12.12.18

ku-ko kurgu kolektifi



Yayıncılık tarihimizin yakın döneminden bir çıkmaz dehlize girelim:

2010 civarıydı, daha sonraları KÜY'de "Tuhaf Etki" dizisinin kaynağını oluşturacak bir hassasiyet peydahlandı bende - Türkiye'de garip, ilginç, nereden çıktığı ve peşinden neyin geldiği belli olmayan birtakım kitaplar yayımlanıyordu. Bunlar pek az basılmış, pek az okunmuş, sonra da unutulup gitmişti. Bu metinleri bir araya getirmek ve hiç tükenmemelerini sağlamak nasıl mümkün olurdu?

Cengaver bir yayıncı, parasına kıyıp bu kitapları normal yoldan yayımlayabilir, satmamalarını göze alabilirdi tabii, ama Türkiye'de bir kitap satmıyorsa onu kitapçılarda bulmak da imkansızdı, en iyi ihtimal internetteki satış sitelerinde bulunacaktı. İşin içine internet girince bu kitapları yalnızca e-kitap formatında yayımlamanın bir çıkış yolu sağlayabileceğini düşündüm. Bir kolektif kuracaktık, herkes birbirinin düzeltisini yapacaktı, şablon bir tasarım kullanacaktık, epub (e-kitapların kullandığı dosya formatı) dönüşümünü zaten internet satış siteleri gerçekleştiriyordu. Kitapların etiket fiyatını standart 5 tl yapacaktık, satış gelirinin yüzde 90'ınını da yazara verecektik.

ku-ko Kurgu Kolektifi böyle ortaya çıktı; Faruk Ulay, Süreyyya Evren, Selçuk Orhan, İsmail Pelit ve ben, Merkez Komite üyesi ilan ettik kendimizi, Faruk tasarım işlerini gerçekleştirdi, ardından metinleri, yazarları belirledik. Logomuz yukarıdaki gibi oldu - "kuko"nun guguk kuşunu çağrıştırmasından hareket etti Faruk. Sonra daha ciddi ve eski sol yayınlar çağırışımlı bir logoya karar verdik, kapaklarda bunu kullandık:


Kapaklar şöyleydi:







































ku-ko için bir manifesto hazırladık:

ku-ko kurgu kolektifi, kağıtsız yayıncılık yapar; kağıt üzerinde yayıncılık yapmaz.

ku-ko, ortak paydası olan bir grup yazarı ve bir grup metni bir araya getirmek için kurulmuştur. kuruluş tarihi 2011'dir.

ku-ko, bir araya getirilen metinleri sürekli olarak dolaşımda tutmak ve okurun bunlara her zaman erişebilmesini sağlamak için, "baskısı tükenmek" kavramını geçmişe gömmek için kurulmuştur.

ku-ko, yazarların kendi metinleri üzerindeki hak ve kontrollerini olabildiğince artırmak için kurulmuş; kitap satışından yayıncıya kalan payın %91'ini yazarlarına ödeyerek ilk adımı atmıştır.

ku-ko, kurucu yazarları arasından gönüllü katılımla oluşturulmuş beş kişilik bir merkez komitesi tarafından yönetilir.

ku-ko, tüm çalışma ve hesaplarının, üyesi olan yazarlar nezdinde açık ve şeffaf olması ilkesini benimsemiştir.

ku-ko, kitap fiyatlarının okur önünde bir engel olmaktan çıkmasını sağlamayı hedefler.

ku-ko, en gelişmiş okuma teknolojilerini kullanır ve bunu, metnin dışındaki şeylere değil, metnin kendisine odaklanılması için yapar.

dolayısıyla ku-ko, metnin kendisini en önemli şey kılmaya yönelik bir çağrıdır.

Yayın listemiz aşağıdaki gibiydi (Merkez Komitesi üyeleri birbirlerinin kitaplarını da bu kapsamda değerlendirmekte bir beis görmemişti):

 ağır roman -metin kaçan
 alınyazım kılavuzu - ilhan durusel
 altıncı ırk - berrak yurdakul
 amber - faruk ulay
 anarşik rehavet - mehmet açar
 annem bir robot doğurdu - melida tüzünoğlu
 bayan mira'yla ufak bir gezinti - semra topal
 bir ev bir dağ bir şehir - erhan memiş
 blöf kitap - ilhan durusel, tansu m. gülaydın
 boşvermişler - sabri gürses
 büyük a - nilüfer güngörmüş
 cami - ismail pelit
 geçen kış - tankut aykut
 gizli hava müzesi - cem akaş
 katakofti - gökdemir ihsan
 kontrol kalemi - murat yalçın
 konuşmayan tavus kuşu camio - berrak yurdakul
 musiki bu - ismail pelit
 noktanın kesişimleri antolojisi -  cem akaş
 öldüren şehir - ömer ayhan
 postu modern kızıl tilki - hakan toker, pelin kalp
 sevişme - sabri gürses
 taş kayık - selçuk orhan
 tekerleksiz bisikletler - cem akaş
 tuhaf insanlar zamanı - faruk ulay
 yaşayıp ölmek, aşk ve avarelik üzerine kısa bir roman - süreyyya evren 
 zaman zeman öyküleri - süreyyya evren

Hızlı bir çıkış yaptı ku-ko, basından ilgi gördü, fakat tanıtım bütçemiz olmadığından ilgiyi canlı tutamadık. Bir başka zorluk da yayıncıları kitapların fiziksel haklarını kendilerinde tutmaya ama e-kitap haklarını bize bırakmaya ikna etmekte çıktı. O dönemde kimse e-kitap meraklısı değildi aslında, ama yine de yayıncıların çoğu ileride işlerine yarar diye e-kitap haklarını vermemeyi tercih etti.

Dolayısıyla ku-ko, erken ötmüş ve sonra nasıl öteceğini planlamamış bir kuş olarak, bir süre sonra tıkandı, yavaş yavaş unutuldu; dün akşam karşıma ilk logo çalışmaları çıkmasaydı benim de aklıma gelmeyecekti:



9.12.18

kuşbakışı

1989'da "Kuşbakışı" adında bir öykü yazmıştım, sonra da bunun otomatik besteye dönüşebilmesi için harflerin, noktalama işaretlerinin vs nota ve vuruş değeri taşıdığı bir kılavuz hazırlamıştım. Öykü ve kılavuz, 1990'da yayımlanan ilk öykü kitabım Noktanın Kesişmleri Antolojisi'nde yer aldı; TRT-2'de yayınlanan "Okudukça" programı kitabı tanıtmaya karar verdiğinde bu öyküyü ve kılavuzu bir piyaniste verdiler, o da yorumladı, müziğin arkasına bir de haber bülteni döşedi.

Öyküyü, kılavuzu ve ilk bölümün ses kaydını aşağıda bulabilirsiniz.


Kuşbakışı

Güneşe karşı ve güneşle birlikte gözlerini ve kanatlarını yalayan rüzgar süzülmek, Monroe’nun sağ dirsek molekülünün yanındaki kan kokusunu ayırt etmek: gülümsemek için için bir şahinin ağzına sahip olduğu için zorunlu olarak ve göz kırpmak kanat titretmek iç çekmek milyonuncu yılın milyonuncu dalışını gerçekleştirmek: içgüdü ne korkulu birşeydir ki tavşan farkında kişisel tarihinin düzen tarihinde eriyip gideceği anın gelmiş olduğunun ve eğer bir Tanrı kavramı oluşmuşsa çalıların arasında canı için koşarken kocaman gözleri ve kulakları bu kez yalnızca dehşetini arttırmaya yarıyorsa, Tanrı’nın şahinin oralarda bir yerde yani yukarıda olduğunu düşünmesi olası mı ve fakat yaratan her zaman yok eden olmamış mıdır sorusu minicik beyninde yankılanma fırsatı bulacak mı merakla bekliyoruz ancak: bu güven ne mene bir duygu şahinin tüyleri böylesine şah(ın)lanıyorken gözlerini kapatsa bile düşüşü ve çekimi yerin ve evren onu hedefine ulaştıracak istese de istemese de istemeyebilir mi ufak bir yalpalama gereksiz soruların uzaklaştırılması ve korkunç inişin sürdürülüşü ve fare de çiftçi de bunu biliyorken gemi Icarus’u görmüş ama gitmesi gereken yere sakin sakin yelkenlemeyi bırakmazsa ne denebilir ki günlerimizi füze yapıp yok etmekle geçirirken biz işte böyle’den başka çünkü tavşan da biliyor ki akan mavi bir kandır içinde ve bu koşuyu pek çok defa yinelemiş ve pek çok defa ölmüştür gerçi anımsamamakta kanının yerde nasıl durduğunu gök şahinsel-gölge be gölge maviden siyaha dönüştüğünde ve dişi de olsa erkek de bunun merakını içinde taşıyor olmalı yalnız kediler değil elbette ve dahi karıncalar çok az kalmışken an’a titreşen yer kabuğu ölümün elektriğini iletir mi onlara ve bir an için olsun dururlar mı milyonkereonkereyüzkereinci koşuşturmalarında yoksa onlar da mı Auden’dan okurlar Brueghel’in Icarus resmini iyi ki bir resim yapmış iyi ki bir şiir yazmış yani ne var: şahin kartalla aramda bir fark yok mu diye bunalır ama belli etmez çünkü işte orada ve şimdi biten iniş Hitler’i değilse de Almansı birşeyleri anıştırır kartal yüzünden elbette ve çok yakın boyun tavşan durur tabii ama aslında durmaz çünkü harcadığı her damla enerji yanına kar mı kalacak? Yani pek bilinmez ve zaten şart değil ama bilinen şu ki yanardağın patlayıp patlamadığına aldırmaksızın evrenin bir başka köşesinde şahin pençelerini batırır boynuna avının yumuşak beyaz doyumcul

Es
To Coda

Şehrin sokaklarından birinde insanlardan bir insan ağlıyordu. Bunda garipsenecek birşey yok çünkü insanlar gözyaşı dökebilmeleri için özel bezelerle donatılmışlardır. Kimi dinler bunu inkar etse de ve bu fizyolojik olguyu denetim altına almayı marifet saysa da insan ağlar. Bu insan da ağlıyordu ve buna neden olarak bir uçağı seçmişti. Mucizeler hiç tükenmiyor.
Uçak, beyaz derisinden sıyrılmış ve doğa güçlerinin, bozunum sürecini hemen tamamlayacaklarını bildiğinden, buz üstüne yazı yazan insanoğlunun takdire değer ürünlerinden birisi olarak beyaz derisini havada asılı bırakmıştı. Şehrin üzerinde bir-iki kez dolanmış mıydı sorduksa da kimse bilmiyordu, bu saatten sonra pek fark etmeyeceği varsayımıyla dolandı demeyi yeğleyelim. İnişe geçeceği belliydi, zaten yakınlardaki bir havaalanı da bekleyişe geçtiğini bildirmemiş miydi? Ne var ki güneş de batak için tam bu anı seçmişti – herşey birbirine uysun ve birazcık da anlamı olsun tabii diye bayraklar da indiriliyordu. Neydi bu, bayrağımızınüstünegüneşbatmaz efsanesinin mastürbasyonu mu yoksa ne kadar insansak da doğayı arada sırada taksak fena olmaz belki bir bildiği vardır müsvedde-i alçakgönüllülük mefhumu mu? Güneş inerse biz de ineriz. Her şey icabında güzel. Muhtacız azizim. Sürtünme kuvvetine bile muhtacız ki aksi takdirde uçağın inmesi hayal olurdu. Uçağın geceye inmezden öncesi: turkuaz bir eşarp ve portakal kabukları.

D.S. al Coda
Coda

“Sana vermediğim tüm çiçekler adına, sevgilim,
Yemin ediyorum:
Öldüreceğim seni.
Yat.”

Gecenin içinde (gece olmuştu, bkz. Gece) ve herhalde şehirde ama en azından gökyüzündeki ayın gözlerinde baykuşlar kendilerine atfedilen uğursuzluk masalına rağmen sürdürüyorlarsa baykuş renkli seslerini bir iş olmalı bu işin içinde ve nitekim: başka bir yapay karanlıkta ki bu geceden bağımsız olarak insanın yaratabildiği en görkemli olgulardan biridir bir kadın ve bir erkek otururlar odada bu büyük yankılı ve kalabalık olabilecek bir oda ya da isterseniz salon ama labirent değil üzümlerin ve kaktüs çiçeğinin suyunda ve gölgesinde gözler yalan söylemez ama gerçek nedir ki diyebilirler dikkatli olmak gerekir elbette bir yakınlaşma söz konusu kalabalıkta yalnızlık süsü vererek saat 02 sularında (bkz. Su Geçirmeyen Saatler) herkesin kendine göre bir av genelgesi var önemli olan kural belirlemek ve diyelim ki oynamak ve her ne kadar kural değiştirmek kurala bağlıysa da özgürmüş gibi yapmak ve ama durmadan yaklaşıyor bu adam ve bu kadın diyebiliriz çünkü boşluk ne denli büyük olsa da milimin bir hükmü var elbette sonuçta milimler de saatler gibi susal özellikler ve benlik yitimleri taşıyarak ve damlayarak damlayarak sarkıtları dikitleri heykelleri koşulları avlanmaları ve evrenmeleri oluştururlar ve bu oluşumun termodinamiksel bazı kanunları vardır ve enerji sabittir ama düzen sürekli bozulacaktır derler on ikiyi vuran çanı dinlemek zorunda kalan insancıklar gibi ve cık takısını muhafaza ederek dinlenir ve martavallar çünkü eğer düzensizlik bu denli matah birşeyse neden anneler var – ki yakınlaşan erkeğin ve kadının anımsayın yapay karanlıktaki yani asıl konumuz olan bu ikisinin uzamsal olarak sabit ancak zamansal olarak bambaşka ve neden olmasın daha gerideki bir zaman diliminde yani aynı yerde ama eskiden ve yine aynı kadınla erkek başka isim ve başka kimlik kartlarıyla anne ve baba olarak bulunmamışlar mıydı anımsayın bu önemli olabilir sanırım iz üstündeyiz ama her neyse yakınlaşmanın bir sonu var bile diyemiyoruz anımsayın aciziz çünkü Boğaz’ın yarısını doldursak ilk gün ve sonraki günler bir öncekinin yarısı kadar doldurarak ilerlesek öbür yakaya ulaşamayacağımız son derece açıkken nasıl oluyor da bu kadın ve erkek sonsuz derecede yaklaşıyorlar ve belirginleşen özellikleri eril ağız dişil boyun ya da tersi bilemiyorum önemli olan belirginleşmesi ve öpüş

“Dünyada yeteri kadar
Acı var zaten.
Yat sevgilim; yaT.
Canın yanacak.
(çoktan öldün ya)”

Demiştik ki gece: birkaç ateştenböceği kedi patileriyle gelen sis ve gece: yani yan yana koyuyor gibiyiz sevime sahip olanla olmayanı duygu açısından çünkü sanki korkunç ama aynı zamanda ve aslında diğer zaman dilimlerinde de bakmayın pasta değil tabii suyun da zamanla ilişkisi yok ama bariz akmaya görsünler hemen lafın gelişi etiketiyle bilirsiniz bu işleri demek ki neymiş hem korkunç hem sevilebilir ki elden gelmesi olanaksız herhangi bir şeyin ancak evet efendim diyebiliyoruz gökyüzüne ve sokaklara ve geceye sonra yani bu aşamada gece bıyıklarını oynattığında: dişil boyun eril ağız “ya da” kısmını biliyorsunuz zaten öpüş; ama, aslında, (fakat ve diğerleri) biraz da ısırış (mıyız?)

Sus.


***

Kılavuz:


“Kuşbakışı” adlı öykü, müziğe aktarılabilecek şekilde tasarlandı. İlgilenenler için:

a: do’, e: mi, ı: si’, i: sol’, o:do”, ö: mi”, u: fa”, ü: sol”,
b: do, c: re, ç: mi, d: fa, f: sol, g: la, ğ: si’, h: re’,
j: fa’, k: la’, l: si’, m: re”, n: la”, p: si”, r: sib”,
s: sol”, ş: fa diyez’, t: re’, v: fa, y: sol’, z: do diyez.

Sözcüklerin ilk harflerinin getirdiği koşullar:
a, ç, n, r: Viyola, viyolonsel ve baslar “do-mi-sol-mi” tekrarıyla sözcük boyunca armoni yapar, kemanlar ezgiyi çalar.
b: Kemanlar dışındaki yaylı çalgılar. Korno ve trombon, sözcük boyunca “do” notasını staccato çalar.
c, f, ı, j, l: Bir notayı kemanlar, bir notayı korno ve trompetler çalar. Tuba, sözcük boyunca “fa-sol” çalar.
d: Sözcüğün her harfi iki vuruş çalınır – flüt ve kemanlar. Flüt çalanlardan birisi güzel bir kızsa, sözcük sonunda sağ yanağını kaşır.
e: Kemanlar çalar, klarnetler sözcük boyunca yarım vuruş geriden izler.
g: Her harf yarım vuruş çalınır. Orkestra ezgiyi çalarken obua, saksofon ve baslar ilk üç harf boyunca “mi” çalar. Ardından saksofon çalanlar, birinci sırada oturan seyircilerden (isteğe bağlı) birisiyle göz göze gelir.
h: Birinci keman öksürür, önceki sözcükteki düzenleme sürer.
i: Baslar ve bakır üflemeliler ezgiyi çalar, viyolonseller ezgiyi iki nota üstten çalar, kemanlar yaylarını keman tahtasına vurur.
k: Harfle yarım vuruş çalınır – yalnızca keman ve baslar.
m: Flüt ezgiyi çalar, viyolar sayfa çevirir, kemanlar “do”dan, baslar “fa”dan başlayarak “dandini dandini dastana”yı çalar.
o: Davul ve tüm orkestra.
ö, ş, u: kemanlar ve flütler “si-do” tril’i yaparken orkestra ezgiyi “piano” çalar.
t: Kemanlar ezgiyi çalarken, viyolalar harfleri yarım değerleriyle çalar ve sözcüğü yineler, bakır üflemeliler bundan sonra gelen üçüncü sözcüğü fazla şamata yapmadan çalar.
ü: Sözcük başında ise, herkes istediğini çalmakta özgürdür, sözcük sonuna geldiği zaman seyirci (yanlış yerde) alkışlar.
v: Vurmalıları çalan, ayakkabılarını çözüp bağlar, yalnız baslar çalar, en genç viyolonselist “daha dün annemizin” şarkısının giriş notalarını çalar, bitince “sol-mi” notalarıyla kahkaha atar, şef seyircilere dönüp gözlerini yuvarlar. (“ve” hariç.)
y: Fagot ve viyola.
z: Baştan üçüncü basçının canı bira çeker, bunu solundaki basçıya söyler, o da bakışlarını şeften ayırmadan başını iki defa yukarıdan aşağıya sallar, önceki sözcüğün düzenlemesi sürdürülür.

Parça 4/4’lüktür, vuruş değeri belirtilmeyen sözcüklerin harfleri birer vuruş çalınacaktır.
Bölümlerin tempo özellikleri, konser başlamadan hemen önce, o anki duruma ve başı ağrıyanların sayısına bakarak saptanacaktır.
do, do’, do” yükselen oktavları belirtmektedir.
ve: Zil
büyük harf: Bu notayı bütün orkestra çalar.
: : crescendo (iki sözcük boyunca).
(): parantez içindekiler forte çalınır.
, : son nokta iki vuruş uzatılır.
. : son hece iki vuruş uzatılır.
? : son nota forte, bir vuruş sus.
“”: obua solo.
; : orkestra şefi sırıtır.

***

Piyanoda Kuşbakışı

2.11.18

Edebiyat Tarihimize Kesinlikle Önemsiz, Bir Parça Ahlaksız ve Kısmen Eğlenceli Bir Dipnot



1990'ların ilk yıllarıydı; Süreyyya Evren henüz postmodern bir kız sevmemiş, Tuna Kiremitçi aya bakarak lirik şiirler yazabileceğini akıl etmemişti; ben kitabı çıkmış bir mühendislik öğrencisiydim ve parasızdım. Bütün bunlar az sonra önemli olacaktı.

Galatasaray Lisesi'nin liselerarası bir edebiyat yarışması düzenlemeye başladığını kardeşim Ceyda Akaş Kabadayı'dan öğrendiğimde, başvuru süresinin bitimine dakikalar kalmıştı. Ödül şiir, öykü ve deneme dallarında veriliyordu, lisede okumak ya da o yıl mezun olmak şartı aranıyordu. Benim öykü ve deneme yazmışlığım vardı ama o kadar zaman yoktu; lise öğrencisi değildim ama Ceyda hala Galatasaray'da okuyordu; ödülün parası iyiydi ve aması yoktu.

Hikayenin nereye gittiğini anlamışsınızdır. Bir saatten kısa bir süre içinde üç şiir yazdım, daktiloyla çoğalttım, Ceyda da okula iletti. Şiir jürisi Cevat Çapan, Süreyya Berfe ve Füsun Akatlı'dan oluşuyordu. Tuna birinci, Ceyda ikinci, Süreyyya da üçüncü oldu; ödül töreninde Süreyya Berfe Ceyda'nın yanına gelip, "Ben en çok senin şiirlerini beğendim," dedi. Bunu tabii ki önemseyip işi şairliğe dökmeye kalkmadım (ne yazık ki aynı şeyi diğerleri için söyleyemeyeceğim); ikincilik ödülünü Ceyda'yla kırıştık, iyi geldi.

Yekta Kopan'ın hayalet yazarlıkla ilgili yeni romanını yayıma hazırlarken kendi hayalet yazarlık kariyerimin nasıl başladığını anımsadım. Gerisini de denk gelirse bir gün anlatırım.

1.11.18

Ütopyanın ‘yabancı’sı



Bilim ve Gelecek - 1 Kasım 2018
Melis Mine Şener Avşar

Her hikâyede bir elmanın iki yarısı diye anlatıldı bize, kadın ve erkek. Hayatın her anında -kimi zamanlarda ve kimi koşullarda bozulmak istense de- erkek ve kadını bir kuşun iki kanadı gibi bildik, hayatın dengesini sağlayan. Bu kitapsa, bambaşka bir dünya yaratıyor bizler için. Erkeklerin olmadığı, sadece kadınların var olduğu bir dünya. Prolog, Analog ve Epilog adlı üç bölümden oluşuyor kitap. İlk bölümü okurken birden bir Ursula Le Guin kitabının içinde hissediyor okur kendini.

Günün koşullarında imkânsız görünen şey gerçek olur, bir hastalık ve sonrasında yaşananlarla erkek cinsinin sonu gelmiştir. Bir gün Arendi ve İliada’nın kapısına bir sepet bırakılır. Sepetin içinde bir bebek vardır. İşin en şaşırtıcı kısmı bırakılan bebeğin erkek olmasıdır. Erkekliğin kötü anıları hatırlattığı ve insanların öfkesini kabarttığı bir dünyada, bu bebeği devlet görevlilerine teslim etmek çocuğun bir kobay olmasını kabul etmek demektir. İkisi de kıyamazlar bu güzel bebeğe. Çeşitli aldatmacalarla evlat edinir ve ona Constantine adını verirler.

Prolog bölümü İliada’nın gözünden anlatıyor hikâyenin ilk kısmını. Erkeklerin yeryüzünden silinmesini, dünyanın sonunu getirmek üzere olan çarpık düzeni öfkeyle sorgulayan insanları, yaşanmış bütün savaşları ve kıyımları… Öte yandan tüm uçlardaki inançlar gibi erkeklerin tüm sorunların sebebi olduğunu düşünüp onlara ait, onlarla ilgili her şeyi yok etme sınırına gelen fanatikleri de göz ardı etmiyor. Bu açıdan bizim gerçeğimize oldukça yakın bir hikâye anlatıyor yazar. Her zaman, her şeyi, sadece siyah ve beyaz olarak gören insanlar hiçbirimize uzak değil. Bu hikâyede de karşılaşıyoruz bu insanlarla ve sanki bu karşılaşma özellikle bizim bu renk ayrımını tekrar düşünmemiz için orada. Aslında, erkeklere atfedilen bütün o kötücül duygu ve hareketlerin, erkeklere karşı kadınlar tarafından verilen tepkilere işlemiş olduğunu görüyoruz bir taraftan da Constantine büyürken. İliada ve Arendi onu kendisinden bile sakınarak erkek olduğunu herkesten gizlemeye çabalarken pek çok sorunu çözmeye uğraşıyorlar. Pek çok ütopyada, ütopyaları bırakın gerçek dünyanın kendisinde de olduğu gibi bu romanın içindeki sistemde de eksikler bulunup -biraz düzen ve aldatmaca ile- en korkulan, en karşı durulan, en istenmeyen pek çok şeyin sistemin içinde yaşadığını, yaşayabildiğini görüyoruz İliada’nın anlatısında. Bir erkek çocuğunun sistemde fark edilmemesi için sürekli yer değiştirmekle başlıyor kaçış. Constantine büyümese ve bir çocuğun yaşadığı ruhsal değişimleri yaşamasa hayatları çok daha kolay olabilir belki ama hayat işte. O da diğerleri gibi, ağlıyor, üzüyor, üzülüyor, kendini keşfetmek istiyor, ebeveynlerini çileden çıkarıyor, seviyor, nefret ediyor, yalan söylüyor ve başını belaya sokuyor.

Hikâyenin heyecanının zirveye çıktığı ilk kırılmada ikinci bölüm, Analog başlıyor. Bu bölümde anlatıcı hırçın, korkmuş, öfkeli, ürkmüş, mutsuz, gururlu, delişmen, cesur Constantine oluyor. Aslında İliada’nın bıraktığı yerden alıyor hikâyeyi ve oradan başlayarak kendi gözüyle anlatmaya devam ediyor. Constantine hikâyesini anlatırken birçok şehirde birçok maceraya karışıyor, ailesinden uzak düşüyor, onlara yaklaşıyor, onlardan uzaklaşıyor. Dünyaya isyan ediyor, boyun eğiyor, itiraz ediyor. Anlamıyor, korkuyor, mutsuz oluyor, mutlu oluyor. Bütün bu duyguların sahibi küçük bir çocuk olunca peş peşe bu zıt duyguların yaşanmasına şaşırmıyor insan. Artık uzaklarda kalsa da, bütünü dünyanın ortasında yalnız olduğumuzu hissettiğimiz, çok mutsuz, çok talihsiz olduğumuz zamanlarla çok mutlu, çok âşık, çok heyecanlı olduğumuz zamanlardı çünkü çocukluğumuz. Constantine’in çocuk kalbiyle kandığı çeşit çeşit yalan ve düzen, para için her türlü kötülüğü yapan insanlar, sistemin düzeni bozanları kontrol altına alma ya da yok etme çabası… Hiç biri günümüz dünyasından farklı değil. Belki yazar bu aynılıkları erkeksiz bir dünyada yaratarak yaşanan acıların sebebinin sadece erkekler değil kötü ahlak, kötü insan olduğunu anlatmak istemiştir. Belki de heyecanın dozunu biraz artırmaktır amaç. Bir okur olarak ben ikisini de düşündüm, hissettim.

Üçüncü ve son bölüm Epilog, ilk iki bölüme nazaran daha kısa. Yine farklı bir anlatıcıyla karşımıza çıkıyor. Anlatıcı, olaylar belli bir noktaya geldiğinde Constantine ile konuşarak hakkında merak edilenleri sorarken, aslında kadınlar nezdinde radikal yaklaşımların çarpıklığını anlatıyor bence bize. Bir insana, bir ırka, bir millete, bir topluluğa karşı -herhangi bir sebeple- sevmemeden nefrete kadar uzanan yelpazede çeşitli olumsuz hislere sahip olmak, onların yaptığı her şeyi reddetme, yok etme hakkını verir mi bize? Sadece iyi ya da sadece kötü olan kaç insan, kaç topluluk, kaç ırk vardır? Sadece canımızı yaktıkları için var ettikleri tüm değerleri yok saymak, sanat eserlerini bile dönüştürmek, değiştirmek bencilce bir davranış mıdır yoksa yaralarımızı sarmanın, yaşanan kötülüklerin izlerini silmenin bir yolu mu? Bir ütopyadan bir sürü soru kalıyor geriye…

Y, Cem Akaş, Can Yayınları, 2018, 173 s.

21.10.18

Yayıncı Nasıl Bir İnsandır?



Kısa yanıt: Megaloman bir okurdur.

Açmam gerekirse: Bir insan neden yayıncı olur, yani hasbelkader ya da geçim derdi gibi nedenlerin dışında, bilerek ve isteyerek, neden? Çünkü kitabı çok sever, içerik ve nesne olarak, bazı kitapları da diğerlerinden daha çok sever, ama normal bir okur gibi bununla yetinmez, sevdiği birkaç insanla bu duygusunu paylaşmakla da yetinmez; kendisini mükemmel okur olarak görür ve beğenisini tüm diğer okurlara sunma zorunluluğu hisseder. “Benim okumam yetmez, herkes okumalı”dır bu, ama mesela kent meydanına beğendiği kitapların listesini asmakla, sosyal medyada paylaşmakla iştahı körelmez, sahip olması gerekir metne, nesne olarak üretmesi, yeniden-üretmesi gerekir. Bu noktada okurluğun sınırlarını aşar, megalomanisi onu yayıncı yapar: “Başkası yayımlayamaz, bunu en iyi ben yayımlarım”dır bu aynı zamanda.

Tabii bu bir “ideal tip”; yayıncılar bu tipten ibaret değil; yayıncılık sadece metin aşkına yapılmıyor. Buradaki ayrımı yine okur tipleri üzerinden yapabiliriz belki; bazı kitaplar tüketilmek için yayımlanır, hedefi de “tüketici”dir, bazı kitaplarsa okunup saklansın, yeniden okunsun, hep hatırlansın diye yayımlanır, onların hedefi de “okur”dur. Bu iki yayıncılık faaliyetinin yapılma biçimleri, beklentileri vs. de birbirinden farklıdır haliyle. Yine de tüketici için kitap üretmekle tüketici için örneğin buzdolabı ya da makarna üretmek arasında ciddi bir fark var; bu fark da yayıncılığı zor bir endüstri kolu yapan şeydir. Bu tür yayıncılıkta kitap tek bir ürün değildir, her kitap ayrı bir üründür, birbirine hiç benzemeyen şekillerde tüketilirler, genelleme yapmayı, “trend” belirlemeyi zorlaştıran bir durumdur bu. Neyin çok satacağını önceden kestirmek genellikle mümkün olmaz; siz hesap kitap yaparken başka bir yayıncı bambaşka bir kitap yapıverir, üstelik çok satacağını düşünmüyor da olabilir, ama bir bakmışsınız bütün dünya o kitabı konuşuyor.

Yayıncılıkta iyi para olduğunu düşünen büyük şirketler, hatta dev holdingler bütün dünyada var; buzdolabı üreticisi bir şirkete nasıl bakıyorsa bünyelerindeki yayın şirketine de öyle bakıyorlar; her yıl karını en az yüzde 15 artırmasını bekliyorlar örneğin. Yayıncılık pek öyle işlemiyor oysa; böyle bir artış sürekliliği sağlamak genellikle ancak transferlerle ve riskli yatırımlarla (henüz yazılmamış, proje aşamasındaki bir kitaba büyük avanslar vererek) mümkün oluyor. Yapılan araştırmalar, uzun vadede bu tür hamlelerin yaklaşık yüzde 80 oranında geri dönmediğini gösteriyor Amerika’da.

Tarihsel süreçte bunu gören dünya devi yayınevlerinin, küçük, hatta butik yayınevlerini satın alarak büyümeye çalıştığını görüyoruz. Batıdaki en büyük yayınevlerinin toplam kitap üretimindeki payı giderek artıyor, başka bir deyişle kitapların büyük bir kısmı giderek daha az sayıda yayınevi tarafından yayımlanır hale geliyor. Eğer büyük yayınevi, butik yayınevini de “yüzde 15 kar artışı” mantığıyla yönetmeye kalkarsa, butik yayınevi kimliğini kaybediyor, yazar kaybediyor, sonunda da okur kaybediyor. Dolayısıyla büyük yayınevi, butik yayınevinin butikliğine dokunmamaya çalışıyor, düşük (çok düşük) kar oranına razı oluyor; bu oran düşük olduğu için de sürekli yeni butik yayınevleri almak zorunda kalıyor.

Bu kadar satış-pazarlama, maliyet-kar konuşmak, yayıncıyı bozar. İyi yayıncı butik yayıncıdır, butik kalmayı bilen, Zara olmaya çalışmayan yayıncıdır. Megalomaniye dönelim.

Megaloman okurun megalomanisi ona yalnızca okuma konusunda yetkinlik bahşetmez öte yandan, orada duramaz; nasıl yazılması gerektiği konusunda da yetkinleşir. Bu da yayıncıyı, iyi metni keşfeden kişi olmanın, burnu iyi koku alan kişi olmanın ötesine geçirir, iyi metni üreten, üretmese de üreticiyi doğru yönlendiren, orta kulağı -yani metin içi denge duygusu- çok gelişmiş kişi haline getirir. Cevheri ortaya çıkarmakla övünür yayıncı, işler, parlatır, sonra da kadifeler içinde okuruna sunar. İyi bir yazar bulduğunda nasıl heyecanlanıyorsa, yazarla birlikte çalışıp iyi bir metni müthiş bir metin haline getirdiğinde de öyle mutlu olur.

Son olarak bu megalomani, kitabın bir nesne olarak en iyi biçimde tasarlanmasına da uzanır; yayıncının en büyük ihtiraslarından biri de, benzersiz güzellikte nesneler yaratmaktır. Göz kamaştıran, dokunma isteği uyandıran, içerikle ilgili kavrayışın kusursuz bir zeka kıvraklığıyla görselleştirildiği tasarımlar, megaloman okuru megaloman koleksiyonere dönüştürür.

Anlamışsınızdır: Gerçek yayıncılar tuhaf insanlardır. En normal görünenine bile güven olmaz.

(YAY-POP Visual Editions)

25.6.18

Mitos ve Mitoz



24 Haziran 2018 seçimleri, “adil seçim” koşullarının hiçbir şekilde sağlanmadığı bir başka seçim olarak siyaset tarihimizdeki yerini aldı. Bundan belki 15-20 yıl sonra bazı yönleri hakkında daha fazla bilgimiz olacak; bugün bildiklerimize bakalım.

Bir kez daha teyit edilen bir saptamayla başlamak lazım: Erdoğan, İslamcı sağ kesimin Atatürk’ü. Yapacağı hiçbir hata, ülkenin alabileceği hiçbir hal, onu “gönüllerin lideri” konumundan, Türk siyasetinin “mitos”u konumundan alaşağı etmeye yetmeyecek. AKP seçim kaybetse bile böyle; bu seçimde başkanı olduğu partiyle kişisel oyu arasında 10 puan fark vardı. Yani sevaplar Erdoğan’a, günahlar AKP’ye yazılıyor. Yine de devşirip devşirebileceği maksimum oy, yarıdan biraz fazlası. Yüzde 70 değil, yüzde 60 değil. Adil bir seçim ortamında sonuçların çok farklı olacağı açık; dolayısıyla adil seçim ortamının olmamasının Erdoğan için her zaman elzem olacağı da açık. Atatürk için de öyleydi ona bakarsanız.

Adil seçimin hazırlayıcı koşullarından biri, muhalefetin seçmenle engelsiz iletişim kurabilmesi, yalnız kendi tabanına değil, tüm seçmenlere erişmesi. Bunun sistematik olarak engellendiği durumda muhalefet, kendi gerilla iletişimini kurmak ve ülke çapında yaygınlaştırmak zorunda. CHP ve İnce bu seçimde kendi tribününe oynamayı yeğledi; İnce için bu bir mobilizasyon sağladıysa da yeterli olmayacağı ortada.

Türk seçmeni, Kürtleri sevmiyor, bunu da kabul etmek lazım. Kürtlere tahammül edebilmesinin tek koşulu, Kürtlerin partisinin, Kürtlerin silahlı hareketine savaş açması. Buradaki açmaz, Kürtlere karşı yürütülen yok etme politikalarının böyle bir olasılığı ortadan kaldırıyor olması. Bu seçimde milliyetçi muhafazakar oyların mitoz bölünmeyle ikiye katlandığını gördük – Erdoğan’ın payandası olmak dışında hiçbir vasfı olmayan Bahçeli’nin partisi ikiye bölündü ama oyları azalmadığı gibi yeni parti de bir o kadar oy aldı. Kürtler CHP’ye oy vermedi ama CHP’nin Kürtlere yakın durmaya başlayacağı endişesi, CHP’nin oylarından bir kısmını götürdü. İYİP biraz MHP oyu çaldı, ama görünen o ki CHP’den de ciddi oy aldı. Bunların hepsi Kürt nefreti. Türkiye’nin yapısal sorunları, bu nefreti ortadan kaldıramadıkça çözülmeyecek.

Muharrem İnce, kısa seçim çalışmasında yüzde 30’u aşan bir oy oranına erişerek, kendi partisinin çok ilerisinde konumlanmayı başardı. Bu da CHP’nin kemikleşmiş hata ve eksiklerinden arındığında çok daha iyi performans gösterebileceği anlamına geliyor.

Son olarak AKP’nin yüzde 40’ın altına düşmeyen bir oy oranı olmasının nedenini iyi anlamak lazım. AKP’nin iktidara gelişinden bu yana geçen 16 yıl, İslamcı sağ kesimin kendini güvende hissetmesine yetmedi. Bu güven hem gündelik hayattaki varoluş biçimine, hem maddi kazanımlara, hem de devletin tün kademelerindeki varlığa dair bir güven. Bunların her an yitirilebileceği korkusu sürdükçe AKP bu oy oranını almayı sürdürecek (zaten AKP'nin en önemli stratejilerinden biri, bu korkuyu canlı tutmak). Dolayısıyla AKP’nin yerini almayı hedefleyen bir hareket, ülkede nelerin kötü gittiğini iyi bir iletişim stratejisiyle herkese anlatmakla yetinemez; nelerin herkes için (yani AKP seçmeni için de) daha iyiye gidebileceğini, hangi hak ve imkanların elden gitmeyeceğini anlatmak, bunu anlatabilmek için de bu yönde bir tasavvur geliştirmek zorunda.

Ancak bu şekilde mitos bölünür, mitoz bölünme teferruat haline gelir.

6.5.18

Sarıdan Siyaha, Çağırışan Katlar- Bir Mehmet Güleryüz Röntgeni




(15 Ekim 1999'da Mehmet Güleryüz'ün atölyesine gitmiştim, resim yapma sürecini Sanat Dünyamız dergisine yazmak için.)

Önüne park yapılması yasak atölyenin kapısından girince, sağ yanda, iskele karşılıyor insanı –bel hizasında, eski boya tüplerinden bir “kolaj”. Bir toptancı dükkanı olabilir burası, değil ama. Beyaz ışık, yüksek tavan, duvarlara dayanmış tablolar, ufak bir mutfak, bir içki köşesi, daha ilerde, solda, “olay mahalli” – röntgeni çekilecek resmin bulunduğu köşe.

Ben geldiğimde Ahmet Elhan çekimlerine başlamış bile. Kısa selamlaşmalar. Ressamın gündelik hali; sokak giysileri. “Nasıl yapacağız?” diye soruyor Güleryüz. “Ben yokmuşum gibi devam edin, arada belki bir-iki şey sorarım ama.” Tamam.

2.5x1.8’lik tuvalin karşısında, kullanılmışlığın rahat kıldığı eski koltuğa mevzileniyorum, fırça tutan elin bakışlarımız altında nasıl rahat edebileceğini merak ederek. Sapsarı tuval; resmin ışığı alttan gelecek belli ki. Bir Rorscharch oyunudur başlatıyorum kendimce (Güleryüz sonradan katılacak): kırmızıya bulanmış sol üst köşe Trakya’yı anımsatıyor – “nedir, deprem haritası mı?”diye düşünüyorum. Sanmıyorum.

Alet edevatı anlatmak gerekir belki – solda bir merdiven, üst kısımlara ulaşabilmek için. Merdivene bağlı “fular”, parmakları, spatulaları silmek için. Fırça yok bu resimde. Palet de yok – düz bir cam, bir tomar da palet kağıdı, yağlı. Boya stoku ayrı bir camlı dolapta, sağlam.

Sol üst köşedeki kırmızıdan çok da memnun değiliz – kırmızısı olan bir sarı var elde, nereye sürülecek, nasıl kaynaştırılacak, tartılıyor. Remin yapılış süreci boyunca içimize dert olacak bu köşe.

Bu siyah, sarının içinden nasıl çıktı? Çıktığına memnun olmuş gibi Güleryüz; bolca alıp kırmızı alana sürüyor çünkü. Ardından spatulanın sivri ucuyla, damar damar, patlamalı bir doku yaratıyor, oturuyor sonra, duraksama. Sol kenardan yukarıya doğru, kırmızıya sarıyı sokuyor. Müzik yok, floresan vızıltısı, spatula-tuval hışırtısı, Güleryüz’ün burundan nefesi. Yine sarı sokuyor kırmızı “Trakya”ya, bu kez yukarıdan – tek ayak merdivende. Patlatıyor sarıyı. Bitiyor, ama sardı sarıya – palet kağıdını değiştirip yeniden sarı karıştırıyor, bu kez yanına alıp çıkıyor merdivene, kırmızı işgal altında ve bu kez işi bitik. Biraz da lacivert vardı orada, o da sarı altında kaldı; şimdi yeşil tabii. Kırmızıya kızgın – sarıyı kazıyarak sürüyor.

İniyor merdivenden, geri çekiyor, bakıyor. Eliyle kadraj yapıyor. Nedir olmayan?

Oynuyor mu? Bizim burada olmamız, onda “hadi” baskısı yaratıyor mu? Başka bir açıdan: “mahrem”ine girmiş ve fütursuzca izliyor olmamız, onda böyle birşeye kalkışmayı neden kabul ettiğinin sorgulamasını, belki yeniden, yaşatıyor mu? Pişmanlık hakkı olduğunu düşünüyor mu?

Başını sallıyor, ensesini kaşıyor, ayağını yere vuruyor, öff. Uzun bir takılış. Ahmet gidiyor bu arada.

Tezgaha mavi-siyah aldı, saldırı yönünü değiştiriyor, sağ üst taraftan giriyor tuvale. Bir figür belirmeye başladı, üstte ortada: sola bakan bir kafa, kırmızı gözlü, ürkü potansiyelli. Mavi-siyahı sağ tarafta enine hamlelerle devingen bir efekt vererek sürüyor, ortaya, aşağı doğru iniyor, sertçe ittiriyor sağ kenara doğru.

Az önce sol kenarda kırmızılı bir sarı kullanmıştı, mavi-siyahla kaplıyor orasını şimdi, mavi ağırlıklı. Tuvalin üstünde çizikler görünüyor. Sağ tarafta, ortaya inen siyah hattı lacivertle destekliyor. Heyecan – “birşey” bulunmuş olabilir. Duraklıyor, sol üst kenardaki sarıların, yeşillerin üstüne mavi-siyahı sürmeye başlıyor.

Yeni bir fikir değişikliği daha demek. Ortaya taşıyor maviyi, aşağı doğru iniyor siyahla, içinde kavuniçi de var ama. Orta sağ kenar mavi-siyah oluyor, öyle de kalacak.

Durdu. Puro vakti. Laflıyoruz. Bir ay önce başlamış, iki kere gelmiş tuval başına, gitmemiş iş. “At gibidir,” diyor, “bazen üstüne almaz.” Telefon da bu arada çalıyor – gündelik işler. Rastlantısal olana güveniyor, kendi resmini okumaya çalışarak ilerliyor Güleryüz, ne çıktığına, dengelerin nasıl değiştiğine, nasıl bir soru sorduğuna bakarak karar veriyor bir sonraki hamlesine. Rorscharch’ı bulmak.

Siyahları temiz spatulayla tuvalden alıyor, maviyi tüple sürüyor, kalemle çizer gibi, sağ orta kenardayız hala. Aşağıdan yukarıya doğru – sarıya tasallut. Ne geliyor aşağıdan?

Figüre girişiyor; biraz daha belirginleşiyor kafa.

Oranj tüple sol orta kenara hamle ediyor sonra, bu kez mavi-siyah tehlikede. Kimsenin yeri sağlam değil bu tuvalde. Resmin başından beri ilk kez kavisler geliyor haykırışlı, patlamalı düz çizgilerin arasına. Orta yerinde tuvalin, birşeyler oluyor! Solt alt kenara siyah akın ediyor, ortadan çekile çekile. Güleryüz hızlandı yine – kokunun peşinden. Alt ortaya oranj fışkırtıyor, sonra kırmızı. Eliyle sürüyor, sonra spatulayla çaprazlamasına kenara doğru yayıyor. Aynı kırmızıyı tuvalden alıp sağ üst kenara taşıyor. Sol orta kenardaki maviye kırmızıdan hatlar karışıyor, sol alt kenarsa kırmızı-mavi olmaya karar veriyor.

Ortalık karıştı. Ayrıntı müdahaleler var sanki, neyi düzeltiyor bu aşamada, yeni bir yol mu çıktı resmin önüne?

Merdiven, yeniden. Sağ üst köşedeki sarıdan kurtulmanın vakti gelmişti. Siyah-yeşili taşıyor oraya. Biraz altına yine sarı sürüyor, ama maviyi kapatmak için. Tuval dışına yatay kaçıyor hatlar. Sol tarafa geliyor şimdi, kırmızı olan alandan içeri siyah atışlar atıyor. Ortada oturan bir figür belirmeye başlıyor. Sol üst taraf siyah-yeşile dönüyor bu kez; sonra içe çekiliyor. Sağ alt köşeye tüpten siyah boca ediyor Güleryüz, sonra spatula uygulaması, çaprazlama.

Küçük beyazlıkları kapatması zaman kazanma taktiği mi? Geri çekilip bakıyor, yaklaşıp kafa figürüyle ve çevresiyle oynuyor. Arkasına mavi veriyor.

Temel meselenin etrafında dolaşıyor hala, bana kalırsa. Figürün kucağında bir şey mi var? Yoksa altında başka bir figür mü beliriyor? Altından çaprazlama kırmızı-mavi indiriyor sola doğru. Sağ kenara da taşıyor bunu. Siyah-mavi-kırmızı-mor bir alan yaratıyor. Kiremit kırmızısını sola doğru da getiriyor.

“Satmayacak bir resim daha!”

Ne gördüğümü soruyor resimde. Oturan bir kadın, diyorum. Başka? O kadar mı? Yeşil-sarı sağ üst köşenin altındaki kırmızının aklımı karıştırdığını söylüyorum. Kalem kağıt alıp, hızla bir atlı adam çiziyor, imza ve tarih atıp veriyor, “Bu senin. Şimdi oldu mu?”

“Ne dersin bu resme?” Saldırgan. Bir meselesi var. “Tabii var. Meselesiz olur mu.”

Yukarıdan aşağı yapıyor resmi, öğrencisine tavsiye etmediği bir yöntem. Çok karar değiştirdiğini itiraf ediyor. Sarıyı anlatıyor, eskiden beyaz tuval kullandığını, tuşe göstermeyi sevdiğini. “Bu ebatta bir resmin altına bu sürede girilmez. Fizik bir mesele bu.” Fizik, doğru – bitmeden bitilmemesi gereken bir mücadele.

Figürü daha belirgin kılıyor, hatlarını güçlendiriyor, sonra resmin sevmediği kısmına geliyor sıra – “boşlukları doldurmak”. Dikkati nihayet gevşiyor. Alt alan koyu kırmızı, siyah darbeler alıyor, dokuyu yumuşatmaya başlıyor sonra, eze eze sürüyor boyaları.

Tuvalin içinden çıkan, Styx!i yeni geçmiş kanhıraş bir atın üzerinde, ardında ölüm bırakmış ama gözünü alamamış bir binici. Öümün kendisi belki de. Resmin yalnızlığı yalnızca öteki resimlerden değil, ressamından da geliyor:

“Resmimi gösterecek kimsem yok.”
***
Bir “şey” nasıl ortaya çıkarılır? Sanatsal yaratımın yöntem sorunu üzerine kafa yormuş çok insan var kuşkusuz – Edgar Allan Poe, “Kuzgun” şiirini, kuvveden fiile nasıl kurduğunu, yol ayrımlarında nasıl seçimler yaptığını ayrıntılarıyla anlattığı yazısı akla geliyor hemen. “Güzel bir şiir” yazmak isteyen şair, önce uzunluğa karar veriyor – 100 dize, bir oturuşta okunabilmesi ve dramatik duygunun bölünmemesi için. Ardından şiiri güzel kılacak konuyu buluyor – güzel bir kadın. Ve onu en güzel kılan, okuyucu için en sarsıcı durum: güzel kadının ölümü. Poe’nun kafası, şiirin çerçevesini kurduktan sonra yazmaya girişme şeklinde çalışıyor – yazmak, neredeyse önceden siyah kalemle çizilmiş bir resmi, renkli kalemlerle boyamak gibi. Bu bir yöntem; tek yöntem değil tabii. Yine edebiyattan bir örnek vermek gerekirse, kimi yazarların cümle cümle ilerlediğini biliyoruz: bir “ilk cümle”nin çağrıştırdıklarını, göndermelerini, içerdiği potansiyeli kurcalayarak ilerleyen, kişilerin neler söyleyeceğini, iki adım sonra ne olacağını bilmeyen, bilmek de istemeyen ve bunu “keşfetme”heyecanıyla yazan yazarlar da var, örneğin Proust. Yaratım süreci bağlamında iki “ideal tip”ten söz edilebilir dolayısıyla: mimarlar ve kaşifler.

Mehmet Güleryüz’ü resim yaparken izlemek, kendi içine zorlu bir keşif gezisine çıkmış bir ressamı izlemek demek – “ortaya çıkarmak”, o yüzden: bir yandan var olanı, içinde ve resmin içinde olanı bulmaya çalışıyor, bir yandan da, elbette, yaratıyor. Anlatacağı, göstereceği şeyi bilerek gelmiyor tuvalin başına – bir gün bir kafes, kuşunu aramaya çıkmış, Kafka’nın dediği gibi. Bir medyum olduğunu söylemek ileri gitmek mi olur? – kendi psyche’sinin konuşmasına kulak kabartan bir aracı? Resmin yapılış süreci, bunun çağrıştıracağı denli otomatik değil öte yandan; bilincin ve estetik kıstasların müdahalesi, bu çekip çıkartma işlemini sürekli olarak biçimlendiriyor, yönlendiriyor; geri adımlar, başa dönmeler gani.

Bir kırılma anı getiriyor bu yöntem, bir görme anı – bu resmin neyin, nasıl resmi olacağı görüsünün çaktığı an, herşey ivme kazanıyor birden. İzleyen için garip deneyim: ne olacağının bilindiğini bilmek ama ne olacağını –henüz- bilmemek.

Gerisi yalnızlık. Kitlesel dolaşıma sokulması zor bir nesne ürettikten sonra bunu paylaşamamak, onyıllarca paylaşamamak bir yana, kendi tuvalleriyle hesaplaşan, benzer yazgılar paylaşan “arkadaş”lara işini gösterememek, işi hakkında konuşamamak, çünkü güvenememek – kendine ve resmine inancın getirdiği inat, tuvale “mesele” olarak yansıyacak elbette, kendini ve resmini kurcalarken, saldırgan, hırslı, hiddetli bir tavır çıkacak ortaya, renklere ve figürlere bulanacak, bağıracak. Dinleyeceksiniz.



8.4.18

Dünyanın Büyüsü



Herkes biliyor: Yeni bir çağın eşiğindeyiz.

Bazıları bazı işaretlere bakarak bunun yeni bir Ortaçağ olacağını ileri sürüyor.

Gizemcilik, Zen modası, kabala; fal, büyü ve kehanet pazarının artmayı sürdüren canlılığı ve bu konularda malumatfüruş olanların yaygınlığı; Umberto Eco; Ursula K. LeGuin; bilimsel olmayanın çekiciliği vs.

Bir: bu bir Ortaçağ değil – daha genel, daha eskiye giden özellikler söz konusu; ayrımı Pre-modernite/Modernite olarak koymak daha doğru. İki: eskiye dönüş değil, diyalektik bir ilerleyiş var. Açıyorum.1

Modernitenin yaptığı neydi: “die Entzauberung der Welt”2, “die Entgötterung der Natur”3.
Dünyanın büyülü bir yer olmaktan çıkması, demek Frazer’ın Altın Dal’da geniş bir şekilde örneklediği durumdan, yani insanın Doğayla ve onun güçleriyle hercümerc olma durumundan çıkması, dünyanın Doğa ve Dünya olarak, Doğanın da Doğa ve Doğaüstü olarak ikiye ayrılması, insanın ait olmak yerine yabancı olması, bu yüzden de varoluşa ilişkin bir Angst hissetmesi demek.

“Herşeyi yerli yerinde olan bir hümanizm, kendisiyle başlamaz, herşeyi ait olduğu yere koyar. Dünyayı yaşamın önüne, yaşamı insanın önüne, başkalarına saygıyı da kendini sevmenin önüne koyar. ‘Vahşi’ dediğimiz insanların bize öğrettiği budur: bizim türümüzün ortaya çıkışından önce varolan ve soyumuz tükendiğinde varolmayı sürdürecek bir dünya karşısında alçakgönüllü, efendi ve sağduyulu olma dersi.”4

İnsanın Doğaya yabancılaşması, kendi doğasına da yabancılaşmasını, beden/zihin ikilemini beraberinde getirdi: Descartes. Varoluşun temeline cogito’yu oturtan Descartes, Platon ve Hegel’den çok daha acımasız çıktı: Kartezyen düşünce, yaşayan sistemlerin ilke olarak inorganik maddeye indirgenebileceğini, yani doğanın aslında ölü olduğunu iddia etti.

Böyle bir mezarlıkta bilim bu yabancılaşmanın hem nedeni, hem de sonucuydu. Pre-modernitenin belirleyici özelliği olan “katılımcı bilinç”, yani Doğadan ayrı düşmemiş insanın bilinci, bilime yenik düştü, ama bu metafiziğin Kartezyen düşünceyle ikame edilmesi bilimsel değil, siyasi bir süreçti: yanlışlığı kanıtlanmadı, yalnızca reddedildi.5

Descartes’ın temel hatası da bu: yaşayan sistemler, ya da Zihinler, parçalarına indirgenemez. Doğa canlıdır.6

Neye gerek duyuluyor şimdi:

“Antropomorfik olmayan bir animizmin yeniden bulunması”na.7
Logos’la eros’un yeniden birleşmesine.8
Bilimin ve ratio’nun –Modernite’nin getirdiği kazanımların- safra sayılıp atılması ve yerine “huzur”un konması artık mümkün değil, istenir de değil. Diyalektik ilerleyişten kastım bu: büyüye dönmek vaktidir, ama ilerideki büyüye, geride bırakılana değil.

Ancak bu noktada henüz bir kaçınılmazlığın ortaya çıktığını sanmıyorum – (farklı yerlerde) farklı şeyler olabilir. Herşey Şehir’e ne olacağına bağlı. Eğer canlı dünyayla bağlanma biçimini değiştirmezse, yani hem Lebenswelt cansız nesneler, ortamlar ve bunların dayattığı ilişki yumaklarıyla doldurulur, hem de Şehir büyümeyi ve iktidarını parlatmayı sürdürürse, Büyüye duyulduğu açık olan özlem, özlem olarak kalır – belirsiz, sonuçsuz, revnak.

Modernizmin kalesi: Şehir. Aralarında bir aşamadan sonra neredeyse bire bir örtüşen bir ilişki var. Birbirlerini zorunlu kıldılar; birbirlerinin üzerine basarak yükseliyorlar.9

Bir eros parantezi: 1) Dünyanın batısında eros ölüyor. 2) Cinsel kutuplar yerini androjenliğe bırakıyor. 3) Büyü özlemi canhıraş. Aralarında nedensel bağlar olma olasılığı yüksek. Batı Şehri bu ölümü sessizce destekliyor. Psikiyatriye en büyük talep burada; psikiyatri en çok burada çaresiz – erkek ve kadının ol(a)madığı yerde psikiyatrinin yapabileceği ne var? Androjenler arasında oynanan oyun bir baştan çıkartma (ama asla baştan çıkmama) oyunudur, cinsellik değil.10 Oysa Doğa baştan çıkartmakla uğraşmaz, yetinmez. Baştan çıkartmanın ışıltılı sahnesi: Şehir. Bir imparatorluğun çöküşü. Doğu şehri ne yapıyor peki, Batıdakine öykünmekten başka?

Eşiğinde kıpraştığımız yeni çağ, eğer dönüşümü başaracaksa, odağına Şehir’i alacak ve iktidarını sarsmaya yönelecektir. Seçkinler çemberin dışına kaçacak –bu ilk kez gerçekten mümkün oluyor- ve şehir “quasi-fare”lere kalacak: Modernite’nin mirası yeni proleterya. Çemberin içinde şiddet, yabancılık ve korku öyle titreşecek ve titreştirecek ki insanları, Şehir’i ve kendilerini canlı sanmayı sürdürecekler. Dışarıdaysa keşif ve buluşlar, Modernite’nin başlarında görülen hızla gerçekleşecek – içe ve Doğaya yönelik olarak.

Bugün dünya, gerçekten de sanayi dönemindekinden daha radikal çatışmalara sahne ve gebe11 – uygarlıkların zarı atılıyor, gemilerden bazısı batacak, en sağlam olduğu sanılanlar buzdağına çarpacak.12

Eğer Büyünün egemenliği mümkün olacaksa, “paradigma” haline gelebilecekse -ki bu bana tek kurtuluş yolu olarak görünüyor- bu ancak böylesi bir çağ yangınıyla olabilir; anka olarak çıkılacaksa, bu da ancak Büyünün kanatlarıyla.

Cogito, sayı: 10, 1997

_____________________________________________

1 Ve bunu gayet şematik bir biçimde yapıyorum.
2 “Dünyanın büyüsünün yok edilmesi” – Weber.
3 “Doğanın tanrısızlaştırılması” – Schiller.
4 Levi-Strauss.
5 Berman.
6 Bateson.
7 Ferenczi.
8 Reich.
9 A l’Escher.
10 Baudrillard.
11 Touraine.
12 Türkler gemiyi kaçırmakla ünlüdür – bir tanesi bu sayede Titanic’le birlikte okyanusun dibini boylamaktan kurtulmuştu.

19.3.18

temel gelir



Evrensel temel gelir (universal basic income) konusu son yıllarda giderek daha çok tartışılıyor; Finlandiya bu alanda pilot çalışmalar yapmaya başladı, çok sayıda küresel kapitalist de ilginç bir biçimde temel gelir fikrini destekliyor.

Temel gelirden kasıt, hiçbir koşula bağlı olmaksızın, işiniz olup olmadığına bakılmaksızın, herkese en azından hayatını muhtaç olmadan sürdürebilecek bir gelir sağlanması. Bunun tutarının tam ne kadar olacağı ya da kaç kişiyi kapsayacağı konusunda farklı görüşler var; sistemin nasıl finanse edileceği de elbette en çok tartışılan konulardan biri. Genel eğilim, belli yaş gruplarına öncelik vermek ve miktarı da başlangıçta devletin bütçe dengelerini sarsmayacak bir düzeyde tutmak. Finansman içinse bazı harcamalardan tasarruflar söz konusu olabiliyor, en üst gelir grubunun daha yüksek oranda vergilendirilmesi, finans sektöründen daha fazla vergi alınması, toprak sahipliği vergilerinin artırılması gibi imkanlar öne çıkıyor.

Türkiye örneğine bakacak olursak, Milli Savunma Bakanlığı'nın bütçesini 40 milyardan 20 milyar liraya, Cumhurbaşkanlığı bütçesini 845 milyondan 345 milyona indirerek, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın lağvedilmesiyle 7,7 milyarlık bütçesini aktararak; 667 milyarlık vergi gelirlerini %22 artırarak 150 milyar, 20 teşebbüs ve mülkiyet gelirlerini %20 artırarak 4 milyar, mülkiyet üzerinden elde edilen 197 milyarlık geliri %20 artırarak 40 milyar ve kişi ve kurumlardan alınan 20 milyarlık payları %20 artırarak 4 milyar ek gelirle toplam 226 milyar lira düzeyinde bir kaynak yaratılabiliyor. Kuşkusuz bunlara başka tasarruflar ve gelirler eklemek mümkün.

Türkiye'de üniversite mezuniyet yaşıyla emekli olma yaşı aralığını 22-55 olarak kabul edersek, bu aralıkta kadın erkek yaklaşık 38 milyon kişi var. Bu demektir ki 38 milyon kişiye ayda yaklaşık 500 liralık temel gelir sağlanabiliyor. Diğer sosyal yardım kalemleri de aynen devam ediyor bu arada; o kaynağın yeniden düzenlenmesi de mümkün olabilir. Temel gelirini sisteme geri bağışlamak isteyecekler de olacaktır.

Finlandiya deneyinde iki yıl boyunca 2000 kişiye 645 dolar, yani kişi başı milli gelirin %1,4'ünün verilmesi öngörüldü; yukarıdaki hesapta Türkiye'deki kişi başı milli gelirin %15,4'ü veriliyor. Çala kalem, peçeteye yapılmış bir hesap bu; ciddi olarak üzerinde düşünmeye değeceğini göstermesi yeterli. Yalnızca daha adil bir gelir dağılımı değil buradaki hedef; gençlerin ve kadınların kendi ayakları üzerinde durabilmelerini sağlamak açısından önemli; düşük maaş nedeniyle işe girmeyen nüfusu çalışmaya yönelteceği için önemli; yapmak zorunda olduğu işi değil, yapmak isteyeceği işi yapma imkanı bulacak kişi sayısının artması açısından önemli; çalışma zorunluluğunu yok etmese de azaltması açısından da önemli. Toplamda bakıldığında, ekonomiye yük değil katkı getirecek bir sistem olma ihtimali azımsanmamalı.

30.11.17

Büyük Halı



Salona büyük halıyı aldığınız günü hatırlıyor musunuz? Renkleri ne güzeldi, desenleri ne kadar incelikliydi, çok da büyüktü gerçekten, salonun neredeyse tamamını kaplıyordu, zengin de gösteriyordu. Çok iyi bir alışveriş yapmıştınız; eşinizle birbirinizi kutladınız.

Gel zaman git zaman, salondan bir ses gelmeye başladı, özellikle de gece sessizliği çöktüğünde – bir kemirme sesi. Başlangıçta o sessizlikte bile duyması zordu, o kadar zordu ki bazen duymadığınızı, uydurduğunuzu sanıyordunuz. Kulak kabarttığınızda çoğu zaman başka sesler ağır basıyordu. Fakat zamanla ses yükseldi, gündüzleri de duyulur oldu; sonunda öyle bir noktaya ulaştı ki, bastırması için yüksek sesle müzik çaldığınızda bile duymazdan gelemez oldunuz kemirme sesini.

Sesin bu kadar artmasıyla birlikte salonda tuhaf bir koku da duyulur oldu; ekşimsi bir kokuydu başlangıçta, açıkta kalmış turşu gibiydi; zamanla, sesin artmasına benzer bir şekilde, koku da kesifleşti, değişti, çürümüş et kokusuna dönüştü, genzinizi yakmaya başladı. Mümkün olsa, salonun kapısını kapayıp evin o kısmını tamamen iptal edecektiniz ama mümkün değildi; salon evin tam ortasındaydı, bütün odalar salona bağlıydı, eve salondan giriliyordu.

Uzun süren inkar döneminizden sonra bir gün gerçeği kabullenmek zorunda kaldınız: Büyük bir sevinçle evinize aldığınız, salonunuza serdiğiniz o güzelim büyük halının içinde belli ki pek çok minik yumurta vardı; zamanla hepsi çatlamış, kim bilir ne yaratıklar çıkmış, halıyı kemire kemire büyümüşlerdi. Onunla yetinmemişlerdi elbette – halının altındaki döşemenin de tamamen gittiğini, hatta yaratıkların evin diğer odalarına da sıçradığını idrak ediyordunuz artık.

Sorun bir zamanlar halıydı, ama artık ötesine geçmiştiniz – halıyla birlikte eviniz de çürüyordu, eşyalarınız, giysileriniz, yiyecekleriniz. Hatta siz de.

Sorununuz büyük halınızdan çok daha büyüktü, ama sorununuzu çözmeye nereden başlayacağınız da belliydi – altından çıkacak bütün çürümüşlüğü göze almanız gerektiği de.

19.11.17

Atatürk'ün Kızı Zehra Aylin'in Acıklı Hikayesi



Zehra Aylin 1914’te doğdu; babası Kurtuluş Savaşı’nın önemli yüzbaşılarından biriydi. Babasının ölümünden sonra Kağıthane’de bir yetiştirme yurduna verilen Zehra, daha sonra Mustafa Kemal tarafından evlat edinildi ve Ankara’ya gitti. İlköğrenimini burada, Çankaya Köşkü’nün bahçesindeki ilkokulda tamamladı.

Arnavutköy'deki Amerikan Kız Koleji'nden (ACG) mezun olan Zehra, Oxford’a bağlı Saint Hilda College’a İngiliz edebiyatı okumaya gitti. Noel tatili döneminde Türkiye’ye dönmek isteyince ve babası da kabul edince, 19 Kasım 1935 Perşembe akşamı saat 18.00’de Victoria Garı’ndan Calais-Paris trenine bindi. Yolculuğuyla ilgili düzenlemeler, bizzat büyükelçi tarafından yürütülmüştü.

İnanılması güç kaza 20 Kasım’da, saat 4.20’de meydana geldi. Zehra, hizmetçisiyle birlikte bulunduğu birinci sınıf kompartmandan ayrıldı; uzun süre geri dönmeyince hizmetçi tehlike çanını çaldı ve tren durdu. Yapılan arama çalışmalarında genç kızın cesedi Ailly-Sur-Noye istasyonuna yakın bir yerde, demiryolunun yanında bulundu. Önce Zehra’nın vagon penceresinden sarkarak düştüğü öne sürüldü, daha sonra vagonlardan birinin arkasındaki kapıdan düştüğü sonucuna varıldı. Olay İngiliz ve Fransız basınında da yer aldı.

Zehra’nın cenazesi 2 Aralık’ta vapurla İstanbul’a getirildikten sonra Şişli Sıhhat Yurdu’na kaldırıldı, ardından törenle Teşvikiye Camii’ne götürüldü, namazı kılındıktan sonra yine törenle Maçka Mezarlığı’na defnedildi. Törene “Cumhurbaşkanı Atatürk adına Umumi Katip Hasan Rıza, Vali Muhittin, Parti erkanı, İstanbul’da bulunan saylavlar, Emniyet direktörü, talebe, asker ve polis müfrezeleri” katıldı, çelenkler kondu.

Arkadaşları tarafından sessiz, sakin, içine kapanık bir kız olarak tanımlanan Zehra’nın ölümünün yarattığı soru işaretleri hiçbir zaman aydınlanmadı. Mezarının yeri bugün bilinmiyor.

(Tepedeki Okul, 2017, s. 327)

11.11.17

Varlık Vergisi: Bir Kupür, Bir Rapor, Bir Mektup




II. Dünya Savaşı yıllarında Başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun koyduğu Varlık Vergisi, ağırlıklı olarak Türk vatandaşı gayrımüslimlerin mal ve birikimlerine el koymayı hedefliyordu, ancak yabancı okulların da özellikle gelir getiren taşınmazları nedeniyle bu vergiye tabi olacağı anlaşılmıştı. RC Başkanı Walter L. Wright, Jr., 3 Şubat 1943’te Mütevelli Heyeti'ne yazdığı raporda konuyu ve okulun durumunu ayrıntılarıyla anlatıyordu:

"Ben de dahil olmak üzere pek çok gözlemci, bu verginin gayrımüslimleri iflas ettirmek ve ülkenin ticari hayatındaki azınlık kontrolü meselesini nihai bir biçimde "çözmek" olduğu sonucuna vardık. Yabancılara ait şirket ve kurumlar da neredeyse aynı ölçüde ayrımcılığa tabi tutulmuştu. Yunanlıların, Yugoslavların ve İtalyanların sahibi olduğu kurumlar Türkiye vatandaşı azınlıklarla aşağı yukarı aynı oranda vergilendirilirken, Fransız, Alman ve Bulgarlara ait olanlar daha az vergilendirilmişti. Amerikalılarla İngilizlerin vergi yüküyse oldukça hafifti. Örneğin şehirde kendi türünün en yeni ve en iyi donatılmış binasında bulunan Amerikan Hastanesi’ne 2500 lira vergi kesilirken, sefil durumdaki Ermeni Hastanesi’nin vergisi 39.000 lira olarak belirlenmişti… Kolejin vergi değerlendirmesinin de cüzi olduğundan kuşkulanmayı gerektirecek hiçbir neden yok, çünkü mülklerimiz diğer özel okullarınkinden çok daha değerli ve operasyonlarımızın çapı da daha büyük. Büyükelçiliğin de görüşünü sorup vergiye ancak haksız ayrımcılık yüzünden itiraz edebileceğimizi ve böyle bir durumun da olmadığını öğrendikten sonra, işletmemize konan 2500 liralık verginin tamamını ödedik, ama Robert Kolej öğretmenlerinin lojmanları için konan verginin yalnızca 2000 lirasını, yani %20’sini verdik. Diğer Amerikan kurumları da benzer bir yol izledi… Maaşlı çalışan kişilerin listeleri de açıklandığında bunları inceledik ve istisnasız olarak Türkiye vatandaşı gayrımüslim çalışanlarımızın, ayrıca Yugoslav ve Yunanlıların vergilendirildiğini gördük… Herbiri 500 lira vergilendirilenlerin hemen hepsi, aylık maaşı 30 ila 50 lira arasında olan Hıristiyan hizmetlilerimiz ve işçilerimiz, yani kıt kanaat geçinen insanlar ve pek azının birikmiş parası ya da malı mülkü var… Kurumlarımıza karşı bir ayrımcılık yok, ama gayrımüslim çalışanlarımıza ve genelde Hıristiyan ve Yahudi azınlığa karşı apaçık bir ayrımcılık var.

…Bir ay içinde verginin tamamını ödemeyenlerin cezası, Doğu Anadolu’da çalışma kamplarına gönderilmekti. Bu da hükümetin, verginin tamamını ödeyemeyen ya da ödemeyen herkesi sürmeye niyetli olduğunu gösteriyor gibiydi, çünkü gayrımüslimlere getirilen vergiler genelde o kadar yüksekti ki bir aylık zaman zarfında ödenmesi imkansızdı. Dahası ödemelerin nakit yapılması gerekiyordu ve sırf İstanbul ilinde getirilen vergi miktarı 344 milyon liraydı, yani tedavüldeki toplam para miktarının neredeyse %50’si… Mütevelli Heyeti'ne gönderdiğim telgrafa aldığım yanıt uyarınca, çalışanlarımıza ufak avanslar ödedim, böylece en azından küçük de olsa bir ödeme yapabilmelerini sağladım…"

(belge: Washington Büyükelçisi'nin Dışişleri Bakanı'na gönderdiği bilgide, Robert College'e vergi konusunda kolaylık yapılmasının Türk-Amerikan ilişkileri açısından önemi vurgulanıyordu.)

8.11.17

yeni keşfedilen üçgen (precognita)



S: Yeni keşfedilen bu üçgen hakkında ne düşünüyorsunuz? (Fotoğrafı gösterir.)
C: Öncekilere benziyor.
S: Ayırıcı bir özelliği yok mu?
C: Dokunabilir miyim?
S: Tabii. (Uzatır.)
C: Sanırım daha radikal bir imgeleme sahip ≠ dalga boyunu ölçmek zor olacak. Donald cihazı uygun olabilir. S: Demokratikleşme sürecinde kullanmayı düşünüyoruz. Biliyorsunuz, ikizkenar yapılanmadan eşkenar yapılanmaya geçerken çeşitli eşik sancıları yaşanıyor. Oysa sivil savunma, bireyin kendisini devlete karşı savunması olarak anlaşılmamalı. Tabii bu üçgenin okul müfredatına girmesi zaman alacak. Henüz insanlar üzerinde denenmemiş olması da önemli bir dezavantaj oluşturuyor.
C: Ne tutku.
S: Evinizde üçgen var mı?
C: Gerekli olanlar dışında çok şey biliyorsunuz. Boğazım kurudu.
S: (Omzuna vurarak teselli eder.)

S: Bu üçgen işe yarar mı sizce?
C: İşe yaramaktan neyi kastettiğinize bağlı.
S: Yeni bir oyun kurabilir miyiz örneğin?
C: Aşk gibi mi?
S: (Yanına gidip kucaklar.)
S: Bunu yapmak zorunda mısınız?
C: Elimden başka birşey gelmiyor. Gidenlerin arkasından yeterince ağladığımı düşünüyorum. İçi boş bir teneke olmadığımı unutmayın lütfen.
S: Elimdeki vakum pompasından mı rahatsız oldunuz?
C: Kendinizi bu kadar beğenmeniz için ne yaptım? Yalnızca yaşıyorum ben.
S: Bu oyunu sevdiniz mi peki? Yeniden oynamak ister misiniz?
C: Yaşamımı ortaya sürsem, daha değerli olacak mı oyun?

S: Sorularımla sizi sıkıyor muyum?
C: Üçgen konusundaki saplantınızdan bir uzmana, örneğin Doktor Doğulu’ya söz etseniz...
S: Karım İspanyoldu. Evde İngilizce konuşuyorduk, birbirimizin anadilini hiç bilmiyorduk. Umutsuzluk yüklü bir yemekten sonra örneğin, ya da sabah önce ben uyanıp banyoya gittiğimde ve çıktığım zaman onun daha afyonunun patlamamışken işemeye ve yüzünü yıkamaya geldiğini gördüğümde dar koridorda karşılaştığımızda, kollarına hafifçe dokunarak ama sarılmayarak, çünkü o sırada herşeyi yapabilir, söyleyebilir, kalbim kırılabilir, o yüzden hiçbir şeyi ziyan etmemek, enerjiyi hesaplı kullanmak gerekir, yanından geçtiğimde Türkçe sözler yükselirdi içimden, yıllar öncesine ait bir hava raporu olurdu bu bazen, neden hatırlıyorsam, ya da sevişmekle, şehirlerle, yalnızlıkla ilgili sözler, o da sofrayı toplamada bana yardım ederken ya da tuvaletten çıktığında İspanyolca konuşmaya başlardı, söylediklerime yanıt verir, itiraz ederdi, güldüğümüz olurdu, ciddi kavgalar ettiğimiz de, küsmezdik ama, uzun süre sessiz kalırdık, sessizliğimiz bile kendi dilimizde olurdu, karım beni terk edip başkasıyla olmaya başladığında, bir sabah banyodan kahvaltı masasının boşluğuna uzanan koridorda yürürken İspanyolca konuşmaya başladım; neden şimdi geri geldiniz, genzimi yakmaya mı?
C: Kabuklarımızın çarpışmasını dinlemekten hep nefret ettim.
S: Söylenmeyen söz ağırlaşır.


"Yazılamayacak Öykü - Donald Bathelme"den, Gizli Hava Müzesi (1993)

13.9.17

Bellek, Gelecek Anıları



Kültürel etkinliklere sponsorluk desteği vermek bugün tüm dünyada pek çok şirketin, bu arada da bankaların “halkla ilişkiler” çalışmalarının standartlaşmış bir parçası; festivaller, konserler ve spor organizasyonlarında özel bankaların adları sıklıkla görülüyor. Yine de bu durum, Yapı Kredi’nin neredeyse ilk günden itibaren Türkiye’nin kültürel üretimiyle kurduğu kapsamlı, programlı, sürdürülebilir-sürdürülmüş ilişkisini açıklamaya yetmiyor. Nasıl açıklamalıyız öyleyse?

Öncelikle Kazım Taşkent’e gitmek gerekir. “Tuhaf” bir insan Taşkent: Ruslar Enver Paşa’nın kardeşini kaçırdığında gönüllü olup kardeşi kurtaran, ödül olarak ne istediğini soran Enver Paşa’ya “Almanya’da okumak,” diyen, gideceği dönemde artık ortada Enver Paşalar kalmayınca, okul parası için Gürcistan-Türkiye arasında ticaret yapıp altın biriktiren, altınları gemide unutunca iki gün boyunca Karadeniz’de bir motorla geminin peşinden giden ve altınlarını geri alan, Almanya’da kimya mühendisliği okuyup üstün başarıyla mezun olan, Türkiye’de şeker endüstrisinin kurulmasını sağlayan, 45 yaşındayken büyük oğlu çığ altında kalıp ölen, iki yıl sonra oğlunun adıyla bir sigorta şirketi, dört yıl sonra Yapı Kredi’yi, altı yıl sonraysa Doğan Kardeş dergisini kuran, bankasında “Kültür ve Sanat Müşavirliği” bölümü oluşturan biri.

Kazım Taşkent, “yapılan her şey, Türkiye’nin daha çağdaş bir ülke haline gelmesine katkıda bulunmalı” ilkesinden hareket ediyordu. Yapı Kredi, ilk gününden itibaren bu tür toplumsal hizmetlerde bulundu. Türk çağdaş resminin, çağdaş müziğinin desteklenmesi için kapsamlı projeler yürüttü; 1950’li yıllarda halk oyunlarını da koruma altına aldı. Kazım Taşkent’in sözleriyle:

"Türk halk oyunları bayramı, unutulmaya, dağılmaya, hatta yok olmaya yüz tutan bu büyük milli sanat dalını yaşatma ve yayma vazifesini bankamıza ilham etmiştir. Bir yıl sonra da Türk Halk Oyunlarını Yaşatma ve Yayma Tesisi’ni kurmuştuk. Bu sayede memleketimizde halk oyunlarına karşı anlayış ve davranışta değişmeler oldu. Unutulan, yer yer küçümsenen, hatta ayıp ve günah sayılan halk oyunlarımız, artık memleketimizin her köşesinde sevilen, sayılan ve geniş çapta uygulanan milli bir kültür varlığı olarak yaşıyor."

Yapı Kredi’nin kültür sanat alanında geçmişinden gelen sağlam geleneği, 1990’ların başından itibaren yeniden canlandırıldı. Taşkent zamanında Vedat Nedim Tör’ün danışmanlığıyla dal-budak veren bu çalışmalar, yeni dönemde Burhan Karaçam – Enis Batur yönetiminde yeni bir ivme kazandı. Bu dönemde yapılanların daha öncekileri tamamlaması, kısa bir süre içinde bankanın bu faaliyetlerde Türkiye’nin en etkin kurumu olarak konumlanmasını sağladı. Kazım Taşkent Sanat Galerisi, genel müdür ya da vali eşlerinin değil, Türkiye'nin en önde gelen ressamlarının sergilerinin açılacağı, afiş ve kataloglarının basılacağı, reklamının yapılacağı, politika sahibi bir galeri haline geldi. Galatasaray’da bir depoda sular altında kalmış ve el altından satılan son derece değerli kitaplar kurtarıldı ve Sermet Çifter Kütüphanesi doğdu. Vedat Nedim Tör Müzesi, dünya çapındaki sikke koleksiyonunun yanı sıra, tombak, tespih, madalya, dokuma ve kumaş gibi koleksiyonlarıyla, bankanın kültür koruyuculuğu misyonunu sürdürdü. Yıllar içinde genişleyecek profesyonel bir ekip kurularak yayıncılığa el atıldı ve Yapı Kredi Yayınları hem yayımladığı kitaplarla, hem de telif haklarına, tanıtıma, baskı kalitesine, tasarıma, editörlük çalışmasına verdiği önemle Türkiye’de yayıncılığı çok daha ileri bir düzleme taşıdı. Önce bir gençlik festivali olarak başlayan, daha sonra “Kapılarını Kapatmayan Festival” olarak bütün bir yıla yayılan, danışmanlığını Aydın Gün’ün yaptığı Yapı Kredi Sanat Festivali, uzun yıllar önemli bir açığı kapadı, kültürel etkinliklere açlık çeken bir kuşak için doyurucu çalışmalar yaptı.

Bu dönemde Selahattin Giz’in fotoğrafları, 1950-60’ların lig maçlarının filmleri, İstanbul’un plajları, Boğaz, sayım günü, Boğaz Köprüsü’nün açılışı, İzmir, ören yerleri gibi konuları ele alan filmler, Yapı Kredi’nin oluşturduğu görsel arşivin birer parçası oldu. Zamanında Vedat Nedim Tör’ün önayak olduğu Türk sanat müziği ve Türk halk müziğinin derlenmesi ve arşivlenmesi çalışmaları güncellendi, Münir Nurettin Selçuk’un kayıtları bulunarak dijital ortama aktarıldı, Bekir Sıtkı Sezgin’le birlikte “Büyük Besteler Büyük Ustalar” dizisi ortaya çıkarıldı.

1996’da kurulan Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık AŞ, 2000’lerde Koç bünyesine katıldıktan sonra daha da geniş bir programa eklemlendi. Yapı Kredi’nin bankacılık yaklaşımı, insanlar daha talep etmeden ihtiyaçlarını karşılamak üzerine kuruluydu; kültür-sanat alanında da aynı yaklaşımı sergilemeyi görev bilen banka, bugün Türkiye’de başka hiçbir finans kurumunun yakınına bile gelemediği bir birikim yaratmış durumda. Bir örnek: René Block editörlüğünde ve Melih Fereli danışmanlığında hazırlanan “Güncel Sanat” kitap dizisi, bu alanın köşe taşlarından biri oldu bile.

Kazım Taşkent, yaptığı hiçbir işe “bu kadarı yeter” bakışıyla bakmamış bir insandı; Yapı Kredi de kültürü koruma, yani “bellek” oluşturma konusunda bir banka kasası gibi güvenli, kültürü büyütme yani “gelecek anıları” yaratma konusunda bir yatırım bankası gibi cesur bir kurum oldu. Kazım Taşkent, “Bürokratların, sadistlerin ve hırsızların egemen olup beraberce yönettikleri bir ülkeyi hiçbir rejim kurtaramaz,” demişti. Belki bu yüzden Yapı Kredi kültürü ve sanatı bu kadar önemsiyor; bu alanda yalnızca bellek olmayı değil, gelecek anılarını yaratmayı da bunca yıldır sürdürüyor.

Her zaman kişiler olur. Banka kurulduğunda da vardı, sonrasında da, bugün de. Ama yetmiş yılı aşkın kurum tarihinde, “asli faaliyet” olmayan ve düz anlamıyla maddi getiriden söz edilemeyecek bir alanda böyle bir sürekliliğin sağlanabilmesi, yalnızca kişisel hassasiyetlerle mümkün olamaz; “kültür”ün “kurum kültürü” tarafından özümsenmiş olmasını gerektirir. Galatasaray’daki Kültür Merkezi, bu yaklaşımın canlı simgesi olarak artık yeniden yaşamımızda.

6.7.17

istikrarsız denge



kısa bir saptama: türkiye 2002'ye kadar, iyi kötü istikrarlı bir denge sistemini sürdürdü (şekil 1). 2002 seçimleri, bu dengenin sürdürülebilir olmadığının tescillendiği noktaydı. bu nokta istikrarsız ve kısa ömürlü bir dengeye tanık olduktan sonra (şekil 2) top(lum) aşağı, yeni bir istikrarlı denge noktasına doğru kaymaya başladı, kaymayı da sürdürüyor.

burada iki beklenti kutbu var: islamcılar bir tür islam devleti noktasına aşeriyor, atatürkçülerse eski sert atatürkçü devlet noktasına.

benim öngörüm, ikisinin de olmayacağı yönünde. yeni istikrarlı denge noktası, ilkinden daha oynak olacak çünkü radikalleşmiş bu iki arzu kümesini birlikte, yan yana yaşatmaya çalışacak (şekil 3). ortadaki topun sağa sola hareket etmesi, "zıvanadan çıkması" daha kolay olacak, ufak bir ittirmeyle merkezden daha çok uzaklaşacak. eski denge sisteminde (şekil 1) top çok daha az oynayabiliyordu, oynatmak için çok daha fazla güç uygulamak gerekiyordu.

hayattan bir örnekle açıklayacak olursam: eskiden sokakta tekbir getirerek yürüyenlere daha az rastlanırdı, ama ramazanda elinde yiyecekle yürüyene de daha az rastlanırdı. ulaşacağımız yeni denge sisteminde, laik/ anti-laik talepler çok daha radikal olacak ve seslerini daha fazla duyuracak, daha görünür olacak.

böyle bir "denge"nin sürdürülebilir bir istikrar yaratması zor, bu şizofreninin bir yerde patlama olasılığı yüksek. patladığında da ilk patlamadan (şekil 2) daha dik bir yamaç bekliyor olacak bizi.

dolayısıyla herkesin iyice bir düşünmesi gerekiyor: patlatmadan, birlikte yaşayabilecek miyiz? bir tarafın diğer tarafa gücünü yettirebileceğini sanması, önümüzdeki en büyük gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet "fırsat"ı olacak.

27.6.17

uzay turizmi



 (hazır bayramken seyranken, nasa'nın uzaylılarla ilgili açıklamalar yapacağı söylentisi dolaşıyorken, ben de öpeyim dedim.)

bodrum'un, marmaris'in 1970'lerdeki halini hatırlayanlarınız vardır mutlaka. doğru dürüst yol yoktu, gitmesi dönmesi dertti, kalınacak yer de pek yoktu aslında, koyların çoğu boştu, gümüşlük'te iki tahta masa vardı. bu bayramda 500 bin aracın gittiği söyleniyor bodrum'a. dağ taş bina-site oldu, girilmedik koyu, yakılmadık ormanı kalmadı. 40 yıl. çekirgeler.

dünya'nın uzaydaki hali de biraz böyle. tabii uzay çok daha büyük, seçenekler çok daha fazla, dünya da daha kenarda köşede kalmış bir yer. bodrum'un kaderini paylaşır mı bilmem, ama bir gün gelmeye başlayacaklar.

uzaylıların varlığına inanmakla tanrı'nın varlığına inanmak arasında uzun boylu bir fark yok. ya da yoktu, ben çocukken, bodrum daha bodrum olmamışken. şimdi durum biraz daha farklı - o zamanlar güneş sistemi dışında gezegenlerin varlığı tahmin ediliyordu ama çok mudur, az mıdır, dünyaya benzer koşulları olanların oranı nedir bilinmiyordu. uzay araştırmalarının geldiği noktada, delirtici sayıda çok gezegenin olduğunu, bunların da ciddi bir oranının dünya benzeri özelliklere sahip olduğunu biliyoruz artık. yani salt istatistiksel açıdan, uzaylıların olması gerektiğini biliyoruz.

asıl devrim yaratacak gözlemler henüz yapılamıyor ama. "uygar uzaylı"yı doğrudan saptayamıyoruz. bunun temel nedeni, doğru göstergeyi henüz bulamamış olmamız. bugün spektrometre temelli (ışık-radyasyon gibi) bazı ikincil verilere bakabiliyoruz ancak. muhtemelen bakmamız gereken asıl şey, sonsuz enerji kullanımına işaret edecek bir şeyler. biz küçük gezegenimizde fosil yakıtlarının sınırlılığını güneş enerjisiyle filan kırmaya çalışaduralım, uzaydaki enerji temelde sınırsız. bu sınırsız enerjiyle yapılabilecekler de temelde sınırsız - enerjiyi toplama, aktarma ve yoğunlaştırma kısmı çözüldüğünde. bizim uygarlığımız da bir sonraki evresine, sonsuz enerjiyi kullanmayı öğrendiğinde geçecek. uzaylılar arasında da bakteri düzeyinde varlığını sürdürenler olduğu gibi, uzayın sonsuz enerjisini kullananlar olmalı; bu enerji kullanımının da bir yan ürünü, bir göstergesi olmalı; uzayın dokusunda ya da yerçekimi dalgalarında yaratılan bir değişiklik gibi bir şey. bunun ne olduğunu yakında anlayacağımızı sanıyorum; sonsuz enerjinin kendisini kullanmaya başlamadan çok önce, kullanıldığında ortaya çıkan değişikliklerin ne olduğunu anlayacağız. işte bunu gözlemlemeye çalıştığımızda göreceğiz "uygar uzaylılar"ın izini.

uygarlığın bir sonraki evresi, canlı varlıkları ve ekosistemleri birer robot gibi kullanabildiğimiz, bedensel varlığın sınırlarından kurtulup zihinsel varlığın görece ebediliğine geçtiğimiz ve bunu elbette sonsuz enerjinin getirdiği faydalarla perçinlediğimiz evre olacak belki de. bu evrenin işaretlerinin neler olabileceği hakkında hiçbir fikrimiz yok; dolayısıyla bu evreyi yaşayan uzaylıların nerede ve nasıl varolduklarını bilme olanağına sahip değiliz. ama bu, varolmadıkları anlamına gelmiyor.

biz bu evrelere geçtikçe, uzayın enginliğinde kendi sinyalimizi üretmeye de başlamış olacağız; biz nasıl sonsuz enerji göstergesini kullanarak uzaylıları saptıyorsak, onlar da bizi saptayacak. 300-500 yılda bir birileri gelmeye başlayacak, "güzel yer, bakir, salaş bir meyhanesi var" diyecekler, birbirlerine anlatacaklar.

sonra bir de bakacağız uzaydan buraya yol olmuş, universalbooking.com'a üye olmuşuz, rezervasyon alıyoruz. çekirgeler.

12.6.17

Tepedeki Okul - Robert Kolej'in Üç Yüzyılı




Beş yıllık bir emeğin ürünü olan Tepedeki Okul – Robert Kolej’in Üç Yüzyılı, Robert Kolej’in üç yüzyıla yayılmış tarihini daha önce yayımlanmamış belgelere ve ilk kez gün ışığına çıkan fotoğraflara dayanarak anlatan bir kitap. Tepedeki Okul için Robert Kolej’in kurumsal arşivinin yanı sıra Osmanlı Devleti, Türkiye Cumhuriyeti, Bulgaristan ve ABD arşivlerinden ve bireysel koleksiyonlardan yararlanıldı, okulun ilk müdürlerinin varislerine ulaşılarak 150 yıl öncesinin belgeleri ortaya çıkarıldı.

Tepedeki Okul yalnızca bir okul tarihi değil, aynı zamanda bir Türkiye tarihi. Türkiye'nin Amerika'yla ve Avrupa'yla ilişkileri konusunda, Türk siyasetinin şekillenmesi konusunda ancak tahmin yürütülen konularda somut belgelerle oldukça ilginç açılımlar getiriyor.

Siyaset tarihçileri, eğitim tarihçileri gibi uzmanların dışında tarihe meraklı genel okur kitlesinin de ilgileneceği bir içeriğe sahip. Tepedeki Okul, Robert Kolej’in tarihe tanıklık etmenin yanında bizzat tarihin yapılmasına nasıl katkıda bulunduğunu araştırırken, 19., 20. ve 21. yüzyıllarda Türkiye’nin en iyi okullarının başında gelmesinin nedenlerini de gözler önüne seriyor. 720 sayfalık büyük boy basılmış kitap aynı zamanda görsel bir şölen niteliğinde – 1840’lardan bugüne seçilmiş 1000'i aşkın fotoğraf, resim ve belge, benzersiz bir albüm sunuyor.

***
(Kitabın önsözünden)

Bir Robert Kolej (RC) ve Boğaziçi Üniversitesi mezunu olarak, okulun üç yüzyıla yayılmış 150 yıllık tarihini yazma görevini üstlenirken çok düşündüm. RC, önemli mezunlar yetiştirmiş iyi bir okuldu elbette, ama onun ötesinde, böyle bir kitabı hazırlayıp yalnızca RC mezunlarının değil, genel okuyucu kitlesinin dikkatine sunmanın geçerli gerekçesi ne olabilirdi?


Öğrenciler, mezunlar, yöneticiler ve öğretmenlerle yaptığım bire bir görüşmeler sırasında öncelikle şunu fark ettim: Tıpkı benim gibi, yolu okuldan geçmiş olan insanların çoğu da RC’nin önemini, dönüp dolaşıp “iyi okul” olarak özetlenebilecek bir çerçevede tanımlıyordu: İyi İngilizce öğretmek, düşünmeyi öğretmek, kendine güvenmeyi öğretmek, çalışmayı öğretmek, ufkunu açmak vs. Bunlar önemli olmasına çok önemliydi kuşkusuz, her okul bu niteliklere sahip olmak ister, sahipse de bunlarla övünürdü, ama ben yine de bunun ötesinde bir şey olup olmadığını merak ediyordum. Bir yıl süren kapsamlı araştırma çalışmalarım, aradığım perspektifi sunacaktı: “RC, Rumeli Hisarı’nın yapıldığı taşlarla inşa edilmiştir,” ifadesiyle özetleyebileceğim bu perspektifi biraz açmak istiyorum.



RC’nin okul kurma izni aldığı arazi, Rumeli Hisarı’nın hemen yanında yer alıyordu ve hisarın yapımında kullanılan taşların çıkarıldığı yerdi; bu taşlar, RC’nin yapıtaşının bizzat “tarih” oluşunu simgeliyordu. RC, hem 150 yıl boyunca ülke ve dünya tarihi tarafından şekillenmiş, hem de bu tarihin şekillenmesine katkıda bulunmuştu. Abdülhamid’in 1876-1909 arasındaki hükümdarlığı sırasında Türk-Amerikan ilişkilerinin kurulmasında ve gelişmesinde başrolü oynamış, Bulgaristan’ın kurucularını yetiştirmiş, Balkan Savaşları sırasında bölgenin her yerinden gelen öğrencilerin barış içinde birlikte yaşamasını sağlamış, Birinci Dünya Savaşı’nda, Kurtuluş Savaşı’nda, Lozan’da, Cumhuriyet’in kuruluşunda, kadın haklarının kurumsallaşmasında, Birleşmiş Milletler’in ve NATO’nun hem kuruluşunda, hem de Türkiye’nin bu yapılar içinde yer almasında etkin olmuştu.



Bu örnekleri ayrıntılandırarak çoğaltmak mümkün elbette, ama kitabın anlatacaklarını bir önsöz sınırları içinde anlatmaya kalkmayacağım. Bir adım geri çekilip, daha genel bir saptama yapmak istiyorum: Hegelci-Marksçı bir ifadeyle, tarihin temelinde çelişkiler olduğu gibi, RC’nin tarihsel rolünün temelinde de aslında çelişkiler var. RC’nin kurucularının –C.R. Robert, Cyrus Hamlin, George Washburn, C.F. Gates ve Mary Mills Patrick– misyoner geçmişleriyle okulun eğitim programı arasındaki çelişki örneğin. RC elbette Osmanlı topraklarında yaşayan Hıristiyan çocuklar için kuruldu ve okulun Osmanlı döneminde verdiği eğitimde din, hep önemli bir rol oynadı, özellikle de öğrencilerin kişiliklerinin oluşmasında dinin önemli bir yeri olduğu düşünüldü, ama 1863’te RC’nin, Osmanlı’da benzeri olmayan bir eğitim vermeye başladığını da görmek gerek. Bu eğitimde doğa bilimleri, matematik, felsefe, mantık büyük yer tutuyordu; öğretim dili İngilizceydi, Latince ve eski Yunanca dersleri vardı ve yerel diller –önce Ermenice, daha sonra sırayla Rumca, Bulgarca, Türkçe– öğretiliyordu. Zaman geçtikçe ve ülkenin nitelikli işgücüne ihtiyacı belirginleştikçe, RC’de mühendislik fakültesi açıldı; Cumhuriyet’in ilk yıllarında yeni rejim, tarım politikalarına ağırlık verdiğinde, RC’de de tarım dersleri verilmeye başlandı ve modern tarım teknikleri öğretildi; İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye, dünya ekonomisine yavaş yavaş entegre olmaya başlayınca işletme ve ekonomi programları hazırlandı, bunun için örneğin Columbia Üniversitesi’yle işbirliğine gidildi; yabancı dil, özellikle de İngilizce, iş dünyasında yadsınamaz bir önem kazanınca RC yalnızca kendi İngilizce programını geliştirmekle ve genişletmekle yetinmedi, ülkenin önde gelen üniversitelerinin bazılarındaki İngilizce programlarına yapısal destek verdi, bu üniversitelerin İngilizce ders kitaplarını yazdı.


RC’nin, Osmanlı’da ve sonra Türkiye Cumhuriyeti’nde Amerikan nüfuzunun yerleşiklik kazanmasına hizmet ettiği hep söylenegeldi. Oysa burada da bir çelişki vardı, çünkü okul, Türk nüfuzunun ABD’de yerleşiklik kazanmasına da hizmet ediyordu. RC kurulduğunda, Osmanlı Devleti’yle ABD arasındaki ilişkiler hem son derece düşük bir düzeydeydi, hem de iki ülke, birbirini neredeyse hiç tanımıyordu. Bu nedenle, İstanbul’da onyıllarca yaşamış olan Hamlin, Washburn ve Gates gibi RC başkanları, hem aktif görevdeyken, hem de emekli olduktan sonra Osmanlı Devleti’ni ve Türkiye’yi ABD’ye anlatan, açıklayan güvenilir uzmanlar oldu. Birinci Dünya Savaşı döneminde ABD, Türkiye’nin müttefikleriyle savaşa tutuştuğunda teknik olarak Türkiye’yle de savaşa girmiş oldu, ama iki ülke hiçbir zaman birbirine savaş ilan etmedi. Bunun ardında RC yöneticilerinin ciddi emeği olduğunu tarihsel belgelerden görebiliyoruz. Aynı şekilde Lozan Antlaşması’nın müzakere edildiği dönemde, gözlemci olarak katılan ABD heyetinin danışmanı, o dönemki RC başkanı Gates’ti; İsmet Paşa'nın mütercimi de, RC'nin Türk müdür yardımcısı Hüseyin (Pektaş) Bey'di. Cumhuriyet’ten sonra da RC, İnönü hükümetlerinden başlayarak hep iki ülke yönetimi arasında bir köprü oldu.



RC, 1923’ten sonra zor bir hedef koydu kendine: Bir yandan liberal Amerikan eğitimini sürdürecek, bir yandan da ulus inşası sürecinden geçen ve herkese aynı eğitimi vermeye çalışan Türkiye’nin Milli Eğitim’ine uyacaktı, yani birbiriyle çelişen iki yaklaşımı kendi bünyesinde uzlaştıracaktı. Bugün dönüp baktığımızda, RC’nin bunu önemli ölçüde başarmış olduğunu, iki sistemin iyi yönlerini öne çıkarma konusundaki çabalarının sonucunu aldığını söyleyebiliriz. Bugün özel okulların büyük bir kısmı için RC’nin, üniversiteler için de Boğaziçi'nin bir ölçüt olduğu göz önünde bulundurulursa, bu başarının boyutu daha iyi anlaşılabilir.


RC’nin toplumsal algıdaki yeri de uzun süre çelişkili olmayı sürdürdü. Kurucularının kimliği, okulun özellikle Cumhuriyet öncesi dönemindeki öğrenci profili ve “Amerikan okulu” olarak algılanması da Türkiye’nin orta sınıfında farklı kuşkular uyandırdı. Öte yandan anne-babalar, “yeni dünya düzeni”nde çocuklarının önde başlamasını ve daha hızlı ilerlemesini istiyor, RC’nin de bu açıdan ciddi bir avantaj sağladığını görüyordu. Bu çelişki, 1980’lerle birlikte Türkiye’nin kararlı bir biçimde dışa açılmasıyla kendiliğinden çözüldü.


Bunları söyledikten sonra, bir okulun yapıtaşının “tarih” olmasını sağlayan koşulları da ele almak gerek – aynı tarihsel dönemde faaliyet gösteren pek çok okul için böyle bir yapıtaşı söz konusu olmadığına göre. Bence buradaki en önemli etmen, okulun kuruluşundan itibaren büyük bir gururla vurguladığı ve 1950’lere kadar azalarak da olsa sürdürdüğü çokkültürlü, çokuluslu öğrenci yapısı. Bu yapının ürettiği çok özel bir sinerji var – yalnızca barış ve hoşgörü anlamında değil, erken yaşta farklılıklarla karşılaşmayı ve her meselenin birden çok yönünün olduğunu öğrenmeyi sağlaması anlamında da. Kendi coğrafyasının öncü eğitim kurumu olan RC, onyıllar boyunca Balkan ülkelerinin, Ortadoğu’nun, Kuzey Afrika’nın seçkin kadrolarını yetiştirdi ve bu ülkelerin gelişiminde önemli bir rol oynadı. Bu, pek az kuruma nasip olacak bir şeref. RC'nin geçmişini bu perspektiften değerlendirdiğimde, kitabı yazmaya başlarken sorduğum sorunun yanıtını da bulmuş olduğumu düşünüyorum.