21.11.16

Hobbes'u Sevmeyen Felsefeci



Çocukluğum boyunca, köklü bir ailemiz olduğu söylendi bana, gözümde canlanan yaşlı, yüzyıllar içinde eğilmiş, dallarının hacmi kadar kökü olan ağaç imgesinin özgün bir yanı yok elbette, ama belki doğayı sevmememde payı olmuştur, ailemden hiçbir zaman hazzetmedim çünkü, ne Avrupa’nın en eski Yahudilerinden olan anne tarafımı, ne de beş yüzyıla yakın bir süredir ağırlıklı olarak hukukun çeşitli dallarında –işte yine o ağaç- uzmanlaşmış, saraylara kah yakın durmuş kah düşman kesilmiş ve bir-iki kere bir hükümdarı alaşağı edecek kadar güçlenmişse de genelde bu cüretinin bedelini fazlasıyla ödemiş baba tarafımı sevdim, bir ceza avukatı olan kendi babamdan ve uluslararası hukuk profesörü olan büyükbabamdan özellikle nefret ettim, bunu söyleyebilmek için ikisinin de ölmesini beklemem gerekeceğinden emindim ve bunu kabullenmiştim, ta ki büyükbabamın kız kardeşimi yıllarca sıkıştırıp mıncıkladığı ortaya çıkana kadar, büyükbabamı o gün gömmüştük, aşırı yüksek tansiyonunun kontrol altına alınması için yatırıldığı hastanede yaygın bir enfeksiyona yakalanmış ve bir hafta içinde zatürreeden ölmüştü, o akşam babaannemlerde yedik, kuzenlerim ve amcalarım da vardı, teyzelerimden yalnızca biri oradaydı, dayılarımsa yurtdışında olduklarından “gelememişlerdi”, sakin bir yemekti, babaannemin yardımcısı maharetli bir aşçıydı, herkesin iştahı açılmış gibiydi, mezarlık havası iyi gelmişti belli ki, galiba tatlılar yeni gelmişti, evet, parfemin soğukluğu damağımı uyuşturduğu sırada annem kız kardeşime, o küçükken büyükbabamla oynadıkları oyunu hatırlayıp hatırlamadığını sordu, hangisini, dedi kız kardeşim, Dogma filmlerine layık bir sahnenin hazırlanmakta olduğundan habersizce ve biraz da üstünkörü dinliyordum onları, hani evin içinde bir yere senin için aldığı bir hediyeyi saklardı, dedi annem, sana bir ipucu verirdi, o ipucunun işaret ettiği yerde yeni bir ipucu olurdu, yedinci ipucuysa hediyeye giderdi, çok eğlenirdin, hatırlamıyor musun, diye sordu, hatırlıyorum, dedi kız kardeşim, özellikle de sonuncusunu, önündeki su bardağıyla oynuyordu, yemeklerde yalnızca su içerdi, göstermiş olduğu cesaret, sarhoş olmadığını hatırladığımda beni daha da şaşırtacaktı o yüzden, son hediyem bir maymun biblosuydu, diye devam etti kız kardeşim, masadaki herkesin yüzünde hafif bir tebessüm belirmeye başlamıştı, son ipucunu bulunca kafam çok karışmıştı, dedi, bir türlü çözemiyordum, bir gariplik vardı, hediye iki ayrı yerde gibiydi, sonunda anladım ama, hediye hem büyükbabamın cebinde, hem de çalışma odasındaydı, çünkü büyükbabam oradaydı, koşarak içeri girdim, dedi kız kardeşim, anneme baktı gözlerini bardaktan kaldırıp, duracak gibi oldu, ama devam etti, büyükbabam koltuğunda bir kitap okuyordu, içeri girdiğimde bana bakmadı, geldiğimi fark etmemiş gibi yapıyordu, numara olduğunu anlamıştım, gülerek yanına gittim, hala bakmıyordu bana, elimi önce hırkasının ceplerine soktum, yoktu, pantalon ceplerine baktım ben de, dedi, ressam kuzenim kırmızı şarap yok mu başka, diye sordu birden, küçük amcam şişeyi uzattı, ama herkesin gözü kız kardeşimdeydi, sol cebinden birşey çıktı, dedi kız kardeşim, ne olduğunu anlayamadım önce, ufacık bir maymuna benziyordu, ama bir fazlalık vardı, karnının altından bir sopa yükseliyordu, bu ne, diye sordum büyükbabama, büyükbabam pantalonunun fermuarını açtı ve elimi içeri soktu, terbiyesizleşme, diye bağırdı annem, o günden sonra, diye devam etti kız kardeşim, yeni bir oyuna başladık, oyunun adını yıllar sonra öğrendim, lisede, “eline vermek” deniyormuş, yeter artık, dedi annem, bunu demesiyle ayağa kalkması ve masanın karşısından kız kardeşime çınlayan bir tokat atması sanırım eşzamanlı oldu, bundan çok emin değilim aslında, çünkü buradan bakınca o akşam herşey eşzamanlı olmuş gibi geliyor artık, annem salondan çıktı, kız kardeşim de annemin peşinden gitti, birlikte geri geldiklerinde miydi, yoksa onlar yokken mi, tam kestiremiyorum, konu safarilere geldi, yoksa doğrudan aslanları mı anlatmaya başlamıştı babam, hayatında tek bir aslanla karşılaştığını sanmıyorum, erkek aslanın yuvada durmadığını, ama bir gün, anne aslan avlanmaya gittiğinde çıkagelip yavruları yiyebildiğini anlattı, oradan devrimlere ve devrim liderlerinin genelde nasıl hunharca öldürüldüğüne geçti, nereye ulaşmaya çalışıyordu bilmiyorum, ama aslan hikayesini duyduğumdan beri kusacak gibiydim, büyükbabam kız kardeşimi taciz etmişti, ama aslanlar da kendi yavrularını yiyordu, doğada olurdu böyle şeyler, kuzenimin dediğine göre önümde duran şarap şişesini babamın kafasına geçirmeye çalışmışım, ben yalnızca orospu çocuğu dediğimi ve çıkıp gittiğimi hatırlıyorum, annem o gece mi konuştu benimle, yoksa ertesi sabah mıydı, yanlış anladığımı, babamın öyle birşey kastetmediğini, zaten kız kardeşimin de masadakilerden özür dilediğini, herhalde çok üzgün olduğu için saçmaladığını söylediğini söyledi, Hobbes’da ve daha bir alay felsefeci bozuntusunda vardır bu, Spinoza’da mesela, doğadaki insandan söz ederler, yani toplum öncesi, onların deyimiyle sivil toplum öncesi insandan, doğadaki insan ne yapsa yeridir, çünkü doğada ahlaki sorumluluk yoktur, devletse bu sorumluluğu dayatmak ve insanı insandan korumak için kurulmuştur, sonuçta kız kardeşim evde kalmayı sürdürdü, ben gittim ve dönmedim, felsefe master’ımı bitirmiştim zaten, doktoraya başladım ve bölümde asistan oldum, doğal babalık hakkı olarak adlandırdığım şey üzerine çalışmaya başladım, siyasi ve felsefi düşüncede doğal babalık hakkı, bizimki gibi köklü bir aileden elbette böyle bir kavram çıkacaktı, baba katli kavramı değil herhalde, Cengiz Han’ın ne büyük bir devlet adam, ülkesi için ne büyük bir baba olduğunu bu kavram ışığında ve Hobbes’la Spinoza’ya dayanarak anlatan bildirimi sunmak için buraya gelmemde bir kader cilvesi seziyorum şimdi, kurucusu tarafından yerle bir edilirken güzelim Urbino, mahşerden gelen ve dikilitaşın çevresinde dönüp duran o atlıların önüne atlamam ve gerçekleştirmek üzere oldukları inanılmaz yıkımı engelleyemeyecek bir jest yapmaya kalkışmam bir dereceye kadar anlaşılabilir olsa da, İtalyanca orospu çocuğu diye bağırmam açık bir intihar girişimi olarak görülmesinin yanısıra, iyi bir aileden geldiğimi saklama ve hatta inkar etme çabası olarak da değerlendirilebilir, oysa bunu hiçbir zaman saklamadım, daha en başta köklü bir geleneği olan köklü bir aileden geldiğimi söylemiş olduğumu sanıyorum.

(Gitmeyecekler İçin Urbino)

29.10.16

türk kapriçyosu


Bu akşam yeni bir Kanun Hükmünde Kararname yayımlandı ve rektörlük seçimleriyle ilgili kanun maddesi değiştirildi:

MADDE 85- 2547 sayılı Kanunun 13 üncü maddesinin (a) fıkrasının birinci paragrafı aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “Devlet üniversitelerinde rektör Yükseköğretim Kurulu tarafından önerilecek, profesör olarak en az üç yıl görev yapmış üç aday arasından Cumhurbaşkanınca atanır. Bir aylık sürede önerilenlerden birisinin atanmaması ve Yükseköğretim Kurulu tarafından, iki hafta içinde yeni adaylar gösterilmemesi halinde Cumhurbaşkanınca doğrudan atama yapılır... Vakıflarca kurulan üniversitelerde rektör, mütevelli heyetinin Yükseköğretim Kuruluna teklifi ve Yükseköğretim Kurulunun olumlu görüşü üzerine Cumhurbaşkanı tarafından atanır."

Geçmiş olsun. Çıkarken ışığı kapatmayı unutmayalım lütfen. A pardon, kapanmış zaten.



1.10.16

acz, ikrar, iktidar



kürtler hakkında söz alanlar susturuluyor.
kürtler için üzülenler susturuluyor.
"kürt sorunu"nu çözmeye çalışanlar susturuluyor.
kürtler susturuluyor - önemli bir kısmı öldürülmek suretiyle.

ülkeyi yönetmekten, ülkeyi ileriye taşımaktan aciz olmanın kaçıncı ikrarı, sayan kalmadı herhalde: murat özyaşar, diyarbakır'da yoksul öğrencilerle edebiyat dergisi çıkarmaya çalışan, türkçe edebiyatın yüz akı öyküler yazmış bir insan da gözaltına alındı, aslı erdoğanlar, necmiye alpaylardan sonra.

bu konuda tc'nin müthiş bir tutarlılığı olduğunu unutamayız. bunun, yerden yere vurulan lozan antlaşması'yla başladığını bugünkü iktidar henüz fark etmemiş belli ki.

tc'nin en iddialı liderleri, hep "kopuş"u, "eski"den ne kadar farklı olduklarını vurgular, oysa hep "süreklilik"in parçası olmuşlardır. hiçbir şey değişmez anlamına gelmiyor bu. "kürt sorunu" da çözülecek. hiçbirimiz konuşmasak, konuşturulmasak da çözülecek. gerçek iktidar, bu istençte oldu, olacak.

28.9.16

kes dedim



tdk'nın yeni tasarrufunu duymuş olanlarınız vardır, dergi-kitap camiasında dünden beri tüyler uçuşuyor: tdk demiş ki kurum adlarının aldığı ekler kesmeyle ayrılmaz. "sütçü imam üniversitesi'ne" değil "sütçü imam üniversitesine" diye yazacaksınız. bu aslında tdk'nın eskiden beri savunduğu bir şey, ama nedense dün çeşitli gazetelerde bu konuda haberler yer aldı, belli ki bir basın duyurusu gitmiş, tdk konuyu kamu dikkatine sunmayı gerekli görmüş. tabii yayıncıların, bu yeni bir şeymiş gibi hemen tartışmaya girmesi tek bir şeyin göstergesi - hiçbiri tdk'yı imla kılavuzu olarak kullanmıyor. necmiye alpay'a selam!

gelgelelim bu kesme meselesi kanayan yaramız. kuralı karmaşık, istisnalar çok fazla (ve gerekçeleri her zaman net değil). yayınevleri arasında uygulama farkları en çok bu konuda çıkıyor (bir de tabii hangi sözcüklerin ayrı, hangilerinin birleşik yazılacağı konusunda); okurların da kafası karışıyor haliyle. ilkokula giden oğlumun iki öğretmeni iki farklı şekilde öğretti bu kuralı mesela. o yüzden konuyu baştan düşünmek ve mutlaka hem tutarlılık, hem de kolay öğrenilebilirlik kıstaslarını gözetmek gerek.

zaman içinde bu konudaki tavrımı değiştirdiğimi itiraf edeyim öncelikle. eskiden özel isimleri ikiye ayırıyordum, "has özel isim" ve "tamamlayıcı özel isim" olarak. mesela "marmara denizi" - burada has olan "marmara", tamamlayıcı olan "denizi". hasları kesmeyle ayırıyordum, tamamlayıcıları ayırmıyordum, yani "marmara'ya" ama "marmara denizine".

bunun epey bir kavgasını verdikten sonra yıldım. daha kolay bir pozisyona çekildim: gerçekten az sayıda birkaç istisna (mesela çoğul isimler - alilere gittik) dışında, büyük harfle başlayan her sözcüğe gelen eki kesmeyle ayırmak. kurum adı? kes. dil adı? kes. millet adı? kes. unvan ve rütbe? kes. coğrafi ad? kes. özel isim? sorulmaz, kes. özel isimli tamlama? özel isimden kes (günümüz türkiye'si).

tavsiye edeceğim de budur. buyrun.

26.9.16

128



ilk roman & son roman, 3'er kısımdan, 128'er bölümden mürekkep. sonuncusunda "özür" yok.

ekim ortası.

(kapak fotoğrafları esra özdoğan)

7
sincaplı gece

21.9.16

Kaleme And*



Kalemine ve yazdıklarına and olsun ki, deli değilsin.
Göreceksin, sen göremesen de dünya görecek – yazdıkların, en büyük ödülü hak ediyor: okunmak.
Kalemine güven – yeteneğin var.
Kimin deli olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da.
İşin doğrusu, ömrünü yazıya verme yolundan sapanlarla o yoldan gidenler, eninde sonunda ayrışır.
Bunu inkar edenler hep olmuştur, olacaktır da; sen onlara aldırma.
Onlar, senin kendileriyle uyuşmanı ister; böyle yapsan, senden iyisi olmaz.
Diliyle iğneleyen, köşebaşını tutan, iyi yazıyı sürekli engelleyen, saldırgan, zorba, kendini ve takımını kollamaktan başka bir şey düşünmediği halde yeni'ye, gerçek'e açık olduğuna yemin eden, soysuzluğu yazdıklarıyla tescilli tüccar yazara, konumu ve çevresine topladıkları yüzünden aldırış etme.
Gerçek yazının ilkeleri ona okunduğu zaman, “Öncekilerin masalları,” diyecektir.
Onun burnuna pek yakında damgayı vuracağız.
Biz bunları, vaktiyle dergi ve yayınevi sahiplerini denediğimiz gibi denemiş oluruz.
Dergi ve yayınevi sahipleri, daha sabah olmadan, başka birşeye ihtimal vermeden, dergiler, kitaplar yayımlayacaklarına yemin etmişlerdi.
Ama daha onlar uykudayken toplumun tüm katmanlarını sarsan deprem, yazın dünyasını da allak bullak etmiş, iyi yazının gözden yitmesine yol açmıştı.
Bu yayıncılar işin farkında değildi tabii.
Sabah olduğunda, “Yapıtlarınızı devşirecekseniz erken çıkın,” diye birbirlerine seslendiler.
“Bugün orada, 'Ben yeni bir yazının yazarıyım,' diye ortalara dökülen düşkünlerden hiçbiri yanınıza sokulmasın,” diye gizli gizli konuşarak yürüyorlardı.
Genç yazarları destekleyebilecek güçleri varken, böyle konuşarak erkenden gittiler.
Masalarına oturup yazın dünyasının halini gördüklerinde, “Herhalde yolumuzu şaşırdık; hayır, bu gerçek olamaz; bizim için yazacak kimse yok mu? Bize kala kala yalnızca şu molozlar mı kaldı?” dediler.
Ortancaları, “Ben size iyi yazına sahip çıkmak gerek dememiş miydim?” dedi.
Hatalarını kabul etmek yerine, birbirlerini suçlamaya başladılar.
İşlerin düzeleceğine dair hala bir umutları vardı, ama bunun için parmaklarını bile kıpırdatmak istemiyorlardı.
İşte azap böyle birşeydir; ama ölü bir yazının vereceği azap çok daha büyüktür; keşke bilseler!
Kaleme saygılı olanlara kitap dünyasında her zaman yer vardır.
Kendini kaleme adamış olanlar, hiç bu suçlularla bir tutulabilir mi?
Ne oluyorsunuz?
Ne biçim hükmediyorsunuz?
Yoksa, doğru dürüst bir kitap okumuşluğunuz bile yoktur ki sizin.
Seçimleriniz, hep kulaktan dolma yargı kırıntılarıyladır. Yoksa, sınırsız yeteneği olanlarla kapsamı sınırsız sözleşmeler yaptınız da, onların her yazdığı sizin mi olacak?
Sor onlara: “Kim yer ulan bunu?”
Yoksa, kendi aralarında şike mi yapıyorlar, danışıklı dövüş müdür oynattıkları?
Doğru sözlüyseler, ortaklarıyla birlikte çıksınlar ortaya, iki dakika adam olsunlar.
Ama yapamazlar.
Gözlerini yere dikerler; yüzlerini alçaklık bürür.
Yeni yazının gücünü yalanlayanları bana bırak.
Ben onları bilmedikleri yerden öyle bir deşeceğim ki - yavaş yavaş, azap vere vere.
Onlara mühlet veriyorum; doğrusu benim tuzağım sağlamdır.
Yoksa sen onlardan telif ücretini istiyorsun da, hakkını mı veriyorlar?
Yoksa görünmeyenin bilgisi onların yanındadır da, kendileri mi yazıyor?
Sen kalemine güven, yaz, yazdığını ortaya bırak, dayan.
Balık sahibi Yunus gibi olma.
Yaz ve bekle, semeresini elbet görürsün; kimsenin seni kınamaya hakkı yok.
Kalemine bağlı kalırsan, seçilmişlerden olursun, ömrün bir işe yarar, şöyle ya da böyle.
Bunu inkar edenler, yeni yazının yapıtlarını okuduklarında onun yazarlarını neredeyse gözleriyle, bakışlarıyla gömmeye kalkışmıştı, yine de kalkışacaklardır.
“Bunların hepsi deli,” diyorlardı, yine de diyeceklerdir.
Oysa yazdıklarımız ve yazacaklarımız, alemlere bir anımsatmadan başka bir şey değildir.

*bkz: Kuran, "Kalem Suresi". İlk yayımlanış tarihi: Ocak 2003.

24.8.16

yönetemezlik/ yönetilemezlik



bu ikisi farklı şeyler. ama bizim örneğimizde, ikisi aynı kapıya da çıkıyor olabilir; ülke yönetilemez olmasa bile, onu yönetebilecek kimse olmadığı için "de facto" yönetilemez hale gelebilir. ben buna inanmak istemiyorum; yönetilemez hale geldiğimizi kabul edemiyorum. ama bu iş artık bir partinin siyasi aklıyla temizlenebilecek bir şey olmaktan çıktı. meclisteki dört parti bir araya gelip milli mutabakat hükümeti kursa bile yetmeyebilir. daha geniş bir "akıl ve vicdan koalisyonu"na ihtiyaç var. bu imkansız değil; zorluğu şuradan kaynaklanıyor: ülkeyi bu halden kurtarmak üzere işbirliğine girmesini bekleyeceklerimizin önemi bir kısmı, zaten bugünkü halin başlıca sorumlusu. başka bir deyişle, bir noktada şu seçimi yapmamız gerekebilir: ülkeyi mi kurtaracağız, suçluları mı cezalandıracağız?

her halükarda, "terörün başını ezelim, fetönün başını ezelim, laikliğin başını ezelim, muhaliflerin başını ezelim, özgürlüğün başını ezelim, her şeyi ezanla çözeceğimize inanmayanların başını ezelim, türk olmayanların başını ezelim" - bu ölümcül ilkelliği ve miyopluğu aşamazsak geçmiş olsun. bunu ya akp görecek ve halka anlatacak, ya da halk görecek ve akp'ye anlatacak. yönetememek ayıp, ama yönetemediğini kabul etmemek ihanet. iktidar kibri, kibirlerin en tehlikelisi - yalnız o iktidarın sahipleri için değil, onu destekleyenler, ondan nemalananlar, onunla sarhoş olanlar için de.

19.8.16

dana delirdi



aslı erdoğan, “örgüt propagandası yapmak”, “örgüt üyesi olmak” ve “halkı kışkırtmak” suçlamalarıyla tutuklandı.

pek çok şey geliyor insanın aklına bunun isyan ettirici saçmalığıyla ilgili olarak, ama bunlar önemsiz kalıyor bir noktada:

aslı naif yanları olan, duyarlılığını bir eziyet olarak yaşayan biri. öyle olmayabilirdi.

aslı türkiye'nin sunduğu en iyi eğitimi gördü. görmemiş olabilirdi.

aslı cern'de çalıştı. çalışmayabilirdi.

aslı, dünyanın pek çok diline çevrilmiş, dünya edebiyatında kalburüstü sayılacak kitaplar yazdı. yazmayabilirdi.

aslı'ya tutkuyla bağlı binlerce edebiyat okuru var bu dünyada. olmayabilirdi.

aslı bu ülkenin kürtlerinin çektiği acıyı kendi acısı bildi, kendi acısını anlattığı gibi anlattı; anlatmayabilirdi.

bunların hiçbirinin öneminin kalmadığı bir nokta burası. çünkü akıl iflas etti. aslı'nın tutuklanması, bunun bin birinci teyidi aslında. dana delirdi. bu delirmişlikle her şeyi yapması mümkün. her şeye saldırmaya, her şeyi ezmeye çalışması mümkün. karşısına ayna konsa, ona da saldırabilir.

belki de yapılabilecek tek şey budur: danaya, delirmişliğini göstermek.

17.8.16

neversayneverland



"Mucizevi Mandarin", "Kırmızı Pelerinli Kent" gibi kitapların yazarı, çağdaş edebiyatın en ilginç ve önemli isimlerinden Aslı Erdoğan, "Özgür Gündem" yazarı olarak gözaltına alınmış. Basın ve ifade özgürlüğüne getirilen keyfi kısıtlamalar kabul edilemez; Aslı'nın susturulması kabul edilemez.

change.org kampanyası için tıklayın.

9.8.16

önceden duyurulmuş bir ölümün gerçekleşmeyebilecek hikayesi



darbeyi çok şükür atlattık, ama hepimizde bir tedirginlik var hala. normal - elli yıldır yalnız türkiye'de değil, asya, afrika ve abd dahil olmak üzere dünyanın dört bir köşesinde, eğitim ve sivil toplum aracılığıyla örgütlenen ve "siyasal iktidar"dan çok daha fazlasını, bir tür "inanç imparatorluğu"nu hedeflediği anlaşılan bir yapıdan söz ediyoruz. bu hedefine ulaşmada türkiye'den olduğu kadar başka ülkelerden de güç odaklarıyla işbirliği yapmış olması doğal, ama bu "karşılıklı kullanma" ilişkisi, hedefin kendisinin özgünlüğünü unutturmasın bize. normalde bir insan ömrünün yetmeyeceği bir proje bu; geniş bir coğrafyayı, belki tüm dünyayı gözüne kestirmiş; ince çalışılmış, sabırla çalışılmış.

tedirginlik de buradan kaynaklanıyor tabii - böyle bir uzun vadeli zaman perspektifi varken, "yaş toplanacak, tasfiye edecekler, hemen darbe yapalım; aman darbe yapacağımızı anladılar, saatini öne alalım" aceleciliği ve dar bir coğrafyada dar bir siyasal iktidar arayışı çok uyumsuz duruyor. bunun açıklaması üzerinde düşünmek şart. bu uyumsuzluk, her şeyin bu başarısız darbe girişimiyle bitmediğini, mutlaka yeni planların gündeme alınmış olacağını düşündürüyor.

bu uyumsuzluğun iki farklı açıklaması olabilir gibi geliyor bana. birincisi, ancak dünya hegemonu bir devletin "derin" yapısının yapacağı türden bir hesap hatası olma olasılığı. "inanç imparatorluğu"nun kendi asli hedefleriyle bire bir uyumlu olmasa da, bu "derin hegemon"un jeopolitik hedeflerinin gerektirdiğini düşünebileceğimiz, imparatorluk projesinin de taktiksel olarak benimseyebileceği bir hamle olabilir bu darbe girişimi. hesap yanlış, çünkü bugün türkiye'de askeri bir darbe artık tutmaz; erdoğan'a karşı bir darbe tutmaz; bunu görememek için de uzaktan, girift kumpasların yarattığı sisin içinden bakıyor olmak gerekir.

ikinci açıklamaysa şu: "insan ömrünün yetmeyeceği proje"nin sahibi, 50 yıllık sabrının sonuna gelmiş olabilir, ölmek üzere olabilir ya da bundan korkabilir, gözünü karartmış olabilir, "artık ne olacaksa olsun" demeye başlamış olabilir. türkiye'de siyasal iktidara kısa yoldan el koyarak, kurduğu yapının kendinden sonra daha sağlam bir şekilde varlığını sürdürebileceğini düşünüyor olabilir.

bugünkü durumda, yani darbe girişiminin başarısız olduğu, türkiye halkının ezici çoğunluğunun darbeye karşı durduğu, yeni bir darbe girişiminin de kesinlikle başarısız olacağı görülüyorken, bu iki açıklama bize gelecek hakkında ne söylüyor öyleyse? başka bir deyişle, "derin hegemon" ve "inanç imparatorluğu" projesi şu anda ne düşünüyor, ne yapacak?

eğer ilk açıklama geçerliyse, "derin hegemon"un harekat çarkları dönmeye başlamışsa, darbenin başarısızlığını kesin bir yenilgi olarak değil, tatsız bir yol kazası olarak göreceklerinden emin olabiliriz. dolayısıyla daha da gözü kara adımlar gelebilir - ben açıkçası suikast girişimleri olabileceğinden korkuyorum. ülkeyi istikrarsızlaştırma ve kaosa sürükleme açısından çok etkili bir hamle olabilir bu, özellikle de ordunun, istihbaratın, polisin şu anki durumu göz önünde bulundurulursa. gülen'in örgütü içinde darbe başarısızlığının hesabını vermek durumunda olanlar, böyle bir girişimle başarısızlıklarını örtmeye kalkabilir, hegemona yine destek verebilirler.

eğer ikinci açıklama geçerliyse, "inanç imparatorluğu" projesi "acele işe şeytan karışır" demeye başlamış ve darbenin başarısızlığından ders çıkarıp bir elli yıl daha beklemeye karar vermiş olabilir. bu da temelde, gülen'in fiziksel varlığı ve liderliği olmadan projenin sürdürülmesi anlamına geliyor. buna uygun bir yapılanma değişikliği, bir veliaht tayini vs. gerekecektir. ama muhtemelen bunu biz duymayacağız; bu açıklama geçerliyse ve ders almışlarsa, gülenciler uzunca bir süre radarda görünmemeye, yeniden alttan alta ilerlemeye, mevzilerini güçlendirmeye çalışacaktır. diğer ülkelerdeki varlıklarını kaybetmemek için de böyle bir stratejiye ihtiyaç duyacakları açık. "inanç imparatorluğu" bir sarmaşık gibi; güneşe yaklaşmak için ağaca tırmanıyor, tırmandığı ağacı da sonunda öldürüyor.

dolayısıyla ya suikasta karşı hazırlık yapmak, ya da uzun bir süreç içinde, ülke kurumlarının sağlamlaştırılması ve sağlıklı bir yapıya kavuşmaları için, sarmaşığı sökmek için çalışmak gerekecek. kennedy'ye, reagan'a suikast yapılmış bir dünyada ilkini başarmak kolay değil; "sağlamlaştırmak"tan "yandaşlaştırmak"ın anlaşıldığı bir ortamda da ikincisi kolay değil.

tek umudum, zor rakiplere karşı daha iyi oynuyor oluşumuz. türkiye'nin önceden duyurulmuş ölümünü boşa çıkarmak için daha iyi oynamak zorundayız, bu açık.

20.7.16

sokakta bulmak



darbe gecesi halk, delilik denebilecek inanılmaz bir cesaretle darbecilerin karşısına dikildi, tankın karşısında tişörtle durdu. "halk" diyerek genelleştirmek de aslında doğru değil - "tayyipçi" diyin, "reis sevdalıları" diyin, sonuçta erdoğan'ı her şeyleriyle desteklemeye hazır olan insanlardı bunlar. yüzlercesi öldü. bundan sonra böyle bir girişim olmamasının en büyük güvencesi oldular. taksim'de bu insanlar için -herhalde ileride daha kalıcı bir biçime dönüşecek- bir pano kondu.

o gece bu insanları sokağa yöneltenler, sayısı çok daha fazla olabilecek bu ölümlerin sorumluluğunu ve vicdan azabını duyuyor mudur peki? sokağa kimse çıkmasaydı da darbe girişiminin engelleneceği artık anlaşılmışken özellikle?

18.7.16

darbeli matkap - 16 temmuz

dün akşam new york'ta, jfk havaalanı'na, istanbul uçağına binmek üzere gittiğimizde haber aldık darbe girişimini. ben inanamadım, değildir dedim, şakadır dedim. sonra içeride uçağı beklerken cnn'de görüntüler ve haberler geçmeye başladı. bu sabah indiğimizde her şey bitmişti; atatürk havaalanı'nda bayraklı arabaları ve şehrin aşırı sessizliğini saymazsak, her şey normale dönmüştü. zaten her şeyi hızlı tüketen, gündemi hızda sınır tanımayan bir ülkeydik, ama bu bir gecede darbe işi bambaşka bir şey. haber kaynaklarına erişimimim olmadığı 12 saate denk gelmiş olması da ayrıca esef verici.

dolayısıyla herkesten birkaç adım geriden geliyorum kusura bakmayın, ama hala anlayamadığım bazı şeyler var:

- bu ülkede bu kadar darbe yapıldı, darbe girişimi yapıldı, bunlardan öğrenilecek ilk şey herhalde yönetime el koymak için öncelikle yöneticilere el koymak gerektiği. gidersin, alırsın, yönetim boşluğu yaratırsın, oraya çöreklenirsin. ben hayatımda çok sayıda salak albay gördüm, ama bu kadarını görmedim.

- bu salaklığın daha da büyük göstergesi, böyle bir darbe girişiminin kamuoyunda karşılık bulmayacağının görülmemiş olması. basit bir hesapla bile nüfusun en az %75'inin darbe girişimine hayır diyeceği ortada.

- diyanet işleri'nin organizasyona dahil edilişini anlamadım - camilerden selalar vs. bir yandan, siyaset bilimi açısından müthiş bir yenilik olmuş, ama bu organizasyonun hızı ve yaygınlığı biraz fazla değil mi? yani darbecilerden daha iyi organize olmuş görünüyor diyanet.

- facetime'dan ses verme. bu mesajın verilişinde teknik bazı detaylar eleştiriliyor, neden mikrofon tutulmuş, neden doğrudan internetten yayın yapılmamış vs. "sokağa çıkma" çağrısının ironisi de vurgulanıyor. bence burada dehşet verici başka bir şey var: ülkenin iki meşru silahlı gücü, asker ve polis, karşı karşıya gelmişken, silahsız, etten kemikten insanları sokağa, çatışma alanına sürmenin dayanılmaz hafifliği.

- cemaatin rolü. darbe girişimi salaklıktan değil de çaresizlikten yapıldıysa bile salaklık. üst akıl, akıl ede ede bunu mu akıl etmiş? darbenin hayırlısı olmaz. yapılmamışından bile bin musibet çıkar, o kadarını biliyoruz. ama bu sefer sanki daha da berbat şeyler çıkacak; bu matkap bu sefer fena delecek.

11.6.16

bırakınız çemkirsinler






liberalizm (ekonomik ve siyasi yüzleriyle) bize bir çeviri kavram olarak geldi biliyorsunuz - "laissez faire, laissez passer" ekonomisini "bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler" ekonomisi olarak hayatımız sokmaya çalıştık mesela; kişi hak ve özgürlüklerinin güvenceye alındığı liberal demokrasi kavramı keza. Bu "bırakınız" nezaketi bülent ecevit'in lise yıllarında o da ancak 100-150 "istanbul beyefendisi" arasında kullanılan bir kalıp olduğundan, liberal anlayış bizde pek tutmadı.

son bir-iki yıldır sosyal medyada gördüklerim, bunun değişebileceğini gösteriyor. çılgın bir "sana ne, bana ne, kime ne?" yükselişi var, farkında mısınız? umursamazlık, boşvermişlik, hırsıza-katile göz yumma anlamında değil de, kişisel yaşamların alanını kamusal müdahale alanından ayırmak anlamında. "bırakınız yapsınlar" kasıntı bir çeviriydi, "sana ne amk" türkçe. sokak türkçesi.

liberal demokrasi bu kez sokağa iniyor galiba; ajda pekkan'ın şarkısı da (ki o da uyarlamadır) marş olmuş.

https://www.youtube.com/watch?v=98plycP955Y

24.5.16

Apolojistler, Havariler


Atatürk tartışma konusu olduğunda genelde üç tepki görüyoruz: tapınma dışında hiçbir yaklaşımı hoş görmeyenler, küfredenler, bir de apolojistler, yani "tamam demokrat değildi ama koşullar uygun değildi, yoksa istemez miydi?" diyenler. İlk ikisine söyleyecek sözüm yok; üçüncüsü biraz daha ilgimi çekiyor.

Atatürk'ün önemli bir devlet adamı olduğunu ve Türkiye'nin kaderini belirleme açısından büyük şeyler yaptığını, yurdumuzu düşmanlardan temizlemekle kalmayıp muasır medeniyet seviyesini hedeflediğini ben de biliyorum, Milli Eğitim'e dahil olmuş herkes gibi. Bunları yaparken (hem düşmanları temizleme, hem muasır medeniyet seviyesine ulaşmaya çalışma) doğruların yanında ciddi/vahim bazı hatalar yaptığını da düşünüyorum öte yandan; herkes öyle düşünmek zorunda değil tabii, tartışılabilir. Bu hataların "dönem şartları" öne sürülerek mazur gösterilmeye çalışılması, tabii ki bu hataların yekten inkar edilmesinden evladır, ama yine de bir ikiyüzlülüğe ve günümüzü yanlış okuma sorununa yol açıyor. Şöyle: Elde edilecek sonuçları kullanarak yöntemleri mazur göstermeye çalışmak, iki tarafı da kesen bir bıçak gibidir. Atatürkçüler, Atatürk'ün hatalarını mazur göstermek için onun ulaşmak istediği hedefleri ya da niyetlerini kullandığında, Erdoğancılar da onun niyetlerini bir mazeret olarak öne sürer. "Bu coğrafyada x yapılamaz" dediğinizde, o silahı başkası da kullanır. Atatürkçüler için Atatürk'ün niyetleri ne kadar ulviyse, Erdoğancılar için de onun niyetleri o kadar ulvi. O hedeflere ulaşmak için Atatürk istenmeyen bazı şeyler yapmış olabilirse, bunların üzerinde durmamak gerekiyorsa, Erdoğan için de aynı şeyler söylenebilir. Atatürkçüler için Erdoğan'ın hedefleri küfür gibi; Erdoğancılar için de Atatürk'ün hedefleri. Bundan elli yıl sonra Erdoğan'ın apolojistleri, onu mazur göstermek için Berlusconi'den, Putin'den, Trump'tan, Front National'den, "bu dönemin koşulları"ndan bahsedecek. Erdoğan'ın havarileri, onun hayalindeki dönüşümün gerçekleşebilmesi için muhaliflerin ezilmesi, Kürtlerin öldürülmesi, paranın el değiştirmesi gerektiğini anlatacak. Tıpkı Atatürk apolojistlerinin ve havarilerinin yaptığı gibi.

Dediğim gibi, Atatürk'ün hedefleriyle Erdoğan'ın hedeflerini aynı kefeye koymuyorum. Ben de olsam aklın peşinden gitmeye çalışırdım, inancın değil. Ama Erdoğan'ın bugün neden ilah/yarı-ilah olarak görüldüğünü anlamak istiyorsak, Atatürk'ün nasıl ilah/yarı-ilah olarak görülmeye başlandığını, bunun sonuçlarının neler olduğunu anlamamız gerek. Bugün Erdoğan'ın çevresinde oluşan tapınma çemberini eleştirmeden önce, Atatürk çemberine eleştirel yaklaşmak gerek. Atatürk'ü Atatürkçü gözüyle görenler, Erdoğan'ı da Erdoğancı gözüyle görmeye çalışmak zorunda.

Atatürk büyük bir liderdi, bundan şüphem yok. Ama onun da sınırları vardı; bu sınırlarını kendisi aşamadığı gibi, kadrosunun aşmasına da izin vermedi, veremedi. Sarkaç ondan önce kurulmuştu, ama ona asıl ivmesini veren Atatürk oldu; o yüzden şimdi böyle bir simetriyle karşı karşıyayız. Erdoğan'ı yaratan Atatürk'tür. Atatürk öyle olduğu için Erdoğan böyle.

23.5.16

Atatürk Döndü - Anti-Atatürk Olarak



Hala Nazi dönemi Almanya'sıyla karşılaştırmalar yapılıyorsa da, bugünkü (ve önümüzdeki) siyasal-toplumsal düzeni çok daha yakından tanıyoruz. Önce tek parti, ardından tek adam kültünün yerleştirilmesiyle, bu kültün neredeyse dinsel tonlamalara bürünmesiyle, en ılımlı muhalefetin bile gerektiğinde en sert biçimde bastırılmasıyla, biattan başka seçenek bırakılmamasıyla, hukuk sisteminin siyasal rejimin aygıtı haline getirilmesiyle, basının kontrol altına alınmasıyla, ülkenin meclisten değil köşkten/saraydan yönetilmesiyle, kukla ikinci adam kadrosuyla, hakim kılınmak istenen üst anlatının ("bilim"/"din") gerektiğinde siyasal rejime alet olacak şekilde eğilip bükülmesiyle, yaratılan kitlesel histeriyle, çeşitli sembolizmlerin kullanımıyla, sermaye aktarımı ve imtiyazlarla yeni bir sınıfın yaratılmasıyla, kitlelerin bastırılması ve imhasıyla vs. düpedüz yeni bir Atatürk dönemi yaşıyoruz. 1930'da Atatürk'e muhalif olmak nasıl bir şeydi diye merak edenler için kurulmuş bir tema parkı gibi şu anda Türkiye. Pek yakında "Hitap" adlı bir eser bekleyebiliriz "Ebedi Reis"ten, "Gençliğe Selam" adlı konuşması vapurlara filan asılacaktır elbet bir gün; bir anıt mezarın kaçınılmaz olacağını da herhalde hepimiz biliyoruz, açılışı da herhalde "Milli Reis" yapar - daha temkinli, hayalgücü daha kıt, ama gerektiğinde bir o kadar acımasız olabilen bir ikinci adam.

Biçim olarak böyle olabilir, içerik olarak ne durumdayız? Denebilir ki "Ebedi Şef"in Türkiye'ye getirmek istediği değerlerle "Ebedi Reis"in değerleri arasında çok önemli bir nitelik farkı var, ikisi eşdeğermiş ya da hangisi olursa olsun fark etmezmiş gibi konuşulamaz. Buna katılmak istiyorum - "alan"daki pratik gerçekleri bir an için gözardı edersek, ulaşılmak istenen nokta konusunda, yani "telos" konusunda "Ebedi"lerin aynı kefeye konabileceğini düşünmüyorum. Gelgelelim, alandaki pratik gerçekler sürekli omzumu dürtüyor - milyonlarca insanın günlük yaşamını bire bir etkileyen ve karartan, on binlerce insanın ölümüne yol açan rejimler söz konusu olduğunda, "menzil"ler arasındaki fark çok daha önemsiz hale geliyor. Aslolan varılacak noktadan çok, yolculuğun kendisidir diyip duran yaşam gurularına kulak verecek olursak, bu iyice böyle.

Bu rövanşın gelmeyeceğini düşünüyordu Atatürkçüler; bu rövanşın onlara gerçek ve tam bir hezimeti tattırmasını istiyor Erdoğancılar. Bir sarkaç gibi düşünün - o tarafa gitti, şimdi bu tarafa gidiyor. O tarafa ne kadar ve ne hızla gittiyse, bu tarafa da öyle olacak muhtemelen.

Bizim ömrümüz yeter mi, tarih hızlanır mı bilemem, ama sonrası için şimdiden düşünmek gerek. Türkiye'de bunlar olurken, dünyada da başka sarkaçlar işliyor çünkü. Bizim sarkacın geri dönüş zamanı geldiğinde, sarkaç düzeneğinin kendisi bambaşka bir zemine taşınmış olabilir.

29.4.16

birlikte yaşayabilmek için



laiklik tartışması, türkiye cumhuriyeti'nin aşil topuğu, biliyoruz. kurtuluş-kuruluş aşamasında saltanatın-hilafetin kurtarılacağı vaadiyle (zımnen ya da açıkça) desteği alınan kitle ve güçlerin, cumhuriyetin ilk on yılında bertaraf edilmesi, dinin sıkı bir devlet denetimi altına alınması, toplumsal yaşamda görünürlüğünün azaltılması için büyük çaba gösterilmesi ve dindar kitlelerin neredeyse "ülke paydaşlığı"ndan çıkarılması, biraz sosyoloji bilen herkesin kolayca öngörebileceği gibi büyük bir basınç oluşturdu. cumhuriyetin enerjisinin büyük bir kısmı, bu basıncın patlamaya dönüşmesini engellemeye harcandı, bu da büyük bir kaynak israfı anlamına geldi - insan, toplum, para anlamında.

akp dönemi, dindar kitlelerin yeniden ülke paydaşlığını kazanma sürecini başlattı ve bence geri dönülmez bir aşamaya getirdi. islami burjuva palazlandı, daha önce başka kesimlere yönelik olarak uygulanmış patronaj sisteminden bu kez onlar yararlandı ve ekonomiden önemli bir pay almakla kalmadı, dünya ekonomisine de entegre oldu.

bu noktada, erdoğan rejimine özgü patolojilerin ağırlık kazanmaya ve bu resmi bozmaya başladığını gördük. erdoğan kendisini iktidardan vazgeçemeyecek bir köşeye sıkıştırmış olduğu için, gidebileceği tek yön iktidarını mutlaklaştırma yönüydü; bunu yaparken kitlesini mobilize etme yöntemi olarak da dinsel motifleri ve geçmişte dinen uygulanan baskıları yaygın olarak kullandı. toplumsal barışı sağlamak için uğraşmak yerine, toplumsal ayrışmayı kullanmayı yeğledi.

dolayısıyla bugün, laiklik/şeriat tartışmasını ilk günkü heyecanıyla yeniden yapar olduk. laikliği savunanlar, kendi yaşam alanlarının tehdit altında olduğunu hissediyor ve canhıraş bir mücadele vermeye hazırlanıyor, en azından psikolojileri böyle; şeriatı savunanlarsa seksen yıllık ezilmişliğin rövanşını almak için sabırsızlanıyor.

burada izlenebilecek iki yol var temelde: ya iki taraf da birbirini yok etmek, en azından etkisiz kılmak için çarpışacak, ya da iki taraf da birbirinin haklı olduğu noktaları teslim edecek ve uzlaşmanın yolunu arayacak. bu uzlaşma da ya tahammül etmekle sınırlı kalacak, ya da kabul ve benimsemeye dayanacak.

uzlaşma zemini ne olmalı, ne olabilir? öncelikle iki tarafın da şu gerçekleri görmesi lazım, sağlıklı bir diyaloğun başlayabilmesi için: birincisi, türkiye sosyo-ekonomik ve kültürel yapısı açısından iran ya da malezya değil; türkiye'de şeriat devleti kurulmasını halkın çoğunluğu kabul etmez. ikincisi, türkiye eski ayarlarına geri dönemez, muhafazakar kitlelerin bu ülkede toplumsal yaşamın kurallarının belirlenmesinde etkin rol oynaması artık engellenemez. başka bir deyişle dine dayalı olmayan bir devlet yönetimini, öte yandan halkın dini duyarlılıklarını daha fazla dikkate alan bir toplumsal söylemi geçerli kılmamız lazım. üçüncüsü, türkiye'nin gelişimini sürdürebilmesi için, devlet yönetiminde, eğitimde, ekonomide, sağlıkta, bilimde inancın değil aklın, sadakatin değil liyakatin hakim olmasını sağlamak şart.

pratikte bu ne demek?
merkez partilerden hiçbirinin, muhafazakar seçmeni küçümsememesi, "akp seçmeni" diye gözden çıkarmaması, oyuna talip olması demek. bunun oy avcılığıyla değil, samimiyetle yapılması lazım elbette.
dini simgelerin, toplumsal ve bireysel yaşamda daha rahat kullanılması demek - burada zaten bir ilerleme var, daha da olabilir: mesai saatleri dahilinde ibadet düzenlemeleri, kuran üzerine yemin etme seçeneği, hastanede kritik durumdaki hastalara din adamı desteği, muhafazakar tatil seçeneklerinin artırılması vs.
eğitimde, muhafazakar ailelerin çocuklarına daha kapsamlı ve seçmeli bir dini eğitim sağlanması, ama bunun sıfırdan formüle edilecek "inanç okulları" kapsamında yapılması, "imam hatip"lerin bu işlevi yerine getirmeyi bırakması demek.
devletin din işlerini yönetmekten vazgeçmesi, diyanet'in kapatılması, imam-hatipliğin meslek lisesi kapsamından çıkarılması ve yüksekokul-üniversite kapsamına alınması demek.
ülke çapında yapılanmak isteyen dinler için, bu imkanın devlet yapısı dışında ama devletin mali-idari sıkı denetimine tabi bir model kapsamında sağlanması demek.
üniversitelerin ve bilim-bilgi üretim merkezlerinin özerkliğinin sağlanması demek.
silahlı kuvvetlerin ve emniyet teşkilatının, siyasal iktidara bağlılık ölçütüyle değil, işini iyi yapma ölçütüyle biçimlendirilmesi ve çalıştırılması demek.
eğitimde oecd ortalamasının üstüne çıkabilmek için çalışılması, bunun da kaynak ayırmaktan ibaret olmadığının, ciddi biçimde projelendirilmesi ve projelerin yaşama geçirilmesi gerektiğinin idrak edilmesi demek.
kadınların yaşamın tüm alanlarında daha fazla yer alabilmesinin sağlanması, bunun tüm toplumun yaşam kalitesini artıracağının kabul edilmesi demek.
basın ve ifade özgürlüğünün, doğru ve zamanında haber alma hakkının, basın ahlakının öneminin idrak edilmesi ve korunması demek.
hukukun üstünlüğünün sağlanması ve adalet sisteminin saygınlığa kavuşturulması demek.

örnekler çoğaltılabilir; önemli olan, toplumsal ve bireysel taleplerin ülkeyi ileri götürüp götürmeyeceğini doğru saptamak, bunu da açık ve özgür bir ortamda tartışarak yapmak.

kimsenin kimseye "beğenmiyorsan git" demediği bir ülkeden söz ediyorum. farklılıkları düşmanlık haline getirecek şekilde kışkırtmadığımızda bunu sağlamak mümkün olabilir.





26.4.16

laiklik anayasadan çıkarılmalı



erhan memiş'e.


uzun zamandır duyduğum en iyi fikirlerden birini, meclis başkanı kahraman dile getirdi - bu fikrin bir akp'liden gelmiş olması beni ayrıca sevindirdi: laiklik anayasadan çıkarılmalı.

kılıçdaroğlu bu fikre hemen tepki verdi, ama laiklik, kılıçdaroğlu'nun sandığı gibi herkesin dinini özgürce yaşayabilmesinin garantisi değil. laiklik, devletin tanımladığı sünniliğin devlet denetiminde, hatta doğrudan devlet aygıtıyla (yani diyanetle) halka dayatılması demek. laiklik, türkiye'de sünniler bile dinlerini özgürce yaşayamasın demek aslında.

anayasadan laiklik kaldırılmalı.
yerine sekülerlik gelmeli.
devletin akla dayanarak yönetilmesi,
siyasetin akla dayanarak yapılması,
insanların hastanelerde akla dayanarak tedavi edilmesi,
mahkemelerin akla dayanarak muhakeme etmesi,
okullarda akla dayanarak eğitim verilmesi,
dinin bireylere bırakılması ve başkalarının hak ve özgürlüklerini, güvenliğini, sağlığını, eşitliği tehdit etmediği sürece özgürce yaşanması,
dinin devlet desteğiyle ya da denetimiyle biçimlendirilmemesi,
devletin bütün dinlere, bütün tanrılara eşit mesafede durması
gelmeli.

laikliğin anayasadan çıkarılmasıyla iş bitmiyor, yapmışken tam yapmak lazım.
diyanet işleri de anayasadan çıkarılmalı.
sünnilerin dini bayramları da anayasadan çıkarılmalı.
zorunlu din dersleri de anayasadan çıkarılmalı.
imam hatipler kapatılmalı.

buyrun, laikliğin anayasadan çıkarılmasını böyle konuşalım.


not: akıl da çok matah bir şey değil, ama onu ayrıca konuşuruz.

21.4.16

aynısı, farklısı: camiden karakter tahlili





yaklaşık 40 yıl türkiye'de yaşamış biri olmama rağmen büyük gecikmeyle idrak ettiğim bir gerçeği paylaşmak istiyorum izninizle. doğulu-batılı, dindar-liberal, muhafazakar-ilerici, otoriter-özgürlükçü ikilikleri üzerinden yazılan bir tarihimiz var malum. bunların ve benzeri ikiliklerin temelinde, kişilik meselesi sayılabilecek başka bir ikilik var: aynısını isteyenler ile farklısını isteyenler olarak ikiye ayrılıyor insanlar. biraz açayım.

dönüp baktığımda, çocukluğumdan beri doğal bir doğru olarak "farklı"yı hedeflemem gerektiğini düşündüğümü, hatta bunu düşünmek zorunda bile kalmayacak kadar içselleştirdiğimi görüyorum. çevremdeki pek çok insan için de böyle bu: bir şey yapacaklarsa, bunu o zamana kadar yapılmış olanlara yeni/özgün/farklı bir katkı olacak şekilde yapmaya çalışıyorlar. daha önce yapılmışın yineleyicisi/taşıyıcısı/aktarıcısı olmak istemiyorlar. bireysel varoluşlarının anlamını, bütüne ekledikleri o ufak da olsa farklılık oluşturuyor; o bütünün değişmeden biraz daha sürebilmesini sağlamak değil.

böyle olduğu için, "aynı"yı hedefleyenleri ve "aynı"yı hedeflemenin tıpkı benim doğrum gibi "doğal bir doğru" olabileceğini hiç anlayamamış olduğumu fark ediyorum.

bu "aynı"nın çeşitli açılımları var tabii. beş yüz yıldır yapılan camilerin ezici çoğunluğunun birbirine benzemesi de buradan geliyor, bireyselliğin ve özgürlüğün bastırılması da, bireysel hakların önemsenmemesi de, dinin, daha doğrusu belirli bir dindarlık yorumunun baş tacı edilmesi de.

herhangi bir şeyin yeterince uzun bir süredir yapılması, o şeyin matah olmasının yeterli gerekçesi olabiliyor. "birinci geleneksel kiraz şenliği"ndeki ironi o yüzden pek çok kişi tarafından görülmüyor. yeterince uzun süre yapıldıktan sonra da, o şeyde ancak çok ufak değişikliklere tahammül ediliyor; geleneğin ana unsurlarının mutlaka kolayca tanınacak şekilde mevcut olması isteniyor. giysi de böyle, sanat da, ilişkiler de, toplum yapısı da, tabii camiler de.

böyle bir dünya tasavvuru mümkün tabii: her şeyin mümkün olduğunca aynı tutulduğu bir gezegen olabilir; güzel bir gezegen de olabilir bu. ama insan sormadan edemiyor - en azından ben edemiyorum: eğer en iyisini bulmuşsak, aynı tutmaya çalışmak makul; peki ya daha bulamamışsak? "daha iyisi mümkün" inancıyla "bu hep böyleydi, demek ki iyi" inancının çatıştığı nokta bu. bugün içinde yaşadığımız dünya söz konusu olduğunda, "daha iyisi mümkün" demeyecek pek az insan vardır herhalde, ama bu bir uzlaşma anlamına gelmiyor yine de: daha iyisini isteyenlerin bir kısmı bunu yenide ararken, bir kısmı eskide, artık olmayanda, belki hiçbir zaman olmamış ama olduğu farz edilen "altın çağ"da arıyor çünkü.

"aynısı" grubundaki insanlarda şöyle bir şey de gözlemliyorum öte yandan: kendilerine kurdukları geleneğin "kurulmuş" bir gelenek olduğunu, tıpkı onlarınki gibi başka kurulu geleneklerin de var olduğunu, bu gelenekler arasında da genelde bir "ast-üst" ilişkisi olmadığını kabul etmekte zorlanıyorlar. camilere dönecek olursak: selçuklu camilerine, osmanlı'nın ilk dönemindeki camilere baktığımızda, bugünkü klasik formun, yani "küçük kubbelerle çevrili büyük kubbe" formunun kullanılmadığını görüyoruz. kubbeli tapınak formu islamiyetten önce de var tabii - kiliselerde. sinan'ın süleymaniye'yi, ayasofya'ya nispet olsun diye yaptığı ama kubbesini daha büyük yapamadığı için hayıflandığı anlatılır. ama bugün bir "anadolu müslümanı"na, kubbe formunu müslümanların bulmadığını, hatta en "ileri" örneğinin müslümanlardan önce yapıldığını kolay kolay anlatamazsınız. kubbe onlar için islami geleneğin ayrılmaz bir parçası, alamet-i farikası; başka bir geleneğe ait olabileceğini düşünmek bile huzursuz ediyor onları.

"geleneği muhafaza etmek"ten "toplumsal muhafazakarlık"a giden yol pek de uzun değil; farklısını isteyenlere karşı aynısını isteyenlerin kendi tercihlerini dayatabilmek için hemen otoriterliğe yaslanmaları da şaşırtıcı değil. tabii bu cümlenin altında bir değer yargısı kabulü var: "farklısı" insanları için muhafazakarlık nasıl dayatmaysa, "aynısı" insanları için de özgürlük öyle bir dayatma olabiliyor. özgür olmak istemeyen bir insanı zorla özgür yapamazsınız.

işte kırk yılın sonunda idrak ettiğim şey bu oldu: insanlar sahiden özgür olmak istemeyebiliyor. bu her ne kadar bence bir yanılgıya dayanıyor olsa da, kendi içinde kötü bir şey değil.

önümdeki kırk yıl için hedefim, "aynısı" insanlarıyla "farklısı" insanlarının birbirinin canına okumadan, gelişip serpilerek aynı toplum içinde yaşamalarının nasıl mümkün olacağını anlamak.

bir de frank gehry'ye yozgat'ta cami yaptırmak.



27.3.16

masumiyetin hatırası



dün gece "hatıraların masumiyeti"ni izledik esra'yla. orhan pamuk'u edebi, siyasi ya da kişisel nedenlerle seversiniz ya da sevmezsiniz, ama "masumiyet müzesi" projesi, kitap-müze-belgesel-film paketi olarak düşünüldüğünde gerçekten benzersiz bir iş. romanın kendisi basit bir melodram - aşık olduğu kadınla çok geç tanışan, sonra onu yeniden elde etmek için yıllarca sabırla uğraşan, ama kavuştuğu anda yitiren bir adamın saplantılı hikayesi. bu melodramatik aşkın da çok özgün olmayan bir özelliği var: adam, kadının dokunduğu her şeyi toplamaya başlıyor. orhan pamuk, bu basit çıkış noktasını ve "numara"yı, yarattığı karakteri gölgede bırakacak bir tutku ve saplantıyla öyle bir işledi ve hayata/dünyaya yaydı ki, hayran olmamak elde değil.

bundan çıkarılacak bir ders varsa, o da yaratıcılığın abartıldığı kadar matah bir şey olmadığı bence. tutku ve kendine inanmayla çok daha fazla yol katediliyor. diyebilirsiniz ki yazarın münzevi bir yaratıcı olarak, dünyevi işlerle hercümerç olmamış masum portresini nereye asacağız? iki kuruşluk bir blog yazarının bile kendini pazarlama gurusu sayabildiği bu çağda, yazara dair bu romantik hatıra kendisine artık yalnızca bir müzenin, bir "cabinet of curiosities"in (harikalar odasının) duvarlarında yer bulabilir gibi geliyor bana.