11.5.26

Atay’a Hazırlıksız Yakalanmak

 Oğuz Atay: Durağa yolcusundan önce gelen otobüs. Durak güzergahta işlenmemiş. Otobüs sefer programında yok, nereden geldiği nereye gideceği de belirsiz. Şoför sürekli söyleniyor; kıyafeti bir garip. Otobüs durakta kapılarını açmadan biraz bekleyip gidiyor, geldiği gibi, hızla.

Atay’ı lisede okumaya başladım ve vuruldum – ÖYS’ye hazırlanıyordum, 1986'ydı, sıcak bir hazirandı, deniz kıyısında kahkahalara boğularak Tutunamayanlar’ı okuduğumu hiç unutmuyorum. İronisi ve yaratıcı zekası (dandini dastana vs.) göz kamaştırıcıydı. Zekiydi, mühendisti, çok iyi yazıyordu – bütün kitaplarını yalayıp yuttum, Günlük yayımlandığında sansürlenen sözcükleri tıpkıbasım sayfalardan okumak için günlerimi verdim. Atayist olmamak neredeyse imkansızdı benim için, ben de bir Atayist olarak yazmaya başladım. Yaklaşık kırk yıl sonra Tutunamayanlar’ı tekrar elime aldığımdaysa çok şaşırdım – sürekli şikayet hali bu kez ironisinin önüne geçti, yadırgadım, sonra bunun aslında yeni okur kuşakları için ilgi çekici olabileceğini düşündüm – aşağıda döneceğim.

O dönemde yine çok sevdiğim J.D. Salinger’la Atay’ın bazı ortak yanları vardı: İkisi de akıllı ergenlerin gözlemini, yani yetişkinlerin sahte, ikiyüzlü, içten pazarlıklı, yapmacık bir dünyada yaşadığı içgörüsünü paylaşıyordu ve bu sahteliği anlatısının temeli yapmıştı. Salinger’ın stratejisi fazlasıyla zeki ve “evrenle armoni içinde” bir ailenin fertleri aracılığıyla bu sahteliği sergilemek ve aşmaktı. Atay’ın stratejisiyse oldukça zeki ama profesyonel ve duygusal hayatta başarısız erkek karakterler aracılığıyla bu sahtelik karşısında yenilgiyi, çaresizliği, çıkışsızlığı kabullenmek, kendi yarattığı kurban mitine herkesi (ve özellikle kendisini) inandırıp zeki ve komik bir anlatımla sızlanmaktı.

Atay, kendisini daha büyük şeyler için hazırlamış bir insan – babası gibi siyasete atılıp toplumu şekillendirmeyi düşünmüş ama olmamış; bir arkadaşıyla ortaklaşa bir şirket kurmuş ama başarısız olup iflas etmiş; evlenmeyi “sahicilik”e karşı yapılabilecek en büyük ihanet olarak görmüş, sonra evlenmiş, ama beceremediğini düşünüp boşanmış. Sevilen bir üniversite hocası olmak ona yetmemiş çünkü uzmanlığını kendi “calling”i olarak görmemiş. Askerlik onu biçimlendirmiş, pek çok şehirli Türk erkeğini biçimlendirdiği gibi – memleketin insan malzemesini ve sefaletini muhtemelen ilk kez burada bu kadar yakından görmüş, askerliğin düzeninde ülkenin düzenini okumuş, hem kahrolmuş hem de acımış. Buradan kendisine bir misyon biçmiş – siyaset üzerinden doğrudan yapamadığı şeyi yazarak yapmaya, en azından gördüğü ve yapmak istediği şeyleri anlatmaya karar vermiş. Kemal Tahir ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi, karakterlerini hem birer birey, hem de Türk toplumunun yapı taşları tipler olarak görmeye meyletmiş, yazdıklarında bireysel meseleleri hep toplumsal meseleleri anlatmanın yolu olarak kullanmış. Ancak teşhisleri sistemik değil anekdotal; dönüşümcü değil, “actionable” değil – evliliğe nasıl bakıyorsa memlekete de öyle bakıyor. Ve bu bakış aslında eleştirdiği aydın bakışından uzun boylu farklı değil – “noble savage” anlatısıyla kendisini kandırmayacak kadar kötülüğe ve hinliğe tanık olduğu için, kendisini de bu kötülüğün dışında kalmayı her zaman beceremese de en azından kalmayı isteyen bir aydın olarak konumladığı için o mesafeyi aşması mümkün olmuyor – halkın derdine tercüman olmaya soyunduğu yerde (Tehlikeli Oyunlar’daki askere mektup yazma sahnesi) yine kendi dertlerini anlatmaya, bunu yaparken de bizzat o dertleri yaratmış sınıfla (o dönemde bu sınıfı ordu ve namussuz tüccarlar oluşturuyordu) yakınlık tesis etmeye (“albayım”) yöneliyor. Bunun da farkında – zaten Oğuz Atay’ı farklı kılan da bu farkındalık, kendisine de yöneltmekten çekinmediği sarkazm.

Atay’ın sesi kendi döneminin edebiyat ortamıyla son derece uyumsuz, bireyi ve toplumsal meseleleri ele alış biçimi yaygın kabul görmüş biçimlere uymuyor – bu anlamda Tanpınar’ın ve Atılgan’ın kaderini paylaşıyor[1]. Bir ortak noktaları daha var – üçü de "Kadın”dan korkuyor. Bu korkuyla başa çıkma yöntemleri de yine temelsiz bir “üstten bakış”.

Oysa Atay’ı sonraki kuşaklar için bu kadar cezbedici kılacak şey tam da bu ses, hatta “iç ses” – oyunların farkında olan ama dışında kalamayan, kalamadıkça acılaşan ama kendisini de eleştirdiği, çuvaldızı kendisine batırabildiği için başkaca bir şey yapması gerekmeyen duyarlı gençlerin, kafalarının içinde bayıla bayıla yankıladığı bir iç ses. Atay’ın çok sevilmesini sağlayan bir diğer unsur da zaten bu eleştirellik – 70’lerde değil de 80’lerde parlamasının altında, toplumcu bakışın yerini bireyci bakışın alması ve Atay’ın hedefine koyduğu kutsal ineklerin bu muameleyi hak ettiğine dair çok daha geniş bir oydaşmanın ortaya çıkmış olması yatıyor.

Bazı yazarlara böyle oluyor – edebiyat dünyası onlara hazırlıksız yakalanıyor ama eninde sonunda yetişiyor.

 



[1] Modern Türk edebiyatının en iyi ve en önemli üç yazarına eklenecek Latife Tekin’in kaderinin bu olmaması ilginç – Tekin Sevgili Arsız Ölüm’le çıkageldiğinde onun fantastik (biraz estetize edilmiş ama yine de sahici) fakirlik anlatısı çok daha kolay kabul ediliyor edebiyat dünyası tarafından – vakti gelmiş iyi fikir muamelesi görüyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

adınızın görünmesini istiyorsanız ama google hesabınız yoksa lütfen yorumunuzun sonuna adınızı ekleyin.