27.4.26

Dostumuz Bağışlanmaz Bir Suç İşledi

Böyle olmasını hiçbirimiz beklemiyorduk. Yani neresinden bakarsanız bakın, Can mantıklı ve aklı başında bir insandı. Normal miydi? Sanırım can alıcı bir soru olabilir bu. Sabah kalktığında banyoya gidip aynadaki yüzle konuşan biri normal midir? Kızılderililerin bir bildiği vardır diye, mümkün olduğunca fotoğraf çektirmekten kaçınan biri? Kesin bir yanıt vermenin güç olduğunu görüyorsunuz – elimizdeki ipuçları yeterli değil, ön yargımıza göre iki yöne de çekilebilir, düşüncemize uygun olarak yorumlanabilirler. Oysa önyargılardan kurtulmamız gerekiyordu, Can’ın davranış bozukluğunu daha iyi kavrayabilmemiz için. O yüzden yukarıdaki örnekler göz önüne alınmadı. Daha somut bazı göstergeler olmalıydı – yıllarca anlaşılabilir davranışları saptamış ve emretmiş bir beynin bir gün aniden yoldan çıkmasını, çarpık komutlarla, içinde barındığı bedeni böylesine bir suça yönlendirmesini açıklayacak, en azından olası ve anlaşılabilir kılacak bazı göstergeler.

Benim evimde toplandığımız bir akşam, insanın neden suç işlediğini tartışmaya başlamıştık, özellikle de akıllı, geçim sıkıntısı olmayan, genelde normal sayılan insanların. Herkes birşeyler söyledi, çeşitli kuramlar ortaya atıldı, ancak Can’dan hiç ses çıkmıyordu. Bir ara gazeteyi okumaya başladı. Tartışmanın cinayet üzerinde yoğunlaştığı bir sırada Can söze karıştı.

“İnsan sıkıldığı ve yeni birşeyler yapmak istediği için sizin ‘suç’ olarak nitelendirdiğiniz şeyleri yapamaz mı?”

Şaşırmıştık. O güne kadar pek çok tartışma yapmıştık – Can bunların hepsine renk katmış, sağlam düşünceleri ve konuyu deşen sorularıyla hepimizi etkilemişti. Ancak bu seferki sorusu, beklenmedik derecede anlamsızdı. Suç’u bir eğlence aracı olarak göstermeye çalışıyordu.

“Evet ama, çekirdek yemekle, ne bileyim, adam öldürmek arasında bir fark yok mu sence?” diye sordu Şener.

Ama onu duymamıştı. Biraz sinirli bir hareketle, gazetenin ilk sayfasında iri başlıklı bir haberi gösterdi bize.

“Bakın burada ne yazıyor: ‘KORKUNÇ TAKLA – Dün saat 15:30 sularında Kadıköy’ün pek işlek olmayan Kabil Sokağında kimliği belirlenemeyen bir şahıs takla attı. Az sayıdaki görgü tanığının ifadesine göre uzun boylu ve esmer olan bu kişi, daha sonra hızla olay yerinden uzaklaştı. Güvenlik Kuvvetleri aramalarını sürdürüyor. Olayı görenlerden Necla Yankı, güvenlik kuvvetlerinin gelmesinden kısa bir süre sonra bir sinir krizi geçirerek takla atmaya kalkıştı, ancak çevredekilerin müdahalesiyle kurtarılarak Erenköy Sinir Hastalıkları Kliniğinde tedavi altına alındı. Emniyet Müdürlüğünce yapılan açıklamada halka sakin olma çağrısı yapıldı ve suçlunun en kısa sürede yakalanacağı belirtildi. Köşe yazarlarından birisi de bu konuyu ele almış. Ne diyorsunuz buna?”

Kimse konuşamıyordu. Bu dehşet verici haberi biz de okumuştuk. Bir adamın güpegündüz, sokak ortasında takla atacağını düşünmek bile yeterince tüyler ürperticiydi.

“Yakalandığında ne ceza yer sizce?” diye sordu Can.

Bakın, ben ölüm cezasına karşıyım ama bugünkü ceza hukukumuzda bu suçun karşılığı ölümdür. Bunu açıkça söyledim Can’a.

“Hafifletici nedenler bulurlarsa ömür boyu hapse çevrilebilir belki,” dedi Metin.

“Sizce bu son derece yerinde mi olur?” dedi Can. “Takla atmak korkunç bir suç mu? Söylesenize, neden?”

“Ama Can,” dedi Işıl, “bunun suç olduğunu herkes biliyor. Hırsızlık yapmak, adam öldürmek neden suçsa o yüzden.”

“Ayrıca toplumun düzenini de tehdit ediyor. Kendin okudun, olayı gören başka birisi de takla atmaya kalkışmış. Durdurmasalarmış gidiyormuş kadın. Akıl hastanesine yatırılmış. Başkalarının sağlığını olumsuz etkileyen, sağlıklı düşünmelerini doğrudan engelleyen davranışlar suç sayılmamalı mı sence? Uyuşturucu kullanmak da serbest mi bırakılsın yani?” dedi Arif.

“Gerçekten böyle düşündüğünüze inanamıyorum,” dedi Can. Bir süre sessiz kaldı. “Ne olur, biraz mantıklı olun. Altı üstü bir takla bu. Başkalarını da takla atmaya yöneltiyorsa ne olmuş yani? Takla atmak isteyen atar. Size ne? Devlet bireyi, bireye rağmen koruyabilmeli mi? Hem ne demek ‘korumak’? Ne zararı var takla atmanın?”

“Ne demek ne zararı var? Can, ahlak denilen birşey var, toplumsal değerler var. Bunlar armut mu? Kalabalık bir caddenin ortasına sıçmak da mı normal karşılanmalı? Ne dediğinin farkında mısın sen? Takla atmayı nasıl savunursun?” Işıl gerçekten içerlemişti.

Can gülmeye başladı. Uzun bir süre, yüksek sesle güldü. Hepimiz onu seyrediyorduk. Birşeylerin yolunda gitmediğini ilk o zaman sezdim sanırım.

“Ne var? Ne gülüyorsun öyle?” diye çıkıştı Metin kızgınlıkla. Can’a hepimizden çok bağlıydı.

“Nasıl gülmem yahu, ne diyorsun sen? Söylediklerinizi duymuyorsunuz galiba? Uyuşturucuya, hırsızlığa, adam öldürmeye, herşeye benzettiniz takla atmayı. Takla!”

Duraksadı, hepimizi teker teker süzdü, sonra yeniden sırıtmaya başladı.

“Şimdi çaktım! Ulan, ben de ciddi ciddi cevap veriyorum. Bayağı iyi işlettiniz beni, helal olsun. Sazan gibi yuttum ben de.” Biraz duruyor, sonra yeniden kıkırdamaya başlıyordu.

“Alay mı ediyorsun?” diye sordu Şener. “Bence senin dışında herkes çok ciddi burada.”

“Tamam, tamam. Çok ciddisiniz, peki. Bırakın artık. Benim karnım acıktı. Birşeyler yemek isteyen var mı?”

Gülümsedi. Bizimle gerçekten alay ediyor gibiydi. Hava çok gerginleşmişti.

“Pek iştahınız yok demek. Peki.” Mutfağa doğru giderken birden döndü.

“Aklıma ne geldi: gazetede yazan olayı ben yaratmış olsaydım, taklayı sokağın ortasında ben atmış olsaydım yani, ne yapardınız?”

“Kes artık. Saçmalıyorsun,” dedi Metin.

“Peki. Öyleyse itiraf ediyorum. Dün 15:30 sularında Kadıköy Kabil Sokakta takla atıp kaçan uzun boylu, esmer şahıs benim.”

“Dün bizimle birlikteydin, unuttun mu?” dedi Işıl. “Moda’da Polanski’nin filmine gittik, sonra da McDonald’s’ta birşeyler atıştırdık.”

“Tamam. Ama bir ara yanınızdan ayrıldım. Birkaç dakikalığına. Fark etmemiş olabilirsiniz. Kabil Sokak ana caddeye çok yakın. Bilirsin, arada sırada gruptan kopup ara sokaklara dalmak gibi huylarım vardır. Bu sefer de öyle yapmıştım. Canım birden takla atmak istedi, ben de attım. Pencereden bakan bir kadın avaz avaz bağırmaya başlayınca da koşarak uzaklaştım ve yanınıza gelip hiçbir şey olmamış gibi davrandım. Oldu mu?”

Evet, öyle bir huyu vardı gerçekten ve bunu da gariplikler listesine eklememizin doğru olacağını düşünüyorum. Söylediklerinin doğru olma olasılığı vardı, bir ara yok olmuştu biz yürürken, ama Can böyle birşey yapacak insan değildi. Bir ara sokağa girip takla atmak... Can topluma saygılı ve akılcı bir insandı, böylesine bir saçmalığa kalkışmış olamazdı. Bizi anlattıklarıyla çileden çıkarmaya çalışıyormuş ve ne yapacağımızı izlemekten büyük bir zevk duyuyormuş gibi bir hali vardı. Sırf bizi kızdırmak için söylüyor olabilirdi bütün bunları. Ama bundan sonra yaptığı şey tüm kuşkularımızı sildi; Can artık bildiğimiz Can değildi, dengesiz davranışlarda bulunan, suç eğilimleri gösteren, tehlikeli bir insandı o.

“Bana inanmıyorsunuz galiba,” dedi, “iyi öyleyse, size bir takla atayım da görün. Ben bu işin kitabını yazmış adamım.”

Ve ardından da halının üzerinde dediğini yaptı. Işıl yerinden fırlamıştı ama onu durdurmayı başaramadı. Can yerde oturmuş bize gülüyordu.

Metin üzerine atladı Can’ın, yakasına yapıştı.

“Neden yaptın bunu? Neden?” diye bağırdı. “Allah kahretsin!”

Işıl pencerenin önüne gitti. Ağlıyordu.

Ne yapacağımızı bilemez haldeydik. En sevdiğimiz dostumuz, gözlerimizin önünde, cezası ölüm olan bir suç işlemişti.

Diğerlerine baktım. Hepsinin yüzünde bu sözcükler yankılanıyordu” - cezası ölüm olan bir suç”.

Can doğruldu.

“Hepinize öneririm. Çok rahatlatıyor insanı.”

“Yeter artık,” diye bağırdı Şener. “Bu adam çıldırmış. Onu böyle oturup izleyecek miyiz? Cenk, birşeyler söylesene.”

Haklıydı.

“Can,” dedim, “durumun farkındasın herhalde. Lütfen sırıtmayı bırak ve beni dinle. Biz senin en yakın arkadaşlarınız ve sen hepimizin önünde korkunç bir suç işledin. Çok zor bu: bilinçli insanlar olarak şu anda bizim görevimiz seni polise bildirmek. Öte yandan hepimizin çok sevdiği Can’sın sen. Ne yapmamız gerekiyor sence?”

“Ben bu gece buraya hiç gelmedim, hiçbir şey bilmiyorum,” dedi Işıl, hıçkırıklarının arasında. Eşyalarını toparlama başlamıştı.

“Hiçbir yere gitmiyorsun,” dedi Can, “yerinde oturuyorsun ve Cenk Beyin başkanlığında bu vahim soruna acil bir çözüm getiriyoruz.”

Metin Can’ın üzerine yürüdü, ama Şener son anda araya girmeyi başardı. Metin’in gözleri yaşlarla doluydu.

“Allah kahretsin, ne yapmaya çalışıyorsun sen be? Kaçırdın mı? Biraz olsun düşünemiyor musun?” diye haykırdı.

Can bir süre Metin’e, sonra bize baktı. Sonra yeniden gülmeye ve alkışlamaya başladı.

“Muhteşem. Olağanüstü bir gösteri. Daha iyisi olamazdı. Oyunu kusursuz oynuyorsunuz. Buna takla atılır.”

Ve salonun ortasında takla atmaya başladı. Durmaksızın.

 

Sonraki geceler Can olmadan toplandık. Ona ne olduğunu anlamaya, ne yapacağımıza karar vermeye çalışıyorduk. Polise gitmek, bir anlamda Can’ı öldürmek olacaktı. Buna hiçbirimiz yanaşmıyorduk, başka bir çözüm olmalıydı. Metin’in fikri, aklımıza gelenlerin en iyisiydi: eğer Can’ın akli dengesini yitirdiğini kanıtlayabilirsek, idamdan kurtulabilirdi. Can’ın ciddi bir sinirsel bunalım geçirdiği açıktı; gözetim altında bir kliniğe yatırılması onun için tek çıkar yoldu. Böylece hem olayı gizlemiş olma yükünden kurtuluyor, hem de bir zamanlar aklı ve zekasıyla bizi büyüleyen Can’ın iyileşebilmesi için elimizden geleni yapmış oluyorduk.

Uzun süre bir başlangıç noktası bulamadık. Can’da son zamanlarda görülen gariplikleri saptamaya giriştik önce, ama bunlar pek belirleyici olamıyordu. Sonra Işıl, Can’ın yakınlarda çok sayıda cinayet romanı okuduğunu anımsadı. Bu bir ipucu olabilirdi. Bir gece Can’a gittim, hangi kitapları okuduğunu görmek için; belki bir şekilde bu cinayetlerden etkilenmiş, suç işlemeye karşı olan direnci zayıflamıştı.

“Can, takla atma konusunda düşüncelerini değiştirmiş olabilir misin?” diye sordum.

“Ah, ne geceydi ama. Müthiştiniz. Ama itiraf et, benim taklalar da fena değildi, ha?”

Gözlerine, yine o parıltı gelmişti. Hastaydı, hem de çok.

“Işıl, son zamanlarda epey çok cinayet romanı okuduğunu söyledi. Doğru mu?”

“Evet. Bir sürü Agatha Christie. Cinayet etiği üzerine seninle konuşmak isterim.”

“Kitapları görebilir miyim?”

“İşte. Ne yapmaya çalışıyorsun?”

“Bak Can, seninle açık konuşacağım. Sinirsel bir rahatsızlık geçirdiğini düşünüyorum. Bununla birlikte giden bir de suç işleme dürtüsüne karşı koyamama durumu var. Okuduğun kitapların böyle bir etkide bulunmuş olabileceğinden kuşkulanıyoruz.”

“Biz ha? Hala o takla oyunu. Çok eğlenceli doğrusu. Ben de oynamak isterim. Can’daki suç eğilimlerinin kaynağını saptama kurulu. Bak ne diyeceğim: şu kitapları incelemek gerçekten iyi fikir. Hadi bakalım, işe yarar bir ipucu bulabilecek miyiz?”

Bir zamanlar hayranlık uyandıran bir beyne sahip bu insanın, böyle bir duruma düştüğünü görmek kahrediciydi. Kitaplara bakmaya başladım, o da aynı şeyi yapıyordu.

“Tamam, buldum işte!” dedi birden. “Buna ne dersin?”

Sirkimize Hoşgeldiniz adlı bir kitaptı bu.

“Konusu ne?” diye sordum.

“Cinayet! Küçük bir şehirde peş peşe insanlar öldürülüyor, çok garip biçimlerde. Sonunda katilin, oraya gelen sirkte çalışan bir akrobat olduğu ortaya çıkıyor. Ve işte süper ipucu. Hastings, çocukken bir keresinde babasının nasıl takla attığını anlatırken çözüyor Poirot bütün cinayetleri! Nasıl, daha iyisi olamaz, değil mi?”

Kitabı okumak ve diğerlerine göstermek için aldım. Artık hiç kuşku kalmamıştı. Can bilinçaltında, okuduklarından etkilenmiş ve bu durum, geçirdiği –herkesin başına gelebilecek– hafif ruhsal bunalımla birleşince ortaya bu üzücü sonuç çıkmıştı. Ancak bu ruhsal bozukluk nedeniyle, işlediği suçtan sorumlu tutulamazdı. Dostları olarak, onun bir kliniğe yatırılmasının en iyisi olacağına karar vermiştik.

Bu karara vardıktan sonra durumu açıklayan bir rapor yazmaya koyulduk, savcılığa verilmek üzere. Yazmayı bitirdiğimiz akşam Can çıkageldi.

“Aaa, bu hiç olmadı işte. Benden habersiz, kurul nasıl toplanır? Neler yapıyorsunuz bakalım?”

Metin kararımızı Can’a anlattı.

“Güzel, güzeel,” dedi Can, keyiflenmiş gibiydi, “çok iyi düşünmüşsünüz. Polisi kim oynuyor peki? Ben tanıyor muyum?”

Işıl yine pencereden dışarı bakmaya başladı. Can’ı böyle görmeye dayanamıyordu.

 

Can’ın başına gelenler hepimiz için çok sarsıcı oldu. Son ana dek bunun bir oyun olduğunu düşündü Can, onunla dalga geçtiğimizi sanıyordu.

Ne yazık ki yapılan muayenede, akli dengesinin yerinde olduğu saptandı.

Doktoru da bizim ayarladığımıza inanıyordu. Mahkemede sürekli güldü. Bazen ayakta el çırpmaya başlıyor, “Bravo!” diye bağırıyordu. İşlediği suçun ne denli ağır olduğunu kavrayamıyordu.

Ve onu çok sevmemize karşın, Can’ın eskisi gibi olmadığını açıkça görüyorduk. İnanmak istemiyorduk ama o, işlediği suçtan zevk duyan bir cani olmuştu ve eline fırsat geçse, aynı şeyi hiç çekinmeden yeniden yapardı. Bu aşamadan sonra onu korumaya çalışmak, aynı suçu paylaşmak olacaktı.

Cezası ömür boyu hapse çevirmek için yaptığımız girişimlerden de bir sonuç çıkmadı.

Can idam edileceğine de hiç inanmadı. Son sözleri hepimize büyük acı verdi. “Baksanıza,” demişti, “Metafizik Komedi Kumpanyasının bir üyesi olmak harika. Sizin kadar yetenekli rol arkadaşı kaç kişiye nasip olur? Bundan sonraki çalışmalarımızı filme alalım.”

İdam sehpasında da o deli gülüşüyle gülmüş olmalı.

 

(1990)