[Kant Kulübü'nün ikinci cildini Oğuz Atay'ın İngiltere'deki ameliyat süreciyle başlatmayı düşünmüştüm, Atay kitabın baş karakteri olacaktı. İlk bölümden öteye gidemedim ne yazık ki; bu bölümü Son Kişot'a dahil ettim sonra, "Ham Meyveler" bölümüne.]
“Elinden her iş geliyor bakıyorum; berberliği nerede
öğrendin?”
“Öğrenmedim
Oğuz, siz ilk müşterimsiniz, sonuncusu olmanızı da istemiyorum, o yüzden lütfen
kıpraşmadan oturun.”
Oğuz,
siyah hastabakıcı David’in elindeki usturaya bir an endişeyle baktı, sonra
David’in gözlerindeki gülümsemeyi görünce o da güldü. Gür ve uzun saçlarının arasından
kafa derisi şerit şerit görünmeye başlamıştı bile.
Bu
yıl Noel’in güneşli geçtiğini anlatmaya başlamıştı koğuştaki diğer hastalardan
biri olan Robert, ama yılbaşında bol miktarda kar vardı; Oğuz’un bakışları pencerenin
dışında, sabahtan beri aralıksız yağmayı sürdüren kara takıldı.
“Sıkı
yağıyor,” dedi ortaya.
“Ciddi
misiniz?” diye heyecanla sordu Youssuf, koğuşa Beyrut’tan katılıyordu, ömrü
boyunca gördüğü üçüncü kardı bu. “David, beni dışarıda dolaştırmak zorundasın,
itiraz dinlemem.”
Usturada
biriken köpükleri bir usta edasıyla öbür eline silen David güldü. “Tekerlekli
sandalyede kar lastiği varsa neden olmasın, hem belki akşam için tombala filan
alırız.”
“Beyler,
sizi uyarıyorum,” diye lafa karıştı Adelaide, “tombalanın kitabını yazdım ben,
yeni yıla züğürt girersiniz.” Koğuşun en eski hastası oydu, ama ışın tedavisi
yakında sona erecekti, çıkıyordu.
Oğuz,
en son ne zaman tombala oynadığını düşündü, birtakım çocukluk görüntüleri geldi
gözünün önüne, ama tam olarak çıkaramadı; fakat aklı bu arama sırasında boş
durmadı, “tombala” sözcüğünün hangi dilden Türkçeye gelmiş olduğunu kurcalamaya
başladı. “Çinko” herhalde İtalyanca “beş”ten geliyordu, her sırada beş sayı
olduğuna göre. Belki tombala da İtalya’da bir yer adıydı, ya da “torba”
anlamına geliyordu, torbadan sayı çekildiği için bu ad verilmişti oyuna. Bazı
filmlerde tombala turnuvaları düzenlenen geniş salonlar hatırladı Oğuz, ama
Türkiye’de daha çok aile arasında oynan bir oyundu sanki. Bir hikaye fikri
geldi aklına: Emekli bir albay, alt katta oturan kiracısı, onun hoşlandığı ama
bir türlü açılamadığı kadın ve bakkalın çırağı bir Ramazan akşamı iftardan
sonra –hiçbiri oruçlu olmadığı halde- tombala oynamaya oturuyorlar, çırak
hepsinin parasını alıyor, emekli albay hiddetlenip ihtilal günlerini
hatırlıyor, kiracı yine kadına duygularını anlatamıyordu. Kendi kendine
gülümsedi Oğuz – ameliyattan sağ salim bir çıksın, yazacak çok şey vardı.
* * *
Oğuz aslında inşaat mühendisiydi, İstanbul’da
yaşıyordu, ama son üç yıldır kendini roman ve öyküler yazmaya vermişti; ilk
kitabı da bu yılın başında çıkmıştı. Çalıştığı üniversiteden ayrılmış, arada
sırada aldığı projelerle geçiniyor, zamanının büyük bölümünü küçük masasının
başında geçiriyordu. Defterler dolusu notlar alıyor, sonra bunları yazmak
istediği romanlarda kullanıyordu. Aynı anda üç roman, bir öykü kitabı, bir de
inceleme üzerinde çalışıyordu; hastalığı teşhis edilmeden önce bile, çok az
zamanı kalmışçasına bir temposu vardı. Beynindeki tümör yeni ortaya çıkmıştı,
İstanbul’daki doktoru da ameliyat olması için hemen Londra’ya, şimdi yattığı
hastaneye gitmesi gerektiğini söylemişti; burada beyin cerrahı olarak çalışan
Doktor Richardson, kendisinin çok yakın arkadaşıydı.
Londra’da
ameliyat olmak zordu; 1976 yılında Türkiye’den Londra’ya turist olarak gitmek
bile zordu, yurtdışına çıkışlar sınırlanmıştı, alınabilecek döviz de öyle. Bu
koşullar altında ameliyat için gerekli izinleri almak, düzenlemeleri yapmak
insanı epey uğraştıracak işlerdi. Oğuz, hayatı boyunca devlet dairelerinde
işini yaptıramamış olmaktan yakınmıştı, ama bu kez her nasılsa bütün izinler
hızla halledilmiş, o da kendisini yılbaşından hemen önce bu hastane koğuşunda
bulmuştu.
***
“Çok yakışıklı oldunuz Oğuz. Zaten öyleydiniz ama
şimdi Marlon Brando’ya benzediniz, öyle değil mi Adelaide?”
Hastabakıcı
David tıraşı bitirmiş, Oğuz’a ayna tutuyordu.
“Müthiş,”
dedi Adelaide, “yolda giderken görsem arabama alırdım sizi!”
“Aman
dikkat edin,” dedi Jonathan, koğuşun en yaşlısıydı, “kaldırımda kendi halinde
yürüyen insanlara çarpmayın sakın, nasıl araba kullandığınızı tahmin
edebiliyorum.”
“Halt
etmişsiniz,” dedi Adelaide, “buradan çıkalım, size güzel bir akşam yemeği
ısmarlayacağım Oğuz.”
“Şimdiden
acıkmaya başladım,” dedi Oğuz.
O
sırada koğuşun kapısı açıldı, asistan doktorlardan James, tekerlekli sandalyede
yeni bir hastayla içeri girdi.
“Size
yeni bir oyun arkadaşı getirdim,” dedi James, Oğuz’un yanındaki boş yatağa
yönelerek; “Ne haber düşmanım?” dedi Oğuz’a – James Rum asıllıydı, Oğuz geldiğinden
beri ona böyle takılıyordu.
“İyidir,”
dedi Oğuz, “insanın sizin gibi düşmanı olduktan sonra dosta ihtiyacı yok…” Bu
da onun klasik lafı olmuştu.
James
yeni hastanın yatağa yatmasına yardım etti, tansiyonunu ve nabzını ölçüp bir
dosyaya yazdı, sonra diğer hastalara döndü, “Koğuş, bu beyefendi Maşet; Maşet,
karşınızda koğuş.”
***
1974 yılında bahar, İstanbul’a erken gelmişti, ama
yerin altında, siyah granitten oyulmuşa benzeyen, arı kovanı gibi düzenlenmiş
bu yapıda değil baharın geldiğini anlamak, bir bombanın patladığını hissetmek
bile imkansızdı.
Zürafaları
Lekeleme Komitesi’nin 28. Bölge Şefliği’nde hareketli saatler yaşanıyordu
sabahtan beri; giriş-çıkış trafiğine bakılacak olursa bu hareketliliğin merkezi,
Şeflik’in de merkezinde bulunan, normalde hiç kullanılmayan, yüksek tavanlı,
çok geniş, altıgen bir odaydı.
Odanın
ekranlarla kaplı duvarının önünde duran uzun boylu, iri yapılı, yuvarlak
suratlı kadın, kapının açılıp içeri birinin girdiğini fark etmemiş gibi, ekranlardan
birinde akıp duran sayı ve işaretleri izlemeyi sürdürdü.
Belli
etmeden içeri giren genç ve saçları tamamen kazıtılmış olan adam, gösterişli
giysisine çekidüzen verdi, ardından saygılı bir sessizlik içinde beklemeye koyuldu.
Kadın
sonunda genç adama döndü, bir saniye kadar kim olduğunu hatırlamaya çalışırmış
gibi onu süzdü, sonra büyük bir gülümsemeyle, “Nasılsın Maşet? Bu ne şık bir
takım?” dedi.
“Teşekkür
ederim efendim,” dedi Maşet, ama kadının suratını buruşturduğunu görünce hemen
düzeltti, “Teşekkür ederim Karac. Sizi görmek ne güzel bunca zamandan sonra.”
“Eh,
ben de kısa bir tatili hak etmiştim, buraya geleyim, eski dostları da görürüm
dedim.” Yine gülümsedi.
“Çok
iyi ettiniz. Son gelişmeleri de izliyorsunuz galiba?” diye sordu Maşet, başıyla
az önce Karac’ın karşısında durduğu ekranı işaret ederek.
“Çalışma
hastalığı işte,” diye yanıtladı Karac, ardından çok rahat görünen siyah deri
koltuklara doğru ilerledi; Maşet onu takip etmek konusunda ikilemde kaldı, ama
Karac otururken eliyle ona işaret edince bir koltuğa da o oturdu.
“Bunu
ben getirdim,” diyerek tuhaf görünümlü bir şişeden iki kadehe içki koydu Karac,
“iyi bir içkinin saati olmaz, değil mi?” diyerek birini Maşet’e uzattı. Maşet
çok ufak bir yudum aldıktan sonra kadehini koyu bir metalden yapılmış ama sanki
içten gelen bir ışıkla parlayan sehpaya koydu.
“Şadan
Berk’in sorunu ne?” diye sordu Karac, arkasına yaslanıp gözlerini Maşet’in
gözlerine dikerek.
“Hala
tam ikna olmuş değil, çalışıyoruz,” dedi Maşet, “diğer jüri üyeleri kolaydı,
ama bu adam iyi edebiyattan anlıyor az çok, Sırtlananlar’ı da beğenmiş.”
“Neydi
yazarın adı?”
“Oğuz
Altay,” dedi Maşet, “ilk romanı, biliyorsunuz. Asıl engellememiz gereken kitabı
‘Kuram ve Eylem,’ onu daha yazmaya bile başlamadı, ama şimdiden cesaretini
kırmak, hiç başlamamasını sağlamak istiyoruz.”
“Doğru
strateji,” dedi Karac, Maşet’i süzdü, “Hayatından memnun musun?” diye sordu
birden.
Beklemediği
ve sonunun nereye varacağını kestiremediği bu soru karşısında şaşaladı Maşet,
ama kendini çabuk toplayıp “Burada bana çok iyi bakıyorlar,” diyebildi. Yine de
huzursuzluğu geçmemişti, sehpanın üzerindeki dergilere kaydı gözü.
“Senin
sevdiğim özelliğin ne, biliyor musun,” dedi Karac, “işini kimseye
yaptırmıyorsun, her şeyle kendin ilgileniyorsun, başından sonuna kadar.”
“Kafam
öyle rahat ediyor, kim nerede hata yapabilir diye endişelenmek zorunda
kalmıyorum,” dedi Maşet.
“Doğru.
Başarısız olduğunda da sorumluluğu atacak, suçlayacak kimsen olmuyor kendinden
başka.”
Maşet
iyice huzursuzlandı, ama Karac bir kahkaha patlattı. “Moralini bozmak için
söylemedim. Şadan Berk’i yola getireceğinden eminim.”
Karac
yerinden kalktı, altıgen odanın bir başka köşesindeki dev yerküre hologramına
gitti. Kürenin çeşitli yerlerinde ufak, parlak ışıklar yanıyordu. Karac eliyle
Maşet’i yanına çağırdı, Sibirya bölgesindeki ışıkları gösterdi.
“Bunlar
ne biliyor musun?”
Maşet
hayır anlamında başını salladı.
“Bizden
saklamaya çalıştıkları lekesiz zürafalar. Sibirya’ya yeni getirildiler.
Birilerinin gidip onları lekelemesi gerekiyor.”
“Bu
yüzden buradasınız,” dedi Maşet.
“Bravo,”
dedi Karac, “ama bu işi birlikte yapacağım, her şeyine güvenebileceğim birine
ihtiyacım olacak.”
“Emrinizdeyim,”
dedi Maşet, sırtını hafifçe dikleştirerek.
“Tahmin ederim. Şu Şadan Berk işi bir elinden çıksın, konuşalım.” Kadehini kaldırıp Maşet’i selamladı. Görüşme bitmişti.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
adınızın görünmesini istiyorsanız ama google hesabınız yoksa lütfen yorumunuzun sonuna adınızı ekleyin.