29.6.20

bu resmi kim yaptırdı?

 

fikir yürütmek serbest: bence soldaki kişi, fatih'in 1479'da yendiği ve barış imzaladığı venedik doga'sı giovanni mocenigo'nun oğlu leonardo. tablo, antlaşmanın hemen ertesinde yapılmış olabilir.

cem sultan olma ihtimalinden söz edilse de fatih'in büyük oğlunu değil küçük oğlunu resme almasını açıklamak zor. ayrıca cem sultan'ın sağ kulağında deformasyon olduğuna dair hiçbir tarihsel bilgi yok.

tablonun yapıldığı dönemde çok yaşlı olan mocenigo (71 yaşındaydı), oğlunun geleceğini garantiye almak ve fatih'le arasında güçlü bir bağ kurmak istemiş olmalı.

aynı kaygı, leonardo'nun giysisini de açıklayabilir: fatih'in italya'ya yönelik hırsının farkında olan mocenigo, venedik'in ya da genel bölgenin osmanlı yönetimi altına girmesi ihtimaline karşı böyle bir hamle yapmış, oğlunu fatih’le “aynı karede” ve uyum içinde göstermek istemiş olabilir.

16. yüzyıldan 18. yüzyıla dek avrupa'yı saran "turquerie" modası, tam da böyle bir şeydi - avrupa aristokrasisi, osmanlı'nın giyimini taklit etmeye bayılıyordu çünkü osmanlı'nın gücünden hem korkuyor, hem de etkileniyordu.

resmin bellini'ye ait olmadığı anlaşılıyor, hatta resmi yaptıran da fatih değil, doğrudan mocenigo olabilir. bellini'nin atölyesine kendisi için sipariş vermiş olması ve var olan fatih resminden yola çıkılarak oğlunu kompozisyona dahil ettirmiş olması mümkün. açıkçası fatih’in bu resimden haberi olduğunu sanmıyorum – roma imparatorluğu’nun “caesar”ı (kayzeri) unvanını almış birinin, tıfıl bir oğlanla aynı boyda, aynı yükseklikte resmedilmeyi kabul edeceğini düşünmek abes olur.

dolayısıyla buradaki asıl soru, "resimdeki kişi kim?"den ziyade, "bu resmi kim yaptırdı?" olmalı. bu sorunun yanıtı, ilkinin de yanıtına işaret edecek.

14.4.20

kilgore trout kahvaltıda ne yerdi?


  



Corona bu duruma ne der bilemiyoruz ama bu yıl Kurt Vonnegut'un üç kitabının yeni çevirisi çıkacak Can Yayınları'ndan; Mezbaha Beş Hamdi Koç çevirisiyle, Kedi Beşiği de Mahir Ünsal Eriş çevirisiyle. Ben de 1988'de çevirmeye koyulduğum ama hiç içime sinmediği için yarıda bıraktığım Şampiyonların Kahvaltısı'na yeniden giriştim. Çeviri geçen cuma bitti, kontrol okumasından sonra editörüne gidecek. Bu sefer daha iyi oldu bence.

Şampiyonların Kahvaltısı beni o dönemde Tutunamayanlar kadar eğlendirmiş ve etkilemiş kitaplardan biriydi. Vonnegut'un yalın dili ve dalgacı hallerinin altına gizlenmiş sonsuz hüzün, kitabı bu kez çevirirken çarptı, ilkinde etkilenmemiştim sanıyorum.

Kitap Kilgore Trout'la Dwayne Hoover'ın karşılaşmasına giden süreci anlatıyor hesapta, biliyorsunuz. Vaktiyle Kitap-lık dergisine Kilore Trout için ufak bir yazı yazmıştım, bu vesileyle onu paylaşayım.

***


Kilgore Trout – Bir Kahramanın Yaşamı ve Yapıtı


Kilgore Trout'un 
bilinen iki fotoğrafından biri


Venus on the Half-Shell



Lisedeyken Kurt Vonnegut’u (aslında K.V. Junior demek gerekir, ama bizde bu Jr. takısı hep görmezden gelindi) keşfetmiş ve çok heyecanlanmıştım. Bir yanıyla, Woody Allen’a bayılan biri söz konusu olduğuna göre şaşırtıcı değildi bu, ama Vonnegut eğlenceli bir romancıdan fazlasıydı benim için – roman kurgusu konusundaki olanaklara dikkatimi çeken ilk yazar oydu. Romanlar arası bağlantılar kurmayı da sanırım ondan öğrendim – ilk kez God Bless You, Mr. Rosewater’da ortaya çıkan, Slaughterhouse-Five’ta görünen, Breakfast of Champions ve Timequake’te başrollerden birini üstlenen bilimkurgu yazarı Kilgore Trout, bu “teğel”in ana unsuruydu elbette. Matrak bir adamdı Trout, Enis Batur’u bile kıskandıracak bir yazınsal üretimi olmasına karşın yapıtlarının çoğu yayımlanmamıştı; yayımlanan öyküleri de ucuz porno dergilerinde, anlamsız çıplak kadın illüstrasyonları eşliğinde okuyucunun karşısına çıkıyordu. Metafiziğe meraklıydı; Vonnegut’tan öğrendiğim kadarıyla kısa bölümlerden oluşan, grotesk karakterlerle dolu, hafif tertip felsefe paralayan şeyler yazıyordu; en sevdiği numaraysa, varolmayan şairlerden alıntı yapmaktı.

Kimilerine göre Trout, Vonnegut’un alter egosuydu; aynı endişeleri, aynı bilimkurgu sevgisini, aynı evren merakını paylaşıyorlardı. Bilemem; kendisiyle dalga geçmek için de yaratmış olabilirdi bana kalsa.

Fiziksel olarak neye benziyordu Trout? Vonnegut şöyle anlatıyordu:

“Ceset torbasını kimin icat ettiğini bilmiyorum. Ama Kilgore Trout’u kimin icat ettiğini biliyorum. Ben.

Dişlerini çarpık çurpuk yaptım. Saç verdim, ama ak düşürdüm. Taramasına ya da berbere gitmesine izin vermedim. Saçlarını iyice uzattım ve düğüm düğüm yaptım.

Evrenin Yaratıcısı, acınası bir ihtiyar olduğunda babama nasıl bacaklar vermişse ben de ona öyle bacaklar verdim. Soluk beyaz süpürgeler gibiydiler. Kılsızdılar. Şahane varis desenleriyle bezenmişlerdi.”

Breakfast of Champions’da Kilgore Trout’un akıl sağlığı alanında bir öncü olduğu, kuramlarını bilimkurgu kisvesi altında öne sürdüğü anlatılıyor. 1981’de öldüğünde mezarına dikilen taşı Vonnegut eliyle çizmişti kitapta; üstünde, Trout’un ölümünden önce bitiremediği iki yüz elli dokuzuncu romandan bir alıntı vardı: “Ancak fikirlerimizin insancıllığı ölçüsünde sağlıklıyız.” Dahası da var: romanın sonuna doğru Vonnegut olaya dahil olmaya ve Trout’un karşısına çıkmaya karar veriyor! Yazmaya meraklı liseli bir genç için ne kadar ufuk açıcı bir fikir olduğunu tahmin ediyorsunuzdur bunun. Belki de “Tanrıların da Burnu Kaşınır” adlı öykümün esini buradan geliyor.

Trout’a dönelim. Bu romanın yayımlanmasından sonra işler karışıyor. Philip José Farmer adlı bir bilimkurgu yazarı tutup Kilgore Trout adıyla bir kitap yazıyor: Venus on the Half-Shell. Kitabın başında ayrıntılı bir yazar biyografisi var – 1907’de Bermuda’da doğduğunu, babasının oradaki Kraliyet Ornitoloji Derneği’nde görevli olduğunu; Trout’un üç kez evlenip boşandığını, Leo adında Viet Nam gazisi bir oğlu olduğunu anlatan ve yazarın kariyerindeki aşamalara geniş yer veren bir biyografi bu. Zamanında pek çok okur bu kitabı Vonnegut’un yazdığını düşünüyor; gerçek yazarı kısa bir süre sonra ortaya çıkıyor ama. Vonnegut şöyle diyor: “Bu Farmer denen adam bu işe devam edip bir dizi Trout kitabı yazmak istiyordu – anladığım kadarıyla da altı haftada eli yüzü düzgün bir Vonnegut kitabı yazmayı beceriyor. Bay Farmer’ı pek az tanıyorum. Hiç karşılaşmadık, iletişimimizin büyük kısmı da dolaylı yollardan oldu; kendisinden bunu yapmamasını rica ettim. Yayıncımdan da lütfen onun yazdığı Trout kitaplarını yayımlamayı sürdürmemesini istedim, çünkü bu iş beni çok üzmeye başlamıştı.”

Vonnegut’un, kendi oyununa giren bu davetsiz misafirden rahatsız olmasını anlayabiliyorum. Ama bugün Kilgore Trout adını sahiplenmiş onlarca, belki yüzlerce kişi var, her biri ayrı ayrı şeyler yapıyor internette. Trout bir roman kahramanı olmaktan çoktan çıktı; içimizde ve aramızda yaşıyor.





18.2.20

Türkiye’de çok kitap okunuyor mu?

Türkiye’de kitap okuyanların sayısı artıyor mu? Evet, nüfus arttığına göre, artıyordur. Oranı artıyor mu? Bence bu da evet. Yayınevlerinin her yıl sattığı kitap sayısına, yeni yeni kitapevleri açılmasına bakarsak bu böyle. Ne kadar artıyor ve en az nereye kadar artması gerekir? Asıl sorular bence bunlar.

Elde gerçek veriler olmadığını söyleyerek başlamak lazım – elde bulunan iki veriden birisi anket sonuçları (yani doğruluğu ölçülemeyen kişisel beyanlar), ikincisi de bandrol satışları (bu da basılan kitap sayısına eşit olmadığı gibi, satılan kitap sayısına hiç eşit değil). Oysa örneğin Amerika’daki Nielsen gibi doğrudan kitapçı satışlarını kaydeden bir sistem olsaydı, yüzde 80-90 oranında gerçek durumu yansıtan verilere sahip olabilirdik.

Bu durumda bazı dolaylı verilerden yola çıkmak gerekiyor. Can Yayınları’nın yıllık üretimini, internet mağazalarının toplam satışındaki payını, zincir kitapevlerinin toplam satışındaki payını, bu iki grubun da Can Yayınları’nın satışındaki paylarını temel alarak kültür kitaplarını kapsayan oldukça iyi bir tahmin yapmak mümkün. Bunun sağlamasını da kültür yayınları alanında en büyük on yayınevinin yaklaşık cirolarını ve satış adetlerini bildiğimiz için yapabiliyoruz. Benim hesaplarıma göre 2019’da satılan kültür kitabı sayısı 120 milyon adet civarında, pazar büyüklüğü de 180-200 milyon dolar. Kişi başına yaklaşık 1.5 kitap düşüyor demektir yılda (ders kitapları, boyama kitapları, din kitapları, akademik yayınlar, broşürler buna dahil değil). Karşılaştırmak için bazı rakamlar vereyim.

2016’da dünyada kitap sektörü büyüklükleri:



80 milyon nüfuslu Türkiye’nin kitap sektörü, 11 milyonluk Yunanistan’dan daha küçük. Neden? Bunun klasik yanıtı daha az okuduğumuz için. Neden daha az okuyoruz? Bunun da klasik yanıtı kitap pahalı olduğu için. Öyle mi, bakalım.

Kitabın farklı ülkelerde ne kadar pahalı olduğunu karşılaştırmanın yollarından biri, kişi başına düşen harcanabilir gelirle aynı standart üründen kaç tane alınabildiğine bakmak. Bunun Big Mac Menü Endeksi versiyonu yaygın olarak bilinir; ben de benzer bir endeksi kitaplar için geliştirdim: 1984 Endeksi. George Orwell’in bu kitabı hemen her ülkede yayımlanıyor ve çok satıyor, dolayısıyla oldukça standartlaşmış bir versiyonu her ülkede var. Çeşitli ülkelerde satın alınabilen 1984 adedini şöyle karşılaştırabiliriz:

İngiltere: 2701
Fransa: 3237
Yunanistan: 1815
Türkiye: 2949

Yani Türkiye’de kitap Yunanistan'dan ve İngiltere'den daha ucuz, Fransa'dan biraz daha pahalı. Demek ki meselenin özünde kitabın pahalı olması yatmıyor. Meselenin özünü daha iyi anlatabilmek için bir karşılaştırma daha yapayım: Harcanabilir kişisel gelire göre kitaba yapılan harcama oranı. Yani çeşitli ülkelerde insanlar, gelirlerinin kaçta kaçını kitaba harcıyor?



Bu tabloya baktığımızda görüyoruz ki biz örneğin Yunanlılardan tutar olarak kitaba çok daha az harcamakla kalmıyoruz, gelirimizden pay olarak da çok daha azını kitaba ayırıyoruz. Batı ülkelerinin birçoğunda kütüphaneden kitap okuma alışkanlığı da bizdekinden çok daha fazla, yani yukarıdaki harcama oranlarının işaret ettiğinden daha büyük bir fark var arada.

Dijitalin bu tablodaki rolü çok önemsiz Türkiye’de. Basılan kitap sayısıyla dijital yayımlanan kitap sayısı (başlık olarak) yıllara göre şöyle karşılaştırılabilir:




Yani 50-60 bin başlığın basıldığı yerde bunun ancak onda biri kadar dijital başlık yayımlanıyor. Adet olarak satışlar daha da düşüktür bence. Yayınevleri bu konuda muhafazakar ama okur da isteksiz, çünkü dijital kitabın kendisi ucuz olsa bile okumak için gerekli cihazlar ucuz değil, kolay bulunmuyor, tasarımları iyi değil vs.

Dolayısıyla şu sonucu çıkarıyorum: Kitap almaktan hoşlanmıyoruz. Bu da bir kültür meselesi – aileyle çözülür, okulla çözülür, devletle çözülür. Çözmek istedikten sonra çözülür. Ama gidecek yolun çok olduğunu bilmezsek (bence en az 6-7 kat büyümeli sektör ve dolayısıyla kişi başına düşen kitap sayısı) çözülmez; ne kadar da çok bandrol satılıyor ve satılan bandrol sayısı ne de güzel artıyor diye kendimizi avutursak çözülmez. Yayıncılar olarak kendimizi mühim hissetmek ve mühim göstermek için sektörün büyüklüğünü şişirirsek de çözülmez.

20.12.19

sarma - bir oyun tasarımı

2006 yılının baharında, Bursa’nın Hisar mahallesinde oturan çocuklar yeni bir oyun oynamaya başlayacak – ilk başta adı olmayacak bu oyunun elbette, bir tür ebelemece oyunu olarak düşünecek bunu çocuklar; tek farkı, ebenin ebelediği oyuncuların da ebe haline gelmesi, yani ebe sayısının sürekli artması, kaçan oyuncuların da sürekli azalması; sona kalan oyuncu oyunu kazanıyor. Okulların kapanması ve çocuklardan bazılarının yazlıklara dağılması nedeniyle oyuna ara verilecek, sonbaharda arkadaşlar yeniden toplandığındaysa ufak bir değişiklik yapılacak: ebelerle ebe olmayanların sayısı eşitlendiği anda, iki takım oluşmuş sayılacak; bu andan itibaren iki takım da birbirini ebeleyebilecek; oyun alanının iki ucunda yere çizgi çekilerek birer “kale” bölgesi belirlenmiş, her takımın elemanları, ebelenmeden karşı takımın “kale”sine ulaşmayı amaçlayacak, bunu yaparken ebelenenler karşı takımın elemanı haline gelecek.

Bir süre sonra, özellikle kalabalık gruplarla oynandığında kimin hangi takımdan olduğunu anımsamanın ve izlemenin zorluğu, yeni bir değişikliği gerekli kılacak: iki takım oluştuktan sonra ebelenenler, karşı takıma geçmek yerine oyundan çıkacak.

Oyunun “sarma” adını alması için yıllarca beklemek gerekecek, çünkü yeni bir değişikliğin sonucunda olacak bu: basit bir ebelemenin ötesinde, bir ya da birden fazla oyuncu, el ele tutuşmuş rakip takım oyuncuları tarafından sarıldığında, oyundan çıkacaklar. Oyun bu haline ulaştığında Bursa sınırlarını aşacak, küçük değişikliklerle farklı yerlerde oynanmaya başlayacak – Manisa versiyonunda kaleler olmayacak örneğin; İstanbul versiyonunda oyun başından itibaren iki takım arasında oynanacak.

2019 yılında bir televizyon programının yerel oyunlara eğilmesi ve turnuvalar düzenlemesi, “sarma”nın yaygınlığını bir anda arttıracak. Yine de gerçek anlamda ulusal bir oyun haline gelmesi, oyun alanının iyice büyümesi ve takımların, kendi renklerinde birer sarma ipiyle sahaya çıkması sonucunda olacak; o aşamadan sonra, oyuncuların el ele tutuşması gerekmeyecek karşı takım oyuncularını oyundan çıkarttırmak için, iple saracaklar.

Bu son derece dinamik, çevikliğe olduğu kadar taktik beceriye ve oyun alanının genelini kollayabilmeye, yalnız kalan ya da öbekleşen rakip oyuncuları görebilmeye dayanan oyun, internette büyük rağbet görecek, takımlar ve onlara bağlı taraftarlar, yerelliğin sınırlarını aşmaya başlayacak. “Sarma”nın Amerika’da ortaya çıkması, buradaki üniversitelerde okuyan Türk öğrencilerine olduğu kadar, bu internet sitelerinin uyandırdığı ilgiye de bağlı olacak. Amerika, “sarma”nın gelişiminde en belirleyici aşamaya ev sahipliği yapacak ve oyun Amerikan üniversitelerinde o kadar benimsenecek ki, Türk kökenleri neredeyse unutulacak: iki cin fikirli Amerikan öğrencisi, 2074 yılında Berkeley Üniversitesi çimenlerinde oynanan bir oyun sırasında, takımların sarma iplerinin iki ucuna birer top bağlayacak, bu sayede ipi sahanın bir noktasından başka bir noktasına fırlatmak ve rakibi gafil avlamak mümkün olacak; zaten hızlı olan oyun, daha da hızlanacak ve zevklenecek, kuralları karmaşıklaşacak.

“Sarma”, ilk kez 2112 İstanbul Olimpiyatlarında, “Bindball” adıyla bir uluslararası turnuva oyunu niteliği kazanacak; maçlar beşer set üzerinden oynanacak; topsuz başlayan bir oyunun böyle top-merkezli bir noktaya gelmiş olması, antropologların ilgisini çekecek.

10.12.19

2019'da Yayıncılık

Yekta Kopan'la dünyada ve Türkiye'de yayıncılık üzerine gevezelik ettik:

 buraya tıklayın
buraya tıklayın.




7.11.19

sokakların kedileri üzerine notlar

Image result for street cats

İ.Ö. 6666 yılıydı şehrin kurtlara ilk çıktığı zaman; ayın siyaha, ulumaların mora boyandığı; kopkoyu gecenin içinde, bir hücre olsun ışık arayan insanların, bu karanlıktan korkan ama onu “bil”meyen gen soyunun, önüne geleni ateşe verdiği, ışık için, ateşi tüketircesine. Ve küre bile olamayan yuvarlağın üstünde kendine ait tüm izleri sildikten sonra, temiz bir ağaç yaprağına yeniden başlaması, yine aynı tarihe rastlar. Mor’un anlaşılmaz, o ölçüde de önlenemez bir yükselişle mürekkeplerin kanına girmesi, onları da mora dönüştürmesi, koridorlarda böylesine yankılanmasını gerektirir miydi, bilinmez. Bilinebilecek tek şey, gecenin renginin bilinemeyeceği ve tanımlanamayacağıdır.
Avril Daltan
“Cennetten Kovuluş”

Devrilen çöp tenekesinden çıktı, çevresine çabuk çabuk bakındı, kaldırımda yürürken durup onu izlemeye koyulan gözlemciyi süzdü bir süre, önemsiz biri olduğunu anladı ve duvar dibinden hızla yürümeye başladı. Durdu. Bir apartman girişinde top oynayan çocukların çığlıklarını yönetti kulaklarıyla bir süre, bir orkestra şefi gibi, ama sıkıldı tabii. Çabuk sıkıldı. Öyle olması gerekiyordu – uzun süre dikkatini vermesine değecek pek az şey vardı çünkü. Belki de birkaç saat önce, motorunu sakladığı beygirlerin hala orada olup olmadığını bu sokakta denemek isteyen bir gencin –genç olmalıydı, değil mi? “ ”lik bir genç– arabası altında ezilen, boynundaki kan henüz tam pıhtılaşmamış soydaşının yanından kayıtsızca yürümeyi sürdürdü. Başını çevirip bakmadı bile. Belki gözlemci onu izlediği için. Bu sokaklarda ölen kediler en fazla bir gün yerde kalırdı. Ertesi gün, öldükleri yerde bulamazdınız onları. Nereye gittikleri bilinmezdi. Sorumlu sayılmayız elbette sokağın bir kedisi sonuçta arabadan ölmese açlıktan ölecek soğuktan doğa kanunu çöp tenekelerini didikleyip bir gün, bir saat daha canlı kalmaya çalışmak da hayat mı ölmüş kurtulmuş işte ama insansın ne de olsa kan görünce üzülmeden edemiyorsun. O da bir can taşıyor sonunda.
Her neyse bu can. Nasıl taşınır ki. Kim kimi taşıyor sonra.
Yani şehirler neden var: insan soyu ölümle daha az yüzleşsin diye. Kusursuz değil – henüz. Yakında. Sinemanızda. Israrla isteyiniz. Bu ezilen kediler de olmasa, ölüm hepten unutulacak. Televizyon çatışmalar gösterecek, kafalar kopacak, kimsenin kılı kıpırdamayacak. Yatılan divandan, mahmur gözlerle seyredilecek. Sevgili arsız ölüm. Ne kötü şeysin sen öyle. Olur mu beyler? Olmaz. Nasıl olmaz? Ee, bu işin depremi var, kasırgası var, savaşı var. Yaa. Var ya, çat orada çat burada, çat kapı arkasında.
Belli olmaz bu işler. Ama hal-i hazırda, bir kediler bulunuyor elimizde.
Burada amme hizmeti yapılmıyor efendim. Hayır, maalesef. Evet. Kim ne taşıyorsa, karşılığını alır. Ne döviz kuru beyefendi? Metafizikten söz ediyoruz. Tecimsel kaygılardan arının. Aşın bunları. Tabii, neden olmasın, atların yaptığı gibi. Olabilir. Yaşar Kemal’den okudunuz Anadolu’nun üç efsanesini. Şimdi de dördüncüsü, öyle mi? Kediler de durup dururken yapmıyorlar bu işi. Bir beklentileri var. Yoksa hobi olarak bile çekilmez Ölüm Sekreterliği. Ona anımsat, buna anımsat. Bayar.
Bekliyorlar dendi. Kim? Kediler. Neyi? Güzel bir soru. Arşivimizde bulunsun. Her hafta bir soru bitirelim.
Ancak kedinin, yani yürüyen ve gözlemcinin gözlediği kedinin, yerde yatan soydaşına ilgi göstermemesi için başka bir nedeni vardı. Gerçi o bilinçsiz bir militandı, ama bu, soy ağacının şimdiki zaman uçlarında bulunan bu varlığın bir soy ağacının olduğu ve tarihsel bir görevin ağacın dallarıyla birlikte ilerlediği gerçeğini değiştirmez.
Kente insanla birlikte geldi kedi. Artık bilmiyoruz tabii, insanlar mı kurdu kentleri, yoksa kentler vardı da insanlar mı gelip yerleşti. İlk kentler yani? Sonuçta bu savaş, o gün başlayan savaştır: egemenlik savaşı. Ama bir garip. Bu konuda toplu bir bilince ya da bilinç-dışına sahip olanlar kediler çünkü, insanlar değil. Şehirleri ele geçirecekleri günü, ya da geceyi, sessiz bir sıkıdüzenle bekliyorlar. Duygusal zayıflıklara yer yok; çöp tenekesini paylaştığın arkadaşın düşman tarafından öldürüldü: bakmayacaksın. Çünkü tek şansları bu. Dayanmak. Cesedi kaldırmayacaksın – ne kadar durursa o kadar iyi. İnsan bu – güçlü ama zayıf – ezilen kediyi gördüğünde –varsın iki saniye olsun– irkilir. Bu irkilmeye güveniyorlar sonuçta. Küçük gediklere. Bin yıllık muhasebelere. Toplama çizginin çekileceğine.
Kedi duvarın dibine uzandı. Ön ayağını yalamak ve gözlemciyi izlemek için iyi bir yerdi burası. Bahanesi de öyle.
Hepsi birer kaplandır aslında. Sirk çemberine kıstırılmış yasaklı bir şaman olan o alev kütlesinin gölgesini taşır hepsi. Öldürmesi kolaydır; ama ölen yalnızca kedidir, gölgesi değil. Kaplanlık ruhunu, “vahşetin çağrısı”nı, bir duvar üstünde tepenize atlayacakmış gibi durduğunda duyabilirsiniz, fısıltı olarak belki ama atlamaması ve neden olmasın az önce görülen filmin tadı unutturur bunu. Sonra bir gece uyandığınızda, yalnızsanız ve nerede olduğunuzu bilmiyorsanız, aradaysanız yani ve duyularınız elle tutulamayan bir sise benziyorsa, anımsayabilirsiniz.

Birleşik bir krallığa daha geçemediler. Feodal toplum aşamasındalar. Derebeyleri var her sokakta, kimileyin bir mahallede. Aristokrasi de mevcut ama etkisiz.

Gözlenen kedi bunların farkında değil büyük olasılıkla. Şehri ele geçirmek bir kavram olarak oluşmamış onda, yap denileni yapıyor, gördüğünü, işe yarayanı. Ele geçirmek işe yaramıyor oysa. Belki de yarıyor ama anımsamıyor. Önceki gece sevişirken, pencereden atılan sabunu bile anımsamıyor ki artık. Ancak tarihin ileriye doğru anımsanması söz konusu olabilir belki: her kedi, yaptığı şeyin ne olduğuna ve neden yaptığına aldırmadan yapıyorsa, genlerine işlenmiş, geleceğe ait bir anı var demektir. Ulaşılacak noktayı, ulaşılmış nokta olarak yaşatan birşeyler. Şehirler onların olduğunda –kimbilir, insanlar artık olmadığında belki– diyecekler ki, “buraya daha önce gelmiştik biz.” Déjà vu. Ama çıkaramayacaklar bir türlü, ne zaman, nasıl? Gelmemişlerdi çünkü – yalnızca geleceğe ait bu anıyı, bellek bağlarında taşımışlardı kuşaklar boyunca. Belki de bundan önceki tarihte, bundan önceki evrende, yani bilimsel kılıklı bir açıklama gerekiyorsa, bir önceki Big Bang’den sonra ortaya çıkan yaşamda, değişik biçimlerde de olsa, insanlık ve kedilik bilinçleri benzer koşullar altında karşı karşıya geldi, ama bu kez üstün olan, hükmeden kedilik bilinciydi. O zamanda yaşamı oluşturan moleküller, şimdi belleğin bir parçasıysa ve silik bir iz bile değilse de o yaşam, kedilerin gururlu ve gelecek için sabırlı olmasına yeter bu.
Gözlemci, yetişmesi gereken otobüsü düşündü. Yürümeye başladı. Duvar dibindeki kedi, kayıtsızca onu izliyordu. Hayır, uyuyordu. Belli değildi. “Ama uzattın,” dedi gözlemci, “kedilerden korkuyorum,’ desene açıkça.”

27.9.19

Hırsız ile Yakamoz

Babası ölmek üzereydi ve çilekli tart sayıklıyordu. Bunun ne olduğunu pek bilemiyordu Yakamoz, hiç çilek ya da tart yememişti, ama babasının anlattıklarından, canının çok güzel, tatlı, soğuk, ıslak, kıtır kıtır ve yumuşak birşeyi çektiğini anlamıştı. “Jöleli bisküi gibi mi?” diye sorduğunda, depremden beri eski günlerin hayaliyle yaşayan ve bıkıp usanmadan anılarını anlatan babası, her zamanki gibi iç çekip suskunlaştı. Yakamoz babasının yüzünü karanlıkta seçemiyordu, ama buna alışıktı – mum kullanmaları çok gerekmedikçe yasaktı; yaşlı adamın gözlerinde biriken yaşları göremiyordu, ama hala gür olan saçlarını okşamak için elini uzattığında başparmağının kenarıyla hissettiği ıslaklık, genç kızı birden çok üzdü; hayatta başka hiçbir şey yapamayacak olsa bile babasının bu isteğini yerine getirmek zorunda olduğuna karar verdi. Işık Gözcüsünün hesaplarına göre 16-17 yaşındaki bu solgun yüzlü, zayıf bedenli kız, arkadaşlarına göre oldukça güçlüydü, bu da ona, yapmayı düşünmeye başladığı şeyin altından kalkabileceğine dair bir güven veriyordu.

Babasına çilekli tartın nerede bulunduğunu sorduğunda “Pastanede,” yanıtını aldı, pastanenin ne olduğunu sorduğundaysa buranın çilekli tart satan bir yer olduğunu öğrendi. Bu bilgiyi alan Yakamoz, babasının uykuya dalmasını beklemeye başladı, bir yandan da gözünde babasının o güne kadar anlattıklarını canlandırmaya, dışarı çıktığında ne yapması, nereye gitmesi gerektiğini belirlemeye çalışıyordu. Babası Yakamoz’un dışarı çıkmasına öteden beri taraftardı, ama Konsey babasını, kızının vesayetini devralmakla tehdit ettiğinden beri bu konuda konuşmayı bırakmıştı. Yakamoz’dan birkaç yaş büyük olan ve dışarısını hayal meyal anımsayan Kaya Abisi de babasıyla ciddi ciddi tartışır, dışarıda düşmanların ve ölümün beklediğini, iyice hazırlanmadan çıkmanın intihar demek olacağını, onları ölüme terk edenlerin karşısına tüm silahlarıyla dikilebilecekleri güne kadar beklemeleri gerektiğini söylerdi. Babasının bazı arkadaşlarıysa dışarı çıkılmasına tümden karşıydı – dar ve basık kovuklarda gerçekleştirilen Konsey toplantılarının en gözde tartışmasıydı bu, üstelik o aralar iyice alevlenmişti, çünkü yaklaşık yirmi yıl önceki bir depremle yerle bir olmuş ve çevresi kapatılarak sonraki kuşaklara ibret olsun diye doğal anıt-milli park haline getirilmiş bu şehrin yıkıntılarının içinde yaşayan topluluğun yiyecek stokları tehlikeli bir düzeye inmişti.

Zamanında o kadar yoğun bir yerleşim merkeziydi ki burası, depremin ardından neredeyse yekpare bir yıkıntıya dönüşmüştü yapılar; iki gün süren arama-kurtarma çalışmalarından sonra bastıran kar fırtınası ve keskin soğuk, çökmüş şehri iki hafta boyunca kar altına gömmüş, içeridekilerin yaşamlarından umut kesilince de “park” fikri ortaya atılmıştı. Yıkıntıların çökme tehlikesi olduğundan bu alana girilemiyor, ancak etrafında dolaşılabiliyordu. İçeride kalanların birbirini bulması, ölülerini gömmesi ve yeni bir yaşam biçimi kurması üç yıl sürmüştü; izleyen yıllarla birlikte farklı bir kültür de serpilmeye başlamıştı. İlk başta konserve gıdalarla ve haplarla beslenen yıkıntı halkı, zamanla fare, karga, böcek gibi hayvanları özel gözcüler aracılığıyla avlamaya, yosun ve mantar yetiştirmeye de yönelmişti, ama konservelerin iyice azalması ciddi bir tehdit oluşturuyor ve bir önlem alınmasını zorunlu kılıyordu. Şahinler grubu daha fazla zaman istiyordu; Konseyde ağırlıkları olmasından yararlanarak karneyle dağıtılan yiyecek paylarını iyice kısmışlar ve topluluğun tüm olanaklarını savaş hazırlıkları için seferber etmişlerdi. Güvercinler grubu, baskıcı ve yalıtımcı siyasal kültürlerine eklenen bu yeni unsuru eleştirmeye çalışıyorsa da, bu davranışları yurtsevmezlik olarak algılanıyordu.

Bu nedenle Yakamoz, dışarıya çok gizli bir şekilde çıkması gerektiğini, yaptığı şey Konseyin kulağına giderse başının büyük belaya gireceğini biliyordu; yıkıntılarda yaşayan insanların dışarıya çıkması kesinlikle yasak olduğu gibi, dışarıdan da içeriye hiçbir şeyin, hatta ışığın bile girmemesi için bütün delikler ilk fırsatta kapatılmıştı, Konseyin ilk icraatlarından biriydi bu.

Surlarda bir gediğin açıldığını görmek için yirmi yıl geçmesini beklemek gerekecekti. Yakamoz babasının başucunda plan yaparken birden yukarıda bir tıkırtı duydu. İlk başta her zamanki gibi karnı aç bir farenin ya da kapanını arayan bir karganın sesi sandı bunu, ama tıkırtı giderek arttı, arttı, kovuklarının içine toz dolmaya başladı. Tam Yakamoz kalkıp ne olduğunu görmek için mum yakacakken içerisi aydınlanıverdi. Işık gözüne girince Yakamoz çığlığı bastı; dışarıda da birinin bağırarak yuvarlandığını duydu; ışık içeri düştü. Az sonra ışığın sahibi, yeni açılan deliğin ağzında belirdi. Bir erkekti bu, genç bir erkek; iki taraf da şaşkınlık ve heyecan içindeydi. Adam orada birinin olup olmadığını sorunca Yakamoz terslenerek olumlu yanıt verdi, ama o da adamın dışarıdan mı geldiğini sormayı akıl edebildi ancak. Adam yanıt vermek yerine içeri atladı ve yerde duran el lambasını alıp kovuğun içini taradı, Yakamoz’u ve bütün bu patırtıya uyanmayan babasını gördü. Yakamoz genç adamdan ışığı söndürmesini istedi, aydınlıktan şikayet ederek. Oraya define aramak için gizlice gelmiş olan genç, el lambasını söndürdü bunun üzerine. Yakamoz hemen çilekli tartın ne olduğunu bilip bilmediğini sordu; define avcısı çilekli pastayı biliyordu. Pastanenin ne olduğundansa elbette haberi vardı. Yakamoz bunun üzerine ondan, babasına çilekli tart getirmesini, babasının çok hasta olduğunu söyledi. Define avcısı, Yakamoz’un yüzünü yeniden görmeyi çok istiyordu, sesi onu çok etkilemişti. El lambasını tavana tutarak kısa bir süre için yaktı – bu yüze aşık olduğunu hissediyordu. Onun için yapmaya hazır olacağı şeylerin listesi hızla uzuyordu kafasında; çilekli tartın esamesi bile okunmazdı.

Onlar karanlıkta oturmuş konuşurken Kaya Abi ve iki güvenlik görevlisi girdi içeri – gözcüler birinin yıkıntılara doğru yaklaştığını ve içeri girmeye çalıştığını bildirmişti. Böyle birinin istihbarat açısından değerinin büyük olduğu açıktı; kendini define avcısı olarak tanımlayan ama onlara göre hırsız olan genç hemen, acil toplantıya çağrılmış olan Konsey üyelerinin önüne çıkarıldı.

Konsey, hırsızın dışarıdaki dünyayla ilgili olarak anlattıklarını büyük bir merak ve dikkatle dinledi. Ardından üyeler saatler süren bir tartışmaya girişti ve oturumun sonunda hırsızın sınırdışı edilmesini oybirliğiyle; toplu olarak dışarı çıkılması projesinden vazgeçilmesine, yiyecek sorununun gerilla taktikleriyle çözülmesine ve dışarıdan gelecek saldırılara karşı yıkıntıların zayıf noktalarının saptanıp güçlendirilmesine oy çokluğuyla karar verdiler. Yıkıntıların olduğu bölgeye izinsiz girmek büyük bir suç sayıldığından ve kimse, bir hırsızın anlatacağı saçma sapan hikayeye inanmayacağından onu bırakmakta bir sakınca görmemişlerdi. Böyle bir suçun cezasını göze alıp yıkıntıların içinde kalmış olabilecek şeyleri bunca yıl sonra talan etmeye çalışmaktan başka bir çaresi olmayan insanlar yetiştiren bir düzenin de, kendi düzenlerinden çok daha zavallı bir halde olduğunu düşünmüşlerdi. Konseyin büyük çoğunluğu, eskiden aşırı bulunan muhafazakarlara hak vermeye başlamıştı.

Hırsız ertesi gece elinde çilekli tart paketiyle geri döndü. Ne var ki bu kez Yakamoz’a ulaşamadı, çünkü önceki gece açtığı deliğin olduğu yerde koca koca beton bloklar vardı artık – ne kadar yıkık da olsa duvar, duvardı. Aşkını kalbine gömmekten başka seçeneği yoktu hırsızın. Paketi de bir karanfil gibi oraya bırakmak aklından geçtiyse de, o kadar para saydığı çilekli tartın tadına bakmak daha cazip geldi. Bir molozun altına sıkışmış pastane paketiyse uzun yıllar orada durdu.

31.7.19

Hariciye'den Gazel - Sevil Yurdakul





Sevil Yurdakul'la bundan on yıl önce tanıştım. Çok hoş, hoşsohbet bir insandı, 1960'lardaki Ankara'yı, Mülkiye'yi, Doğan Avcıoğlu'nu, Doğan Yurdakul'u, Dışişleri'ndeki günlerini çok tatlı anlatırdı. Bana anlattıklarını bir ara yazıya geçirdim, belki bir kitap yaparız diye düşünerek, ama zaman yetmedi, Sevil Hanım aramızdan erken ayrıldı.

Geçen gün bilgisayarımı kurcalarken bu dosya çıktı karşıma, paylaşayım dedim.

***


Hariciye’den Gazel - Sevil Yurdakul

İlk Yıllar
13 Ağustos 1937’de Sivas’ta, Şekip Bey ve Nermin Hanım’ın kızı olarak doğdum. Baba tarafım Timurlenk’le birlikte Sivas’a gelmiş; Rumeli ve Çerkeslerle karışmalar olmuş tabii, Doğan Avcıoğlu’nun tarifine uygun birer “Orta Asya Türkü” sayılmayız pek. Annemse imparatorluk döneminde kaybolmuş ailelerden birinin çocuğu; uzun boylu, yapılı, Giritli. Annemin babası askermiş, oralarda gezerken Giritli anneannemle evlenmiş. Ben anneannemi hep kara kaşlı, meşum bakışlı, bıyıklı, büyücü gibi bir kadın olarak hatırlarım. Bize masallar anlatır, hatta korkuturdu. Roman gibi mektuplar gelirdi ondan, annem işlerini bitirdikten sonra bir kenara çekilip okur, ağlardı, ben de o yüzden hiç sevmezdim anneannemi, elimden gelse yok edecektim o mektupları.

Annem daha iki-üç yaşındayken dedem ölünce anneannem İzmir’de, Kocamustafapaşa’da ikinci kez evlenmiş, bu sefer safkan bir Giritliyle, İsmail Hakkı Serdaroğlu’yla. Hala bankalarda “annenizin genç kızlık soyadı” sorulduğunda “Serdaroğlu” diyorum. İkinci dede Sayıştay’da murakıp, o yüzden ailece Ankara’ya yerleşmişler. Adamcağız annemle teyzemi büyütmüş; annemi öğretmen yapmışlar - Ankara Kız Lisesi’nden sonra Adana Kız Muallim Mektebi’ne, sonra da Bolu Kız Muallim Mektebi’ne gitmiş, Atatürk’ü görmüş. Öğretmen olmuş, tayini Kandıra’ya çıkmış, babam da orada kaymakammış o sırada, tanışıp aşık olmuşlar birbirlerine.

Kandıra’daki büyük ailelerden Erimlerle ve Turan Güneş’in ailesiyle biz çok uzun zamanlar yakın olduk, ama babam öldükten sonra ilişkilerimiz biraz zayıfladı. Annemle babam ilk tanıştığı dönemde, onların birlikteliği konusunda çok yardımcı olmuşlar, çünkü baba tarafım, Sivaslı, eşraftan bir ailenin kızı olur diye düşünüyormuş. 1936’da evlenmişler, ben 1937’de doğdum. Doğacağım anlaşılınca annemle babam Sivas’a gitmişler, aileler arasında barışma vesilesi olmuşum. Nüfus cüzdanımda yine de Kandıra yazar. Yurtdışında görevli olduğum sıralarda Türkiye’yi pek de iyi bilmeyen polis şefleri, Kandıra’yı Türkiye’nin başkenti sanırdı.

Okul Yılları
İlköğretim yıllarım babam nedeniyle kasabalarda geçti – Aydın Bozdoğan, Zonguldak Bartın. 1950’de Nihat Erim kabinesi babamı seçimlerden hemen önce Kocaeli valisi yaptı, 40 yaşlarındaydı babam; ailenin bütün oğlanları valilik, kaymakamlık yapmış zaten. 1950’de iktidar değişince memurlar hallaç pamuğu gibi atıldı, babam da Muş’a sürüldü. İzmit’ten çok memnunmuşlar halbuki, sosyal hayat oldukça canlıymış; Gölcük’te Baransel Paşa balolar düzenlermiş. Muş’a bizi arkamızdan teneke çalarak yollamışlar, CHP’li vali gidiyor diye sevinçten.

Muş
Muş’ta hepimiz, annem babam boğmaca olduk. Kar, soğuk, toprağın altında evler – ama vali konağı muhteşemdi, bütün sosyal aktiviteler de orada yapılırdı. Orta birde nefrit oldum, orada doğru dürüst doktor olarak yalnızca askeri alay doktoru vardı; kitap açarak tedavi etti beni, hiç su içirilmedim, oysa tam aksi yapılırmış. Sebze yemem gerekiyordu, ama sebze yoktu Muş’ta, çevre köylerden bana lahana getirilirdi.

Dame de Sion
Ortaokulda çok az çocuk vardı, beni İstanbul’a, Dame de Sion’a yolladılar. Arnavutköy Kız Koleji'ni istiyordu annem, ama babamın parası yoktu, parayı dedem veriyordu, o da disiplin altında durayım, yaramazlık yapmayayım diye bu okulu seçmiş, yoksa rahibe olayım diye değil tabii.

Dame de Sion’da yatılı okudum; haftasonu da kalırdım, daimi yatılıydım (... leyli). İstanbul’da tek akrabam, Bakırköy’deki teyzemlerdi, onlar da müthiş at yarışı meraklısı bir aileydi, eniştemin atları vardı, benimle ilgilenecek gibi değillerdi, ama yine de arada sırada onlara çıktığım olurdu. Okulda benim gibi kalan, Adanalı ve İzmirli bir grup daha vardı, bir de daha sonra Metin Oktay'la evlenen Oya Sarı. Onlara ailelerinden müthiş paralar gelirdi, ama soeur'ler bize vermezdi paraları, teneffüslerde bir gofret, bir çikolata alacak kadar harçlığımız olur, başka hiçbir ihtiyacımızı kendimiz karşılayamazdık. Hafta içinde hiç dışarı çıkılmazdı, haftasonlarında bizi avluda sıraya dizerler, askeri düzen içinde çıkardık. Ben meşhur Mère Emmanuelle'in öğrencisiydim; Mother Teresa'dan sonraki en kutsal rahibe sayılan bu kadını yıllar sonra Kahire'de görevliyken buldum; cüzamlılarla uğraşıyordu, seksen küsur yaşındaydı ve beni hatırladı, canavar gibiydi hafızası.

Mülkiye Yıllarında Ankara
Okuldan sonra üniversiteye gitmeyi hep düşünüyordum; ama iki yıl hazırlık, dört yıl da lise okuduğumuz için, düz liselilerin yanında abla gibi kalıyorduk, üç yaş büyük başlıyorduk; üniversiteye devam eden çok olmazdı. 1956’da, yani mezun olacağımız yıl, Paris’te NATO nezdinde büyükelçi olan Fatin Rüştü Zorlu, politikaya atılmak üzere merkeze döndü; onun da benim yaşımda, Sevin adında bir kızı vardı, son sınıfta bizim sınıfa getirilmişti; babaannesi Taksim’deki ünlü Miramar apartmanında otururdu, bazı haftasonları onlara giderdim. Sevin yaramaz, şirin bir çocuktu, bizim sınıfa gelince çok mutlu oldum, çok iyi anlaştık, çok iyi arkadaş olduk. Ben üniversiteye gitmeye karar verince Sevin’le birlikte iki kız daha benim peşime takıldı, Edibe Mat ve Samuray Bartu; Siyasal Bilgiler’in sınavına girdik. Ben başka hiçbir üniversite düşünmüyordum, çünkü hariciyeci olmak istiyordum.

Sınavlar İstanbul Üniversitesi’nde, hukuk fakültesinin amfilerinde yapılıyordu. Yüzlerce oğlan arasında, rahibe mektebinden çıkmış kızlar olarak biz vardık, epey bir takazaya alındık. Oğlanlardan birisi “Benim ailem tarihçi,” dedi; bize tarihten kopya vereceğini söyleyince hepimiz onun peşine düştük, Yağmur Atsız’mış meğer; ne söylediyse yazdık ve az daha çakıyorduk, “biliyorum” dediklerini hep yanlış biliyormuş. Yardımına karşılık biz de ona dil sınavında yardım ettik. Haydarpaşa Lisesi’nden çocuklar vardı, onlara da kopya verirken yakalandım, "Çık dışarı!" dediler, böylece tek güvendiğim yabancı dil sınavından da sıfır almış oldum. Çok üzüldüm üniversiteye giremeyeceğim diye; "Bu üçünün dünyadan haberi yok, girecekler; ben hep bunu istediğim halde giremeyeceğim," diyordum. Ama sonra, Ankara Siyasal’da listeler asıldığında benim de yedekte olduğum anlaşıldı. Asil listede olanlardan bazıları başka okulları tercih edince bana sıra geldi, okula başladık çok şükür. Dördümüzün Mülkiye’ye girmesi neredeyse bir devrimdi, çünkü okulda zaten çok az kız çocuğu vardı.

Bu arada Muş’ta valilik yapan babam Ağrı Karaköse’ye sürüldü, canına tak etti ve istifa etmeye karar verdi.

Ankara’da yine yatılı okumaya başladım, Ulus’taki Yardımsevenler Kız Talebe Yurdu’nda kalıyordum. Birinci sınıfta çok keyifliydik, voleybol oynuyorduk, kantine gidiyorduk; diğer kızlar daha tutucuydu, oğlanlarla pek yakınlaşmıyorlardı, o yüzden biz çok popülerdik. Bizim senede Hikmet Çetin, Yalçın Küçük, ilk kadın büyükelçi Filiz (...) vardı. Mümtaz Soysal daha asistandı, Bahri Savcı, Ahmet Şükrü Esmer gibi parlak isimler vardı hocalar arasında.

Sevin birinci sınıfta okuldan alındı. 1960 İhtilali’nde babasını kaybettik. İyi bir öğrenci değildim; sınavdan sınava ders çalışıyordum, derslere girmiyordum, süslenip püslenip çeşitli işlerde çalışıyordum. Amcam Daniş Yurdakul, Ulus gazetesinin yönetim kurulundaydı, orada bana iş buldu, çeviriler yapıyordum; babamdan da biraz para geliyordu. Okula gitmektense işe gitmek daha iyi geliyordu, zaten sınıftaki çocuklar küçüktü. Hariciye köşkünde balolara, partilere gitmek çok daha eğlenceliydi; ev partileri de olurdu, Ankara’da düzgün bir evi olanlar parti verirdi.

O yaz Sivas’a gittiğimde babam kalp krizi geçirdi. Ben tek dersten, muhasebeden ikmale kalmıştım. Mülkiye’de “üssü mizan” diye birşey vardı, 7 ortalama tutturmanız gerekiyordu, tutturamazsanız, altında kalan derslerden sınava girmeniz isteniyordu. Ben okulun kurallarından o kadar bihaberdim ki, kendimi lisede sanıyordum; bir rapor gönderirim diye düşündüm, Eylül’de sınava gitmem, sonra okul açıldığında girerim, o zamana kadar da babamın yanında kalırım. Ekim’de okula gittiğimde sınıfta kaldığımı öğrendim tabii. Muhasebe hocamız Mazhar Hiçşaşmaz çok ürkütücü bir tipti, çok sertti. Ben adama gidip “Efendim ben ikmal imtihanına giremedim, raporluydum, beni yeniden sınava alır mısınız?" dediğimde adam sandalyeden düşüyordu.

Dolayısıyla birinci sınıfı iki defa okumak zorunda kaldım. Bu sefer sınıf arkadaşlarım benden dört yaş küçüktü, iyice çekilmez oldu, artık hiç devam etmek istemedim. Orada burada çalıştım, ama bir daha bir kazaya uğramadım. Dame de Sion’da ağır bir ezber eğitimi aldığımız için, Mülkiye’yi bitirmem hiç zor olmadı, “bekçinin vazife ve salahiyetleri” türü şeyler bana gazete haberi gibi geldi. 1961’de mezun olup Hariciye’nin sınavına hazırlanmaya başladım.

Babamın Ölümü
Ben inançlı biri değilim, ama galiba kader ya da kötü şans diye birşey var. 1961 uğursuz bir yıl oldu; babam vefat etti, beni Dışişleri’ne alacağına güvendiğim Fatin Bey Yassıada’yı boyladı. Fatin Bey çok hoş, çok charm’ı olan biriydi, yakışıklıydı, r’leri biraz yuvarlayarak konuşurdu; ayrıca çok liberal bir adamdı ve Dışişleri’ne kızların girmesini istiyordu.

Babam o dönemde MBK’ya başvurup yeniden memuriyete dönmek istemişti; istifa ettiğinde Koç’tan acentelik almıştı, ama ticareti beceremedi, çok sıkıldı. Dükkanda yalnız olduğu zamanlar bir müşteri gelirse, “Bak oğlum beşinci rafta, kendin al,” derdi. Koskoca devletin valisine bu işler ona ağır geldi. Hastalanması ve kalp krizi geçirmesi de bundan oldu bence. Politika yüzünden, elli yaşında kaybettik babamı.

O ölmeden önce ailem hep birlikte Ankara’ya gelmişti. Babam CHP’li olmasına rağmen Yassıada duruşmaları yüzünden müthiş infial içindeydi, inanamıyordu, İnönü’nün idamlara engel olacağını düşünüyordu. Radyonun başından kalkmadan haberleri dinlerdi. Evde hasta yatıyordu, biz de idamları gizledik, ama sokaktaki seslerden, çevrede konuşulanlardan filan durumu anladı.

DPT
Babamı da kaybettikten sonra ben çalışma hayatına ciddi bir şekilde atılmak zorunda kaldım, çünkü ihtiyacımız vardı. Dışişleri’nin sınavı yılda bir, bazen de iki kez açılırdı. İlk açılacak sınava hazırlanırken bir yandan da, galiba Nihat Erim’in vesile olmasıyla DPT’de çalışmaya başladım. DPT 27 Mayıs Anayasası uyarınca yeni kurulmuştu; ben o zamanlar 1961 anayasasının bizim anayasaların en iyisi, en liberali olduğunu bilmiyordum tabii, iyi bir öğrenci olmamam bir yana, Jour de France ve Elle gibi magazin dergilerini okuyordum. DPT’de en alt düzeydeydim, sosyal planlamada raportördüm; iktisadi planlama ve koordinasyon vardı, bütün yıldızlar oradaydı: Dünya Bankası’ndan getirtilen Atilla Karaosmanoğlu, Atilla Sönmez, Nejat Erder, Osman Nuri Torun. İsmet İnönü bizzat gelirdi toplantılara, zaten DPT o sıralarda Meclis binasının içindeydi. DPT’dekilerin önemli bir kısmı, İstanbul’da hoca olup da Ankara’da askerliğini yapanlardan oluşuyordu, mesela Derin Deringil.

Yön ve Doğan Avcıoğlu’yla Tanışma
Ben Siyasal’dan tam mezun olacağım sırada Yön çıkmaya başladı. Ne olduğundan haberim bile yoktu; öbür çocuklar fikir kulüpleri kuruyor, seminerler düzenliyordu; Yalçın Küçük hep sınıf birincisi oluyordu; bense sınavdan sınava gelip ortalıkta dolanıyordum. Bir gün, galiba ön bahçedeydim, ders çalışıyordum sınav öncesinde. Sonradan Deniz Baykal’ın eşi olan Olcay benim sınıf arkadaşımdı, o da benimleydi; bir süre sonra Deniz Baykal yanımıza geldi. Hukuk’u bitirip Siyasal’da asistan olmuştu, galiba Siyaset Bilimi’nde.

“Sen Yön’ü okudun mu?” dedi bana.

”Ne yönü?" dedim.

"Aa, herkesin elinde, görmüyor musun? Git şurdan bir Yön al da oku, böyle magazinlerle filan uğraşacağına," dedi. Ben de gittim aldım, 25 kuruşa.

Derginin başında bir bildiri vardı, 1042 aydın tarafından imzalanmıştı, listede yok yoktu; “Toprak işleyenin, su kullananın,” deniyordu. Şaşırdım kaldım; okulda bize Marksizm de, liberalizm de çok yüzeysel öğretildi. Ben Marksizmin temelinin anlatıldığını hatırlamıyorum, Türkkaya Ataöv eleştirisini anlatmıştı. Yön’ü ilk okuduğumda gerçekten sarsıldım; belki diğer çocuklardan farklı olarak Doğu’yu, sefaleti görmüş olduğum için, vali konağından bile olsa.

Dergide Mümtaz Soysal’ın da ismi vardı, Doğan Avcıoğlu’yla dönüşümlü olarak başyazı yazıyordu. Mümtaz Hoca’ya koştum, “Çok etkilendim, ben de birşeyler yapabilir miyim?” dedim. Mümtaz Hoca bıyık altından gülümsedi; ben ne sınıf birincisiyim ne birşey; on punto topluklu ayakkabı giyiyorum, etekler, jüponlar, belimizi sıktırıyoruz kemerle. “Seni Doğan’a yollayayım, yazı işleri müdürü o, belki birşey ayarlar,” dedi.

Yön o sırada Atatürk Bulvarı’nda, Bulvar Palas’ın bitişiğinde bir binadaydı. Bulvarda herkes birbirini tanırdı, gezintiler yapılırdı; Orta Anadolu kenti olmasına karşın Ankara’nın bir hareketliliği vardı. Yön’ün binasını buldum, dergi ikinci ya da üçüncü kattaydı; çıktım, kapıyı çaldım. Hoş, değişik bir hanım açtı kapıyı; Jeanne Seberg ya da Mia Farrow gibi, a la brosse kesilmiş, kısacık, sapsarı saçlı, tombulca, güzel yüzlü, mavi gözlü biri. O yılların çok ünlü gazetecilerinden Nimet Arzık’mış.

“Kimi istiyorsunuz çocuğum?” diye sordu.

”Yön dergisinde çalışmak istiyorum, Mümtaz Hoca yolladı,” dedim.

Nimet Hanım içeri seslendi. Ben gitmeden önce “Doğan bununla ilgilenmez,” gibisinden konuşmalar olmuştu, canım sıkılmıştı; okulda hep şımartılıyorduk, balolarda hep el üstünde tutuluyorduk, genç hariciye memurlarıyla çıkıyorduk, şimdi bu Doğan Avcıoğlu niye benim yüzüme bile bakmayacakmış diye düşünüyordum.

Doğan Avcıoğlu geldi; gayet nazik bir insanla karşılaştım, ama kocaman bir adamdı benim için - Doğan Avcıoğlu o sırada 35 yaşında, ben 23. Saçları kısacıktı, dudağının kenarında bir sigara, üstünde de koyu renk bir kostüm vardı, pantolon, kravat, beyaz gömlek. O zamanlar bizim hariciyedeki çocuklar kadife pantolon, deri ceket, süveter, mont giyerdi; Avcıoğlu’nun kıyafeti de bana büyük adam kıyafeti gibi gelmişti.

Fransızcamın olduğunu öğrenince bazı dergi ve gazeteler verdi, yazıları işaretledi, çevirip getirmemi istedi; Sophia Lauren’in, Gina Lollobrigida’nın kitlelerin afyonu olduğunu, onların şaşalı hayatlarının halkları oyalamak için kullanıldığını anlatan, yarı magazin yazılardı bunlar. Ben adamı pek beğenmemiştim, söylenerek yazıları aldım ve gittim, yapayım bitsin, zaten sınavlarım var, bir de bununla mı uğraşacağım diye. Bir daha da Yön’ün semtine uğramaya niyetim yoktu açıkçası.

İlk Randevu
Çevirileri götürdüğüm gün Doğan Avcıoğlu dergide tek başınaydı; getirdiklerime şöyle bir baktı, sonra “Akşam ne yapıyorsunuz?” dedi. Ben şaşırdım, çünkü o zamanlar başbaşa pek çıkılmıyordu, en azından ben hiç çıkmamıştım; hep gruplar halinde bir yerlere gidiliyordu, “yemeğe çıkmak” diye birşey yoktu. Ama Avcıoğlu da otoritesi olan biriydi, güldüğünde gözleri çizgi haline geliyor, yakışıklı oluyordu; “Çıkmam,” diyemedim.

“Ben sizi eve bırakayım, siz hazırlanın, ben de oralarda oyalanırım,” dedi.

Bahçelievler’de, halamın evinde oturuyorduk o sırada, büyük kardeşim Uğur Mumcu’yla sınıf arkadaşıydı, diğerleri deneme lisesine gidiyordu, bir de annem vardı. Annemin bütün ümidi bendim, ailenin reisi gibi görüyordu beni; yurtdışında yaşayacağız, oğulları yabancı okullarda okuyacak diye düşünüyordu.

Annem kimlerle çıktığıma kesinlikle karışmazdı, ama bu adamı yadırgar diye düşünüyordum, o yüzden Avcıoğlu’yla yemeğe çıkacağımı ondan gizledim. Hemen giyindim, annem nereye gittiğimi sordu, parti var dedim.

Avcıoğlu arabasıyla gelmişti beni almaya; Bahçeli’de bir Çin lokantası vardı, ilk date’imde Çin lokantasına gittim. Zor bir yemek olmasını bekliyordum; adam daha önce iki kere evlenip boşanmıştı, Türkiye’de rejimi devirmeye çalışıyordu, bu adamla ne konuşacağım diye düşünüyordum kendi kendime.

“Ne yersiniz?" diye sordu masaya oturduğumuzda.

“Ben Çin mutfağını bilmem, siz ısmarlayın," dedim.

Sonra damdan düşer gibi, "Anneniz niye evlenmiyor?" diye soruverdi. Dünya başıma yıkıldı sanki; babam elli yaşındayken yeni ölmüş, annem kırk beş yaşında; bana 90 yaşında bir nene gibi geliyordu, onun yeniden bir erkekle görüşmeye başlaması, sevişmesi, evlenmesi düşünülemez birşey gibi geliyordu bana. Onun da ötesinde, Avcıoğlu’nun bu sorusunu bir tür kendini beğenmişlik, küstahlık olarak görmüştüm. “Ben sana bundan sonraki sorularda gösteririm,” dedim içimden; ukala ukala konuşmaya başladım, flört etmekten söz ettim, insan flört etmeli, evlenmek de neymiş dedim.

Bu arada Doğan Avcıoğlu ciddi içiciydi, bu da benim hiç görmediğim birşeydi. Annemle babam kırk yılın başında karşılıklı otururlar, bizi yatmaya yollarlar, Münir Nurettin’den “Gelse Şuh Meclise”yi koyarlar, mırıldanıp dururlar, birer kadeh rakı içerdi. Biz de vermut, nane likörü gibi şeyler içiyorduk partilerde, Cinzano’nun içine birşeyler konuyordu. Bu adamın önüne şarap gelmesiyle bitmesi bir oluyordu neredeyse.

Avcıoğlu’yla o geceden sonra çıkmayı sürdürdük. Bazı akşamlar birlikte yemek yedikten sonra ben sahiden partiye gidiyordum. Dışişleri’nin bekarları, Ankara’nın güzel kızlarıyla evlerde sürekli dans partileri yapıyordu. Onun dışında Süreyya vardı, seçkin bir gece kulübüydü burası, yabancılar giderdi. Çocuklara sırrımı söylemiştim, beni partiden Doğan Avcıoğlu’na götürürlerdi, evine gider olmuştum artık. Avcıoğlu geceleri de çalışırdı; gece esvabı giyerdi, öyle lalettayin şeylerle oturmazdı.

Dışişleri’ne Giriş
Doğan Avcıoğlu’na Dışişleri sınavlarına gireceğimi söylediğimde, çalıştığım kitaplara baktı, “Bunlarla olmaz, bu ne,” dedi, beni kendi çalıştırmaya başladı. O dönemde beni epey biçimlendirdi, beraberliğimize ve bana daha çok zaman ayırıyordu; evlendikten sonra sabrı kalmayacaktı - acele ediyordu, erken öleceğini biliyor gibiydi. Gözümün önünde yok oluyordu, görüyordum, “Böyle yaşanmaz, bu adam ölecek,” diyordum.

Annem her yaz kardeşlerimi alıp Bakırköy’deki teyzeme gidiyordu; Ankara’daki ev boştu. Benimle kalan üç evlatlığımız vardı, babamlar her köyden bir tane almış, boğaz tokluğuna çalışıp bizimle yaşıyorlardı. Doğan Avcıoğlu’nu ilk kez o yaz bizim eve davet ettim. Çok heyecanlıydım, hemen gittim, taksitle bir buzdolabı aldım, eve buzdolabı ilk öyle geldi. Evli olan evlatlığımıza yemekler pişirttim, rakı aldım.

O yaz bize sık sık geldi Avcıoğlu, ama konu komşu anneme söyleyecek diye ödüm kopuyordu. Birlikte ders çalıştık; Samuelson’un kitabından yararlanıyorduk. Doğan Avcıoğlu zaten tahmin ediyordu gelebilecek soruları, ona göre anlatıyordu, lokma lokma.

Yazılı sınava girdim ve geçtim; sözlüye girmeye hak kazandım. O yıllarda Dışişleri’ne pek kız almıyorlardı, yasal hiçbir engel yoktu oysa. Benden önceki dönemde giren kızlar arasında Gencay Gürün vardı; benimle birlikte Filiz Dinçmen girdi.

Kimse bana sözlüye gitmeden önce, “Üstüne lacivert bir döpiyes giy, düzgün git,” demedi, ben de danteller fistolar, süs püs içinde, makyajlı, kömürden kuyruk gibi göz makyajıyla, Juliet Greco gibi gittim. "Ne geliyor böyle?" demişler; Temel İskit anlatmıştı. Ben farkında değildim, her zaman nasıl giyiniyorsam öyle giyinmiştim, bakanlıktan kız arkadaşım da yoktu ki nasıl giyinildiğini bileyim. Osman Olcay beni görür görmez kalemini kağıdını bıraktı, derhal çıktı dışarıya. “Ay ne oluyor,” dedim ben, kimse de bir açıklama yapmadı.

O sözlülerde insanı çok terletirlerdi, upuzun bir masanın etrafında Siyasal’dan hocalar ve Dışişleri’nin genel müdürleri oturmuş, çapraz soru soruyorlardı, neye uğradığınızı şaşırıyordunuz. Çağdaş Türk bestecilerini sordular bana, Ulvi Cemal Erkin diyeceğime Feridun Cemal Erkin demişim.

“Kızım peki Dışişleri Bakanı kim?” dediler.

”Haa, o dışişleri bakanıydı,” dedim, o kadar şaşkın durumdaydım.

“Cavit Bey kimdir?” diye sordular sonra. İki Cavit tanıyorum, birisi Entellektüel Cavit, Çiçek Pasajı’nda, diğeri de Cavit Oral, tarım bakanı, onu da Süreyya’da gördüğüm için biliyorum. Bedri Gürsoy vardı masada, arkaya doğru çekildi, boğaz kesme işareti yaptı; anladım ki asılmış. Niye asarlar adamı?

“Atatürk’e suikast yaptı,” dedim.

“Ooo, bravo,” dediler. Öyle bir adam varmış, Atatürk’e de suikast düzenlemeye kalkışmış meğer.

Sonunda biri dedi ki, “Yeter artık, oğlanlara bu kadar sormuyorsunuz, bu kadar zor da sormuyorsunuz.” Sınavı kazanmış olarak salondan çıktım.

1962 kışında işe başladım.

Evlenme İzni
Doğan’la “düzeyli arkadaşlığımız” devam ediyordu. Doğan’ın evlenme teklif etmesi zor oldu, uzun sürdü. Biraz da mecburiyetten teklif etti, ben artık dışarıya zor çıkıyordum, annem Doğan’ın tehlikeli bir dergi çıkardığını öğrenmişti, ağlayıp duruyordu. Adamın da içi sıkıldı, böyle uğraşmaktansa evlenmeyi yeğledi, Bursa’ya, ailesine anlatmaya gitti. Ben onun Bursalı olduğunu o zaman öğrendim, bana hep uzaylı bir yaratık gibi geliyordu, hiçbir yere yerleştirememiştim, annesi babası olabileceğini bile düşünmemiştim. Halbuki babası başöğretmen, annesi toprak ağasıydı; anne tarafından Buharalıydı, yedi göbek Orta Asya. Kendi tipi de öyleydi.

Evlenme lafını duyar duymaz Bakanlığa dilekçe verdim; usul öyledir, evlenecek memurlar dilekçe verir, izinle evlenilirdi; yabancı uyruklu olmasın, erkek memurların evleneceği kadınlar Türkiye’yi dışarıda temsil edebilecek nitelikte olsun diye bir araştırma yapılırdı.

Müsteşar Fuat Bayramoğlu beni çağırdı.

“Evlenmek istiyorsunuz ama bu durum mesleğinizle hiç uyuşmuyor, yurtdışına gideceksiniz, dört-beş yıl kalacaksınız, iyice düşündünüz mü, aşık mısınız?" dedi.

“Evet efendim,” dedim kızara bozara.

“Evladım, aşk maşk, bunlar geçici şeyler, “ dedi, “evlilikte aşk aranmaz, dostluk, huzur, güven aranır, hayatta seni temsil edecek biriyle evlenirsin. Ben öğrenciyken deliler gibi Macide Tanır'a aşıktım, küfelik olup kadının evinin önünde yatardım. Ailem istemiyordu. Sonra şimdiki eşim Neslihan Hanım’la evlendim, çok mutlu oldum, bunca yıl bu işin meşakkatini taşıdı.”

İçimden “yaşlı adam, unutmuş,” diye geçirdim.

“Neden geçsin efendim aşk?” dedim,”ikisi bir arada pekala yürüyebilir.”

“Kızım,” dedi, “insan birkaç yıl sonra, ‘kadının bacağı bacağıma değmese, yorganı üstüne çekse de öteye gitse,’ der, unutur, bu hararet sürmez ki.”

Hiç hoşuma gitmedi bu sözler, adamın iyice yaşlanmış olduğuna kesin kanaat getirdim.

Aradan günler, haftalar geçti; dilekçeme bir türlü cevap gelmiyordu, oysa genelde 15 günde gelirdi. Personele inip duruyordum, eli boş dönüyordum. O dönemde Personelin başında Doğan Türkmen diye, çok şeker, görüştüğüm, sevdiğim bir büyükelçi vardı. Karısı Canan arkadaşımdı, Atlı Spor’da ata binmiştik birlikte. Ata binmeyi beceremedim, Cyrano de Bergerac gibi heveslenip heveslenip bıraktığım şeylerden biri oldu, ama bu sayede Rahmi Koç’la tanıştım; bir baloya giderken kavalyem oldu.

Avcıoğlu Ailesiyle Tanışma ve Nikah
Personelden cevap çıkmayınca yıllık iznimi istedim bir hafta; Doğan vazgeçecek diye korkuyordum, kalkmış gitmiş Bursa'ya, beni bekliyor, "Gel burada bir nikah yaparız," demiş. Cesaret bulup, "Annemi de getireyim mi?" diyebilmiştim titrek bir sesle,”Peki annen de gelsin,”demişti. O izin meselesinden de Avcıoğlu’na pek söz etmedim,”istedim de vermediler” demedim.

Annem, kardeşim ve ben, otobüse binip Bursa’ya gittik, garda karşılandık. Doğan’ın ailesi Setbaşı’nda ahşap bir konakta oturuyordu. Annesi kibirli, topuzlu, ağzında ağızlıklı sigarası olan bir kadındı. Gelinlere kayınpederler hoş gelir, benimkisi de sevimli bir adamdı.

Bakanlıktan izin çıkmasını beklememeye karar verdim. Bir yerlerden tanıklar bulundu, nikah kıyıldı, bitti. Annem ağlayıp duruyordu, düğün istiyordu herhalde. Ama Avcıoğlu’nu sevdi, boşandığımızda ben bir ağladıysam o beş ağladı.

Balayı
Benim iznim henüz bitmemişti, biz de sözüm ona balayına çıktık. Doğan’ın bir arabası vardı, adını Jacqueline François koymuş; Fransa’da Science Po’da okurken onu sevmiş herhalde. O arabayla Ege kıyılarına gittik, ben de hayatımda ilk kez Ege’yi görmüş oldum. Zavallı babamla Ege diye gittiğimiz bir Aydın Bozdoğan vardı, deniz yüzü bile görmeden dönmüştük oralardan. Ayvalık’a, Kuşadası’na, Bodrum’a indik – küçük küçük yerler, Rum evleri, in yok cin yok, o kadar güzeldi ki. Bodrum'u görünce ayrıca büyülendim tabii.

Balayımız şöyle cereyan ediyordu: Sabah ben uyandığımda Doğan kalkmış, dünyada bulabildiği ne kadar gazete ve dergi varsa toplamış, okumaya dalmış oluyordu. Kahvaltı sofrasına ben ancak yetişiyordum; usulden bir günaydın diyordu bana; ağzında sigarasıyla, küller ve dumanlar içinde sonsuz bir okuma seansı yapıyor, iki ucundan birden yakılmış mum gibi, durmaksızın çalışıyordu. Yemek düşünmüyordu, simsiyah kahve ve sigara içiyor, arada denize girip çıkıyordu. Deniz, rakı ve balıktan başka sevdiği birşey yoktu; bir de herhalde kadınları seviyordu, dört kez evlendiğine göre.

Bu düzen beni şaşırttı, nereye düştüm, yanlış birşey mi yaptım diye düşünür oldum, belli ki bu böyle gidecekti çünkü, oysa benim hayallerim vardı, Paris’e gidecektim.

Dışişleri’nden Kopuş
Kısa balayımızdan sonra Ankara’ya döndük. Çankaya Basın Sitesi’nde Doğan’ın abisi Hamdi’nin bir dairesi vardı, annem oraya birkaç parça çeyizlik birşeyler koymuştu. Devlet de babamdan dolayı biraz evlenme parası verince, o parayla o zamana göre çok şık, tik ağacından bir yemek odası takımı, bir de karyola aldık, onun yazı masası zaten bekar evinden geldi; yerleştik.

Ben ertesi gün işe gittiğimde aşağıya, Personele çağırdılar beni. On gün önce Doğan Türkmen vardı, bir de baktım ki o gitmiş, yerinde başka bir adam oturuyor, hiç tanımadığım, sert yüzlü birisi.

Akşam’da Doğan’ın eski sevgililerinden Müşerref Hekimoğlu, “Yön dergisinin sahibi Doğan Avcıoğlu, Dışişleri’nden Sevil Yurdakul’la evlendi; bakalım bu evlilik ne kadar sürecek?” gibi birşey yazmış. Gazete kupürünü beyaz bir dosya kağıdına yapıştırmışlar, personel müdürünün önünde duruyor. Adam bana “Bu doğru mu?” dedi; “Evet efendim,” dedim, artık ne diyeyim?

“Peki sizin evlenme izniniz yok dosyanızda?”

“Nasıl olsa çıkar diye düşündüm,” diye kıvırmaya çalıştım, tam Marie-Chantal.

“Öyle şey olur mu; ne demek nasıl olsa çıkar?” diye çıkıştı.

“Herkese çıkıyor,” dedim; tersi tarihte görülmemiş, bana mı rastlayacak?

“Aceleniz neydi?” diye sordu.

“E ya vazgeçerse?” dedim.

“Kızım biz seni müstafi addedeceğiz,” dedi kesin bir sesle.

Kovuluyordum. Çok fena oldum, ama ne yapayım, adamın ayağına mı kapanayım. Ağlaya ağlaya eve geldim, beş karış suratla bir koltuğa oturdum.

“Ne oldu?” diye sordu Doğan, anlattım.

“E ne yani, sanki devam mı edecektin?” dedi; dünyanın en düşük maaşıyla çalışıyordum, merkezdeki maaşlar, postadaki en küçük memur maaşı kadardı.

“Bu izin de neyin nesi ayrıca, izin mi vermediler evlenmene?” diye sordu sonra.

“İzin vermediler değil, ben beklemedim,” dedim. Üç-dört aydır iznin çıkmadığını duyunca bu sefer bozuldu, "Ben neyim ki beni sakıncalı buluyorlar" diye, ama konu kapandı.

İş aramaya başladım; kısa bir süre sonra Haluk Bayülken beni çağırttı; o zamanlar müsteşardı, belli ki dosya önüne gitmiş. Konuyu ona anlattım.

“Kızım bu böyle olmaz,” dedi, “dünyanın bin bir türlü hali var, evlilikler ne kadar gider, ne olur bilinmez. Gerçi benim kırk yıldır devam eden çok iyi bir evliliğim var, ama belli olmaz. Bu meslek öyle kolay bulunacak birşey değil, o kadar sınavdan geçtin. Sen bir dilekçe yaz, istifa etmiş ol, ki sonra geri dönebilesin.”

Çok sevindim, koşa koşa Bulvar Palas'a gittim, Bulvar Palas antetli bir kağıt buldum, evlenme tarihinden bir gün önceki tarihi atarak istifa dilekçemi verdim. Haluk Bayülken’in bu jesti sayesinde 13 yıl sonra Dışişleri’ne geri dönmem mümkün oldu.

Evliliğin İlk Yılları
Ondan sonra kim çok para verirse orada çalışmaya başladım. TOBB’da çalıştım; halden yiyecek alıp eve getirdiğim zamanlar. Yeni Gazete’de magazin çevirileri yapıyordum, Fransız Kültür’de ders veriyordum; Yön için de iki kitap çevirdim. Doğan’sa elinde sigarası, simsiyah kahvesi, teksir kağıtlarına tükenmez kalemlerle yazıp duruyordu.

İşlerimize yardımcı olması için bir oğlan çocuğu tuttuk, bize garsonluk yapıyor, dışarıdaki alışverişimizi hallediyor, Yön’e yazı götürüyordu. Basın Sitesi’nde hemen adımız çıktı tabii,”Vale tuttular, bunlar ne biçim solcu?” diye.

Misyon Sahibi Koca
Avcıoğlu beni çok etkilemişti, böyle varlıklı bir aileden gelen, çok iyi bir eğitim almış, etkileyici biri, neden halkla bu kadar çok uğraşıyordu? Ona o kadar saygı duyuyordum ki, “Doğan” diyemiyordum; “Doğan Bey” de dememek için “Avcıoğlu” diye hitap ettim uzun süre. Aramızda elbette bir eşitlik söz konusu değildi, benim gözümde çok önemli, misyonu olan bir insandı. Çevresinde de büyük saygı uyandırıyordu; bir topluluğa girdiğimiz zaman, hiçbir şey söylemese bile, oturup dinlese bile herşey onun etrafında oluyordu, herkes anlatacağını ona anlatıyordu, doğal bir lider kumaşı vardı onda. Ama faşist olsaydı, dinci olsaydı, ya da diyelim ki futbolcu olsaydı, sırf bir ideali var ve bazı insanlardan saygı görüyor diye aynı saygıyı gösteremezdim, orası da açık. Onun ideali, benim de ideal olarak benimseyebileceğim birşeydi.

O yüzden de evliliğimiz boyunca ona destek olmayı, işini kolaylaştırmayı görev bildim. Bunu nasıl yapacaktım? İdeolojik olarak yapabileceğim pek birşey yoktu, Avcıoğlu kendi doktrinini formüle etmiş biriydi, “Çok önemli bir kontribüsyonda bulundunuz,” derlerdi; o zamanlar çok ciddiye alırdım bu sözleri, şimdi tabii komik geliyor.

Doğan’ın Yön’de yazdığı başyazıları, sıkılarak da olsa okuyordum, ama derginin geri kalan kısmını okumuyordum pek, tarım politikasıymış, endüstrileşmeymiş. O yazıların da çoğu Doğan’ın elinden çıkıyordu. Annesi toprak ağasıyken Doğan’ın toprak reformunu savunması ilginçti tabii, ama çok üzerinde durduğum bir çelişki değildi.

Doğan liseden sonra tutturmuş Türkiye’de okumayacağım diye, zar zor döviz bulup Paris’e yollamışlar savaş yıllarında. Gider gitmez, sürgündeki komünistlerle, Fahri Petek’le filan tanışmış. Turan Güneş’le aynı zamanda oradaymışlar. Fransızca öğrenmiş, çok kısa sürede ekonomi doktorasını vermiş, yazları İngiltere’ye gidip İngilizce öğrenmiş. Türkiye’ye dönüp devrim yapmaya da Paris yıllarında karar vermiş; “Toprak işleyenin, su kullananın”dan girip, “Coca-Cola zehirdir”den çıkacağım, demiş.

Avcıoğlu’nun çağlayanlar gibi gelen isteği ve iradesi karşısında ben kendi kariyer planlarımı gündeme bile getiremiyordum, “Hariciye’de çalışacağım,” demekle “Tapu Dairesi’nde çalışacağım,” arasında bir fark yoktu, bunun için tutturmak bir tür bencillik gibi geliyordu bana, zaten o da öyle görüyordu. Üzülmedim değil, Dışişleri’ne girmek için çok emek vermiştim, tam kaymağını yiyecekken bırakmak zorunda kalmak hoşuma gitmemişti, ama yapılacak, büyütülecek birşey de yoktu.

Sistemimiz, onun bana talimat vermesi, benim de bunu gerçekleştirmem prensibine dayanıyordu: arabayı tamir ettir, muayenesini yaptır, vs. O meşguldü, tarihi misyonu vardı, devrim yapacaktı çünkü. Üç çift ayakkabı alırdım, olanını tutar, diğer ikisini geri götürürdüm. 24 tane beyaz poplin gömleği vardı, yakaları kolalı, nefret ederdim onlardan; ütüye götür getir, kolalattır getir; birer birer yok ettim onları. Dakron diye yeni bir kumaş çıkmıştı, ütü gerektirmiyordu, eksilenlerin yerine onlardan koydum. Evde de artık ceket-kravat oturmadığı için o gömlekleri zaman içinde unuttu. Kayınvalide bizi ilk ziyaret ettiğinde dolabı açıp da o gömlekleri görmeyince hayretler içinde kaldı,”Bu çocuk ne hale gelmiş böyle,” dedi, “süsüne düşkündü, adamı bu kılıkta mı gezdiriyorsun?”

Aramızda sevgi vardı, ama birbirimize bugün gençlerin yaptığı gibi “aşkım” demezdik, “ben sana hayran, sen duvara tırman” bir durumumuz yoktu.

Doğan sabahları çok erken kalkar ve güneş batıncaya kadar çalışırken ben çok zor kalkıyordum, sürünerek işe gidiyordum. Arada öğlen tatillerinde evin eksikleri için koşturuyordum. Gönüllü asker gibiydim; hem ev dönecek, hem adamın işleri yapılacak, ama bu arada kendi koketliğim de sürecek, esvabımı alacağım, güzel olacağım.

Doğan hiç dedikodu yapmazdı, kimse için ağzından tek bir kötü söz çıkmamıştır; o yüzden şimdi çok yadırgıyorum, kime rastlasam, hangi meslekten olursa olsun, kendi mesleğinden birilerini çekiştiriyor hemen. Yediği onca kazığa rağmen, birlikte yola çıktığı insanların hiçbirinin aleyhine konuşmadı.

Sosyal Hayat ve Sofra
Pek bir sosyal hayatımız yoktu. O dönemde Ankara’da sosyal hayat olarak benim alışık olduğum Hariciye partileri vardı; şık giyinilerek gidilen, erkekli kadınlı bu partilerde bol bol dans edilirdi, herkes kendi eşiyle dans edecek diye de birşey yoktu. Flört edilir, zaman aşklar yaşanır, boşananlar olurdu. Onun dışında da, sol çevrelerin kendi eğlenceleri olurdu. TRT mensupları, Sevgiler, Galipler evlerinde ayrı toplantılar düzenler, Ruhi Su’dan Alevi türküleri söyler, hu çeker, sohbet ederlerdi. Bizde ne o, ne öbürü, kupkuru yaşıyoruz! Dans edelim diye tutturmuyordum, ama bari “Çanakkale İçinde” türküsünü söyleyelim istiyordum; bu eğlencelere katılanları da çok kıskanıyordum. O kadar "stil” geçmiş yıllardan sonra bu sönüklük çok gücüme gidiyordu.

Sosyal hayat sıfırdı, ama “sofra” vardı. Akşam oldu mu Doğan kağıdı kalemi bırakır, siyah çerçeveli, kalın camlı gözlüklerini çıkarırdı, çok yorgun olurdu. Annem de ona sofra kurmak için çırpınır, kendi evlatlığını getirirdi, köfteler, dolmalar, mezeler yapılır, rakı açılırdı. Annem kendi kocasını yeni kaybetmişti, Doğan sanki yeni bir koca oldu onun için, çok hürmet etti evin beyi olarak.

Doğan içer, ama hiç sarhoş olmazdı. Bir süre sonra yemek masasını çalışma masası yaptı, öyle bir yayıldı ki sonunda bir tek tabak koyacak yer kaldı. İstanbul’dan da çok gelen oluyordu sofraya: İlhan Selçuk, Çetin Altan, Kemal Tahir... Yön kadrosunda olanların hepsi geliyordu zaten, Selahattin Hilav, Fethi Naci, Mümtaz Soysal filan. Gerçi Mümtaz’la belli bir süre sonra aralarında ihtilaf çıktı, Mümtaz ayrıldı. Abisi Hamdi Avcıoğlu hemen her akşam bizdeydi; Doğan'ın elyazısıyla yazdığı yazıları daktilo eder, matbaaya koştururdu. Bildiği yemekleri yapardı, Doğan ekmek bile kesemezdi, ben de kahve bile yapamazdım, ama Hamdi’nin elinden gelirdi; balık yumurtası getirir, onu ezip çok güzel havyar yapardı, ızgaradan anlardı. Hamdi Doğan’dan iki yaş büyüktü, abisiydi, ama o da Doğan’a hizmet ederdi. Hem abisinden, hem annesinden, hem de kızkardeşinden hizmet gören bir adamın karşısında, benim de başka türlü davranmam düşünülemezdi.

Yolculuk yaptığımızda, İstanbul’a geldiğimizde eğlenirdik; bir iki defa Marmaris’e de gittik. Ben kendi arkadaşlarımla da görüşüyordum, ama Mülkiyeli arkadaşlarımdan kopmuştum tabii. Dame de Sion’lu bazı kızlar vardı, ama en yakın arkadaşım Sevin Zorlu’dan ayrılmak zorunda kalmıştım. Çalıştığım yerlerde edindiğim arkadaşlarım vardı, onlarla birlikte oluyordum. Serpil’le, Suna Hamit’le, Dilek ve Samuray’la hala görüşürüm. Kendi kardeşlerim de bize gelirdi.

Daha çok annemleydim, gençti daha, ruhu da gençti, tiyatrolara filan birlikte giderdik. Oyalansın diye onu Sanatsevenler Kulübü’ne götürüyordum, kulübün başkanı Munis Faik Ozansoy’du, herkes oradaydı; böyle bir kulübü bir daha görmedim. Piknik ve Washington Restaurant vardı. Türk motifleriyle süslenmiş şık bir yerdi Sanatsevenler Kulübü; ferfoje koltuklar, Kütahya çinileri, minderler, kilimler. Yemek ve içki mümkün olduğunca ucuzdu, müzik çalardı. O zamanlar Yıldız Akçan olan Yıldız Kenter, Veysel Öngören, Vasıf Öngören gelirdi, belki Adalet Ağaoğlu’nu da o zamanlardan tanıyorumdur. Doğan böyle yerlere pek gelmezdi; bürosuna giderdi, bazen birlikte dışarıda yemek yerdik, sosyalleşmemiz bu kadardı. Sinemaya ve tiyatroya bile bir-iki defa zorla götürdüm. Bir keresinde “Hiroshima Mon Amour”a, bir başka sefer de Açıkhava Tiyatrosu’nda James Baldwin’in bir oyununa gittik. Engin Cezzar oynuyordu, erkekler arasında geçen gay ilişkileri anlatıyordu, ben hiçbir şey anlamayınca sordum, Doğan da güldü bana niye anlamadım diye. Çantamı orada unuttum çıkarken, ona da çok şaşırdı, insanın çantasını bir yerde bırakmasını aklı almıyordu.

Doğan pek edebiyat okumazdı, elinde hiç roman görmedim, ama çok yazar dostumuz olduğu gibi, Yön’ün sayfalarında da dönemin en iyi yazarlarına yer veriliyordu, ciddi kültür sayfaları hazırlanıyordu.

Devrime Yakınlık
Yön 222 sayı çıktı. O dönemde Sosyalist Kültür Derneği’ni kurdular, onun faaliyetleri vardı ayrıca, konferanslar, seminerler, Deniz Gezmiş gibi öğrencilerle temaslar... Ben Yön’e pek gitmiyordum, çalıştığı yerde rahatsız etmemek için. Karşı binada Aydınlık vardı, Doğu Perinçek, Şahin Alpay, Cengiz Çandar ekibi de oradaydı.

Derginin ilk sermayesini Eyüboğlu ailesi koydu, satıştan biraz para geliyordu, pek reklam geliri yoktu. İlk sayıda 1042 aydının imzasıyla bir bildiri yayımlandı. Kadro’dan sonraki en etkili dergi olarak kabul edildi Yön. Milli demokratik devrime inanıyorlardı, devletçilik lazım, özel sektöre güven olmaz, yavaş ve acılı olur. Avcıoğlu son zamanlarda askerlere yakınlaştı, önce emeklilerle, son muvazzaf subaylarla toplantılar yapılır oldu - Numan Esin, İrfan Solmazer, Osman Köksal vardı önce. Sonra zaten ne yaptığını ben bilmez oldum; Devrim’i de kapattıktan sonra doğrudan eylem üzerine çalışmaya başladı sanırım. Fakat ilginçtir, o dönemde Nihat Erim gelirdi dergiye, bunlarla ilgilenirdi.

Avcıoğlu bir akademi gibi, tek başına çalışıyordu, büyük yük onun üstündeydi, ideolog ve hamal olarak. Başlangıçta birlikte yola çıktığı arkadaşlarının önemli bir bölümü sonradan koptu. Neyse ki Devrim’de biraz daha destek gördü.

İstanbul Günleri
Doğan İstanbul’da bir yer tutmamı istedi. Dragos’ta bir yazlık bulduk; ben çalıştığım için 15 gün kalabiliyordum, o Dragos'u çok sevdi ve çok daha uzun kaldı, yüzüp yazıyordu. Türkiye’nin Düzeni’ni orada yazdı. Bütün bir kış kaldığı oldu kalorifersiz evde. Nihat Erim’in de orada evi vardı; Can Yücel’le çok ahbap oldu. Bütün Dragos bizi seyrediyordu, ne oluyor, bunlar ne yapıyor diye. Dağ taş soldu o dönem, iktidara gelmek üzere gibiydiler. Bankadan para çekmeye gittiğimde ve Avcıoğlu diye imza attığımda banka müdürü gelir, “Doğan Avcıoğlu’nun nesi oluyorsunuz?" diye sorardı. Bir şöhret durumu vardı; sosyeteden davet alıyordu; Vehbi Koç davet etmişti bir keresinde, Boğaz’daki evine gidildi. Doğan’ı tanımak istiyorlardı tabii, ne yapmak istiyor, ne oluyor diye merak ediyorlardı. Başka iş adamları da vardı ilgilenen. İstanbul’daki sosyal hayat çok hoşuma gidiyordu; Kerim Avşar, Esin Avşar, Ayla Algan, Beklan Algan, Boğazda güzel evler tutuyorlardı, yüzüyorduk, içiyorduk; İlhan ve Handan Selçuk’a gidiyorduk.

Bir dönem Ges-İş'te çalıştım, Avcıoğlu dergide “sarı sendika” yazısı yazınca kovuldum; bana kızdı Avcıoğlu,”Böyle asalak gibi evde mi oturacaksın?” diye, bırakmıyordu ki çalışayım! “Asalak” derken kastettiği “topluma asalaklık”tı tabii, eğitimli biri olarak topluma katkıda bulunmaktan, aynı zamanda da bunun karşılığında daha çok para kazanmaktan söz ediyordu. Mülkiye mezunu, dil bilen bir kadının ev işleriyle uğraşması onun gözünde ziyankarlıktı. Onun değerleri bir süre sonra kendi değerlerim haline geldi, duyduğum hayranlıktan dolayı. Şimdi ben de iyi eğitimli, meslek sahibi kızların zengin birer koca bulup evde oturduğunu görünce çok üzülüyorum. Çocuğa dadı bakıyor, parayı koca kazanıyor, peki bunlar ne yapıyor? Gezmek, tozmak, yemek yemek, elbise almak – yine de tüketemezsin bu kadar zamanı.

Bize çocukluğumuzda öğretilen sloganlar da bunda etkili olmuştur herhalde, “yırtık giyme yamalı giy”,”yerli malı kullan” gibi. Memleketin borcu vardır, ailenin borcu vardır, Sümerbank’tan giyinilir, bunda gocunulacak birşey yoktur. Şimdi çocuklarım benle “İkinci Cihan Harbi” diyerek dalga geçiyor! Ben aslan burcuyum, rahatıma düşkünüm, gösterişli yaşamayı severim, iştahlıyım, ama herşey bunun üstüne kurulmaz, bunlar kısıtlanabilir. Bir lokantaya gidildiğinde yiyeceğiniz kadarını ısmarlarsınız; şimdi öyle değil ki, balık gelmeden zaten mezelerle herkes doymuş oluyor. Günü gününe yemek yenip kalanın dökülmesi gibi şeylerden rahatsız oluyorum; biz böyle yetişmedik. Buzdolabı denen birşey var, koyarsın, ertesi gün yersin; yemeyeceksen başkasına verirsin o yer. Çocuklar küçükken bir gün, “Vietnam’da açlıktan ölen insanlar var, siz nasıl tabağınızda yemek bırakırsınız?” dedim, “Al bunları Vietnam’a yolla,” dediler bana.

Çocuklar
Sonra peşpeşe Ahmet ve Murat doğdu, o da benim gayretimle oldu tabii, çocuk isteyen bendim. Sofra, yani yakın çevre bu fikre çok kızdı, kıyamet koptu, “çocuklar adamın ayağına zincir olacak” diye. Ama Doğan çocukları çok sevdi. Tabii biberon vermedi, altlarını değiştirmedi; ben vardım, ona iş bırakmamak için oradaydım, bakıcı da bulduk. Çocuklar çok küçükken 12 Mart geldi, ondan sonra da ayrılıklar, tutuklanmalar başladı.

Ayrıldıktan sonra yazları çocukları yanına aldı; Büyükada’da eski bir köşkün giriş katını almıştı, onlar da oraya giderdi; Doğan herşeyi bırakır, bir ay boyunca onlarla ilgilenirdi. Kulübe götürür, yüzdürürdü. Pinpon masası almıştı. Yedi sekiz yaz birlikte olabildiler. Biz ayrı şehirlerde oturduğumuz için haftasonları çocukları “paket servis” yapma durumunuz da yoktu, şimdi öyle yapılıyor, çok acıyorum çocukların haline. Çocuklara olan sevgisini de çok aleni göstermezdi, ama sıcak, şefkatli bir insandı; duygularını, zekasını, zamanını çok ekonomik kullanmak zorundaydı.

Çocuklarsa babalarının nasıl bir dava peşinde koştuğunu o dönem bilemiyordu tabii, çok küçüktüler.

Boşanma
Doğan’ın başka bir ilişkisi olduğunu öğrenince kafama bazı şeyler dank etmeye başladı. İşini gücünü bırak, ailene ters düş, bir adamın peşinden git, kendine göre bir sürü özveride bulun, çocuklar daha küçük, karşılığı bu mu? Bir gecelik birşey olsa belki görmezden gelinebilir, ama bu? Hiç olmazsa sadakat beklemek yanlış mı? Biz enayi miyiz; aramızda 12 yaş fark var, canı sıkılan kendisine cinsel özgürlük hakkı tanıyorsa, öbürünün de aynı hakkı olur. Dersin ki “Bak ben sıkıldım, başka kızlarla kadınlarla ilgileniyorum, böyle şeyler duyabilirsin, hazır ol;” ben de derim ki “Aaa ben de,” anlaşırız, öyle yürütürüz. Sosyalist evlilik böyle değil mi; ben hala konvansiyonel evliliğin koşulları altında yaşıyordum demek ki.

“Genç bir hanım”la beraberliği olduğunu duyunca Doğan’a sordum; canı sıkıldı, “Ben hesap vermekten hoşlanmıyorum, bu konuyu konuşmak istemiyorum,” dedi. Evet mi, hayır mı, bunun uzatılacak bir yanı yoktu ki? İnsan birlikte yaşamak için imza attığı birine bu kadarını söylemez mi? Hesap sorup da boğazını sıkmıyordum ya. Belli ki kıvırıyordu; zaten bana anlatan insanlar da çok kesin konuşmuştu.

Bunun üzerine boşanmaya karar verdim. Annemin evinde kalıyorduk, onu oradan kovuyor olmak istemedim, zaten annem de bir kalp spazmı geçirmişti, daha fazla üzülmesin diye ben Cinnah’ta bir ev tuttum, yan tarafta Nihat Erim’in evi vardı; “Sen kendi düzenini kurana kadar burada kalabilirsin,” dedim. Zaten annem ona bayılıyordu, gerçi bu olay onu da çok kırmıştı, ama ses çıkarmazdı, çok açık fikirli bir insandı, ne de olsa suyun öbür yanından, Girit’tendi. Doğan istemedi, bavulunu toplayıp Altan Öymen’in evine çıktı. Sanatsevenler Kulübü’nden tanıdığım Hüsamettin Cindoruk’a vekalet verdim, tanıdığım ilk ve belki de tek sağcıydı Fatin Bey’in dışında. Sevdiğim, arkadaşlık edebildiğim, bakıp da “sağcılar çok kötü değilmiş,” diyebileceğim biriydi. Mısır Apartmanı’nda bürosu vardı. Ne var ki araya 12 Mart dönemi girdi, boşanmamız iki yıl gecikti. Ama sonrasında bir celsede boşandık.

Ayrı olduğumuz dönemde Dışişleri’ne dönmek istedim, bir dilekçe de verdim, ama reddedildi. İhsan Sabri Çağlayangil’di bakan, ona da ulaştım, annem gitti konuştu, Daniş Amcamın sınıf arkadaşıymış, ama olmadı.

12 Mart
Doğan’ın askerlerle olan ilişkisinin detayını bilmek istemiyordum, korkaktım, biri götürür sorguya, bir tokat atar, herşeyi anlatırım diye korkuyordum; bilmeyeyim daha iyi diyordum. Hoşuma da gitmiyordu ihtilal meselesi.

12 Martçılarla dirsek temasları vardı, bu konuyu yazdılar da. Muhsin Batur, Faruk Gürler gibi paşalar Yön’ü okur, kendilerine yakın bulurlardı. 9 Mart darbesinin hazırlık döneminde bir yakınlaşma olduğu belliydi. Sonra 9 Mart olmadı, 12 Mart Muhtırası oldu, o dönemde de bunları toplamaya başladılar. Ben hiçbir zaman götürüleceğine inanmadım; yasaları o kadar iyi biliyordu ki, Yön’de ya da Devrim’de çıkan hiçbir yazısı yüzünden 141-142’den yargılanmadı. Nazım Hikmet’in “Kurtuluş Savaşı Destanı”nı ilk Yön bastı; Can Dündar bir belgesel yaptı, lafını bile etmedi.

9 Mart sabahı kapının önü gazeteci doluydu, bir gürültü, bir patırtı. Giriş katındayız, camlara vuruyorlar, su istiyorlar. Ne olduğunu sordum, Nihat Erim'in başbakan olduğunu öğrendim, ona gelmişlerdi. Doğan o arada kalkıp tek başına tatile çıktı, Side’ye gitmiş.

Akşam Altan Öymen geldi, geçerken uğramış gibi; “Televizyonu açsana, isim okuyorlar,” dedi. Televizyon yeni yeni yayına başlamıştı, siyah beyazdı; listeler okunuyor, teslim ol çağrısı yapılıyordu. Ben anladım ki bizimki gidiyor. 30 kişilik bir liste, Doğan’ın adı da sonlarda okundu. Bunu duyunca çok fena oldum; ne yapacak bu adam hapislerde? Rahat bir yatakta yatması lazım, güzel yemekler yemesi lazım, içkisini içmesi lazım... Ama saçımı başımı yolup, ağlayıp zırlayıp Altan’a da belli etmek istemiyordum, boynuz yemişim boşanıyorum zaten. “Üzülme,” diyecek oldu, “Ne üzüleceğim,” dedim, “üzüleceğim tek şey var, o da listenin birinci sırasında değil de sonlarda olması; ben onu daha önemli bir adam zannediyordum.”

O akşam Gülçin’i aldım, Sultan Otel’e gittik; o sıralarda çok “in" bir yerdi orası, işten çıkan oraya giderdi. Orada Altan ve Örsan Öymen kardeşlere rastladık. Altan’ın karısı Gisela Almanya’daydı o sırada. Örsan çok sevimli, matrak, yakışıklı bir çocuktu, karısı neredeydi bilmiyorum, ama sonuçta bu ikisi Ankara’da rahat rahat dolaşıyordu. Gülçin Örsan’ı çok beğendi,”Beni tanıştırsana,” dedi, ben de tanıştırdım. Gül Ağacı denen aptal bir yer vardı, dördümüz oraya gittik. Eğlenceli, hoş bir gece geçti, Gülçin eve dönerken “Örsan gibi biriyle tanıştım ya, artık ölsem de gam yemem,” dedi; böyle romantik, havalı bir şekilde yattık; ama Doğan’ın tutuklanacak olması bana çok dokundu.
Doğan hemen gidip teslim olmuş. Ankara’ya, Mamak’a getirildi; görüşe yalnızca eşler alınıyordu, ben de boşanma davasını askıya aldırttım o sırada.

Hapiste
Ben hiç hapse girmedim, ama bir dönem, etrafımdaki hemen herkes ya hapisteydi, ya da hapiste bir yakını vardı. Çok ağlıyorduk, ama bir yandan da çok komik şeyler oluyordu.

Yemek götürülebiliyordu içerdekilere; kadınlar da kendi aralarında haberleşiyordu, İlhami Soysal’ın karısı filan da vardı. Annem başrole geçeceği için bu duruma çok sevindi, hemen yemekler döktürmeye başladı, haşlama etler, tavuklar; pakete bir şişe rakı da ekledik. Hayatta ilk kez hapishaneye gittim; annemle kuyruğa girdik. Uzun bir masa vardı, getirilenler onun üstüne konuyor, denetleniyordu.

“Bunu kim getirdi?” diye bir ses yükseldi, bir asker elinde rakı şişesi sallıyordu. Rakıyı benim getirdiğimi derhal anladılar, bütün kuyruk dönüp bana baktı. Onlar hapishane adabını biliyordu tabii, daha önce kaç defa gelmişlerdi, aralarında eski tüfek karısı olanlar vardı.

“Ben getirdim,” diye bir adım öne çıktım.

“Burasını meyhane mi sandın sen?” diye çıkıştı asker.

“Buyrun siz için albayım,” dedim. Adam albay filan değildi, ama ben üstünde üniforma olan herkese albayım diyordum. Adam bir sinirlendi, şişeyi kaldırıp attı, Mamak’ın bahçesini rakı kokuları sardı.

Bir gün Doğan, havalandırmaya çıkamadıklarını, çünkü dikenli tellerinin olmadığını söyledi. Ben anlamadım önce, meğerse dikenli tel çekilip çit yapılacakmış ki yürüyebilsinler. “Getiririz,” dedim, Leyla’nın arabası var nasıl olsa. 150 metre tel lazımmış, yükledik getirdik; içerdekiler de havalandırmaya çıkma imkanına kavuştu. Bununla çok iftihar ederim.

Doğan Yurdakul’un Yakalanışı
Doğan Yurdakul İzmir’de yakalandığında çok ciddi hadise çıkardım.

Doğan Yurdakul Hapiste
Bir keresinde de Doğan Yurdakul’u ziyarete giderken beni otobüsten indirmeye kalktılar, ayakta gidiyorum diye. Şafak davasıydı, Doğu Perinçek'in anası babası da vardı, Nuri Çolakoğlu’nun ailesi İzmir’den kalkıp gelmişti, Gün Zileli vardı. Nizamiyede kontrolden geçiyorduk, bir otobüs bizi oradan alıp içeriye götürüyordu. Otobüsten indikten sonra, hücrelere yerleştirilmiş mahkumlarla tellerin arkasından konuşuluyordu. Hepsinin tepesinde birer süngülü Mehmetçik duruyordu; o bağırış çağırış içinde herkesin lafı birbirine karışıyordu. Doğan pek bir suratsız ve neşesizdi. Annem el kol işaretiyle, “Oğlum, yapıyorlar mı?” diye sordu, dayak atılıp atılmadığını öğrenmek için. Beni müthiş bir sıkıntı bastı, çocuğun o hali, ziyaret koşulları, annemin hali; delirecek gibi oldum.

Ziyaret sonrasında herkeste bir cenaze sessizliği vardı, belli ki içeride birşeyler olmuş. Ben de geç kalmıştım herhalde, otobüse bindiğimde herkes oturmuştu, yer yoktu. Saldıraner diye bir üsteğmen vardı, pırıl pırıl üniformalı, yakışıklı; “Otur hanım,” demiş bana, duymadım bile; Doğan’ı düşünüyordum.

“Duymadın mı, sana diyorum,” dedi tekrar.

“Duydum,” dedim, “ama yer yok, nereye oturayım.” Kendisi de en önde, iki kişilik yere kurulmuş, bacaklarını uzatmış, oturuyordu.

“Sen oturmadıkça bu otobüs hareket etmez,” dedi.

Ben hem korkağımdır, hem de ani çıkışlarım vardır, hiç beklenmedik şeyler yaparım, sonra da ödüm patlar.

“Yer yok, ne yapayım; otobüs isterse gitmesin, ben ayakta duracağım,” dedim. Herkes bana yer açmaya çalıştı bir anda,”Gel sıkış, bela çıkarma,” diye. Bir an düşündüm, bela çıkarmamak en doğrusu, ama dayanamadım; adama dönüp, “Siz toparlanırsanız oraya oturabilirim,” dedim.

“Burası ziyaretçi koltuğu değil, generalin koltuğu, buraya ziyaretçi oturamaz,” dedi.

“İyi,“ dedim,”ben ayakta gidiyorum o zaman.”

“Çabuk in aşağı,” diye bağırdı; ben kendimi, ayağımda topuklu pabuçlar, kendime göre şık bir kıyafetle, sivil bir geç kadın olarak Mamak’ın tozunun toprağının ortasında buluverdim. Yola epey bir kilometre mesafe vardı, ama yapacak birşey yoktu; yürümeye başladım. Saldıraner belli ki korktu; sivilin Mamak’ta yürümesi yasaktı, ama kendisinin yol açtığı bir olaydı bu, sorsalar “Ne yapayım oturacak yer yoktu, beni otobüsten indirdi,” diyecektim. Otobüs benim yanımda gitmeye başladı, kapısı açıktı, bu da içeriden, “Gel allahın belası, gel,” diye seslendi. Ben duymazdan geldim; “Çık yukarı allahın belası,”dedi, ben yine tınmadım. Bütün otobüs bana el kol hareketi yapıyordu “gir içeri” diye. Neyse, sonunda muzafferane bir tavırla bindim, o yerinden kalktı, ben onun koltuğuna oturdum.

Bir defasında da Sadun Aren içerideydi. Sadun Bey hepimizin çok sevdiği bir hocaydı, üstüne titrerdik; yine Mamak nizamiyesinde toplaştık, Sadun Hoca’nın eşi de oradaydı. Ben hep son dakikada gidiyordum; annem geç kalmamak için seher vaktinde hazır oluyordu. Ben geldiğimde annemle Sadun Hoca’nın eşini Saldıraner’in önünde gördüm; çamaşır, kitap, birşeyler getirmişler, o da kontrol ediyor, bunları azarlıyor, “Yok dedik ya Hanım!” diye, "Anlamıyor musunuz siz laftan yahu? Yok dedik, ziyaretleri kestik, yok ziyaret filan." Anlıyorlardı anlamasına da, içeride ne oldu diye endişeleniyorlardı, çünkü dayak attıkları zaman kaldırılıyordu ziyaret.

Kadıncağız dedi ki,”Hoca beni gelmedi zanneder, şu çamaşırları verin bari, bir de not yollayayım, o da aldım desin, ne olur.” Sadun Hoca yaşıyor mu, öldürdüler mi, onu öğrenecek. O öyle yalvardıkça öbürü, o faşist, sadist herif, daha da beter bağırıyordu kadına. Benim annem zaten çok ödlekti, babasız büyüdüğü için azınlık psikolojisinden hiç kurtulamamıştı, babamın büyük Sivas ailesine gelin girince hep kendini beğendirmeye uğraşmıştı, yapısında da biraz yaltakçılık vardı; adama “Ah paşam, albayım, evlatlarımızı bir görsek,” diye mıy mıy birşeyler anlatıyordu. Benim yine bir tepem attı, kırmızı görmüş boğa gibi oldum.

“Yahu siz bu herifleri assanıza,” diye bağırmaya başladım, “siz de kurtulun, biz de kurtulalım, siz onları beslemekle uğraşıyorsunuz, biz burada sürünüyoruz.” Evren’den önce ben demiş oldum yani, “Asmayalım da besleyelim mi?" lafını.

Sonra bir anda kendime geldim, hemen kendimi nizamiyeden dışarı attım, ilk gördüğüm taksiye bindim, nefes nefese eve gittim, ödüm patladı. Biraz sonra bu ikisi geldi, el ele tutuşmuşlardı. “Yahu ne yaptın?” dediler; adam arkamdan kudurmuş, “Kim bu ahlaksız kadın? Alay mı ediyor benimle?” diye bağırmış. Bizimkiler de “Aa, biz onu hiç tanımıyoruz, nereden çıktı, ne terbiyesiz kadınlar var hakikaten, burada misafir ettiğiniz, iyi davrandığınız için minnettar olacaklarına neler yapıyorlar” demişler, dalkavuklar! Beni iki saniyede harcayıvermişler.

Doğan Yurdakul o dönemde Leyla Güz’le flört ediyordu, sonra evlendiler; Leyla da Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda. Şule Perinçek’in kızkardeşi Sırma orada, Sevgi orada; oraya gittik ve açlık grevinde olduklarını öğrendik. Kızları bir getirdiler, birbirlerine tutunarak yürüyorlar, açlıktan kokuyorlar, bembeyaz olmuşlar, aman yarabbi. Ciyak ciyak ağlamaya başladım. Hemen kantine koştum, şişe şişe süt aldım, yoğurtlar aldım, geri döndüm. Yeminler ettirdim bunları bitirecekler diye. Şaşırdılar, kimi orucunu bozdu, kimi bozmadı; sonra bana Doğan’dan azar geldi,”Sen kızlar koğuşuna gidip açlık grevini baltalamışsın,” diye.

Doğan sivil hapishaneye aktarıldığında annem ona kovayla yemek götürmeye başladı, çünkü Doğan yalnız kendine değil, herkese yemek istiyordu, “Ailesi burada olmayanlar var,” diyordu. Terbiyeli köfte yapıp götürüyorduk komşularla birlikte. Askeri hastane başka bir şey, ama sivil hapishanede hırsızlarla, katillerle yatıyor çocuk, o zaman insanın kafasına dank ediyor.

Altan Öymen de Hapiste
Bu arada Altan’ı da içeri aldılar, radyolar bangır bangır yayın yapıyordu, uçak kaçırmış! Yıllarca espri konusu oldu; “Altan uçak kaçırır, ama saatini tutturamadığı için” diye. O tarihte Türkiye'de olmadığını kanıtlamak için annesine yalvarmış, kadıncağız da yaşlı, belgeleri bulamıyor; ben de gittim, çekmecelerin altını üstüne getirdik, sonunda uçak biletlerini bulduk, adam hakikaten yurtdışındaymış o tarihte. İyi ki atmamış biletleri.

Ben o zamanlar üzülüyordum, kimse beni ciddiye almıyor diye; şimdi iyi olmuş diyorum. Hiçbir zaman tam bir parçası olmadım bu işlerin; bilerek değil, işim gücüm vardı, çocuklarım vardı. Hapiste direnmek, dimdik durmak bana hiç kahramanlık gibi gelmezdi; bana ne, ben olsam şakır şakır konuşurdum, dayak mı yiyeceğim, uydururdum birşeyler söylerdim.

Bir Yıllığına İstanbul
1973’e kadar Turizm Bankası’nda çalıştım İstanbul’da; Doğan Selimiye kışlasında hapisteydi, yine yalnızca eşler görebiliyordu tutukluları, biz de kağıt üstünde evliydik.

Turizm Bankası’ndaki işi de bir arkadaş vasıtasıyla buldum. Turizm Bakanı Erol Akçal’ın flört ettiği kız bizim bir arkadaşımızdı, ondan rica ettim. Erol Akçal, kocamın hapiste olmasına hiç takılmamış, takır takır beni bankaya aldı. Yeri Galatasaray’da, İngiliz Sefareti’nin tam karşısındaydı. Orayı çok sevdim; hem İstanbul’a gelmeme vesile olmuştu, hem de iş keyifliydi, halkla ilişkiler gibi palavra bir şey; öğlen yemeğini Dilson Oteli’nde yiyorduk, haftasonları Carlton Oteli’ne gidiyorduk çocuklarla. Taksim’de bir ev tuttum. Bir yıl İstanbul’da oturdum, sonra yine Ankara’ya döndük, çünkü bankayı paldır küldür Ankara’ya taşıdılar.

Yeniden Ankara
Ankara’ya döndüğüme aslında bir yandan sevindim; hem anneme yakın olacaktım, hem de ben işteyken çocukları annemin evlatlığı Zülfiye’ye emanet edebilecektim. Fransız sefaretinin yuvasına yazdırdım ikisini de, kendi bildiğim gibi, burjuva burjuva büyütmeye başladım, piyano dersiyse piyano dersi, sporsa spor. “Kızamıktan Erzurum’da çocuklar ölürken bunları nasıl Yavuz Renda’ya götürürsün,” gibi laflar işitiyordum; dönemin naifliğini anlatmak için söylüyorum bunu, yoksa tabii ki çocuk hastalanırsa götürebileceğin en iyi doktora götürürsün, ne yapacaksın yani, kızamıktan ölsün mü?

Avcığlu’nun Kitapları
Ben Ankara’ya döndükten sonra Doğan Avcıoğlu İstanbul’da kaldı, yeniden evlendi, oturup kitap yazdı. Türkiye’nin Düzeni Yunus Nadi ödülü aldı, sonra Türklerin Tarihi’ni yazdı. Yunus Nadi’yi aldığında televizyonda bir konuşma yaptı, “Karıma teşekkür ederim, beni rahat bıraktı çalışabilmem için,” dedi; kitabı ben çocuklarla Ankara’dayken Dragos’ta yazmıştı, teşekkürü de bu oldu.

Yeniden Dışişleri
Sonunda Ecevit’in koalisyon döneminde, Turan Güneş Dışişleri Bakanıyken Dışişleri’ne döndüm ve yeni hayatıma başladım. Çok şaşırıyordum ilk başta, herşey kendi rutininde gidiyordu, kriz yoktu, büyük sorumluluklar yoktu, iniş çıkışlar yoktu, sendeleme, koşuşturma yoktu. Boşluğa düşmüş gibiydim; “Dışişleri kadınlar için zordur,” derler, bana tatil gibi geldi. Bir ara göğsümde bir ağrı için kalp doktoruna, Türkan Akyol’un kocası Turan Akyol’a gittim, “Size stres testi yapalım,“ dedi, beni koşu bandına çıkardı, “Bunun üstünde hızlı hızlı yürüyeceksiniz,” dedi. “Siz buna stres mi diyorsunuz?" dedim. Adam ölüyordu gülmekten.

Dışişleri’nde tekrardan ikinci katip olarak, bıraktığım yerden başladım; çok büyük bir hata ya da edepsizlik yapmadığın sürece, sorun çıkmazdı. Bazıları Dışişleri’ndeki başarısızlıklarını kadın olmalarına bağlar; ben buna inanmıyorum. Dışişleri’ne ilk giren kızlardan biri olmama rağmen inanmıyorum böyle bir ayırım yapıldığına. Başka nedenlerden ayırım yapıldığı olmuştur. Bakanlıkta “yaramaz” bir çocuk vardı Taylan İzmirli diye, Romanya’ya çıkmıştı tayini, o zamanlar da Romanya’da otoriter rejim var, bizden askeri ataşe bir paşa bulunuyor orada. Afrika’dan bir heyet gelecek, askeri ataşenin de İngilizcesi pek yokmuş anlaşılan, Taylan’a sormuş ne geliyor diye, Taylan da “Paşam müthiş güzel bir kereste var, nem tutmaz, güzel mobilya yapılır, bunu ithal edecekler, onun için heyet geliyor,” demiş. Ataşe de Ankara’ya rapor yazıp bunu anlatmış. Kararnameden çıkarılma sebebi olmuş bu olay. Bir başkası okuldayken solcu bir dernekte çalıştığı için çıkarıldı. Bir başkası Tel Aviv’deyken 12 Mart olunca "Eyvah, bu hiç iyi olmadı Avrupa Konseyi'nden atacaklar bizi," diyor, bu duyuluyor, kararnameden çıkarılıyor. Ben de çıkarıldım kararnameden bu şekilde, bunları yaşadık.

Avcıoğlu’nun Ölümü
Doğan 1983’te kanserden öldü. Büyük bir düşkırıklığı yaşadı; dünyanın sosyalizmin zaferiyle biteceğine inanıyordu, hepimiz inanıyorduk. 2000’de tüm dünyanın sosyalist olacağını düşünüyordu. Sovyetler Birliği’nin parçalanışını görmedi; o öldüğü sırada bunun herhangi bir emaresi de yoktu ortada.

Af Çabaları
Ecevit’in CHP-MSP koalisyon hükümeti kurulduktan sonra aileler, hapisteki yakınlarının çıkması için af çıkarma çabalarına girişti. Meclis’te görüşülüyordu af konusu,141-142'nin kalkması için MSP, 163'ün kalkması için de CHP destek sözü vermişti karşı partiye. Annem, "Biz eski vali Şekip Yurdakul'un ailesiyiz,"diyerek Meclis'in protokol locasında bize yer buldu, görüşmeleri izlemeye gittik; kardeşime af çıkacağından çok emindik. Oturum başladı; bütün milletvekilleri oradaydı, dinleyici locaları doluydu, gazeteciler de tam kadro gelmişti. Önden 163 geçti, ama sıra 141’e gelince MSP’liler bir anda salonu boşalttı. Kendimi kaybettim, “Katilleer, katilleer!" diye ciyak ciyak bağırmaya başladım. Zar zor beni susturup dışarı çıkardılar, annem bayıldı tabii, hemen koyverirdi kendini. Yaptığım hatayı hemen anladım; bin bir zorlukla Dışişleri’ne girmiştim, Turan Güneş de bana rica etmişti uslu durmam için. Koşa koşa eve gittim; tanımazlar, anlamamışlardır dedim. Gece yarısı Gül aradı, “Ajanslar seni geçiyor,” diye haber verdi.

Ertesi gün Turan Bey beni çağırttı makamına. Anadolu Ajansı neyse ki benim adımı Sevil Avcıoğlu diye yazmış, halbuki ben artık Sevil Yurdakul’dum. Odasına çıktım, özel kalemi “Sen bittin,” dedi, bakanın çok kızgın olduğunu söyledi. İçeri girdim, “Buyrun efendim,” dedim; ailece görüşüyorduk ama sonuçta memuruydum.

“Gel bakalım Sevil Hanım, söyle bakalım ne yapacağız,” dedi.

Benim bağırmamdan önce Meclis’te Turan Güneş’le göz göze gelmiştik, “Olmadı bu iş,” dercesine bir hareket yapmıştı. Dolayısıyla tecahül-ü arifaneden de gelemiyordum, beni Meclis’te görmüştü.

O sabah da AP’nin İzmit milletvekillerinden biri Meclis’te sözlü soru önergesi vermiş hakkımda, Dışişleri memurlarından biri böyle bağırdı mı diye.

“Yaz bakalım,” dedi Turan Güneş: “Bakanlığımda yapılan araştırmada Sevil Avcıoğlu adında bir şahsın çalışmadığı anlaşılmıştır. Filhakika Sevil Yurdakul isminde bir memurumuzun bulunduğu anlaşılmışsa da kendisinin Meclis’e gitmediği, konuyla ilgisinin bulunmadığı saptanmıştır.“

Bunu yazdırdıktan sonra da, gidip o İzmit milletvekilini bulmamı ve meseleyi tatlıya bağlamamı istedi; babamın Kandıra kaymakamlığını, Kocaeli valiliğini kullanacaktım.

Ertesi gün annemle saçlarımızı yaptırdık, süslenip gittik. Annem yine kendisini Şekip Yurdakul’un eşi olarak tanıttı, adam çok memnun oldu, babamın hizmetlerini anlattı, sonra da “Aileniz için ne yapabilirim, buyrun,” dedi. Sözü ben aldım.

“Siz dün sabah hakkımda sözlü soru vermişsiniz, Bakan beni çağırdı, çok zor durumda kaldım,” dedim. Adam şaşırdı.

“Allah Allah,” dedi, “ben bağıran kadını gördüm, böyle yaşlı başlı, beyaz saçlı, yelloz biriydi, sizinle ilgisi yoktu,” dedi. Çok özür diledi ve sorusunu geri aldı.

Anvers
İlk tayinim Belçika’ya, Anvers’e çıktı, C Post’una. Haritayı açıp baktım burası neresi diye, sonra ona da şükrettim. Ben hep Paris’e gitme hayali kuruyordum, ama çocukları alıp gittim.

Kahire
Rotasyonum 1977’de Kahire oldu; yine CHP hükümeti vardı, Gündüz Ökçün Dışişleri Bakanı’ydı, “Belçika’da kalayım, çocuklar çok güzel okuyor,” dedim, Brüksel’de papaz okuluna gidiyordu büyük oğlan, ilkokul üçteydi, küçük de benim yanımda, Fransızca eğitim veren bir Yahudi okuluna gidiyordu. Anvers ne Paris’ti, ne de Londra; kimsenin gelmek istemediği bir konsolosluktu. “Bize yakın insanların böyle özel muamele istemesi hiç hoş değil,” dedi Ökçün, ben de Mısır’ı boyladım. O da bizim oturduğumuz apartmandaki elmas tüccarı Yahudilerin verdiği akılla oldu, çünkü aslında Cezayir lafı vardı; ”kadın başına, çocuklarla Cezayir’de ne yapacaksın, bari Mısır olsun,” dediler, Gündüz Hoca o kadarını ayarladı.

Kahire’den merkeze dönmemin onuncu gününde 12 Eylül oldu.

12 Eylül ve Doğan Yurdakul
12 Eylül’de önce CHP’yi kapattılar. Ben de partinin karşısında bir ev tutmuştum, Çevre Sokak’ta. Bu sefer küçük Doğan'ın macerası başladı. Yankı dergisinde çalışıyordu, karısı Leyla da Agence France Press’teydi. Uslu duruyorlar sanıyordum, meğerse eski davaları varmış sürüncemede kalan. 300-400 yıl hapis istediler, Doğan da yurtdışına kaçmak zorunda kaldı. O kaçana kadar biz de ölüp bittik. Benim elimden gelen hiçbir şey yoktu, yurtdışında olsam belki birşeyler yapabilirdim, herşeyi riske atıp pasaport ayarlamak gibi. Girmek istemiyordu içeriye, çünkü öğrenci olarak girdiğinde işkence görmüştü. O Belçika’ya gitti, karısı Fransa’ya gitti, sonra Fransa’da buluştular. Koşulları çok kötüydü, siyasi mülteci olarak girdikten sonra tamamen yalnız bırakılmışlardı. Kürt olarak sığınma hakkı isteselerdi rahat edeceklerdi. On yıldan uzun sürdü o dönem, 1992'ye kadar; Özal zamanında Anayasa'dan 141-142 kaldırılınca dönebildi.

1980-1985 arasında ben beş yıl merkezde kaldım; korkunçtu, Kültür Dairesi’nin başındaydım ama o kadar az para alıyordum ki çıplak kalmak üzereydim. Türkiye’nin Düzeni’nden gelen parayla alınmış bir ev vardı, onu sattım, o parayla geçindik.

Ürdün
Ardından Ürdün’e gittim 1985’te ve dört yıl kaldım. Çocuklar mecburen Ankara’da kaldı, çünkü orada okul yoktu; ikisi de ODTÜ’ye girdi.

Ürdün’ün her günü aynıydı, Kral çıkıp nehir konuşma yapıyordu, bir kral geliyor bir diğeri gidiyordu, ülkede ne olup bittiğini bilmiyorduk, birşey olduğu da yoktu. Muhalefet yoktu, yapmaya kalkanlara Muhaverat tarafından sopa çekiliyordu, bizdeki Ziverbey gibi. Doğan Avcıoğlu tutukluyken akıl ettim, Turan Akyol’dan “kalp hastasıdır” diye rapor aldım, Doğan’a ilişmediler. Bunda raporun dışında Doğan’a saygı duymaları da etken olmuştu sanırım, çünkü geniş bir kütüphane ve masa tahsis ettiler, çalışmasına izin verdiler.

Bregens
Ürdün’den merkeze döndüm ve bir kez daha Paris’e gidemeyip Bregens’e tayin oldum, çünkü küçük Doğan kaçıp Paris’e gitmişti. Tayin öncesinde Dışişleri Bakanı İlter Türkmen, kardeşimin nerede olduğunu sordu, Paris’te olduğunu söyleyince “Unut öyleyse Paris’i,” dedi, unuttum ben de.

Bregens, Avusturya’nın batısında, göl kenarında küçük bir köy. İşçiler olduğu için burada bir konsolosluk kurulmuştu. Ürdün’den de beter kasvetli bir yerdi, güneş yoktu, başka bir diplomatik misyon da yoktu. Ürdün’de hiç değilse Türküz diye iltifat görüyorduk. Bregens’de yılda bir kere, gölün üstünde Carmina Burana sahnelerlerdi, o kadar. Sıkıntıdan çatladım.

Nihayet Paris
Sonra Hikmet Çetin, ardından da Deniz Baykal dışişleri Bakanı oldu; 1993 sonunda nihayet Paris’e gidebildim, 1998’e kadar da kaldım. Doğan Yurdakul, ben Bregens’deyken yurda dönmüştü. Aydınlık’ta çıkan her yazı, Doğan’ın sorumluluğundaydı, yazı işleri müdürü olduğu için; hemen her ilde dava açılmıştı.

Sonra emekli oldum.