Oğuz Atay: Durağa yolcusundan önce gelen otobüs. Durak güzergahta işlenmemiş. Otobüs sefer programında yok, nereden geldiği nereye gideceği de belirsiz. Şoför sürekli söyleniyor; kıyafeti bir garip. Otobüs durakta kapılarını açmadan biraz bekleyip gidiyor, geldiği gibi, hızla.
Atay’ı lisede okumaya başladım ve vuruldum – ÖYS’ye
hazırlanıyordum, 1986'ydı, sıcak bir hazirandı, deniz kıyısında kahkahalara boğularak
Tutunamayanlar’ı okuduğumu hiç unutmuyorum. İronisi ve yaratıcı zekası (dandini
dastana vs.) göz kamaştırıcıydı. Zekiydi, mühendisti, çok iyi yazıyordu – bütün
kitaplarını yalayıp yuttum, Günlük yayımlandığında sansürlenen sözcükleri tıpkıbasım
sayfalardan okumak için günlerimi verdim. Atayist olmamak neredeyse imkansızdı
benim için, ben de bir Atayist olarak yazmaya başladım. Yaklaşık kırk yıl sonra
Tutunamayanlar’ı tekrar elime aldığımdaysa çok şaşırdım – sürekli şikayet
hali bu kez ironisinin önüne geçti, yadırgadım, sonra bunun aslında yeni okur
kuşakları için ilgi çekici olabileceğini düşündüm – aşağıda döneceğim.
O dönemde yine çok sevdiğim J.D. Salinger’la Atay’ın bazı ortak
yanları vardı: İkisi de akıllı ergenlerin gözlemini, yani yetişkinlerin sahte,
ikiyüzlü, içten pazarlıklı, yapmacık bir dünyada yaşadığı içgörüsünü paylaşıyordu
ve bu sahteliği anlatısının temeli yapmıştı. Salinger’ın stratejisi fazlasıyla
zeki ve “evrenle armoni içinde” bir ailenin fertleri aracılığıyla bu sahteliği
sergilemek ve aşmaktı. Atay’ın stratejisiyse oldukça zeki ama profesyonel ve
duygusal hayatta başarısız erkek karakterler aracılığıyla bu sahtelik
karşısında yenilgiyi, çaresizliği, çıkışsızlığı kabullenmek, kendi yarattığı
kurban mitine herkesi (ve özellikle kendisini) inandırıp zeki ve komik bir
anlatımla sızlanmaktı.
Atay, kendisini daha büyük şeyler için hazırlamış bir insan
– babası gibi siyasete atılıp toplumu şekillendirmeyi düşünmüş ama olmamış; bir
arkadaşıyla ortaklaşa bir şirket kurmuş ama başarısız olup iflas etmiş;
evlenmeyi “sahicilik”e karşı yapılabilecek en büyük ihanet olarak görmüş, sonra
evlenmiş, ama beceremediğini düşünüp boşanmış. Sevilen bir üniversite hocası
olmak ona yetmemiş çünkü uzmanlığını kendi “calling”i olarak görmemiş. Askerlik
onu biçimlendirmiş, pek çok şehirli Türk erkeğini biçimlendirdiği gibi –
memleketin insan malzemesini ve sefaletini muhtemelen ilk kez burada bu kadar
yakından görmüş, askerliğin düzeninde ülkenin düzenini okumuş, hem kahrolmuş
hem de acımış. Buradan kendisine bir misyon biçmiş – siyaset üzerinden doğrudan
yapamadığı şeyi yazarak yapmaya, en azından gördüğü ve yapmak istediği şeyleri
anlatmaya karar vermiş. Kemal Tahir ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi,
karakterlerini hem birer birey, hem de Türk toplumunun yapı taşları tipler olarak
görmeye meyletmiş, yazdıklarında bireysel meseleleri hep toplumsal meseleleri
anlatmanın yolu olarak kullanmış. Ancak teşhisleri sistemik değil anekdotal;
dönüşümcü değil, “actionable” değil – evliliğe nasıl bakıyorsa memlekete de
öyle bakıyor. Ve bu bakış aslında eleştirdiği aydın bakışından uzun boylu
farklı değil – “noble savage” anlatısıyla kendisini kandırmayacak kadar
kötülüğe ve hinliğe tanık olduğu için, kendisini de bu kötülüğün dışında
kalmayı her zaman beceremese de en azından kalmayı isteyen bir aydın olarak
konumladığı için o mesafeyi aşması mümkün olmuyor – halkın derdine tercüman
olmaya soyunduğu yerde (Tehlikeli Oyunlar’daki askere mektup
yazma sahnesi) yine kendi dertlerini anlatmaya, bunu yaparken de bizzat o
dertleri yaratmış sınıfla (o dönemde bu sınıfı ordu ve namussuz tüccarlar
oluşturuyordu) yakınlık tesis etmeye (“albayım”) yöneliyor. Bunun da farkında –
zaten Oğuz Atay’ı farklı kılan da bu farkındalık, kendisine de yöneltmekten
çekinmediği sarkazm.
Atay’ın sesi kendi döneminin edebiyat ortamıyla son derece
uyumsuz, bireyi ve toplumsal meseleleri ele alış biçimi yaygın kabul görmüş
biçimlere uymuyor – bu anlamda Tanpınar’ın ve Atılgan’ın kaderini paylaşıyor[1].
Bir ortak noktaları daha var – üçü de "Kadın”dan korkuyor. Bu korkuyla başa
çıkma yöntemleri de yine temelsiz bir “üstten bakış”.
Oysa Atay’ı sonraki kuşaklar için bu kadar cezbedici kılacak
şey tam da bu ses, hatta “iç ses” – oyunların farkında olan ama dışında
kalamayan, kalamadıkça acılaşan ama kendisini de eleştirdiği, çuvaldızı
kendisine batırabildiği için başkaca bir şey yapması gerekmeyen duyarlı
gençlerin, kafalarının içinde bayıla bayıla yankıladığı bir iç ses. Atay’ın çok
sevilmesini sağlayan bir diğer unsur da zaten bu eleştirellik – 70’lerde değil
de 80’lerde parlamasının altında, toplumcu bakışın yerini bireyci bakışın
alması ve Atay’ın hedefine koyduğu kutsal ineklerin bu muameleyi hak ettiğine
dair çok daha geniş bir oydaşmanın ortaya çıkmış olması yatıyor.
Bazı yazarlara böyle oluyor – edebiyat dünyası onlara hazırlıksız
yakalanıyor ama eninde sonunda yetişiyor.
[1] Modern
Türk edebiyatının en iyi ve en önemli üç yazarına eklenecek Latife Tekin’in
kaderinin bu olmaması ilginç – Tekin Sevgili Arsız Ölüm’le
çıkageldiğinde onun fantastik (biraz estetize edilmiş ama yine de sahici)
fakirlik anlatısı çok daha kolay kabul ediliyor edebiyat dünyası tarafından –
vakti gelmiş iyi fikir muamelesi görüyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
adınızın görünmesini istiyorsanız ama google hesabınız yoksa lütfen yorumunuzun sonuna adınızı ekleyin.