15.3.17

kant kulübü okurlarıyla söyleşi



Adana Gülbahçesi Kız Anadolu Lisesi öğrencileri, öğretmenleri Şerife Çimen'le Kant Kulübü'nü okumuş, bana soracakları şeyler olmuş.

Çilem Gül CAN: Sağlık Lisesine gitmek istiyordum ama TEOG puanım yetmedi. Annemin isteği üzerine Kız Lisesine kaydoldum. TEOG'u HS gibi düşünebilir miyiz? Ya da HS benim de geleceğimi değiştirebilir mi? :)
Hepimizin yaşamını yönlendiren bizim dışımızda faktörler var. Biz kendi yolumuzu çizmeye çalışırken başkaları da kendilerine bazı yollar çizmeye çalışıyor. Bazı kişilerin kararları, kendilerinin dışında çok fazla sayıda insanın yaşamını etkileyebiliyor. O zaman da biz kendi yolumuzu çizemiyormuşuz gibi hissedebiliyoruz, çünkü onların kararlarına uymak zorunda kalıyoruz. Şöyle düşünebiliriz belki: bir basket maçı yapıyoruz ama kuralları birileri tarafından sürekli değiştiriliyor. Ne yapacağız? En iyi oyunumuzu oynamaya çalışacağız her şeye rağmen.

Derya SARSU: Böyle bir roman yazmanızın amacı nedir?
Galiba bu konular hakkında, yani özgür irade, kader, kendi yolunu çizmek, başkalarının yolunu çizmek, insanlığın geleceğini belirlemeye çalışmak hakkında düşünmek istediğim için yazdım. Yazarken daha iyi düşünüyorum, ne düşündüğümü daha net anlıyorum.

Şükriye AKBURAK : Okuduğum başka kitaplarda Kant Kulübü'ndeki gibi isimlere hiç rastlamadım. Buzcam, Kemer, Dikburun... Farklı geldi. Hoşuma gitti. Kitabı daha özel kıldığını düşünüyorum. Sizin böyle isimler seçmenizin nedeni nedir?
Kitapta bir günlük yaşamda karşılaşabileceğimiz isimler var, bir de tuhaf isimler. Çünkü iki grup karakter var: günlük yaşamda karşımıza çıkabilecekler ve zamandan bağımsız, sanki bütün zamanlarda var olan iki örgütün üyesi olan karakterler. Onları farklılaştırmak istedim.

Bedriye ÇİÇEK: İnsan yetenekli olduğu, ilgi duyduğu bir alanda sevdiği işi yapmalı. Zürafaları Lekeleme Komitesi bu düşünceyi destekliyor gibi ama bunun için şiddete başvuruyorlar. Neden böyle bir şey kurguladınız? Aslında baktığımızda amaçları kötü değil.
Bizim için iyi olacağını düşündüğümüz bir şeyi gerçekleştirmeye çalışanlar her zaman iyi insanlar olmayabilir. Bizim için kötü olacağını düşündüğümüz bir şeyi gerçekleştirmeye çalışanlar da her zaman kötü insanlar olmayabilir. Size serçenin hikayesini anlatayım mı? Bir kış günü minik bir serçe, kırların ortasında donmak üzereymiş. Her taraf karla kaplıymış, serçecik de sığınacak hiçbir yer bulamıyormuş, yiyecek de yokmuş, iyice yorgun düşmüş ve karların ortasında kalakalmış. Soğuktan ölmek üzereyken bir inek onu görmüş, bakmış zavallı serçe zor durumda, onu sıcak tutmak gerek diye düşünmüş ve üstüne dışkısını yapmış, sonra da gitmiş. Soğuktan donmak üzere olan serçe, sıcak dışkının içinde kendine gelmiş, ölmekten kurtulduğu için çok sevinmiş, cik cik ötmeye başlamış mutluluktan. Oradan geçmekte olan bir tilki, serçenin ötüşünü duymuş, hemen o tarafa gitmiş, serçeyi dışkının içinden çıkarmış ve bir lokmada yemiş. Bu hikayeden çıkaracağımız ders şu: boka batmamıza neden olanlar her zaman kötü değildir, bizi boktan çıkaranlar da her zaman iyiliğimizi istemez, ama boka batmışsanız sakın şarkı söylemeyin!

Esra GÜLER: Silahlı çatışmadan çıkıp yemek yemeye gitmelerinden ziyade daha heyecanlı bir son beklerdim. Sonunu böyle bitirmenizin nedeni nedir?
Yaşamda böyle şeyler çok sık oluyor - dünyanın en önemli şeyi olduktan sonra çok sıradan bir şey oluyor, ya da sizi derinden etkileyecek bir şey başınıza geldiği sırada çok sıkıcı başka bir şeyle de uğraşmak zorunda kalıyorsunuz.

Çilem Gül CAN: Devamı gelecek gibi bitti. Aklan'ın New York' a gittikten sonraki gelişmeleri merak ediyorum. Romanın devamını yazmayı düşünüyor musunuz?
Bravo. Başta bunu bir üçlemenin ilk kitabı olarak tasarlamıştım, ama sonra diğer iki kitabı yazmaya fırsatım olmadı.

Esra GÜLER: Ya Aklan iyi bir fizikçi olamazsa? O zaman ne olacak? Ayrıca bu durumdan Su ve Kerim' i sorumlu tutmayacak mı? Kaderi kötü anlamda değişmiş olmayacak mı? Kitabı bitirdikten sonra bunları sorup durdum ben de kendime.
Yaşamla edebiyat arasındaki önemli farklardan biri, hikayelerin bir sonunun olması, ama yaşamda başımıza gelen şeylerin hep devamının gelmesi. Ancak öldüğümüzde geriye bakıp ömrümüzün ne anlama geldiğini anlayabiliriz aslında, belki o zaman bile anlayamayız, çünkü bizim yaptıklarımızın etkisi tanıdıklarımızda, arkadaşlarımızda, çocuklarımızda devam edecek, yine bitmiş olmayacak. Aklan'ın durumu da öyle: iyi bir fizikçi olmama olasılığı tabii var, bunun için birilerini suçlama olasılığı da var, ama bambaşka bir şey olup çok daha mutlu ve faydalı olma olasılığı da var, geriye dönüp "arkadaşlarım iyi ki o zaman öyle bir müdahale yapmış" da diyebilir. yaşamda her şey planlandığı gibi gitmez, bu da iyi bir şeydir aslında.

Bedriye ÇİÇEK: Gizmo ilginç bir araç. Sizce ileride böyle robottan da öte şeyler olacak mı? İnanıyor musunuz buna?
Gizmo aslında iPad'in birazcık daha gelişkini, değil mi? Teknoloji hep öngöremediğimiz biçimlerde gelişiyor. Eminim bundan otuz yıl sonra, şimdi aklımıza bile gelmeyecek teknolojik ürünler günlük yaşamın parçası olacak. Ben sizin yaşınızdayken internet yoktu mesela!

Derya SARSU: Ben şiir ve öykü yazmayı deniyorum. Kitap yazmayı çok istiyorum. Yazma konusunda tavsiyeleriniz nelerdir?
Çok okuyun. Farklı farklı yazarlardan okuyun. Bir şeyi nasıl anlattıklarını, nasıl cümleler kurduklarını, karakterlerini nasıl konuşturduklarını, olay örgüsünü nasıl kurguladıklarını inceleyin. Hatta beğendiğiniz öykülere benzer öyküler yazmaya çalışın.




13.3.17

kodlama fetişi



bir kodlama merakıdır gidiyor. veliler çocuklarının kodlama öğrenmesini istiyor; okullar öğrencilerine kodlama öğretmek için dersler ve kulüpler açmaya çalışıyor. bir sihirli değnek algısı var. kusura bakmazsanız, mühendislik yapmayacak, tasarımcı olmayacak kişilerin kodlama öğrenmesinin büyük oranda fetişten öte bir anlamı olmadığını düşünüyorum. kod zaten “pret-a-porter”/kullanıma hazır bulunabilen bir şey, çok özel durumlarda size özel kod da ürettirebiliyorsunuz uzmanına, gayet de ucuza. daha karmaşık gereksinimler için yeterli kodlamayı öğrenmek de doğrudan uzmanlaşmaya giriyor, yani kodcu oluyorsunuz zaten. ben üniversitede kodlama öğrendim mesela (fortran ve basic), sonra hiçbir zaman işime yaramadı (bu diller de artık kalmadı). askerliğimi yaparken kendi kendime html öğrendim, ama sonrasında çıkan web tasarım programları bunu gereksiz kıldı. şimdi de wordpress’te bir tasarımı ucundan kıyısından düzeltecek kadar css biliyorum, ama bilmesem de olur. herkes kod yazıp start-up’çı olacak gibi bir kanı var, bu da bence gelecek açısından doğru bir yönlendirme değil.

ama şunu kabul edebilirim: kodlama ve “makine aklı” öğrenmek, türev-integral öğrenmek gibi bir şey – bazı meslekler aktif olarak kullanıyor, dolayısıyla bu meslekleri icra edecek olanlar için erken yaşta tanışmak faydalı; aktif olarak kullanmayacak çoğunluk içinse zihin geliştirici bir egzersiz olarak faydalı olabilir. okul yönetimleri integralden ne kadar heyecanlanıyorsa kodlamadan da o kadar heyecanlanmalı.



11.3.17

zor sınav iyidir



eğitim kalitesinden hep yakınırdık, artık eğitimlilerden nefret etmeye vardırdık işi. "kalifiye olmak" sizi "seçkin" yapıyor, liyakat aramak "seçkincilik" oluyor, halka karşı olmak anlamına geliyor. akp içinde bile kendi üyesini okumuşlukla, tahsilli olmakla, yüksek lisans sahibi olmakla, dil bilmekle suçlayanlar var, sayıları artıyor, sesleri gittikçe yükseliyor. iyi eğitim nedir, gerekli eğitim nedir, eğitimsiz de olsa halkın sağduyulu olması nedir gibi konulara girmeden şunu söylemek mümkün: akp iktidarı, kadrolaşma yolundaki son engel olarak gördüğü eğitim seviyesi kriterlerini kaldırmaya, düşürmeye, bunları yapamadığında da etrafından dolaşmaya çalışıyor.

bunun yollarından biri olarak, merkezi sınavların -teog olabilir, üniversite sınavı olabilir, personel sınavı olabilir- ciddi oranda kolaylaştırıldığını görebiliriz yakında. zor sınav, sınava girenleri düzeylerine göre daha iyi ayrıştırır, kolay sınavda herkes yüksek puan aldığı için gerçek bilgi/beceri düzeyini ölçmek zorlaşır. bilgisine göre ayrıştıramadığınızda da doğum tarihine, soyadı sıralamasına göre vs gibi "harici" kriterlere başvurulur. bu da diyelim ki daha önce bilgisiyle odtü işletmeye giremeyenlerin artık girebilmesini sağlar. ortalama öğrenci kalitesi de böylece düşürülmüş olur. istatistiksel olarak bakıldığında, bu yeni durumun belirli kesimlere avantaj sağladığı görülebilir. ama daha da önemlisi, eğitim kurumlarının kalitesinin içeriden, bu kez öğrenciler üstünden düşürülmesi. zaten hocalar için ayrı bir "tenkisat" programının uygulandığı bir ortamda, tamamlayıcı bir uygulama olur bu.

bu durumun orta vadede ciddi bir "toplumsal dinamit" haline geleceğini görmek zor değil. eğitim kalitesinin daha da düştüğü bir ortamda genel bir "eğitim düzeyi"nden beklenen kişisel ve toplumsal faydalardan vazgeçilmesinin de ötesinde, kimsenin yaptığı işi doğru dürüst bilmemesine yol açabilecek vahim bir gelişme olur bu. gidişatın o yönde olduğuna dair çok sayıda emare de var zaten.

iş geldi buraya vardı: şimdiki zorlu sınavımız, öğrencilerin ve ülkenin "zor sınav" hakkını korumak.

26.2.17

alkışlıyoruz

 



yedi yıl öncesine bir gitmek istiyorum. 10 mayıs 2010'da chp genel başkanı deniz baykal, "kaset skandalı" nedeniyle istifa etti. kaset belli ki şantaj amacıyla çekilmiş, çok yüksek yerlerin bilgisi dahilinde kullanılmıştı. chp ne yaptı? deniz baykal'dan haklı olarak sıtkı sıyrılmıştı, bu kaset altın tepside sunulmuş bir fırsattı; doğru dürüst bir tartışma bile olmadan baykal'ın istifasının üstüne yattı ve iki hafta gibi bir süre içinde kemal kılıçdaroğlu, kurultaydaki geçerli 1189 oyun HEPSİNİ alarak genel başkan seçildi.

bu hikaye bize neler gösteriyor?

1.chp kendi içinde dönüşüm gerçekleştirmekten aciz bir partidir, bu işin dışarıdan müdahaleyle gerçekleşmesini bekler.

2.chp oportünisttir, istisnasız oportünist kişilerce yönetilir.

3.chp cacık yapımında kullanılamaz.

şimdi, bugünkü erbakan anması fotoğrafına bakalım ama lütfen artık şaşırmadan, daha fazlasını beklemeden.

bu sözlerim, chp'li bazı arkadaşlarımı kızdırıyor, hemen "yetmez ama evetçilerin konuşmaya hakkı yok, önce özeleştiri yapsınlar" demeye başlıyorlar. "buradaki anafikir"in yanlış anlaşılmaması, güme gitmemesi için kısaca açıklamam gerektiğini düşünüyorum.

ben AKP'ye oy vermedim, yetmez ama evet demedim, ikinci cumhuriyetçi değilim, iktidarının ilk gününden beri AKP'yi ve Erdoğan'ı eleştirdim, HDP'ye oy verdim ama onu da, Selahattin Demirtaş'ı da eleştirdim, CHP'ye hiçbir zaman oy vermedim ama ciddiye aldığım için eleştirdim, MHP'yi hiç eleştirmedim çünkü parti yerine koymadım.

öte yandan, bir siyasetçinin görmesi/anlaması belki zordur ama, AKP'nin toplumsal temelini gördüm, neye tekabül ettiğini anladım, bunun da meşruiyetini idrak ettim. AKP'nin militer cumhuriyete tepkisi meşruydu, dindarlığın bastırılmasına ve müslüman kimliğinin üvey evlat haline getirilmesine tepkisi de meşruydu. bunları aşmaya yönelik yaptıklarını destekledim. oradan bugüne getiren politikalarının da elbette karşısında oldum. diyorlar ki biz buraya geleceğimizi biliyorduk, bu yolu senin gibiler açtı. yanlış. oradan buraya gelinmesi şart değildi, oradan başka yerlere pekala gidilebilirdi, eğer CHP kendi görevinin onda birini yapabilmiş olsaydı, liderlik gösterebilseydi, toplumun gerisinde kalmasaydı, %25'lik bir kitleyi kaybetmekten korktuğu için hiçbir vizyoner politika geliştiremez hale gelmeseydi, gündelik laf ebelikleriyle ve saçma sapan jestlerle siyaset yaptığını zannetmeseydi.

ama bunu yapabilmesinin önkoşulu, AKP'yi anlamasıydı, insanların AKP'yi yobazlıktan dolayı desteklemediğini, AKP'nin sınıfsal bir tabanı olduğunu, CHP'nin de bu sınıfsal dönüşümü tanımak ve ona seslenmek zorunda olduğunu kavramasıydı. CHP'liler bunun özeleştirisini yapıyor mu? ben sonuçta bir vatandaşım, bir şeyler düşünürüm, birilerine anlatırım, ateş olsam cürmüm bu; CHP'nin benden bir-iki gömlek üstün olması gerekmez mi? CHP gibi kurucu bir parti, toplumsal tabanı olan bir parti, kendilerinin deyimiyle "dinci faşist koyu karanlık bir diktatörlük"ün önünde durmak için hiçbir şey yapamamışken, "özeleştiri yapın" diye başkalarının kapısında bağrınmaya hiç hakkı yok, kusura bakmasınlar.

buradaki anafikir bu.

18.2.17

ironinin kara deliği



geçen gün istiklal'de, gelen geçene mikrofon tutup "evet mi hayır mı?" demeci alan habercileri görünce şeytan dürttü. "evet diyorum, bıktım bu herkesin her şeye karışmasından, ne kadar çok siyaset düşünüyoruz, siyaset konuşuyoruz, 70-80 milyon insan, çocuğundan yaşlısına böyle, ne büyük enerji kaybı, zaman kaybıi seçelim birisini, kim olursa olsun fark etmez, nasıl biliyorsa öyle yapsın, biz de işimize bakalım, ömrümüz bunlarla geçiyor, verelim bütün yetkileri, başımız rahat etsin, 'ne yapacak, nasıl yapacak, bugün mü yapacak sabaha mı bırakacak, karşı mı koyalım, izin mi verelim' diye düşünmeyiz, biliriz ki yapacak, o yapacak, hep yapacak, verelim kurtulalım" demek istedim.

sonra dün erdoğan yaptığı konuşmada aynen bunları söyledi. türkiye ironinin kara deliği. bütün ironiler burada çöker, hiçbir ironi kaçamaz.

üstelik de tuhaf kokuyor.

15.2.17

"İnsanlar Kuran'ı merak etmiyor, benim yazdıklarımdaki katmanları mı merak edecekler?"




Peki sen, yazdıklarının yeterince okunup anlaşıldığını düşünüyor musun?

Kuşkusuz hayır, ama kim yeterince okunup anlaşılıyor allahaşkına. Ben bunu hiçbir zaman kafama takmadım, bir gün nasıl olsa birilerinin anlayacağına dair tuhaf bir güven besledim. Bu konuda en sert darbeyi 19’da yedim. Bu romanı birebir Kuran üzerine kurmuştum ben, inançlı biri değilsem de Kuran bu dünyadaki en önemli metinlerden biri, tabii ki edebiyatın konusu/kaynağı olacak. Nüzul (iniş) sırasına göre surelere karşılık gelir içindeki 114 bölüm, romanın kahramanı M’nin hikayesi ve yazmaya çalıştığı kitapla Muhammed’in hikayesi ve kitabı örtüşür; bölümlerin hepsi, karşılık geldikleri surelerin temasını, ifadelerini, hikayelerini ya da simgelerini kullanır; bölüm adları sure adlarına gönderme yapar; anlamayan kalmasın diye de bütün cümleler Kuran’daki gibi numaralandırılmıştır ve arka kapakta harf, sözcük, cümle, paragraf ve bölüm sayılarının da 19’un katları olduğu belirtilir. İsmail Pelit dışında bir Allah’ın kulu çıkmadı bu kitabın Kuran’la bağlantısını kuran. Neden? Çünkü kimse Kuran’ı bilmiyor; entelektüeller bilmiyor, edebiyat okuru bilmiyor, Müslümanlar bile bilmiyor. İngiliz, Alman, Norveçli vs. bir yazar olsam ve böyle bir romanı Kutsal Kitap üzerinden kursam, herkesin ilk fark edeceği şey bu olurdu. Bu sence de çok garip bir kültür ortamı değil mi? Hermenötik (yorumsama) dediğin sonuçta Kutsal Kitap’ı yorumlama ve anlama çabasından doğup edebiyata aktarıldı. Bizde metin analizinin genel güdüklüğünü belki buradan itibaren aramak gerek.

Kuran’a göndermeli kitapta böyle olunca, diğerlerinde haydi haydi böyle oluyor. İnsanlar Kuran’ı merak etmiyor; benim yazdıklarımdaki katmanları mı merak edecekler? Bana geniş bir ilgi alanına sahip olmanın, merak etmenin, olabildiğince çok kaynaktan beslenmenin iyi bir şey olduğu öğretildi; bu geniş “program”ı yazdıklarıma katmakla iyi bir şey yapmıyor olabileceğimi neden sonra anladım; vazgeçmek için de çok geçti.

Notos Kitap, Şubat-Mart 2017

3.1.17

çıkışsızlık zinciri



eskiden saadet zinciri ("ponzi scheme") vardı, hatırlarsınız: yatırımcılardan para topluyorsunuz, sonra onlara ödeme yapma zamanı gelince, onlardan sonra katılan üyelerin paralarını kullanarak ödeme yapıyorsunuz. sizin saadet zinciri sahibi olarak kazanabilmeniz için sürekli daha çok katılımcı bulmanız gerekiyor (bu sayı da katlanarak artıyor). gerekli katılımcı sayısını tutturamaz olduğunuzda zincir çöküyor.

erdoğan uzun süredir bir tür saadet zinciri büyütüyor, ama tersinden - bir çıkışsızlık zinciri ("disponzi scheme") diyebiliriz buna. zincirin ayakta kalması, umutsuzluğun artmasına ve sürekli olarak sisteme yeni umutsuzlar dahil edilerek bu artışın sürdürülmesine dayanıyor. çıkış olmadığını düşünen insanlar, birşeyleri değiştirmeye de çalışmıyor; onların saflarına yenileri katıldıkça da bu çıkışsızlık algıları perçinleniyor. zincir ayakta kaldıkça erdoğan da ayakta. dar bir kesime umutsuzluk aşılayarak başladığı bu yolda hızla ilerledi - bugün geldiğimiz nokta ortada.

hesaplayamadığı şey şu: bu sisteme artık dışarıdan da çıkışsızlık, umutsuzluk zerk ediliyor, dolayısıyla tek başına kontrol edemiyor, zinciri eskisi gibi yönetemiyor. bu belirsizlik giderek büyüyor ve çöküş anının gelişini hızlandırıyor. birileri kan ağlarken gülebilenlerin sayısı büyük bir hızla azalıyor.

28.12.16

"Türkiye Sadece Çapsız İnsanların Ülkesi Değil"



Ulvi Yaman, reportare.com
28 Aralık 2016


"Kimya Mühendisi, Siyaset Kuramcısı, Türk Siyasi Tarihi Doktoru, öykü yazarı, editör, genel yayın yönetmeni, yayın danışmanı, yayıncı, müzisyen, eğitmen, romancı, deneme yazarı, Kadıköy’lü, Moda’lı, Baba…liste uzayıp gidiyor.

Birçok kişi gibi ben de Cem Akaş ile artık kült diyebileceğimiz “7” romanıyla tanıştım. Ekim ayında yeni romanı “Sincaplı Gece” çıkınca da röportaj yapmak şart oldu. (İflah olmaz bir Kadıköy’lü olarak, “Kadıköy Kafası”nın da bu seçimde etkili olmadığını söylersem yalan söylemiş olurum) Röportajda özellikle romanlarına, yazım tarzına girmemeye özen gösterdim çünkü siz de biraz araştırırsanız bu konularda kendisiyle yapılmış onlarca röportaj var ve tekrara düşmek hoş olmayacaktı. Cem Akaş’ın yazılarına ve daha önce yapılmış olan röportajlarına kişisel web sitesinden ulaşmak mümkün.

Cem Akaş, Türk romancılığına getirdiği yeni bir söylem ve biçimin, yukarıda yer alan kimliklerinin yanı sıra “e-kitap”, “telif”, “kitap çalmak”, “yazar-okuyucu” ilişkileri üzerine yazdıkları ve düşünceleri ile benim için her zaman takip edilesi ve kafa açmak için üzerinde düşünülesi oldu. Birçok kitabını kendi web sitesi üzerinden ücretsiz okumaya açmış bir yazardan bahsediyoruz.

Naçizane tavsiyem; sadece bu röportajı değil, yalnızca romanlarını da değil söyleşilerini ve yazılarını da mutlaka okuyun, çok şey kazanacaksınız…"

Ulvi Yaman

söyleşinin tamamı için tıklayın.

11.12.16

Bilgi Toplumundan Çokkutuplu Agnostik Topluma



1970’lerde “endüstri sonrası toplum”dan söz edilmeye başlanmıştı, ama “bilgi toplumu”nun bir gerçeklik olarak yaygınlaşması 1980’leri buldu, 1990’lardaysa hakim paradigma halini aldı. Bilgi toplumunda bilginin yaratılması, üretilmesi, dağıtılması, kullanılması başlıca ekonomik üretim aracıydı; endüstriyel ve tarımsal üretim bile büyük oranda bu bilgi üretimine bağlıydı. Bilgiye yapılan bu vurgu, aynı zamanda rasyonaliteye, akılcı insana vurgu anlamına geliyordu – karar verme durumundaki birey ve kurumların, daha çok bilgiye erişebildiği için daha rasyonel kararlar verebileceği düşünülüyordu.

2000’lerde yeni bir yönelim ortaya çıkmaya başladı. Sovyet döneminin “dezenformasyon”unu andırıyordu bu bir yanıyla: Kasıtlı olarak yanlış bilgi üreterek rakipleri/düşmanları yanıltmak, toplumsal tepkiyi engellemek ve iktidarın işine gelecek mobilizasyon düzeyini yüksek tutmak gibi işlere yarıyordu dezenformasyon. Ancak 2000’lerde dezenformasyonun kaynağı artık yalnızca devlet ve devletin kurumları olmaktan çıktı – pek çok farklı kurumun ve bağımsız olduğu düşünülen medya kurumlarının yanı sıra, sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla, bizzat bireyler bile dezenformasyon kaynağı olarak çalışmaya başladı. İkinci farklılıksa dezenformasyonun üretim ve kullanımına yönelik tavırda meydana geldi: Eskiden bu yafta utanç kaynağıyken ve ciddiye alınır, uzak durmaya çalışılırken, 2000’lerde çok daha rahat, hatta kinik bir tavırla sunulmaya ve tüketilmeye başladı. Dezenformasyonla savaşmak yerine, herkes kendi dezenformasyonunu üretiyordu artık ve bunun dezenformasyon olduğunun bilinmesi bir sorun değildi.

Bu durum toplum geneline yayıldığında, bireylerin dünya algısı açısından çok önemli bir kırılma yaşandı. O güne kadar toplumsal yaşamı ve siyasal-ekonomik gelişmeleri iyi-kötü tanımlanmış bir çerçeveden bakarak değerlendiren ve buna göre kendi katılımlarını gerçekleştiren bireyler için, bunca farklı kaynaktan gelen dezenformasyon arasında “gerçek bilgi”yi ayırt etmesini sağlayacak kıstaslar (eğer bir zamanlar vardıysa) neredeyse tamamen yok oldu. Tüm bilgi sunumları göreceli bir hale geldi; eskiden “komplo teorisi” olarak adlandırılıp burun kıvrılacak bilgi sunumlarının bir kısmının aslında gerçek olduğu, olabileceği anlaşılınca gerçek bilgi sorgulanmaya başladı; gerçek olamayacak bilgiye gerçek bilgi muamelesi yapılması sıradan bir hale gelince, kitlelerin gözünde bilgi iddiaları arasında seçim yapmanın yöntemi akılcılık olmaktan çıktı, duygusal düzlemdeki bazı kıstaslar devreye girmeye başladı. Ancak asıl yaygın tepki, rekabet halindeki bu bilgi sunumları arasında seçim yapmanın imkansızlığını kabullenmek oldu; bu da “agnostik toplum”a giden yolu oluşturdu.

Agnostik toplumda “gerçek bilgi”ye ulaşmanın önemi yok; bilgi kaynakları arasında nesnel karşılaştırmalar yapmak, önemsenen bir uğraş değil; önemli olan, bireylerin kendi duygu kimliklerine uyan bilgi sunumlarına kolay erişim sağlayabilmeleri ve bunları yeniden üretebilmeleri. Zaman içinde ve farklı bağlamlar söz konusu olduğunda bu bilgi sunumu tercihleri kendi içlerinde çelişebiliyor; bu bireyin kendi duruşunu sorgulamasına yol açmadığı gibi, son derece doğal bir durum olarak algılanıyor.

Sosyal medyanın baskın iletişim-haber alma aracı haline gelmesi, bu konuda önemli bir katkı sağladı. Bireyleri birbirine yaklaştırma özelliği öne çıkarılan sosyal medya, dezenformasyonun en rahat kullanıldığı mecra olmanın ötesinde, bizzat bireylerin kendi duygu kimliklerini büyüterek yansıtabildiği, başkalarının duygu kimliklerini de büyütülmüş olarak algıladığı bir ortam oldu. Dolayısıyla sosyal medyada takip edilen birkaç profilin herhangi bir konudaki duygusal duruşu, o profillere atfedilen siyasal-toplumsal kimliğin genelleştirilmiş duruşu haline geldi. Birkaç kişiden ibaret bir tepkinin toplumsal bir kesime genelleştirilmesinin etkisi büyük oldu, çünkü sansasyonel duygu kimlikleri ve onların tepkileri, hep daha fazla ilgi çekti, daha fazla paylaşıldı, daha fazla tepkiye yol açtı. Bu “birkaç kişi”lik grupların sayısının çok fazla olmasının sonucu da, toplum içinde çokkutuplu bir duygudaşlığın yaratılması oldu. Bireyler, kendi dar çevrelerinin (bu gerçek çevre olabileceği gibi sanal çevre de olabiliyordu ve biri diğerinden daha gerçek değildi aslında) kutbu etrafına toplaşıp diğer kutupları izlemeye, onlara bu konumdan tepki vermeye, diğer bireyleri de kendi kutuplarıyla tanımlamaya başladı. Çokkutuplu agnostik toplum böyle ortaya çıktı; burada herkes, dünyayı “biz ve diğerleri” olarak algılıyor, “biz”in ve “diğerleri”nin tanımının sürekli değişmesini önemsemiyordu.

Çokkutuplu agnostik toplum, bir anlamda 1980’lerin revaçta paradigması olan postmodernizmin taçlandırılması olarak görülebilirse de, onun ötesinde bir karmaşıklığa sahip. Postmodernizm, bilginin göreceli oluşunun algılanmasında bir ikilik öngörmemişti; postmodernizmde bireyler farklı gerçekliklere ve değer sistemlerine bağlı olsalar da, bu sistemler arasındaki çatışmada evrensel hakikatler kategorisine başvurulamasa da, her sistemin kendi içinde sahici olduğu sorgulanmıyordu. Çokkutuplu agnostik toplumdaysa bir ikilik ortaya çıktı: Sahicilik arayışının yerini kinisizm aldı; kimse kimsenin sahici olmasını beklemediği ve talep etmediği gibi, rekabet halindeki bilgi sunumlarının gerçek olmayı hedeflemesi de beklenmiyor. Başka bir deyişle, bilginin gerçek olmadığı, duygu kimliklerinin de sahici olmadığı kabulüne dayanıyor çokkutuplu agnostik toplum. Manipülasyona itiraz etmenin modası geçti; manipülasyonlar arası rekabeti izleyen ve kendi duygu kimliğine göre taraf tutan bireylerin dünyası burası.



multipolar agnostic society - the truth about lies and post-truth

21.11.16

Hobbes'u Sevmeyen Felsefeci



Çocukluğum boyunca, köklü bir ailemiz olduğu söylendi bana, gözümde canlanan yaşlı, yüzyıllar içinde eğilmiş, dallarının hacmi kadar kökü olan ağaç imgesinin özgün bir yanı yok elbette, ama belki doğayı sevmememde payı olmuştur, ailemden hiçbir zaman hazzetmedim çünkü, ne Avrupa’nın en eski Yahudilerinden olan anne tarafımı, ne de beş yüzyıla yakın bir süredir ağırlıklı olarak hukukun çeşitli dallarında –işte yine o ağaç- uzmanlaşmış, saraylara kah yakın durmuş kah düşman kesilmiş ve bir-iki kere bir hükümdarı alaşağı edecek kadar güçlenmişse de genelde bu cüretinin bedelini fazlasıyla ödemiş baba tarafımı sevdim, bir ceza avukatı olan kendi babamdan ve uluslararası hukuk profesörü olan büyükbabamdan özellikle nefret ettim, bunu söyleyebilmek için ikisinin de ölmesini beklemem gerekeceğinden emindim ve bunu kabullenmiştim, ta ki büyükbabamın kız kardeşimi yıllarca sıkıştırıp mıncıkladığı ortaya çıkana kadar, büyükbabamı o gün gömmüştük, aşırı yüksek tansiyonunun kontrol altına alınması için yatırıldığı hastanede yaygın bir enfeksiyona yakalanmış ve bir hafta içinde zatürreeden ölmüştü, o akşam babaannemlerde yedik, kuzenlerim ve amcalarım da vardı, teyzelerimden yalnızca biri oradaydı, dayılarımsa yurtdışında olduklarından “gelememişlerdi”, sakin bir yemekti, babaannemin yardımcısı maharetli bir aşçıydı, herkesin iştahı açılmış gibiydi, mezarlık havası iyi gelmişti belli ki, galiba tatlılar yeni gelmişti, evet, parfemin soğukluğu damağımı uyuşturduğu sırada annem kız kardeşime, o küçükken büyükbabamla oynadıkları oyunu hatırlayıp hatırlamadığını sordu, hangisini, dedi kız kardeşim, Dogma filmlerine layık bir sahnenin hazırlanmakta olduğundan habersizce ve biraz da üstünkörü dinliyordum onları, hani evin içinde bir yere senin için aldığı bir hediyeyi saklardı, dedi annem, sana bir ipucu verirdi, o ipucunun işaret ettiği yerde yeni bir ipucu olurdu, yedinci ipucuysa hediyeye giderdi, çok eğlenirdin, hatırlamıyor musun, diye sordu, hatırlıyorum, dedi kız kardeşim, özellikle de sonuncusunu, önündeki su bardağıyla oynuyordu, yemeklerde yalnızca su içerdi, göstermiş olduğu cesaret, sarhoş olmadığını hatırladığımda beni daha da şaşırtacaktı o yüzden, son hediyem bir maymun biblosuydu, diye devam etti kız kardeşim, masadaki herkesin yüzünde hafif bir tebessüm belirmeye başlamıştı, son ipucunu bulunca kafam çok karışmıştı, dedi, bir türlü çözemiyordum, bir gariplik vardı, hediye iki ayrı yerde gibiydi, sonunda anladım ama, hediye hem büyükbabamın cebinde, hem de çalışma odasındaydı, çünkü büyükbabam oradaydı, koşarak içeri girdim, dedi kız kardeşim, anneme baktı gözlerini bardaktan kaldırıp, duracak gibi oldu, ama devam etti, büyükbabam koltuğunda bir kitap okuyordu, içeri girdiğimde bana bakmadı, geldiğimi fark etmemiş gibi yapıyordu, numara olduğunu anlamıştım, gülerek yanına gittim, hala bakmıyordu bana, elimi önce hırkasının ceplerine soktum, yoktu, pantalon ceplerine baktım ben de, dedi, ressam kuzenim kırmızı şarap yok mu başka, diye sordu birden, küçük amcam şişeyi uzattı, ama herkesin gözü kız kardeşimdeydi, sol cebinden birşey çıktı, dedi kız kardeşim, ne olduğunu anlayamadım önce, ufacık bir maymuna benziyordu, ama bir fazlalık vardı, karnının altından bir sopa yükseliyordu, bu ne, diye sordum büyükbabama, büyükbabam pantalonunun fermuarını açtı ve elimi içeri soktu, terbiyesizleşme, diye bağırdı annem, o günden sonra, diye devam etti kız kardeşim, yeni bir oyuna başladık, oyunun adını yıllar sonra öğrendim, lisede, “eline vermek” deniyormuş, yeter artık, dedi annem, bunu demesiyle ayağa kalkması ve masanın karşısından kız kardeşime çınlayan bir tokat atması sanırım eşzamanlı oldu, bundan çok emin değilim aslında, çünkü buradan bakınca o akşam herşey eşzamanlı olmuş gibi geliyor artık, annem salondan çıktı, kız kardeşim de annemin peşinden gitti, birlikte geri geldiklerinde miydi, yoksa onlar yokken mi, tam kestiremiyorum, konu safarilere geldi, yoksa doğrudan aslanları mı anlatmaya başlamıştı babam, hayatında tek bir aslanla karşılaştığını sanmıyorum, erkek aslanın yuvada durmadığını, ama bir gün, anne aslan avlanmaya gittiğinde çıkagelip yavruları yiyebildiğini anlattı, oradan devrimlere ve devrim liderlerinin genelde nasıl hunharca öldürüldüğüne geçti, nereye ulaşmaya çalışıyordu bilmiyorum, ama aslan hikayesini duyduğumdan beri kusacak gibiydim, büyükbabam kız kardeşimi taciz etmişti, ama aslanlar da kendi yavrularını yiyordu, doğada olurdu böyle şeyler, kuzenimin dediğine göre önümde duran şarap şişesini babamın kafasına geçirmeye çalışmışım, ben yalnızca orospu çocuğu dediğimi ve çıkıp gittiğimi hatırlıyorum, annem o gece mi konuştu benimle, yoksa ertesi sabah mıydı, yanlış anladığımı, babamın öyle birşey kastetmediğini, zaten kız kardeşimin de masadakilerden özür dilediğini, herhalde çok üzgün olduğu için saçmaladığını söylediğini söyledi, Hobbes’da ve daha bir alay felsefeci bozuntusunda vardır bu, Spinoza’da mesela, doğadaki insandan söz ederler, yani toplum öncesi, onların deyimiyle sivil toplum öncesi insandan, doğadaki insan ne yapsa yeridir, çünkü doğada ahlaki sorumluluk yoktur, devletse bu sorumluluğu dayatmak ve insanı insandan korumak için kurulmuştur, sonuçta kız kardeşim evde kalmayı sürdürdü, ben gittim ve dönmedim, felsefe master’ımı bitirmiştim zaten, doktoraya başladım ve bölümde asistan oldum, doğal babalık hakkı olarak adlandırdığım şey üzerine çalışmaya başladım, siyasi ve felsefi düşüncede doğal babalık hakkı, bizimki gibi köklü bir aileden elbette böyle bir kavram çıkacaktı, baba katli kavramı değil herhalde, Cengiz Han’ın ne büyük bir devlet adam, ülkesi için ne büyük bir baba olduğunu bu kavram ışığında ve Hobbes’la Spinoza’ya dayanarak anlatan bildirimi sunmak için buraya gelmemde bir kader cilvesi seziyorum şimdi, kurucusu tarafından yerle bir edilirken güzelim Urbino, mahşerden gelen ve dikilitaşın çevresinde dönüp duran o atlıların önüne atlamam ve gerçekleştirmek üzere oldukları inanılmaz yıkımı engelleyemeyecek bir jest yapmaya kalkışmam bir dereceye kadar anlaşılabilir olsa da, İtalyanca orospu çocuğu diye bağırmam açık bir intihar girişimi olarak görülmesinin yanısıra, iyi bir aileden geldiğimi saklama ve hatta inkar etme çabası olarak da değerlendirilebilir, oysa bunu hiçbir zaman saklamadım, daha en başta köklü bir geleneği olan köklü bir aileden geldiğimi söylemiş olduğumu sanıyorum.

(Gitmeyecekler İçin Urbino)

29.10.16

türk kapriçyosu


Bu akşam yeni bir Kanun Hükmünde Kararname yayımlandı ve rektörlük seçimleriyle ilgili kanun maddesi değiştirildi:

MADDE 85- 2547 sayılı Kanunun 13 üncü maddesinin (a) fıkrasının birinci paragrafı aşağıdaki şekilde değiştirilmiştir. “Devlet üniversitelerinde rektör Yükseköğretim Kurulu tarafından önerilecek, profesör olarak en az üç yıl görev yapmış üç aday arasından Cumhurbaşkanınca atanır. Bir aylık sürede önerilenlerden birisinin atanmaması ve Yükseköğretim Kurulu tarafından, iki hafta içinde yeni adaylar gösterilmemesi halinde Cumhurbaşkanınca doğrudan atama yapılır... Vakıflarca kurulan üniversitelerde rektör, mütevelli heyetinin Yükseköğretim Kuruluna teklifi ve Yükseköğretim Kurulunun olumlu görüşü üzerine Cumhurbaşkanı tarafından atanır."

Geçmiş olsun. Çıkarken ışığı kapatmayı unutmayalım lütfen. A pardon, kapanmış zaten.



1.10.16

acz, ikrar, iktidar



kürtler hakkında söz alanlar susturuluyor.
kürtler için üzülenler susturuluyor.
"kürt sorunu"nu çözmeye çalışanlar susturuluyor.
kürtler susturuluyor - önemli bir kısmı öldürülmek suretiyle.

ülkeyi yönetmekten, ülkeyi ileriye taşımaktan aciz olmanın kaçıncı ikrarı, sayan kalmadı herhalde: murat özyaşar, diyarbakır'da yoksul öğrencilerle edebiyat dergisi çıkarmaya çalışan, türkçe edebiyatın yüz akı öyküler yazmış bir insan da gözaltına alındı, aslı erdoğanlar, necmiye alpaylardan sonra.

bu konuda tc'nin müthiş bir tutarlılığı olduğunu unutamayız. bunun, yerden yere vurulan lozan antlaşması'yla başladığını bugünkü iktidar henüz fark etmemiş belli ki.

tc'nin en iddialı liderleri, hep "kopuş"u, "eski"den ne kadar farklı olduklarını vurgular, oysa hep "süreklilik"in parçası olmuşlardır. hiçbir şey değişmez anlamına gelmiyor bu. "kürt sorunu" da çözülecek. hiçbirimiz konuşmasak, konuşturulmasak da çözülecek. gerçek iktidar, bu istençte oldu, olacak.

28.9.16

kes dedim



tdk'nın yeni tasarrufunu duymuş olanlarınız vardır, dergi-kitap camiasında dünden beri tüyler uçuşuyor: tdk demiş ki kurum adlarının aldığı ekler kesmeyle ayrılmaz. "sütçü imam üniversitesi'ne" değil "sütçü imam üniversitesine" diye yazacaksınız. bu aslında tdk'nın eskiden beri savunduğu bir şey, ama nedense dün çeşitli gazetelerde bu konuda haberler yer aldı, belli ki bir basın duyurusu gitmiş, tdk konuyu kamu dikkatine sunmayı gerekli görmüş. tabii yayıncıların, bu yeni bir şeymiş gibi hemen tartışmaya girmesi tek bir şeyin göstergesi - hiçbiri tdk'yı imla kılavuzu olarak kullanmıyor. necmiye alpay'a selam!

gelgelelim bu kesme meselesi kanayan yaramız. kuralı karmaşık, istisnalar çok fazla (ve gerekçeleri her zaman net değil). yayınevleri arasında uygulama farkları en çok bu konuda çıkıyor (bir de tabii hangi sözcüklerin ayrı, hangilerinin birleşik yazılacağı konusunda); okurların da kafası karışıyor haliyle. ilkokula giden oğlumun iki öğretmeni iki farklı şekilde öğretti bu kuralı mesela. o yüzden konuyu baştan düşünmek ve mutlaka hem tutarlılık, hem de kolay öğrenilebilirlik kıstaslarını gözetmek gerek.

zaman içinde bu konudaki tavrımı değiştirdiğimi itiraf edeyim öncelikle. eskiden özel isimleri ikiye ayırıyordum, "has özel isim" ve "tamamlayıcı özel isim" olarak. mesela "marmara denizi" - burada has olan "marmara", tamamlayıcı olan "denizi". hasları kesmeyle ayırıyordum, tamamlayıcıları ayırmıyordum, yani "marmara'ya" ama "marmara denizine".

bunun epey bir kavgasını verdikten sonra yıldım. daha kolay bir pozisyona çekildim: gerçekten az sayıda birkaç istisna (mesela çoğul isimler - alilere gittik) dışında, büyük harfle başlayan her sözcüğe gelen eki kesmeyle ayırmak. kurum adı? kes. dil adı? kes. millet adı? kes. unvan ve rütbe? kes. coğrafi ad? kes. özel isim? sorulmaz, kes. özel isimli tamlama? özel isimden kes (günümüz türkiye'si).

tavsiye edeceğim de budur. buyrun.

26.9.16

128



ilk roman & son roman, 3'er kısımdan, 128'er bölümden mürekkep. sonuncusunda "özür" yok.

ekim ortası.

(kapak fotoğrafları esra özdoğan)

7
sincaplı gece

21.9.16

Kaleme And*



Kalemine ve yazdıklarına and olsun ki, deli değilsin.
Göreceksin, sen göremesen de dünya görecek – yazdıkların, en büyük ödülü hak ediyor: okunmak.
Kalemine güven – yeteneğin var.
Kimin deli olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da.
İşin doğrusu, ömrünü yazıya verme yolundan sapanlarla o yoldan gidenler, eninde sonunda ayrışır.
Bunu inkar edenler hep olmuştur, olacaktır da; sen onlara aldırma.
Onlar, senin kendileriyle uyuşmanı ister; böyle yapsan, senden iyisi olmaz.
Diliyle iğneleyen, köşebaşını tutan, iyi yazıyı sürekli engelleyen, saldırgan, zorba, kendini ve takımını kollamaktan başka bir şey düşünmediği halde yeni'ye, gerçek'e açık olduğuna yemin eden, soysuzluğu yazdıklarıyla tescilli tüccar yazara, konumu ve çevresine topladıkları yüzünden aldırış etme.
Gerçek yazının ilkeleri ona okunduğu zaman, “Öncekilerin masalları,” diyecektir.
Onun burnuna pek yakında damgayı vuracağız.
Biz bunları, vaktiyle dergi ve yayınevi sahiplerini denediğimiz gibi denemiş oluruz.
Dergi ve yayınevi sahipleri, daha sabah olmadan, başka birşeye ihtimal vermeden, dergiler, kitaplar yayımlayacaklarına yemin etmişlerdi.
Ama daha onlar uykudayken toplumun tüm katmanlarını sarsan deprem, yazın dünyasını da allak bullak etmiş, iyi yazının gözden yitmesine yol açmıştı.
Bu yayıncılar işin farkında değildi tabii.
Sabah olduğunda, “Yapıtlarınızı devşirecekseniz erken çıkın,” diye birbirlerine seslendiler.
“Bugün orada, 'Ben yeni bir yazının yazarıyım,' diye ortalara dökülen düşkünlerden hiçbiri yanınıza sokulmasın,” diye gizli gizli konuşarak yürüyorlardı.
Genç yazarları destekleyebilecek güçleri varken, böyle konuşarak erkenden gittiler.
Masalarına oturup yazın dünyasının halini gördüklerinde, “Herhalde yolumuzu şaşırdık; hayır, bu gerçek olamaz; bizim için yazacak kimse yok mu? Bize kala kala yalnızca şu molozlar mı kaldı?” dediler.
Ortancaları, “Ben size iyi yazına sahip çıkmak gerek dememiş miydim?” dedi.
Hatalarını kabul etmek yerine, birbirlerini suçlamaya başladılar.
İşlerin düzeleceğine dair hala bir umutları vardı, ama bunun için parmaklarını bile kıpırdatmak istemiyorlardı.
İşte azap böyle birşeydir; ama ölü bir yazının vereceği azap çok daha büyüktür; keşke bilseler!
Kaleme saygılı olanlara kitap dünyasında her zaman yer vardır.
Kendini kaleme adamış olanlar, hiç bu suçlularla bir tutulabilir mi?
Ne oluyorsunuz?
Ne biçim hükmediyorsunuz?
Yoksa, doğru dürüst bir kitap okumuşluğunuz bile yoktur ki sizin.
Seçimleriniz, hep kulaktan dolma yargı kırıntılarıyladır. Yoksa, sınırsız yeteneği olanlarla kapsamı sınırsız sözleşmeler yaptınız da, onların her yazdığı sizin mi olacak?
Sor onlara: “Kim yer ulan bunu?”
Yoksa, kendi aralarında şike mi yapıyorlar, danışıklı dövüş müdür oynattıkları?
Doğru sözlüyseler, ortaklarıyla birlikte çıksınlar ortaya, iki dakika adam olsunlar.
Ama yapamazlar.
Gözlerini yere dikerler; yüzlerini alçaklık bürür.
Yeni yazının gücünü yalanlayanları bana bırak.
Ben onları bilmedikleri yerden öyle bir deşeceğim ki - yavaş yavaş, azap vere vere.
Onlara mühlet veriyorum; doğrusu benim tuzağım sağlamdır.
Yoksa sen onlardan telif ücretini istiyorsun da, hakkını mı veriyorlar?
Yoksa görünmeyenin bilgisi onların yanındadır da, kendileri mi yazıyor?
Sen kalemine güven, yaz, yazdığını ortaya bırak, dayan.
Balık sahibi Yunus gibi olma.
Yaz ve bekle, semeresini elbet görürsün; kimsenin seni kınamaya hakkı yok.
Kalemine bağlı kalırsan, seçilmişlerden olursun, ömrün bir işe yarar, şöyle ya da böyle.
Bunu inkar edenler, yeni yazının yapıtlarını okuduklarında onun yazarlarını neredeyse gözleriyle, bakışlarıyla gömmeye kalkışmıştı, yine de kalkışacaklardır.
“Bunların hepsi deli,” diyorlardı, yine de diyeceklerdir.
Oysa yazdıklarımız ve yazacaklarımız, alemlere bir anımsatmadan başka bir şey değildir.

*bkz: Kuran, "Kalem Suresi". İlk yayımlanış tarihi: Ocak 2003.