Ak-sayanlar IV
Son zamanlarda aktarma ve
saklamanın, yapılabilecek en iyi şey olduğunu düşünerek, edebiyat ve
görsel sanatlar arasında bir zamanlar var olan -şimdi ise ayrılmış- iki
alanın yan yanalığını daha sıkı dokumak, anlatım olanaklarını genişleterek
kendi içinde katmanlanan bir iz yaratabilmek adına yazarlar ve sanatçılarla
bir araya geliyoruz. Kendine ait bir sanat ve yazı diline sahip olan yazar ve
sanatçıların birbirine ulaşma olanağını arttırmak ve bu temas aracılığı ile
oluşan nefesin izini tarla sürer gibi sürmek ve bu sürecin mümkün
olduğunca devam etmesini sağlayabilmenin başka bir eşik
oluşturabileceğine inanıyoruz. Dördüncü dosyamızda, yazar Cem Akaş ile
fotoğraf sanatçısı Orhan Cem Çetin’i bir araya getirdik.
Çınar Eslek
Bugün, sanatın estetik kuramları terk
etmesi, bu terk ediş sonucu sanata dair soru sormaktan çok dış görünüşle
ilgilenmesi ve her türlü düşünceyi, bakış açısını yavaş yavaş
kendinden uzaklaştırması çoğu zaman üretilen yapıtların genel bir dil yada
görünüş içinde yer almasına neden olabiliyor. Düşünme zemini hızlıca
ayaklarımızın altından çekilirken üretilen her çalışma hoş ve güzel tanımlamasından
öteye gitmiyor. Her şey, güzellik kaygısı içerisinde sunuluyor, var olmak
ve devam edebilmek için bir araya gelinen beraberlik diğerlerini anlamak ve
tanımaktan çok görmezlikten geliniyor. Çokluk yoğun alanlar kapladığı
için birbirine kenetlenmiş zincirler gibi yayılarak halkalar oluşturuyor.
Mevcut sanatın genel dil ortaklığı bu
doğrultuda kabuk değiştirirken kapalı devre çalışan mekanizmayı açık
devreye dönüştürebilmek adına her alan ile temas noktalarını çoğaltarak
daha çok tanımaya ve özne olanın, kendi de olanın gerçekliğini sunabilmesi
adına bu örnekler yeni teknik olanaklar ve bağlamlar ile birlikte sanat
yapıtlarına taşınabilir olması yeni bir dil oluşturabilir.
Tam bu noktada fotoğrafın bütün
teknik olanaklarına hakim sanatçı Orhan Cem Çetin, fotoğrafın ya da dijital
imgenin hiç olmadığı kadar kitle iletişim aracı olduğu bu dönemde bu
olanakları sanatın içinde sorunsallaştırarak daha öznel bir deneyim sunmaya
çalışıyor. Dilin kendisini mesele haline getiren yazar Cem Akaş ise dili
başlı başına bir oyun alanına dönüştürerek sekmeler yaratmaya
çalışıyor. Ak-sayanlar serisi için bu sayıda Orhan Cem Çetin ve Cem
Akaş ilk kez bir araya gelerek fotoğraf disiplinini konuşup birbirini
tanımanın başlangıcını oluşturdular.
Çınar Eslek: Siz uzun süredir fotoğraf alanının içindesiniz ve fotoğrafın bir çok
alanında yer aldınız.Uzun bir sürede Polaroid’te teknik yöneticilik yaptınız.
Orhan Cem Çetin: Polaroid’te teknik yöneticiydim. Sonra birden kafamda
sigortalar attı, ben fotoğrafçı olmak istiyorum ne işim var benim böyle
işlerin içinde dedim. Çınar Eslek: Cem Akaş ile aynı üniversitede
bulunmuşsunuz. Orhan Cem Çetin: Boğaziçi Üniversitesi. Ben
psikoloji mezunuyum. 85’te Sosyal Psikoloji Yüksek Lisansı'ndan kaydımı
sildirdim. 77 girişliyim, 90’da Paloroid’ten istifa ettim. Hadiye Cangökçe
ile Hezarfen Fotografya adlı stüdyoyu açtık ve tanıtım fotoğrafçılığı
yapmaya başladık. O gün bugündür şirketler dünyasını bir tarafa iterek
fotoğrafçılık yapıyorum. Cem Akaş: Şimdi olsaydı muhtemelen yine
şirketler dünyasını bir tarafa itmek zorunda kalacaktın. Orhan Cem Çetin:
Aslında sektörle tam olarak ilişkim kopmadı. Paloroid’e dışarıdan
danışmanlık yapmaya devam ettim. Şu anda da Sigma’ya danışmanlık yapıyorum.
Geçen senenin sonlarında ticari fotoğraf ile ilişkimi tamamen kestim, firmamı
kapattım, emekli oldum. Ders veriyorum ve danışmanlık yapıyorum. Bahçeşehir
Üniversitesi’nde saat ücretli olarak derslere giriyorum. Çınar Eslek:
Cem, sizin de, fotoğraf ile yakın bir temasınız var. Hatta, Can yayınlarından
çıkan Sincaplı Gece adlı romanınızın baş karakterini Mindy isimli bir
fotoğraf makinesi olarak kurdunuz. Kitabınız çok ince bir şekilde bir sistem
eleştirisi de yaparak, teknolojinin kendi gerçekliği doğrultusunda
olabilecek handikapları bize sunuyordu. Cem Akaş: Kitap fikri hiç
olmayacak yerlerden geliyor genellikle; Mindy de böyle oldu. Mesela bir gün
Moda’da yürürken önümden kaslı deprem uzmanımız geçti, “Bir insanın
güçlü olduğunu bir bakışta anlıyoruz, çünkü kasları var,” diye
düşündüm. Sonra “aslında bir insanın zeki olduğunu da bir bakışta
anlayabilsek ne komik olurdu,” diye düşündüm, ardından “mesela insanın
zihinsel gelişkinliğini saptayan bir fotoğraf makinesi olsa, böyle başının
üstünde rengarenk ışıklar gösterse,” diye düşündüm. Oradan da Sincaplı
Gece'nin fikri doğdu. Roman buradan başlıyor, ama hemen bir çapanoğlu
çıkıyor: Çekilen fotoğrafların bazılarında, çekim anında orada olmayan,
soluk renkli insanlar görünüyor. Bunlar kim, neredeler, neden fotoğraflarda
görünüyorlar derken roman dönmeye başlıyor. Sanat ve edebiyat ilişkisi
benim için her zaman geliştirilmesi, üzerinde durulması gereken bir ilişki
türü oldu. Bu bağlamda fotoğraf özel bir yere sahip. Bu yüzden Orhan Cem
Çetin ile ortak bir iş yapacağız. Can Yayınları’nın ciddi bir klasikler
dizisi var, bu klasiklerin kapak düzenini de çok klasik bir şekilde
yapıyoruz. Düzeni biraz hareketlendirmek istedik; yirmi klasik başlık
seçerek bunları Türkiye’den yirmi çağdaş fotoğraf sanatçısıyla
eşleştirdik. Şimdi her biri, bir klasik roman için özgün bir fotoğraf
çekecek. Kitapların yeni baskısında bu fotoğrafları kullanacağız, daha sonra
bu yeni seride kullanılan fotoğrafların sergisini de açacağız. Cem de o yirmi
fotoğrafçının arasında yer alıyor. Projeyi yirmi kitapla ve fotoğrafçıyla
sınırlamıyoruz elbette, devam ettireceğiz. Ben edebiyat ve fotoğraf
ilişkisini oldukça fazla önemsiyorum. Çınar Eslek: Edebiyat
tarafından bakılınca, edebiyat ile resmin daha çok yakınlaştırıldığını
görürüz. Fikret Mualla 1930’lu yılların ortalarında Paris’ten İstanbul’a
döndüğünde, yazar, sanatçı ve düşünürlerin buluşma noktası olan Yeni
Adam dergisi, şiir kitapları ve gazetelerdeki hikâyeleri resmeder. Bugüne
baktığımızda bu yönelim pek değişmemiştir. Cem Akaş: Tam da bu
yüzden! Ben bazı fotoğrafçıların yaklaşımında öykücü-anlatıcı bir göz
görüyorum. Bazı fotoğraflar hakikaten bir hikaye anlatan, bakan kişiye de o
hikayeyi anlattıran fotoğraflar. Bazı fotoğraflarla edebiyat arsında nerdeyse
doğal bir eşleşme var, ayrı tutulmaları yersiz. Orhan Cem Çetin:
Fotoğrafın selfie gibi çok bayağı bulunan kullanım alanları da var. Bunlar
hepsi aynı potadaymış gibi bir algı oluştu. Bunun sebebi fotoğrafın dünyada
yeni bir olgu olması olabilir. Zira yazıda da aynı şeyin olması gerekirdi.
Alışveriş listesi de yazıyorsun, şiir de yazıyorsun. O zaman sadece ikisi de
ince uzun diye ikisi de aynı şey mi? Cem Akaş: Sanırım bu biraz da
mecranın ne kadar demokratik olduğuyla da ilgili. Örneğin fotoğraf çok
demokratik bir mecra. Orhan Cem Çetin: Herkes fotoğraf çekiyor,
herkes yazı da yazabiliyor. Cem Akaş: Bloglar ve sosyal medya
olanakları artıktan sonra herkes yazı yazabiliyor. Daha doğrusu eskiden
yazılanların okunabilmesi için bir aracıya ihtiyaç vardı. O aracı yayıncıydı
ve yayıncının kontrolü söz konusuydu; burada bir darboğaz vardı. Yayıncı
seçiyor ve kapıyı tutuyordu hep. Şimdi bu engel kalkınca isteyen herkes yazar
ve fotoğrafçı olabiliyor. Orhan Cem Çetin: Olsun zaten, ne kadar
güzel bir şey. Cem Akaş: Kesinlikle. Geçenlerde şöyle bir cümle
okudum: “Herkes eninde sonunda bir iki tane kalbur üstü fotoğraf
çekebilecek durumda.” Dolayısıyla sanatçı kimliğini ve sanat eserini yeniden
tanımlamak gerekiyor. Orhan Cem Çetin: Bu çok hayırlı bir şey.
Başından beri ben şunu savunuyorum: Telefonlarla fotoğraf çekilmeye
başlanınca bir feryat etti herkes. Bu ne böyle, fotoğrafçılık ayağa
düştü diye. Oysa bu süper bir şey çünkü herkesin fotoğraf çekmesi,
biz profesyonelleri sadece yukarı iter. Kimse bir sergiye gittiğinde ya da
albüm sayfalarına baktığında kendi evde yapabileceği bir şeyi görmek
istemez. Bizim deyim yerindeyse kuş kondurmamız gerekiyor. Zanaatın da kıymeti
azalmış durumda. O zaman daha entelektüel, daha derin, daha katmanlı ve daha
metaforik düşünmemiz lazım ki fotoğrafta eksik olan da buydu zaten. Bir de
demokrat geçiniyoruz. Herkesin fotoğraf çekmesi, herkesin şiir yazması
ütopya değil miydi? Bu şahane bir şey, niye karşı çıkalım ki böyle bir
şeye?
Cem Akaş: Oradaki endişe sanırım herkesin fotoğraf diye yaptığı şeyin sonunda
fotoğraf sanatı olamayacağı kaygısı olabilir. Orhan Cem Çetin:
Olmayıversin. Sanat da o kadar yüce bir şey değil ki zaten. Cem Akaş:
Senin de değindiğin gibi, sonuçta, fotoğrafa anlamını veren fotoğrafa
bakan kişi. Asıl onu okumak lazım. Görülen şeyle verilecek anlam birbiriyle
bağlantılı. Örneğin edebiyatta açık yapıt okumaları denen şey de
okuyucunun yapıta kattığıdır; Biz ne kadar çok şey getirebiliyorsak bu bizim
zenginliğimiz oluyor. Orhan Cem Çetin: Evet, herkes fotoğrafı, duvara
astığı zaman sürecin tamamlandığını düşünüyorlar. Aslında bu sondan bir
önceki aşama. Eser, en önce izleyicinin zihninde oluşuyor. Cem Akaş: Sen,
fotoğrafçı olarak, çektiğin fotoğrafı bir anlam ile ilişkilendiriyorsun.
Senin koyduğun anlamla izleyicinin oluşturduğu anlam her zaman
örtüşmeyebilir. Bu senin için bir sorun teşkil ediyor mu? Orhan Cem
Çetin: Nadiren. Zaten yüzde yüz örtüşmesi mümkün değil. O yüzden
çok büyük bir problem olarak görmüyorum. Ama başı boş bırakmak da
istemem. O yüzden ben bir bağlam, bir çerçeve oluşturmaya çalışıyorum.
Bunu genellikle ya fotoğrafı isimlendirerek ya da bir sunuş metniyle yapıyorum.
Aynı serideki fotoğrafların hepsi bir araya gelince bir cümle
oluşturuyorlar. Ama bu- nun dışında izleyicinin gördüklerinden ne
çıkaracağı benim kontrolümün dışında. Bazen bazı fotoğrafların içine
cümle parçacıkları yazıyorum. O dili bilmeyen birisi bir şey anlamayabilir
tabii. Ancak bu da dert değil, bugün an- lamaz belki on sene sonra anlar.
İzleyiciyle beraber sanat ürettiğimi kabul ettiğim için bu hiç sorun
değil. Çınar Eslek: Üretimlerini izleyiciyi düşünerek mi gerçekleştiriyorsun?
Orhan Cem Çetin: Bana göre, birbirinden daha az önemli olmayan üç
unsur var: Eser, sanatçı ve izleyici. Aralarında bir hiyerarşi yok.
Sanatçıyı izleyicinden daha üstün olarak kabul etmiyorum. Aynı düşüncem
tam tersi için de geçerli. Genellikle izleyici bu denklemin dışına
bırakılıyor, onsuz da olur gibi düşünülüyor. Hatta tiyatro için de
söylenir. Tiyatroyu neye indirgeyebilirsiniz? Metin olmayabilir, sahne
olmayabilir, dekor olmayabilir; her şeyden vazgeçebilirsin ta ki bir tane
seyirci ve bir tane oyuncu kalana kadar. Minimum tiyatro böyle oluyor.
Çağdaş tiyatro ile ilgili bir konuşma yapılırken bir soru sormuştum.
Oyunculuk üzerine muazzam bir literatür var. Olmazsa olmaz, asgari iki
şeyden bahsediyoruz. Ötekisi hakkında ne biliyorsunuz? Seyirci ne için
geliyor oraya? Beklentisi nedir? Kafasından ne geçiyor? Pek bir şey
bilmiyorlar. Böyle bir yerden yaklaşıyorum. İzleyici benim işlerime
baktığı zaman ne görüyor? Ne düşünüyor? Ne hissediyor? Benimle ne
konuşmak, neyi paylaşmak ister? Cem Akaş: Karşı karşıya gelebiliyor
musun izleyiciyle? Orhan Cem Çetin: Her fırsatta. Sanatçı
konuşmaları, yazışmalar ve söyleşiler yoluyla gelen fırsatları kaçırmamaya
gayret ediyorum. Böylece insanlarla iletişimi hep koruyorum. Ben kendim gibi
insanlar için sanat yaptığımı düşünüyorum. Onlarla bir şey paylaşıyorum.
Böyle olunca, benim de onların gündemlerini ve bakma alışkanlarını bilmem
gerekiyor. Çınar Eslek: Cem, sizin metinlerinizi ve yayımlanmış
kitaplarınızı okuduğumda seçtiğiniz kitap isimlerinden de anlaşılacağı
üzere bir çok göndermenin yanı sıra sürekli metinler arası dolaşım söz
konusu olduğunu görüyorum. Ayrıca makalelerinizde değindiğiniz sorunsallar
oldukça güncel hem de diğer disiplinlerden beslenmekte. Dolayısıyla
okuyucunun biraz bu dile hakim olması lazım. Bu noktada okuyucuyu çok
düşünerek hareket etmek Orhan Cem Çetin’in anlayışının tam tersi gibi
duruyor. Cem Akaş: Çok da tersi değil aslında. Fotoğraflar “okuma
süresi” olarak baktığımızda kısalar ama on fo-toğraflık bir seri
yaptığınızda bütünlük oluşturuyorlar. İlk fotoğrafa bakıldığında
anlamaşılamayacak anlamlar, serinin bütününe bakıldığında biraz daha fazla
kavranabiliyor. Onuncu fotoğraf aslında ilk dokuz fotoğraftan da
faydalanıyor. Romanda da biraz böyle. Romana daha fazla zaman yatırımı yapmak
gerekiyor. On roman okumak, on fotoğrafa bakmakla aynı şey değil. Ama
fotoğrafta da anlam katmanları açısından belirli bir derinlik elde etmek
mümkün. Fotoğrafta da kullanılan malzemenin bile tarihsel bir göndermesi
olabilir. Polaroid üzerine bir şey yapılıyorsa başka bir şey
çağrıştırabilir. Orhan Cem Çetin: Benim öğrencilerime telkin
ettiğim bir şey var: Eğer fotoğraf bir resim ise, bizim paletimizde boyalar
yok, onun yerine Polaroid, siyah-beyaz, bilgisayar teknolojileri ve farklı
teknikler var. O halde fotoğrafçı çalakalem, rastgele birini alıp kullanmıyor.
Bir iş, Polaroid veya projeksiyon ya da başka bir yöntemle üretiliyorsa
bunun bir nedeni olmalı. Bir süredir dikkat ettiğim katmanlar var. Başlarda
pek ayırt edemiyordum. Çok farklı izleyici profilleri var: Biri geliyor sadece
renkleri beğeniyor, başka biri ismini beğeniyor. Belki de bu katmanları
oraya yerleştirmek lazım ki kimse eli boş dönmesin. Cem Akaş: Fotoğrafın
içine ne koyulduğuna da bağlı. İşte bu yüzden senin koyduğun anlam ile
izleyicinin koyduğu anlam örtüşüyor mu diye soruyorum. Sen, Vivian Maier
fotoğrafını çağrıştıracak bir fotoğraf çekmiş olabilirsin. İzleyici
Vivian Maier’den habersizse boşa giden bir gönderme olacak. Orhan Cem
Çetin: Fotoğraf gösterir ama anlatmaz. Metin ise anlatır ama göstermez.
Birinde olan ötekinde yok. Cem Akaş: Edebiyat da betimleme yapıyor
tabii. Gösteremediğimiz şeyi okuyucunun zihninde canlandırabilmek için kırk
dereden su getirir. Hareket betimlemesi, çevre betimlemesi, dönem
betimlemesi, zaman betimlemesi yapıyorsun. Fotoğrafta gösterdiği ama anlatamadığı
şeyi anlatabilmesi için bir sürü şey katıyor. Mesela Diane Arbus
fotoğrafında “ucube” diye anılan insanların hikayesi üşüşüyor kafana.
Aslında bir şey doldurmak istiyorsun. O canlandırma mekanizması edebiyatta ve
fotoğrafta farklı amaçlara hizmet ediyor ama benzer biçimde işliyor.
Çınar Eslek: Cem, kitaplarınızda uzun betimlemelerden kaçınıyorsunuz.
Gücünü, dilin olanaklarının sınırlandırmasından alması, okuyucunun da uyanık
olmasına yol açıyor. Ayrıca, dilin kendisi üzerine bir inşa da söz konusu.
Cem Akaş: İlk romanım 7 'yi yazarken tam da böyle bir şey yapmak
istedim. Sanki birisi, bir tür belgeseli seyrediyormuş da onu bize
anlatıyormuş gibi. O yüzden orada mümkün olduğu kadar, insanların
zihinlerinin içine girmeyip, ne hissettiklerini, ne düşündüklerini
anlatmayıp, bunu sadece fiziksel olarak gözlemleyebileceğimiz şeyleri,
dışavurumları aktarayım istedim. Yani bacak bacak üstüne atıyorsa, elindeki
bir şeyi yere düşürüyorsa, kaşı gözü oynuyorsa eğer onları tam
anlamıyla anlatmak. Okuyucu oradan karakterin ne hissettiğini, ne
düşündüğünü çıkarabilir. Orhan Cem Çetin: Bu aslında senaryo
tekniğidir. Cem Akaş: Zaten 7 'yi bana ilk önce senaryo olarak
sipariş etmişlerdi. Sonra adamlar ortadan kaybolunca, bu kadar çalıştım
bari romanını yazayım dedim. Sonraları bana çok yakın gelen bir yaklaşım
oldu. Öyle olmayan birçok şey de yazdım ama hep rahat hissettiğim bir ifade
biçimi oldu. Son iki kitapta onu daha çok yaptım. Sincaplı Gece'de
çok kullandım bu yaklaşımı. Orhan Cem Çetin: 97’de yaptığım Böyle
Fotoğraflar Yok adlı bir serim var. Bu seri sadece betimleme üzerine
kurulu. Her biri bir fotoğrafı tasvir eden metinlerden oluşuyor. O yıllarda
annemim gözlerinde çok ağır bir retina hasarı oluştu ve görememeye
başladı. Hala da öyle. Keskin görüş yok, çevresel görüş var. O da flu
olduğu için diyelim ki orada birinin oturduğunu görüyor ama kim olduğunu
anlayamıyorsunuz. Bu seri aslında annem içindi. Cem Akaş: Fotoğrafı,
birçok şekilde tasnif etmek mümkün ama yaygın kullanılan bir tanesi şu:
Bir uçta tamamen kurgulanmış fotoğraf ile öteki uçta saptanmış ya da
bulunmuş fotoğraf. Bir uçta Jeff Wall film seti kurar gibi seti kuruyor,
yüz binlerce dolar harcanıyor bu setler için, casting yapıyor,
trafiği kesiyor, belediyeden izinler alıyor. Öbür uçta da Instagram
fotoğrafçılığı diyebileceğimiz, o anda orada bulunmuş olmaktan
kaynaklanan, doğru anı saptamış olmaktan kaynaklanan bir fotoğrafçılık
bulunuyor. Orhan Cem Çetin: Bu fotoğrafın kendi içindeki en klasik
atışmasıdır. Doğrudan fotoğraf (kurmaca fotoğraf veya an fotoğrafı)
sahnelenmiş fotoğraf. Fotoğrafın asıl misyonu nedir? Teflon malzemesini
bulduk ve bunu en iyi nerede kullanalım da diğer kullanımlarını yasaklayalım
gibi. Fotoğraf en iyi hangi işe yarar, bu yıllarca tartışıldı. Ya biri ya
öteki. AFSAD sempozyum yapmıştı belgesel fotoğrafla ilgili. Panelisttim ben
de. İlk turda şunu söyledim: "Bütün fotoğraflar kurmacadır.
Fotoğrafın kendisi bir manipülasyondur. Akan zamanı donduruyorsun. Renkli bir
dünyayı siyah beyaz yapıyorsun. Ölçeğini değiştiriyorsun. Şuradan ya da
buradan çekiyorsun. Objektif değiştiriyorsun. Bizim an fotoğrafı dediğimiz
fotoğraflardaki kurgu gerçeklik kurgusudur. Ayrıca, fotoğraf gerçekliği
temsil etmez, ima eder. İkinci turda, bütün fotoğraflar belgeseldir,"
dedim. Çünkü bir şey olmadan fotoğrafını çekemiyorsun. O sahne olmalı ki
fotoğrafını çekebilelim. Böyle bir sahne gerçekleşti ve böyle göründü.
Neyin belgesi peki bu? Bu görünüş kurmaca, sahnelenmiş de olsa,
sanatçının zihninden geçenlerin belgesi. Böyle de bakılabilir. Son noktada
da ben şunu söylüyorum: bu ikisinin birbirine çok ihtiyacı var. An
fotoğrafının kendi kıymetini koruyabilmesi için bir referans olması lazım. O
da kurmaca fotoğraf. Ona nazaran sen doğrudan fotoğrafa bir kıymet
veriyorsun. Diğeri de illüzyonunu doğrudan fotoğraf sayesinde oluşturuyor.
Jeff Wall bana kalırsa arada duran bir örnek. Kurmaca tarafında değil tam
olarak. Çünkü örneğin yolda yürürken yan gözle bakan çift, tümüyle
sahnelenmiş bir fotoğraftır ama o sahneye daha önce tanıklık etmiş,
görmüştür. Bir rekonstrüksiyon yapıyor. Cem Akaş: Henri
Cartier-Bresson an fotoğrafı gözükür ama bir sürü şeyi sahnelemiştir.
Çocuklar siz şurada oynayın, sevgililer siz şurada öpüşün gibi. Orhan
Cem Çetin: O yüzden fotoğrafta şu günlerde öznellikten kaçınılamayacağı
kabul edildi ve öyküler fotoğrafçı üzerinden, fotoğrafçının tanıklığı
üzerinden, öznel durumu üzerinden yapılıyor. Magnum fotoğrafçılığı bile
öyle. Alec Soth’un Niagara işi son derece kişisel bir anlatıdır. Kendi
tecrübesi üzerinden balayı endüstrisini, oradaki ucuz otelleri, aşk
gecelerini ve kendi yalnızlığını anlatır. Cem Akaş: Sen ne kadar takip
edebiliyorsun yeniyi? Ben Instagram'a girdiğimde fotoğrafçıları takip
ediyorum, onların takip ettikleri fotoğrafçıları takip ediyorum. O bitmiyor
hiç bir zaman. Öyle yapınca bazı modaları fark ediyorsun. Işık ile ilgili,
nesne ile ilgili, renk kullanımıyla ilgili. Orhan Cem Çetin: Bir
ayağım okulda olduğu için takip edebiliyorum. 2014’te emekli oldum. Bilgi
Üniversitesinde bölüm başkanıydım. Öğrencilerden çok şey öğreniyorum.
Bazı hileler de yapıyorum. Konsept geliştirme dersinde ilk haftalarda öğrencilere
sunum yaptırıyorum; takip ettiğiniz, beğendiğiniz bir görsel sanatçıyı
beş dakika içinde anlatın diye. Tipik işlerini göster, kimden etkilenmiş
onu göster ve böylelikle yepyeni sanatçılar keşfediyorum. Cem Akaş: Bizim
edebiyat dünyasında “network” eskiden daha çok fazlaydı. genellikle dergiler
ve yayınevleri etrafında toplanırdı yazarlar. Son on-yirmi yıldır pek öyle bir
şey yok. İki üç arkadaş bir araya geliyor, sonra birisi ayrılıyor filan. Çınar
Eslek: Peki Cem, sizin fotoğrafa ilginiz nasıl başladı? Cem Akaş: Görsel
sanatlara her zaman ilgim vardı. Sinema, fotoğraf, resim ve çağdaş sanatın
farklı biçimlerini takip etmeye çalıştım hep. Ama kendimde hiç bir zaman o
yeteneği görmedim. Benim eşim fotoğrafçı, onun fotoğraflarını konuşarak,
onun takip ettiği fotoğrafçıları takip ederek fotoğrafla daha içli dışlı
oldum son dönemde. Teknolojik kısmına geri dönecek olursak bence edebiyatla
fotoğrafın en çok ayrıldığı yerlerden birisi belki orası. Yazmak çok basit
bir teknoloji gerektirirken fotoğrafta kullanılabilecek çok farklı aracılar
var: Kamera, objektif, film, banyo, filtre, Lightbox, Photoshop... Orhan Cem
Çetin: Aynı kamera ile yapabileceğin çok farklı şeyler var. Çınar
Eslek: Kitaplarınızın ve fotoğraflarınızın adını nasıl belirliyorsunuz? Cem
Akaş: Bazen kolay oluyor, yazmaya başladığımda biliyorum kitapların
adını. Mesala Y'nin adını en başından beri biliyordum. Bazen o kadar
kolay olmuyor, içeriden bir şey kullandığım oluyor. Bazen bir imgeye
başvuruyorum, Noktanın Kesişimleri gibi, Tekerleksiz Bisiklet gibi;
metnin yapmaya çalıştığı şeyi görselleştirebilecek imgeler. Orhan Cem
Çetin: Sizin metinlerinizde zekâyı çok etkileyici buluyorum. Adeta
parlıyor. Cem Akaş: Öyle demeyelim! Noktaların Kesişimleri
Antolojisi ilk çıktığında ben Boğaziçi Üniversitesi’nde öğrenciydim.
Tomris Uyar’dan Comparative Short Story diye bir ders alıyordum.
Yazmıyorduk ama Türk ve Dünya edebiyatından geniş bir yelpazede öyküler
okuyup üzerinde tartışıyorduk. Dönem bitti ve benim kitabım çıktı, Tomris
Hanıma hediye ettim. Sonra bana bir mektup yazdı, “Anladık çok zekisin de,
bunun her- kesin bilmesi gerekiyor mu?” diye. Bu algı biraz senin gibi
yaptığın şeyin teknik imkanlarını düşünmekten kaynaklanıyor; o biraz oyuna
yol açıyor, oyun da biraz zekâymış gibi gözüküyor. Orhan Cem Çetin:
Oyun zaten zekâdır. Yaptığınız dilbazlık. Şunu da söylemeliyim.
Fotoğrafçılar çok iyi bir şekilde fotoğrafın teknik niteliklerini fetiş
haline dönüştürebiliyorlar. Bu da başka bir tartışma konusu. Bir
fotoğraf ne kadar iyi olmalıdır? Gelinen bir nokta var ki bazı belgesel
işlerde teknik fetiş haline gelip öne geçiyor. Bir trajediden bahsediliyor,
herkes ne şahane fotoğraflar diyor. Oysa büyük bir insanlık dramı, bir
sefalet var görüntülerde ama izleyici “Vay be, Rönesans tablosu gibi,” diye
hayranlıkla izliyor. İnsanlar gördüklerine üzüleceklerine, yerlere
göklere sığdıramıyorlar. O yüzden ben kendime bir kural koydum: Bir
fotoğraf yalnızca gerektiği kadar iyi olmalıdır. Ne fazla ne de eksik. Benim
93’te yaptığım dijital işlerin çözünürlüğü son derece kötüdür.
Çünkü imkanlar o kadardı. Ben de bunu nasıl kullanabilirim? Bu yolla neler
anlatabilirim diye düşündüm. Bir şeyden kurtulamıyorsan onu abart diyorum.
Diyelim ki boru geçiyor odanın orasından; onu kamufle etmeye çalışmaktansa
fosforlu bir renge boya ve bir yapı haline getir. O kötü çözünürlüğü
beyhude tamir etmeye çalışma, onun imkanlarını araştır. Sonuçta reklam
fotoğrafçılığı yapıyordum, dört başı mamur, mükemmel tekniğe sahip
fotoğraflar üretmeyi de biliyorum. Ama ben bunu her dakika kullanmak zorunda
değilim. Elimdeki iş ne kadar iyi teknik istiyor? Edebiyatta da daha naif,
daha minimal, daha görkemli, daha gösterişli tercihler olabilir. Cem
Akaş: Edebiyat yapmak, edebiyat paralamak denen şey gibi. Çok düz
anlatabileceğin, öyle anlattığında da aslında çok çarpıcı olabilecek bir şeyi
süslemeye çalışmaktan kaynaklanan, edebiyat yapmayı başka bir şey
zannetmekten, alengirli laf etmekten kaynaklanan bir şey. Benim yayıncı olarak
okuduğum dosyalarda çok oluyor, eğer malzemenin kendisi iyiyse bunları
editörlük çalışması sırasında yazarıyla birlikte tıraşlıyoruz.
(2018)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
adınızın görünmesini istiyorsanız ama google hesabınız yoksa lütfen yorumunuzun sonuna adınızı ekleyin.