket etmekte ahlaksal olarak haklı olduğunu düşünen kişi için, böyle hareket etmek ahlaksal bir yükümlülüktür: Thoreau’nun dediği gibi, doğru olan için oy vermek bile, onun için hiçbir şey yapmamaktır aslında.

3.2. Toplumsal değişim ve “evrim”, muhalif toplumsal aktörlerin eylemleri sonucunda ortaya çıkar; bu muhalifler hemen her zaman marjinal bir güç olarak belirir ve hatta değişim gerçekleşirken ve gerçekleştikten sonra bile, sayısal olarak marjinal kalırlar.

3.2.1. Bu nedenle söz konusu marjinal grupların –evrim söylemi sürdürülecek olursa– uyumsal değeri vardır ve kategorik varoluşları, parçası oldukları toplumun hayatta kalabilmesi için çok önemlidir.

3.2.2. Adam öldürme, çalma ve özel mülkiyet karşıtı eylemlerde bulunma (sözgelimi) arasında elbette birtakım farklılıklar vardır; ancak bu, söz konusu suçların tümünün kategorik olarak önemli olduğu gerçeğini değiştirmez – suçlar arasında bir yararlılık hiyerarşisi, ancak geriye doğru bakılarak yapılabilir.

3.3. Çoğunluğun kurallara uymasını istemek mantıklı olsa da, sıfır-suç düzeyini tutturmanın (yani herkesin kurallara tümüyle uymasını sağlamanın), yalnızca ekonomik olarak düşünüldüğünde bile aşırı masraflı olacağı çok açık: bu iş için gerekli olacak denetim, insan kaynakları, tesis vs.’yi düşünün bir.

3.4. Marjinal suçun yararları, yalnızca maddeyle sınırlı değildir: bireysel özgürlük kavramı da, bazı bireylerin suç olarak nitelendirilen eylemleri gerçekleştirmeye hakkı olmasını gerektirir.

3.5. Bu noktada öldürmeyi bir suç örneği olarak ele alalım ve suç işleme hakkı üzerine daha spesifik bir tartışma yürütelim.

3.5.1. Öldürmek doğaldır.

3.5.2. Bu doğal güdü, her zaman şimdiki gibi yüksek tabu konumunda değildi – Avrupa’da, yalnızca üç yüz yıl önce kişilerin, özellikle de soyluların şeref, namus vs. için öldürmeleri çok normaldi – e.g., ünlü İtalyan bestecisi Gesualdo.

3.5.3. İlginç (ama yanlış) bir nedensellik: insan insanı yiyemez; ergo, insan insanı öldüremez.

3.5.4. Öldürmek bir ayrıcalıktır çünkü insanların çoğu, kendi güvenliklerini sağlamak adına Devlet’i yaratır –yaratmıştır– ve kendi yaratılarıyla yaptıkları pazarlıkta, güvenliğe karşılık olarak bazı özgürlüklerden vazgeçer.

3.5.4.1. İnsan her zaman için başka bir insanı kendi elleriyle öldürmekten ve kendi yaşamının da bir başkasının elinde olmasından korkmuştur: bu yüzden –soyut da olsa– bir kollektivite olan Devlet’e öldürme yetkisini vermiş ve ellerini yıkamıştır: kendi ölümü söz konusu olduğunda bu çoğulluğun onu koruyacağına, böylesi bir korumanın söz konusu olamayacağı durumlarınsa herkes için geçerli kurallar tarafından belirleneceğine güvenmiştir: kimsenin kendisini öldürmemesini sağlamak için Devlet’e düzenli olarak ödeme yapmayı kabul etmiş ve –bir kez yutkunarak da olsa– Devlet’in bu parayı ve yetkiyi kendisine karşı kullanması ve hatta kendisini korumak için yarattığı bu makinenin kendisini yoketmesi olasılığını kabullenmek zorunda kalmıştır.

3.5.4.2. Kendinden önceki kuşakların Devlet’ine ve Sözleşme’sine doğan kişi, düzene hızla uyum sağlar.

3.5.5. Kişinin öldürmesi kesinlikle gerekliyse, bu, ya Devlet eliyle ya da Devlet’in meşrulaştırmasıyla olur – böylesi durumlar, sanıldığından çok daha sık bir biçimde ortaya çıkmaktadır.

3.5.6. Öldürmek bir haktır ve yalnızca bu hakkı kendinde görenler hak eder öldürmeyi: bir insanın hayatta kalmasına ya da ölmesine tek başlarına karar verirler – ve bu şekilde, kendi türlerinden olan başkalarının da kendi sonları hakkında karar verebileceğini kabul ederler.

 

4. Ceza Gerekli midir?

4.1. Marjinal suç, bir kavram olarak, ancak suçlar kural olarak cezalandırıldığında işler: yakalanırlarsa, kendi kendilerinde suç işleme hakkını görenler de ceza çeker, bunu bilir ve göze alırlar.

4.1.1. Cezalandırılmayan suç, suç değildir.

4.1.2. Devlet tarafından hiçbir şeyin cezalandırılmadığı bir toplum hayal edilebilir: kişiler kendi cezalarını kendileri verir: bu, kimi zaman, Devlet’in yokluğuyla ya da anarşiyle özdeşleştirilmektedir.

4.1.2.1. Kimsenin cezalandırmadığı bir toplumu hayal etmekse o kadar kolay değildir: suç, kabahat, ihanet ve ceza, cezayı hak etme, öç, ödeşmek gibi terimler, kişilerarası ilişkilerin vazgeçilmez unsurları haline gelmiştir.

4.1.2.2. Yine de savunmasız ve ceza veremeyecek insanlar olacaktır: özel sektör için bakir bir alan daha.

4.1.2.3. Yukarıdaki durumlarda cezanın daha çok bir intikam aracı olarak kullanıldığına dikkatinizi çekiyorum – cezanın hak edildiği düşüncesinden kaynaklanıyor bu da.

4.1.2.4. Bireyler adına öç alma ve bir intikam rejimi oluşturarak bunu denetleme, Devlet’in ahlaksal yükümlülüklerinden biri değildir.

4.2. Cezanın bir işlevinin daha olduğu iddia edilir: caydırmak.

4.2.1. Cezanın, suçların işlenmesini şu şekillerde engellediği düşünülür: a) suçlunun bir başka suç işlemesini (hapsetmek, idam etmek, “iyileştirmek” gibi yollarla) engelleyerek; b) suç işleme eğilimi olanlar için caydırıcı bir örnek oluşturarak.

4.2.2. Ceza, suçlunun borçlu olduğu bir şey olarak da düşünülmüştür – onun cezalandırılması, başkalarının doyumu olacaktır.

4.2.3. Kant cezanın kendi başına iyi olduğunu, haklı göstermenin gerekmediğini savunur ve bu bağlamda, cezalandırma yükümlülüğünden söz eder.

4.2.4. Ceza, sırf (yüce) yasaya duyulan saygıdan dolayı da verilebilir – intikam, iyileştirme ya da caydırma adına değil. Hegel’e göre suçlunun cezalandırılma hakkı vardır; onu cezalandırmak, çiğnediği ilkeyi onaracaktır.

4.2.5. Foucault da, benzer bir şekilde, suçun toplumsal bir anlaşmaya ve dolayısıyla toplumun tümüne karşı işlendiğini söyler – bu yüzden toplum “içeriden vuran düşman” niteliğindeki suçlu üzerinde kesin söz sahibidir – ister asar, ister besler.

4.3. Cezanın caydırıcı bir etkisi olduğu konusunda ikna edici kanıtlar yoktur: cezalandırılan suçlunun suç işleme eğiliminin azaldığı, ceza olmasa bütün suçlar için suç işleme oranlarının artacağı, bu artışı engellemek için harcanan kaynakların boşa harcanmadığı kesin değildir.

4.4. Suçluları “iyileştirmek” insan haklarının ihlali olarak görülebilir, çünkü böylesi bir “tedavi” yalnızca ikna yoluyla değil, büyük ölçüde zorlamayla yapılır.

4.5. Bazı suçların geri dönüşü vardır – çalınan parayı geri ödemek ya da maddi zararı karşılamak vs. mümkündür: bu gibi durumlarda, suçlunun suçunu “sıfırlama”sını sağlamak yeterli bir ceza olacaktır.

4.6. Bazı suçlar ise geri döndürülemez – bu gibi durumlarda Devlet en fazla, suçluyu toplum dışına yerleştirebilir, tıpkı bir hakemin kırmızı kart göstererek bir oyuncuyu oyun dışına atması gibi.

4.6.1. Ne demiştik: “iyi”, “kötü”, “suç”, “doğru”, “yanlış” gibi terimler, içleri zamanla ve yerle değişen içeriklerle doldurulan kabuk-sözcüklerdir.

4.6.2. Ceza dağıtırken bunu akılda tutmak çok önemli: mutlak hakikat kimsenin heybesinde değil: bir toplumun üyelerinin çoğu, sahip oldukları yasalardan son derece hoşnut olabilir, ama bu toplum için, hoşnut olmayan üyelerin varlığı yaşamsaldır.

4.6.3. Eğer toplum bu muhaliflerin varlığına katlanamaz ve kendini tehdit altında hissederse, muhalifler de eylem (yaşam) biçimlerini sürdürmekte kararlıysa, toplumun alabileceği en sert önlem ya onlardan gitmelerini istemek (yani sınırdışı etmek) ya da onları hapsetmektir.

4.6.4. Thoreau: “Bugün Massachussetts’in, daha özgür ve daha az bedbaht üyeleri için sağladığı tek yer, onlar için uygun olan tek yer; tıpkı onların kendi kendilerini, ilkeleriyle dışladıkları gibi, eyaletten dışlanıp kilit altına konacakları tek yer, hapishanelerdir.”

4.6.5. Hapsetmek, fiziksel temasın ve seyahat özgürlüğünün kısıtlanmasından fazla bir yoksunluk gerektirmez: hapishane bir ada, bir doğal park, bir bina olabilir: diğer her özgürlük, özellikle de iletişim özgürlüğü korunmalıdır.

4.7. Devlet’in ahlaksal yükümlülüğü, bireysel özgürlüklere zarar gelmesini engellemektir, ayrıca kendisi de bu özgürlüklere zarar vermemekle yükümlüdür.

4.7.1. Geleneksel formül: kişi, ancak başka bir kişinin özgürlüklerine saygılı olduğu sürece özgürdür.

4.7.2. Saygılı olmazsa, ya da olmadığında, Devlet ona karşı bir edimde bulunabilir; ancak bu edim, gelecekte benzer tecavüzleri engellemeyecekse, ahlaksal bir yükümlülük değildir.

4.7.2.1. Başka suçlara yol açmayan suç, cezalandırılmayı gerektirmez.

4.7.3. Öldürme özgürlüğü, varolma özgürlüğüyle doğrudan çelişir: bu durumda bile doğru hareket, “dışlamak”tır.

4.7.3.1. “Dışlamak” su götürmez bir biçimde masraflıdır, örneğin bütün suçluları idam etmekten çok daha masraflıdır; yine de bu masraftan vazgeçilemez: marjinal suç toplum için, vs.

4.7.4. Muhalefet eden, marjinal suçlu kişinin hem kendine, hem de topluma karşı bir görevi vardır: o toplumun içinde olabildiğince uzun süre varolmak, ahlaksal duruşu ile ilgili etkisini, varoluşuyla birlikte olabildiğince göz önünde yaşatmak.

4.8. Eğer ceza, başka insanları suç işlemekten caydırıyorsa, sanal ceza da pekâlâ aynı işi görür.

4.8.1. İnsanların suç işlemekten caymaları için, suçluların cezalandırıldığına inanmaları yeterlidir: cezaların gerçekten uygulamaya konması gerekmez.

4.8.2. Bu Devlet adına gizlilik ve kurgu-üretimi gerektirecektir: tutuklamaların, duruşmaların, cezaların, hapishanelerin ve tutukluların tümüyle kurgu ürünü olduğu ortaya çıkmamalıdır; bunlarla ilgili –elbette kurgusal– haberler düzenli olarak sağlanmalıdır.

4.8.3. Bu Devlet adına büyük bir ek maliyet ve risk demektir ve sıradan devlet adamlarıyla kolay kolay gerçekleştirilemeyecek bir tasarıdır.

12.1.24

“Ofelya bence de benim en rahat okunan kitabım”

- Sizin külliyatınıza “kült eserlerin yeniden yaratıldığı bir külliyat” demek doğru olur mu? Çünkü Ofelya’yı elime alır almaz aklıma gelen ilk eserlerinizden biri geçen sene okurla buluşan Son Kişot oldu.

Böyle bir yenidenyazım damarı var evet. Son Kişot’a adını veren öykü (tahmin edilebileceği gibi) Don Kişot hikayesi üzerine kuruluydu, Gizli Hava Müzesi’nde altı yazarın “ağzından” altı öykü yazmıştım, 19 bir anlamda Kuran’ın ve peygamberin biyografisinin yenidenyazımıydı, Y'nin üç bölümünden biri, Pinokyo’nun yenidenyazımıydı. Sincaplı Gece de aslında bir açıdan ilk romanım 7’nin de bir yenidenyazımı, çok soyutlayarak bakıldığında. Tabii her birinde farklı stratejiler söz konusu – yeniden yazmanın çeşitli biçimleri var.

- Öyleyse neden bunu tercih ediyorsunuz?

Güzel soru. Ben yazmaya böyle başladım, beni etkileyen öykülere benzer öyküler yazmaya çalışarak. Bir dönem O. Henry öykü ödüllerinin okul kütüphanesindeki bütün yıllıklarını okudum, bu da bana oldukça verimli bir panoramik bakış sağladı, öyküde neler yapılabilir, neler yapılıyor konusunda. Bunların arasında beni çarpan öyküleri çalışmaya başladım – kurgu, karakter, cümle yapısı, betimleme, tempo, ironi, diyalog gibi konularda yazar ne yapmış, neyi tercih etmiş, neden etkili olmuş, ben buna benzer bir şey yapsam ne yaparım, nasıl yaparım. Herkese öneririm, çok etkili bir temrin bence. Sonrasında bunu sadece bir egzersiz olarak değil, özgün bir yapıt ortaya çıkarmaya çalışırken de uygulanabilecek bir yöntem olduğunu gördüm, ki sanatın başka dallarında bu zaten çok yaygın olarak kullanılan bir çıkış noktasıdır. Caravaggio’nun bir temasını alır, onun üzerine kendi yapıtınızı inşa edersiniz. Weiss’ın bir temasını Bach kullanır, Bach’ın bir temasını Sibelius kullanır, Sibelius’un bir temasını da Duke Ellington kullanır. Cover dediğimiz şey zaten yenidenyazım. Bu stratejinin getirisi şu – bir yandan kendinizi çok sevdiğiniz bir yapıtın içine koyuyorsunuz, yeni bir diyara gitmek gibi bir şey bu, bir dolu şey keşfediyorsunuz, onun heyecanı çok ayrı; bir yandan da o yapıtın içinde kendinize bir alan açıyorsunuz, yapıtın bazı niteliklerini temel alarak kendi alanınızı şekillendiriyorsunuz. Bu bir kısıt gibi görünse de kısıtlar aslında yaratıcılığı körükler – İran sinemasının tamamı buna güzel bir örnek oluşturur, ölçülü uyaklı şiir yazmak da öyle – beyninizi farklı bir biçimde çalışmaya zorlamış olursunuz ve beklenmedik güzellikler çıkabilir, şansınız yaver giderse.

- Ayfer Tunç’la 2001 yılında yaptığınız bir söyleşide “Benim için her kitap, içinde mimari ve mekanik problemler barındırır, daha doğrusu kitabı kurmak, benim için öncelikle bu problemleri kurmak, sonra da çözmektir.” diyorsunuz. Ofelya’nın mimari ve mekanik problemlerini kurmak ve çözmek ne kadar sürdü?

Uzun. Yıllarca. Fraktal geometri ilkelerini kullanarak bir metin yazma fikri kafamda çok eskiden beri vardı, ama nasıl yapacağımı bir türlü kestiremiyordum; böyle bir yapıyı gerekçelendirecek bir anlatı bulmaya çalışıyordum aynı zamanda, onu da bulamıyordum. Başarısız bazı denemelerim oldu, sonunda bıraktım, belki bir gün çözerim dedim. Ofelya’nın hikayesi üzerinde çalışırken bir yandan Ofelya’nın kendisini ortaya koyuş biçimini iki eksende değerlendirebileceğimi gördüm: Bir eksende aksiyon ve reaksiyonları, diğer eksende duygu ve düşünceleri koyduğumda Ofelya’nın yolculuğunun grafiği ortaya çıkıyordu. Diğer yandansa Shakespeare’in Hamlet’i kurgulayışında başta çok düşünme-az aksiyon içeren bir noktadan, az düşünme-çok aksiyon içeren bir finale nasıl gittiğini fark ettim. Bu sonuca yapısal olarak ulaşmanın yollarından biri de, gittikçe kısalan bölümler kullanarak tempoyu artırmaktı. Bu iki çıkarım, fraktal geometriyi kurguya uyarlamanın anahtarını sundu bana. Kristalleşme yapısı da giderek küçülen ek geometrik biçimler ve bunların çoğaltılması üzerine kurulu, bilindiği gibi. Dolayısıyla hem nasıl yapacağımı, hem de neden yapacağımı bulmuş oldum.

- Shakespeare’in Hamlet’i, Ophelia’ya -ve kadınlara- yerli yersiz namuslu ve edepli olma dersleri veren, haddi olmadan eleştiren dengesiz bir karakter. Ophelia’ın ölümü ise bugün pek çok editörün müdahale edeceği kadar havada kalmış... Şartlar böyleyken neden bir oyun olarak Hamlet’i bu kadar seviyorsunuz, seviyoruz?

Herkesin kendisine göre nedenleri vardır tabii ama benim etkilendiğim yönlerinden biri, Shakespeare’in bu kadar edilgen bir karakterden bu kadar gergin ve sürükleyici bir trajedi çıkarabilmiş olması. Sonuçta Hamlet, 1600’lerin başında yazılıp oynanmaya başlamış bir yapıt; izleyicisi de elit ve eğitimli bir kesim değil, ortalama halk; bugün Kızılcık Şerbeti’ni izleyenler o zamanlar Hamlet’i izliyordu. O yüzden Shakespeare oyuna bir aşk ilişkisi giydirdi, Rosencrantz ve Guildenstern gibi karakterlerle komiklik unsuru kattı, Horatio’yla örnek bir erkek arkadaş yaratıp izleyicinin hayranlığını beslerken Claudius’la içten pazarlıklı bir erk sahibi yaratıp izleyicinin bilenmesini sağladı. Baba Hamlet’i hayalet yaparak fantastik öğe bile kullanmış oldu! Ve tabii ele aldığı insanlık meseleleri o zaman da evrenseldi, bugün de öyle. Dil yeteneğine hiç girmiyorum. Hamlet bir anlamda bir anti-kahraman, ama Shakespeare buradan da izleyiciye bir özdeşlik kurma fırsatı çıkarıyor – zor bir durumda, hiçbir şey yapamaz durumda, peki ama siz ne yapardınız, yapabilir miydiniz? Unutmayalım ki o dönem aynı zamanda İngiltere’de şeref cinayetinin geçerliliğini yitirdiği, size karşı işlenen suça kendinizin ceza biçmenizin artık kabul edilmez bulunmaya başladığı bir dönem – Hamlet babasının intikamını alabilecek mi, nasıl alacak diye oyunu seyredenlerin kafasında ayrıca bir de intikam almalı mı sorusu var.

- Anladığım kadarıyla uzun zamandır “akıl ve delilik” hakkında düşünüyorsunuz. Bir söyleşinizde “Deliliğin sağlam bir şekilde var olabilmesi için akıl gerekir insana. Tabii akıl da sağlam biçimde var olabilmek için arada bir delirmelidir. Bu yüzden birbirlerinin nöbetini tutarlar.” diyorsunuz hatta. Hamlet ve Ophelia da sizi bu konuda düşünmeye iten karakterlerden mi?

“Though this be madness, yet there’s method in’t” – Polonius bunu Hamlet için söyler, delilik bu ama bir mantığı var anlamında. Hamlet oyun boyunca bu gri alanda dolanır, gerçekten deli mi yoksa deliyi mi oynuyor çok belli olmaz, bu belirsizliği de kendi lehine kullanır; yoruma bağlı ama belki de arada sırada gerçekten şirazesinden kayar, sonra toparlar. Ophelia için de aynı şey geçerli – her ne kadar Shakespeare ona “aşkından deliren genç kız” gömleğini uygun görmüşse de bazı ayrıntılarda onun da deli sanıldığı anlarda gayet de akıllı olduğunu düşündürtür. Mesela sonlara doğru Ophelia çiçekler hakkında bir şarkı söylemeye başlar durduk yerde, sahnedekiler “vah vah” der ama Ophelia burada bir “mesaj kaygısı” güdüyor gibidir, herkese bir çiçek atfederken kendisine sedefotunu verir. Bunun ne anlama geldiğini söylemeyeyim ama bu ayrıntıyı romanda kullanmamak yazık olurdu!

- Hamlet Shakespeare’in en uzun ve yıllardır en çok analiz edilen, “didiklenen” oyunu ama Ofelya sizin en kolay okunan ve (yanlış hatırlamıyorsam) en kısa metniniz. Bu gülümseten tezatlık sizi nasıl motive etti?

Çok uzun zamandır yazıyorum gibi geliyor bana; ilk kitabım Noktanın Kesişimleri Antolojisi’ni okuyan Tomris Uyar demişti ki, “Anladık zekisin ama gözümüze sokman şart mı?” İki yıl sonra 7 yayımlandığında, hakkında çıkan ilk yazının başlığı “Bu roman zeki okur için!”di. Başlarda bunu benimsemeye çalıştıysam da (Okuyanus iki kitabımı yayımladığında “Türk edebiyatının oyun kurucu elemanı” yazan bir poster yaptırmıştı) aslında bu bir tür lanet oldu benim için. Son dönemdeyse çok daha basit şeylerden okurumu yıldırdığımı gördüm – Zamanın En Kısa Hali’nde bazı bölümler tekrar eder, irili ufaklı değişikliklerle; bunu “yazar çalakalem yazmış” ya da “bu ne özensiz bir yayınevi” diye değerlendirenler oldu. Dedim ki ölmeden düz, derli toplu, ne dediği belli bir kitap yazmam lazım. Fraktal geometriydi, yenidenyazımdı bunlar da işi biraz karıştırıyor tabii ama saptamanıza katılıyorum, Ofelya bence de benim en rahat okunan kitabım. Umarım gerçekten de öyledir.

- Fraktal yapıyı kullanırken neden Ofelya’yı hem kahraman bakış açısında hem de sınırlı üçüncü şahıs açısında gördük? Ya da bu onun hikayesi ise, neden Ofelya’nın “tamamen” içinde değildik, böylesi ona çok daha büyük bir kendini ifade etme şansı olmaz mıydı?

Bunu sanıyorum yukarıda açıklamış oldum.

- Shakespeare’in Ophelia’sına bir şans verdiğinizde keşke birileri Kraliçe Gertrude’a da bir şans vermeyi düşünse demiştim. Sizin de bunu düşündüğünüz oldu mu? Çok karanlık, etkileyici bir metin olabilirdi!

Hamlet o açıdan da bir maden bence. Nitekim Tom Stoppard da Rosencrantz ve Guildenstern Öldü adlı bir oyun yazdı – çok matraktır, filmi de çekildi sonra.  

- Bu yapıyı Ofelya dışında kim için kullanmak isterdiniz?

Ben payıma düşeni yaptım sanıyorum, isteyen istediği için kullansın.

- Meraklı ve üretken olduğunuzu biliyoruz! Gelecekteki çalışmalarınızdan da bahseden misiniz?

Bir süre bir şey yazmam diye düşünüyorum. Son Kişot’ta yer alan “Redaktörler”in devamını yazmak gibi bir hayalim var, bir de kendilerine özel bir dil kuran iki sevgilinin aşkını sözlük formatında anlatan bir roman fikrim var. Bakalım.


Selin Kurugül, Kitap-lık 231, Ocak-Şubat 2024