15.1.25

evrenin sıçradığını hissetmek mümkün mü?

 engin geçtan ve timuçin oral ile, açık radyo, 2001.



14 Mart Tıp Bayramı’nda programcılar yazar Cem Akaş’ı konuk ediyorlar. Popüler kültürün tanımıyla başlayan söyleşi, 70’li yılların kültürüne, enformasyon depolamanın anlamına, oradan da yazar ve hekim gözüyle içgörü kavramının tanımı­ na geliyor. Cem Akaş, yazar Engin Geçtan’ın zamana karşı içgörüsü olmasının önemini vurguluyor ve bir tür gelecek kay­ gısı ile geçmişin ağırlığının insanların üzerindeki etkisinden söz ediyor. Akaş, on yıllar sonrasını yordayan bir öngörüyle, “Gi­ derek nefes alamaz hale geldiğimiz metropolün karantinaya alınıp yalnızca düşünsel üretime katkıda bulunan insanların, bu daraltılmış çemberin dışına taşarak orada doğayla yeniden bir olmaya çalışmalarının tek seçenek olduğu”nu söylüyor. De­ niz kıyısında bir kasabaya yerleşmek ile bunun farkı, kaosun kıyısında yaşam, kökünden koparak başka topraklara yerleşen kişilerin tutumları tartışılıyor.

 

Engin Geçtan: Çiseleyen bir çarşamba akşamı 94.9 Açık Radyo’dan iyi akşamlar. Ben Engin Geçtan.

Timuçin Oral: İyi akşamlar. Ben Timuçin Oral. E.G.: Bu akşamki konuğumuz,

Cem Akaş: Bu akşam beni yolladılar, Cem Akaş. T.O.: Ve karşımızda Tolga Dizmen.

 E.G.: Nehrin kenarındaki tarlada bir kedi yaşarmış. Nehrin öte yanında da, iyi beslenmiş güvercinlerle dolu bir güvercinlik varmış. Kedi iştahla onları seyredermiş her gün ama neden bilmezmiş. Sonra tarlanın sahibi tarlaya bir at getirip bırakmış. Kediyle at, zaman zaman sohbet etmeye başlamış- lar. Kedi karşı sahilin çok güzel olduğunu, bir gün oraya git- miş olmayı çok arzu ettiğini ama yüzme bilmediği için gide- mediğini söylemiş. Bu arada karşı sahildeki mısır tarlasına bakarak iştahlanan at da, “Aslında ben de geçmek isterdim,” demiş. Kedi, “Beni sırtında geçirsene, birlikte gidelim karşı- ya,” demiş ama güvercinlerden hiç söz etmemiş. Atın sırtına binmiş nehri geçmişler; karşı tarafa gidince kedi derhal gü- vercinlere saldırmış ve güvercinlerin çoğunu, çok kısa bir sü- rede tüketmiş. Bu arada mısırın ancak bir bölümünü yiyebi- len at, kedi karnını doyurduktan sonraki ciyaklamalarına, avaz avaz miyavlamasına, “Sus, köylüler duyup buraya gele- cekler. Her şeyi berbat edeceksin,” demiş. Nitekim, köylüler ellerinde taşlarla, sopalarla gelmişler. Kedi derhal atın sırtına atlamış, yüzmeye başlamışlar. Yolda at, “Her şeyi berbat ettin. Ben karnımı bile doyuramadım, niçin o kadar gürültü çıkar- dın?” demiş. Kedi de, “Huyum kurusun, ben karnımı doyur- duktan sonra hep böyle yaparım, âdetimdir,” demiş. Tam kar- şı sahile ulaştıklarında ise, at birden kendini otların üzerine atmış ve otların üzerinde yuvarlanmaya başlamış. Atın üze- rinden kaçamayan kedi altta kalmış ve çığlık çığlığa bağırma- ya başlamış: “Ne yapıyorsun, bel kemiğim kırıldı. Ne yaptı- ğından haberin yok senin!” demiş. At da cevap vermiş, “Hu- yum kurusun, ben sudan çıktıktan sonra otların üzerinde şöyle bir savrulmayı pek severim,” demiş.

 

C.A.: Bu bize neyi hatırlatıyor?


T.O.: Engin Bey’in hikâyelerinin bir özelliği var; onlar ânında bir şey hatırlatıyorlar sonra bir yıl boyunca da bir şekilde hatırlatmaya devam ediyorlar.


E.G.: Bu hikâye tabii bu sabah Radikal’in başlığını okuduktan sonra aklıma geldi ama o başlığın ne olduğunu sor- mayın.


C.A.: Hâlâ başlık atabiliyor olmaları da çok sevindirici. Türkiye’ye uygun başlığı bulmakta ben olsam çok zorlanırdım yani.


T.O.: Evet, yani başlık sonuçta bir tespit değil mi? C.A.: Tabii bir şey görüyorsun ve söylüyorsun.

T.O.: Ama değişiyor, mesela sabah bir başlık atıyorsunuz ama akşam başka bir şey var.

C.A.: Akşama kadar beklerse tabii.

E.G.: Ben sana bir şey sormak istiyorum Cem, önce hoş geldin. Bir-iki hafta önce, ne zaman olduğunu sen daha iyi bilirsin. CNN Türk’te seni gördüm, Kitapçı programında. Seni izledim demek daha doğru aslında. Orada, bana göre popüler kültürün çok güzel bir tanımını yaptın fakat o kadar yüklü bir tek cümle söyledin ki şu anda bunu hatırlayamayacağım; belki sen de hatırlayamıyorsundur?

C.A.: Hayatta hatırlayamam.

E.G.: Evet, şu soruyu sormak istedim, sana göre kültür ne demek? Popüler kültür bunun içinde nedir? Kültürlü ol- mak ne demek?

C.A.: Akşam akşam çok ağır sordunuz. 

E.G.: O akşam söyledin.

C.A.: O akşam söylediğimi ben nereden bileyim? O yapılıyor, bir de işin komiği bir kafede çalışıyorduk o görüşmeyi. Kafede sürekli servise hazırlık yapıyorlar, çok şangırtı oluyor arka tarafta. Bazı şeyleri tekrar çekmek zorunda kaldık. Bir soru geliyor, tam ben cevap veriyorum, o sırada garson gürültü yapıyor; aynı soruyu tekrar soruyorlar, ben aynı cevabı bir daha veremiyorum. Mesela üç defa falan böyle oldu ve ilk söylediğimi hiç hatırlayamadığım için sürekli başka şeyler söyledim. Halbuki, onlar çok güzel cevaplardı ama kayda geçmedi. Neyse, kültüre geri gelecek olursak, bana artık kültürden bahsetmek çok zormuş gibi geliyor. Kültürlü insan denilen şey artık yokmuş, ukala insan varmış, çokbilmiş insan varmış ama kültürlü diyebileceğimiz birisinin çağımızda gereği artık kalmamış gibi geliyor bana. Yani Roma İmparatorluğu zamanında, belki Rönesans zamanında kültürlü insan dediğinizde çok somut bir şeye tekabül ediyor; kültürlü insanın aşağı yukarı neler okuduğunu, nasıl yaşadığını bile biliyoruz. Ama bugün hayatta kalmak için bilinmesi gereken o kadar çok şey var ki, bunun hangi kısmı bizim için yüksek kültürdür, hangi kısmı düşük kültürdür bir ayrım yapmak bana çok zor geliyor. Popüler kültür işte burada işin içine giriyor bence. Kültür artık zaten popüler. Popüler olmayan kültür bile, ki ona daha karanlık bir şey atfetmek isterim yani işte Auschwitz’i yapan şey bence, artık bizim kültürümüz. Ya da, bugün hâlâ dünyanın çeşitli yerle- rinde açlığa ve ölümlere izin veren şey, bence insanın kültürü olarak benimsememiz gereken bir şey artık. Bu bakımdan o kültür pek çok yönden bizim içselleştirdiğimiz bir şey ayrıca. Yani hepimiz o anlamda “kültürlüyüz”, bir şekilde buna göz yumuyor bunun hakkında bir şey yapmıyoruz hasebiyle bile kültürlüyüz. Bilmek anlamındaki, bir şeyleri biliyor olmak anlamındaki kültür, bence popüler olan kültür artık. Hani, hangi şarap neyle içilir, puro ne demektir, futbol takımlarının son durumu, MP3 nedir falan, bunlar artık popüler ama kültür, dedim.

E.G.: Peki, başka bir yerden konuya girmek ve sana tekrar sormak istiyorum izninle. Tamamen sezgisel olarak, bun- dan belki yedi-sekiz yıl önce, içine girdiğimiz çağda, bir şeylerin değiştiğinin, özellikle bunun bu yüzyılın ikinci yarısın- da daha da belirgin bir hale geldiğinin farkındayız; özellikle de ben farkındayım çünkü ben o yüzyılın ortasından daha önce dünyaya geldim. Tabii bunun bir başlangıç noktası yok, bu bir sürecin parçası ama bu girdiğimiz çağın sezgisel olarak sanki Ortaçağ’ı andıran bir tarafı varmış gibi gelmeye başlamıştı bana. Hatta bir kurgu kitabımda da “Yeni Ortaçağ” diye söz ettim bundan. Derken, Umberto Eco’nun Günlük Yaşamdan Sanata adlı kitabında bunu vurguladığını gördüm. İlgiyle okudum ama her şeyi anlamadım çünkü Ortaçağ’la ilgili çok ayrıntılı bilgiler vardı. Özellikle de ekonomik yapısıyla ilgili benim hiç bilmediğim konular olduğu için anlayabildiğim kadarını okudum, bir izlenim edindim. Sonradan bir de baktım ki hakikaten Yeni Ortaçağ diye bir kitap çıkmış bile. Onu okudum ama bana hiçbir şey demedi, zorlamaydı. Umberto Eco’nun yazdığı gibi enformatif, akan bir şey değildi. Bir şeyleri bir araya getirip şekline uydurmak gibi geldi bana.

T.O.: Pasta kalıbına dökmek gibi mi? 

C.A.: Rantını yapmak gibi mi?

E.G.: Ben öyle yaşadım, o kitapla ilişki kuramadım. Bir benzerlik var mı sence hakikaten?

C.A.: Hiç haddim değil “var ya da yok” demek, ama ben de tümüyle sezgisel olarak okudum birkaç şey.

E.G.: Canım biz de burada haddimiz olmayan şeyleri konuşup duruyoruz zaten, lütfen bize katıl.

C.A.: Söylediğiniz şeye çok katılmıyorum aslında yani şu anlamda katılmıyorum: Elbette ben de Ortaçağ’ı yaşamış birisi olmadığım için, okuduklarımdan benzerlikler kurmuşluğum var fakat o benzerlik bir sürü başka şey arasında da var; nasıl baktığına bağlı. Mesela, postmodern roman diye lanse edilen şeylerin büyük bir kısmı, aslında romanın başlangıcından beri romanda olan şeyler. Cervantes de postmodern o anlamda. Dolayısıyla, biz şimdi bir şeylere bakıp, “Bunlar Ortaçağ’da da vardı, dolayısıyla bu o an- lamda Ortaçağ’ın yeniden ortaya çıkarılması,” dersek çok doğru bir şey söylememiş oluruz gibi geliyor bana. Bugünden Ortaçağ’a dönecek olursak o süre içerisinde zaten Ortaçağ’ı andıran başka bir sürü dönemlerde, başka bir sürü şeyler de olmuştu. Beni asıl ilgilendiren şu: Bugünden sonra yeni bir şey olacaksa yani modernite bir şekilde bitip başka bir şey başlayacaksa ve bunun adına postmodernite demeyeceksek, “post” bir şey olmayıp kendi adı olacaksa, bu geriye dönüş biçiminde olmayacak. Ama moderniteyle modernite öncesinin bir tür sentezi de olmayacak, tümüyle başka bir şey olacak gibi geliyor bana. O başka şey de bence gene, iyimser bir senaryoyla, bir tür doğayla yeniden bir olma şeklinde olacak. Belki böyle söyleyince çok anlamlı gelmiyor ama?

E.G.: Nasıl olacak?

C.A.: Bir şekilde şehrin, büyükşehrin, metropolün karantina altına alınması başarılabilirse, dünya bir şeye açılacak gibi geliyor bana. Yani giderek yoğunlaştığını gördüğümüz, sıkıştığını gördüğümüz, nefes alamadığımız şu şehrin ve bunun dünya üzerindeki pek çok örneğini karantina altına alıp elit olan insanların, doğrudan üretime katkısı olmayan, materyal üretime katkısı olmayan, daha çok düşünsel üretime katkısı olan insanların bu daraltılmış karantina çemberinin dışına taşarak orada, marjinde, doğayla yeniden bir olmaya çalışmaları bence tek çıkar yol.

E.G.: Ama bu hep böyle olmuyor mu yani öteden beri de böyle yaşanmıyor mu?

C.A.: Ben daha radikal bir şeyden bahsediyorum yani mesela bizim Foça’da ev almamızdan bahsetmiyorum aslında. Çünkü Foça’da ev aldığınızda da o olmuyor. Yani o dünyanın büyüsü denilen şey, işte Ortaçağ öncesinde varolan, Ortaçağ’da bile yok olmuş olan şey.

E.G.: Evrenin bütünlüğü...

C.A.: Bir şekilde... Yani daha romantik terimleri de var onun, “evrenin sıçradığını hissetmek” falan gibi bir şeyler, ben çok seviyorum onu. Yani o şimdi mümkün değil mesela, sokakta yürürken öyle bir şey yakalamanız mümkün değil. Foça’da da yakalamanız mümkün değil. Foça “geçmiş” artık, bir defa bunun bilincine varmak lazım. Eskiden insan olarak kendimizi dünyadan ayırmadan, kendi bilincimiz olarak ayırmadan, kendimizi kendi dünyamızdan ayırmadan yakalamış olduğumuz bir büyü vardı; ona geri dönebilecek miyiz dönemeyecek miyiz? Dönersek iyi, dönemezsek bu karanlık gider ve bir yerde patlar.

E.G.: Peki geçmişte benim hiç ikna olmadığım bir şey vardı. Enformasyon depolayan insanlara kültürlü deniyordu. Doğru mu bu?

C.A.: Denmeli mi anlamında mı, yoksa tarihsel tespit olarak mı?

E.G.: Yani benim kişisel tespitim olarak ve kültürlü ne demek sorusunu zaten bunun için de sordum biraz. Depolayıp dışarıya kusmak gibi.

C.A.: İşte ukalalık, çokbilmişlik dediğim o; genel kültür dediğimiz, bilgi yarışmalarında işe yarayan...

E.G.: Evet, yaşamla bütünleşmeyen bilgiler. Beynin üç katmanı var: Korteks daha çok düşünceyle ilgili, onun altında limbik sistem duygusal olayların kaynaklandığı yer, onun en altında da R kompleks denilen içgüdü, sezgi karışımı bir bölge var ki orası aslında hayvanlarla daha ortak bir yanımız. R zaten reptilden yani sürüngenden geliyor, onlarla ortak olan yanlarımız... Geçmişte, özellikle de 70’li yıllarda ben bunun sıkıntısını epeyce çektim. Sadece korteks konuşuyordu ve korteksler arası ilişkiler vardı. Hatta öylesine ki, düşünsel hadiseler duygusal dünyaların gelişmesini engelleyecek oranda fazla yer işgal ediyordu.

C.A.: Değişti mi sonra peki o?

E.G.: Benim, netice itibarıyla ikinizle de aramda kuşak farkı var. Siz benden çok daha fazla çeşitte insanla karşılaşa- biliyorsunuz kişisel dünyanızda.

C.A.: Üç aşağı beş yukarı aynıdır bence.

E.G.: Sen, okumuş yazmış insanlarla benden daha çok muhatapsın, bunu biliyorum.

C.A.: Faydasını görmedim ama.

E.G.: Fayda olarak bakmamıştım ama senden bir şey öğrenmek istiyorum. Tartıştığım biri, “Onlar periferide kaldılar,” dedi. Bu doğru mu?

C.A.: 70’lerin kültürlü olan insanları mı? E.G.: Evet, kültür depolayanlar.

T.O.: Bana değişti gibi geliyor şimdi düşününce. Bunlar “enteller” diye nitelenen insanlar mı aynı zamanda?

E.G.: Ben o kelimenin ne anlama geldiğini tam anlamadım bugüne kadar.

T.O.: O biraz entelektüeli karikatürize etmek için kullanılıyor ya da işte belki enformasyon depolamak için de...

E.G.: Ama orada şey de var: “Ben onlardan değilim.”

T.O.: O aşağılama kısmını katmadan söylüyorum. Bana değişti gibi geliyor. Şaşırtıcı böyle gelmesi ama...

C.A.: İyiye doğru bir şey mi bu değişme? 

E.G.: İyi, kötü diye konuşmuyoruz.

T.O.: Evet, işte ona karar veremeyeceğim, ben de onu söyleyecektim; iyi mi kötü mü diye karar veremiyorum...

C.A.: Neden ama? İlk başta sizin söylediğinizde daha normatif bir yan vardı. Anlattığınız, tarif ettiğiniz şeyi iyi olarak nitelendirmezdiniz herhalde değil mi?

E.G.: İyi veya kötü demedim de, bana uymuyor dedim.

T.O.: Ben de iyi, kötü diye tanımlamakta zorlanırım ama dilüe oldu sanki.

E.G.: Sulandı.

C.A.: Zaten sulu bir şeyden bahsediyorum.

T.O.: Hayır öyle değil, birim içindeki oranı azaldı ve seyreldi anlamında söylüyorum.

C.A.: Anladım.

T.O.: Bu nasıl oldu onu bilemeyeceğim. 

C.A.: Burada terimlerin uyuşmazlığı var. 

E.G.: Evet evet.

C.A.: Bu benim için ilginç bir tespit mesela... Yani “70’lerin kültürlü insanını bile artık çok sık göremiyoruz” mu demek istiyorsunuz?

T.O.: Evet ama bir şey daha diyeceğim, konuşmanın başından kalan bir şeyi... Hani Auschwitz’i yaratan veya birtakım şeylere tanık olan insan da kültürlü... Bir de daha Amerika’daki gibi olan ve bugün Türkiye’de de yaygınlaştığını düşündüğüm, bütün bunların farkında olmayan bir insan grubu da var.

C.A.: Tamam, anladım.

T.O.: Dolaysıyla sanıyorum ki bu seyrelme, biraz da bu tarz insanların artmasıyla da oldu gibi kaygım var.

C.A.: Anladım. Gerçi ben Engin Bey’in 70’lerdeki kültürlü insanlar olarak tarif ettiği kişilerin, ki o zamanlar neyin ne kadar farkında olduğu da sorgulanabilir herhalde, çok emin değilim. Yani bilmiyorum, ben pas geçiyorum bu soruyu...

E.G.: Peki, Yorga Maglaras’ın True Memories albümünden “Insight”...

 T.O.: Yine çok hoş bir parçaydı. Parçaya sonra geleceğim ama bana bir şey hatırlattı. Tanıdığım bir kişi, sayenizde Ömer Faruk Tekbilek hayranı olup onu kovalamaya başlamış. Çeşitli yerlere bakmış, hiçbir yerde bulamamış; sonra Maslak’ta bir markette umutsuzca CD raflarına yönelip, oradaki satış görevlisine, “Ömer Faruk Tekbilek var mı?” diye sormuş yok cevabı alacağını düşünerek. “Tabii, hangisini is- terdiniz?” demiş satıcı ve dört-beş tane CD’sini çıkarmış o da adını duyduklarını ve beğendiklerini seçerek satın almış. Tolga’ya duyuruyorum bunları.

E.G.: Tolga tabii Ömer Faruk Tekbilek’in adı geçince heyecanlanıyor ama bunun nedenini benim açıklamam lazım artık. Dokuzuncu yayın dönemiydi, biz Dünya Hali programına çarşamba geceleri yayına giren Tabula Rasa programını yapan Yıldırım Arıcı ve Mahasti Kia’yı davet et- miştik. Bir süre sonra, onlar da bizi davet ettiler Neşe Şen’le birlikte. Tabii gece yarısı programı olduğu için 23.30 civarın- da ben kalktım radyoya geldim. Tolga ve içeride iki kişi daha vardı; kayıttan yayın yapılıyordu ve yüksek sesle konuşuyorlardı aralarında. Müzikle ilgili bir şey tartışılıyordu ama yük- sek sesle. Ben yavaş yavaş Tolga’nın hemen yanına kadar geldim, beni görmedi. Niyetim, sadece benden önce kimse geldi mi diye sormaktı. Birden Tolga içerdekilere, “Onu Engin Geç- tan meşhur etti,” dedi ve anladım Ömer Faruk Tekbilek’ten söz edildiğini. Sonra birden beni fark etti ve çok şaşırdı; donakaldı, baktı. Ben de ona “hortlak” dedim, çünkü bana hortlak görmüş gibi bakmıştı. O nedenle o gün bugün Ömer Faruk Tekbilek bizim aramızda bir şaka olarak sürüp gider; sizlere de yansıtıyoruz zaman zaman.

T.O.: Daha da yayılıyor dalga dalga bütün Türkiye’ye gördüğünüz gibi ama sebebi Tolga. Bu parçaya sonra döneriz demiştim ya, adı “Insight”tı, yani “içgörü”. Bu terimi, içgörüyü biz psikiyatride bir durum tespiti olarak kullanıyoruz ve çok da tehlikeli olabilecek bir tanım aynı zamanda. Tehlikeli çünkü bir etiket haline gelebilir ve onun için de çok dik- katli kullanılması gereken bir şey gibi gelir bana. Bir yazar gözüyle sorayım sana da; ne diyorsun içgörü için?

C.A.: Ben kendi nedenlerimden ötürü içgörüye yani insight’a biraz tedirginlikle yaklaşıyorum esasında. Yani, yazarlık ve yazma pratiği çerçevesinde bakarak... Çünkü sonuçta bir yazar da, belki psikiyatristten farklı bir şekilde, ama bazı insanları ve bazı durumları anlamaya ve anladığını yansıtmaya çalışan bir insandır diye tarif edilebilir. O da bir saptama ama belli bir kutulama da getiriyor. Ben bunun çok da doğru bir yöntem olmadığını düşünmeye başladım artık; kendi pratiğim açısından. İşte bu bakıyorum, görüyorum, sayıyorum pratiğini kastediyorum. Mesela, in­sight yerine belki side­sight, “yangörü” filan gibi bir şey olsa, ne güzel kelime oyunu oldu, yani biraz yan gözle baktığım zaman daha doğru şeyler görebilirmişsin gibi... Çok doğrudan bakıp, teşrih masasına yatırıp, iyice kesip biçip anlamaya çalışmak yerine, bir şeyi anlamaya çalışmadan anlama prosedürünü yakalayabilirse bir yazar, belki daha doğru bir şey yakalarmış gibi geliyor.

T.O.: Anlamaya çalışmadan.

C.A.: Anlamaya çalışmadan anlamayı başarabilirsek; ama tabii onu bir pratik haline getirebilirsek... Biraz zenvari bir şey belki. Kasmadan, kastetmeden yapmak ama istediği zaman yapabilmek bunu...

E.G.: Tabii içgörü teriminin bana göre tehlikesi, sen de söyledin Timuçin, ortak bir doğruya göre tanımlanıyor olması.

C.A.: Nasıl ortak bir doğru? 

T.O.: Bir kod yani.

E.G.: O bir kod. Bu tabii çok geçmişten gelen bir şey, ta psikanalizin ilk belirdiği günlerde, sağlıklı olmanın koşullarından birisi topluma uyumlu olmaktı. Sonra İkinci Dünya Savaşı bize gösterdi ki toplumlar da hastalanabiliyorlar. Özellikle bu gün, Yeni Ortaçağ’da herkesin kendine özgü mantığı var. O zaman içgörüyü neye göre değerlendireceğiz? Ben nereden bileceğim?

T.O.: Şimdi bunu bir yapmak zorunda olduğumuz bir durum var günlük pratiğimizin içinde; maalesef diyeceğim ama ihtiyacımız var.

E.G.: Sen rapor yazmak zorundasın.

T.O.: Tabii bir şey yapmak, adını koymak durumunda olduğumuz zamanlar pek çok, ama ona esir olmamak çok önemli diye düşünüyorum. En azından bunun böyle bir şey olduğunu bilerek yapmak çok önemli.

C.A.: Peki, bunun bir esnekliği var mı? Yani karşınızdaki insanı değerlendirirken, sonuçta o içgörü konusunda ona ne kadar esneklik payı tanınabiliyor tıpta?

T.O.: Ben orada kendi adıma işimi biraz kolaylaştırdım doğrusu. Bunu söylemek de zor ama kişinin gerçeği değerlendirme yetisinin bozulduğu durumlar var, bunlara psikozlar deniliyor. Onu ayırabilirsek gerisi daha kolay gelebiliyor. O durumda yani kişinin gerçeği değerlendirmesinin bozulduğu bir durumda, insan beyni ya doğrudan organik bir hasar ya da bugün tam adlandıramadığımız daha karmaşık bir biyokimyasal bozukluk gösteriyor diyebiliriz.

E.G.: Cem, senin soruna karşılık şunu eklemek isterim. Timuçin psikozları örnek verdi. Ona tamamen katılıyorum ama onu dışta bıraksak bile şizofrenik kodları bildiğimiz ve o kodlara göre konuştuğumuz zaman şizofrenik durum yaşayan bir kişiye ulaşmak mümkündür.

T.O.: Tabii ki... Evet, şimdi, aslında sürpriz yapayım demiştim ama başından anons edelim ne olduğunu. Size bir Frank Sinatra dinleteyim, sonra konuşalım.

E.G.: Carlos Ramirez’le birlikte.

T.O.: Bu ikisi de operayı ancak bu kadar söyler.

C.A.: Biraz önceki konuşmadan hareketle, yazarlar adı-na söz almış olmak istemedim; bu içgörü hikâyesinin başka bir konuyla bağlantısı da var. Ben onu Engin Bey’e de sormak istiyorum, hazır bugün kitabı taze taze çıkmışken. Sizde, benim yazar olarak gördüğüm ve çok hoşlandığım bir şey var: Zamanla ilgili bir tavrınız var; şimdiye kadar yazdığınız kurmaca kitapların hemen hepsinde sanırım ortaya çıkan bir şey bu. Hem kişisel zamanlarla hem de dünya zamanıyla ilgili bir şey, yani şimdiden anlamak gibi bir şey. Burada, bir tür zamana karşı bir içgörü var bence sizin kullandığınız. Biraz ondan bahseder misiniz?


E.G.: Şöyle diyeyim, benim ölçülebilir zamana çok fazla tutsak olmamıza bir tepkim var, zannediyorum. Geçmiş, şimdiki zaman, gelecek dediğimiz zaman, yani geçmişi ve geleceğe ilişkin plan, tasarı ve projeleri içinde bulunduğumuz âna, bugüne çok fazla getirerek ânı yaşayamıyoruz. Oysa, içinde yaşadığımız ânın sonsuz sürekliliği denilen bir şey var. Yakalanması bizler için çok kolay olmasa da, gayrimümkün olan bir şey de değil bence. Şimdi bugün çıkan kitapta örneğin, İstanbul var belki ama Bizans da var, Osmanlı’nın çeşitli dönemleri de var. Hepsi birbirinin içine girmiş durumda; iyi- ce çılgın bir şey çıktı ortaya. Karakterlerden biri de saatli maarif takvimi...


T.O.: Acaba nereden girmiş oraya.


E.G.: Saatli Maarif Takvimi tamamen özgürlüğü seçmiş durumda. İstediği tarihi seçiyor, istediği zaman ortadan kayboluyor ya da geri dönüp duvarda tekrar görünüyor. Herhalde bu bir fikir verir.


C.A.: Peki, bu şimdiki zamanı yaşama konusunda ben bir yandan da şöyle düşünüyorum: Çok fazla şimdiki zaman yaşanıyor. Sizin söylediğinizi de anlıyorum, bir tür gelecek kaygısı ve geçmişin ağırlığı insanların üzerinde; onu görüyorum ama bir başka açıdan bakacak olursak, zaman boyutunun önü ve arkasından bir şekilde çok fazla soyutlanmış ve hep şu anda kovalandığı bir dünya da varmış gibi geliyor bana, ne diyorsunuz?


E.G.: Pazartesi günü gördüğüm bir kişi, terapi seansında çıktığı Güneydoğu gezisinden çok hoş bir izlenimle geldi, “Zamanı ölçmüyorlar ve bu bana çok hoş geldi,” dedi . Bir de işinsanı kendisi üstelik. “Türkiye’nin şu andaki hali de çok hoşuma gidiyor,” dedi anlayacağımı düşünerek. Ayrı bir kompartımana koymuş işinsanlığını artık; bunu duymak çok hoşuma gitti. Evet, eskilere gidiyoruz; 1940’lardan, hala ge- çerli olduğuna inandığım bir ses geliyor, Caterina Valente, Almanca sözlerle “Malaguena” söylüyor.


C.A.: Hazır Türkiye’den söz açılmışken ve herkes Türkiye’yi konuşuyorken oradan biraz devam edelim; siz ne diyorsunuz şimdi bu Türkiye’nin delirme haline? Karışık, karmaşık, karmakarışık, ne olacağız sizce?


E.G.: Bana göre sadece karmaşık.


C.A.: Daha karmakarışık olmadı mı? Ya da olacak mı?


E.G.: Ben kâhin değilim tabii ancak kaosun kenarında varoluş dedikleri şey bu herhalde. Yani, bu kendi içinde bir sistem. Bak biraz önce, “Bir durduk bakıyoruz kendimize,” dedim; bazılarımıza iyi geldi. Depremden sonra da bir süre böyle olmuştu. Ben neyim, kimim, hayatın anlamı ne, niçin para kazanıyorum, niçin didiniyorum ya da değer mi değmez mi vesaire gibi sorular yeniden ortaya çıktı. Her şerde bir hayır vardır anlamında konuşmuyorum ama bu karma- şık sistemlere fevkalade uygun bir örnek gibi geliyor benim anladığım kadarıyla. Karmaşalıklar var. Bunun Ortaçağ ile ne kadar ortak noktası vardır veya ona da benzemeyen ama onunla ortak yanları da olan bir yerlere doğru hareket ediyoruzdur belki. Yani Türkiye’de, daha uç örnek olan İstanbul’da bugün olanlar, aslında daha küçük çapta her yerde oluyor.

T.O.: Ortaçağ da diğerleri gibi bir geçiş çağı. Daha önce arabeskten söz etmiştik, bu da böyle bir şey mi acaba? Bu karmaşa da bir şeye doğru dönüşecek çünkü karmaşık olan, sınırları çizilmiş adı konulup, bir kenara konulabilecek bir şey değil.

E.G.: Elle tutulabilir bir şey değil. Olmaması da insanları rahatsız ediyor.

T.O.: Ve korkutuyor değil mi?

E.G.: Tanımlanabilir olmaması korkutuyor, temel güven duygusunu da sarstığı için insanlarda... Fakat bu bir olgu, biz de bunun içindeyiz, zaman zaman savrulabiliriz de.

C.A.: Peki, karmaşalar arasında fark yok mu? Her kar- maşa aynı karmaşa mı?

E.G.: Hiçbir karmaşa tekrarlanmaz yani yazılanlar açısından söylüyorum...

C.A.: Tekrarlanmaz kuşkusuz ama her karmaşa benzer şeylere mi yol açar? Ya da ben normatif bakmaya çalışıyorum bu hikâyeye nedense?

T.O.: Bu iyimser mi geldi sana?

C.A.: Bana iyimser geldi. Bir karmaşa görüyoruz sonuçta, o karmaşayı görmemek mümkün değil herhalde ama ben o karmaşanın üstüne bir de yozluk görüyorum yani bu daha iyi bir şeye dönüşecekmiş gibi gelmiyor bana.

T.O.: İyiyi kötüyü bilmiyoruz ama dediğin gibi, dönüşecek.

C.A.: Onun tersi sabit kalması ki, dünyada hiçbir şey sabit kalmıyor zaten, değişiyor bir şekilde. Bayram tatilinde İmroz’a yani Gökçeada’ya gittik ve sonra oranın Gökçeada olmaması, İmroz olması gerektiğine karar verdik çünkü çok net bir şekilde iki farklı insan biçimi, iki farklı yaşama biçimi, iki farklı hayat anlayışı görülüyordu. Bir tanesi işte çok bariz bir şekilde adadan sürülmüş marjinalize edilmiş olan Rum kökenliler, onların yaşam biçimi, onların köyleri, bir de bizler. Bizler derken, Rumları azınlığa düşürmek için özellikle çeşitli şehirlerden getirilmiş, oraya yerleştirilmiş olanlar. Askerle birlikte gelmişiz, garnizonlar kurulmuş falan. Ondan sonra çok net olarak ikisini yan yana gördüğünüz zaman, Türk mahallesinde insanların herhangi bir hayat tadından tümüyle yoksun olduklarını, buna karşılık çok daha fakir bir şekilde, yıkıntılar içerisinde yaşayan Rum kökenli insanların köylerinin o yıkıntılar içerisinde bile ne kadar güzel olduğunu, ne kadar hayata bağlı olduklarını fark ediyorsunuz. Hakikaten çok farklıydı ve bunun gibi bir sürü şeyi Türkiye’nin genelinde de görmek çok mümkün.

T.O.: O grup, tipik olarak Türkiye anakarasını temsil eden bir grup mu sence?

C.A.: Bence ediyor.

T.O.: Ben ondan emin değilim. E.G.: Ben de emin değilim.

T.O.: Benzer bir şeyi ben de Kıbrıs’ta yaşadım. Orada da adalılar yani oralı Türkler ve oraya götürülmüş olanlar var. Götürülmüş olanlara bakarken, neden özellikle onların götürülmüş oldukları konusunda benim de soru işaretlerim olmuştu. İmroz’u görmediğim için bir şey diyemeyeceğim ama.

C.A.: Orada Isparta depreminden giden Ispartalılar, Karadeniz kıyılarından kopup gelmiş Karadenizliler var.

T.O.: Belki de barınamayanlardır biraz da?

C.A.: Ben onların İmroz’a gelmeden önce Isparta’da da aynı şekilde yaşadıklarına eminim.

T.O.: Tabii, yaşam biçimlerini götürdüler belki de. 

E.G.: Yaşam biçimlerini götürüyor olabilirler ama köklerinden kopmuş olarak.

C.A.: Yerinde güzeldir diyorsunuz yani? 

E.G.: Her şey yerinde güzel.

T.O.: Yerinde bu kadar batmazdı diyorum ben de . 

E.G.: Evet çünkü orada, bulundukları yerde, bir bütünün parçası halinde yaşıyorlar. Bu göç hareketleri tabii ki insanları bir şeylere fazla tutunmaya, kökünden koparılmış olmanın kaygıları ve yabancılaşmayla birlikte başka türlü davranmaya götürebiliyor. En iyi örneği, Avrupa ülkelerine göç eden Anadolulu Türkler.

T.O.: Ama Türkler her zaman hep bir yerden bir yere göç ediyor sonuçta.

C.A.: İstanbul da bir göç merkezi. Burada da etrafımıza baktığımızda bu bizi rahatlatacak mı? Bu insanlar Sultanbeyli’ye yerleştiler ama aslında orada yaşamıyorlardı, başka bir yerden geldiler ve şimdi doğal ortamları içinde yaşamadıkları için böyle yapıyorlar; aslında Kayseri’deyken iyilerdi mi diyeceğiz?

T.O.: Yok, ben de rahatla diye söylemedim. Ama mesela eski İstanbullu diye beğenilen insanların da tamamı azınlık değil, değil mi?

C.A.: Kuşkusuz canım... Ben de Rum propagandası yapmak istemiyorum tabii ki. Ama sanki genelde Türkiye’nin, Türkiye’de insanların yaşayış biçiminde düzelmeyecek bir şeyler varmış ve de hep daha kötüye gidiyormuş gibi geliyor bana. Ben 33 yaşıma bastım belki ondandır.

E.G.: Eski bir alaturka şarkı vardı, “Denizler Durulmaz Dalgalanmadan” diye.

T.O.: Şimdi belki bir Rumca parça çalarız.

C.A.: Bu arada bugün bayramınız. Tıp Bayramı’nızı tebrik ederim.

T.O.: Teşekkür ederiz. Bayram münasebetiyle, geçen hafta kaybettiğimiz hocam Dr. Oğuz Arkonaç’ın da anısına Maria Del Mar Bonet’ten “Per Hipòcrates” çalalım. Hipokrat için...

E.G.: Bu arada süremizi de doldurduk. Hepinize iyi akşamlar diliyorum ben Engin Geçtan.


T.O.: 94.9 Açık Radyo Dünya Hali’nden iyi akşamlar, ben Timuçin Oral.


C.A.: Ben de bütün yaşlanmakta olan kötümserler adına iyi akşamlar diliyorum, Cem Akaş.


E.G.: Teşekkürler Cem, teşekkürler Tolga.

 



28.12.24

kitap kapağında okuru ne etkiler?




2018'de portekiz'de kitabı ne sattırıyor sorusu üzerine yapılan bir araştırmadan bilgiler:

487 geçerli sonuç olan online bir araştırma. kapakla ilgili yaklaşık 30 faktör incelenmiş ve etkisi sorulmuş. eğitime, cinsiyete vs. göre analiz edilmiş. kendine aldığında/hediye olarak aldığında farka bakılmış.

en önemli faktörler: konu, tanıdık önerisi, arka kapak özeti, indirim, başlık. ardından: tasarım, sosyal medya referansı, klasik olması, alt başlık, kitapçıda görünürlük, ödül, yazarın çoksatar diğer kitapları, yazar ve kitabın tanınırlığı.


daha somut olarak: saygın bir çoksatar listesine girmiş mi, saygın bir kitap kulübü tarafından önerilmiş mi, saygın bir ödül almış mı, yazarın daha önce çoksatar bir kitabı var mı. sevilen bir yazardan alınmış bir övgü de benzer işleve sahip. okur referans arıyor.


amerika'da 2024'te en çok satan kitapların kapaklarına baktığınızda bunları net olarak görüyorsunuz. çok ender olarak satış adedi bilgisi veriliyor, o da 500 bin, 1 milyon gibi adetlerde (bizde 50 bin, 100 bine tekabül ediyor). adet pek önemli bir referans değil.

(bugün online satışlar çok önemli hale geldiği için, bu adet bilgisinin kapakta yer alması daha da az etkili. satış sitelerinin hemen hepsi kendi performans bilgilerini, puanları vs zaten veriyor. kapaktaki adet bilgisi de online'de iyice küçük kalıyor, okunmuyor bile.)

yayıncılar ve yazarlar (ve tasarımcılar!) kapak tasarımına çok önem veriyor ama iyi kapak/kötü kapak tasarımı nedir üzerinde anlaşmak zaten çok zor, okurun satın alma eylemini de az belirliyor. iyi başlık bulmak daha önemli mesela.


özetin özeti: yazarın ve yayıncının yapacağı en önemli şey, iyi konu bulmak ve bunu ön-arka kapakta iyi anlatmak, iyi başlık bulmak, kitabın üstüne indirim etiketi yapıştırmak.

amerika ve avrupa'da 2024'te en çok satan kitapların kapaklarını karşılaştırmak için:




8.10.24

kitlesel depresyon

Kocasından her gün azar işitip dayak yiyen, kızının aile içinde taciz edilmesine sesini çıkaramayan, kaynanasıyla görümcesinin nispetlerini sineye çeken, her şeye rağmen akşam sofraya yemek koymak için çırpınan ama yaranamayan, bazen "Ölsem de kurtulsam", bazen de "Ölse de kurtulsak" diyen ama kendine acıyarak beklemekten başka bir şey yapmayan bir kadın olduk topluca. Kitlesel depresyondayız.

23.4.24

Yaratıcılık ve Teknoloji

Yapay zeka araçlarının görse sanatlarda, müzikte, edebiyatta giderek yaygınlaşan bir biçimde kullanılmaya başlaması, pek çok soru ve tartışmayı da beraberinde getirdi. Yapay zekanın ürettiklerinin ne kadar özgün olduğu, üretebilmek için kullandığı ürünlerin yaratıcılarının haklarını ihlal edip etmediği, sanatın ve sanatçının ortadan kalkıp kalkmayacağı gibi konuları tartışıyoruz. Ben de kendi alanlarımla ilgili olarak ve Yapay Zeka’yla bugüne kadarki deneyimlerimden yola çıkarak bir şeyler söylemek istiyorum.

Yazar, çevirmen ve yayıncı açısından teknoloji

Yazarlık, çevirmenlik ve yayıncılık oldukça muhafazakar işler teknolojik açıdan. Ben hala kağıt ve defterle yazıyorum örneğin; işin yaratıcı kısmında da metni işleme aşamasında da teknolojiden çok az yararlanıyorum. en büyük yardımcım Google diyebilirim, o kadar geriden geliyorum.

Çeviride de Google ve online sözlükler en büyük teknolojik yenilikler oldu; DeepL ve ChatGPT’yi ancak tıkandığımda, fikir vermesini istediğimde kullanıyorum. Edebi metinlerin, özellikle de uzun kurgusal metinlerin çevirisinde ikisi de henüz çok yetersiz. 100 saatte yapılacak işi 40 saate indiriyorlar kabaca, ama o 40 saate mutlaka ihtiyaç oluyor.

Yayıncılıkta dijitalleşmenin büyük katkısı oldu diyebilirim; ben 90’ların başında bu sektöre girdiğimde binbir güçlükle yapılan tasarım, mizanpaj gibi işler ve matbaa süreçleri bugün InDesign, Photoshop gibi programlarla çok kolaylaşmış durumda. Kitabın djital versiyonu da üretim, satış ve dağıtım anlamında çok büyük kolaylıklar ve alternatifler sunuyor. Pazarlamada sosyal medya nedeniyle önemli değişimler oldu. Ama uzaktan baktığınızda yayıncılığın bambaşka bir şey haline geldiğini söylemek zor. Temel özelliklerini hala muhafaza ediyor bence.

Kişisel yaratım ve üretimde yeni teknolojiler

Yeni yazmaya başladığım romanımda ChatGPT’y nasıl kullanabilirim diye bir deneme yaptım, biraz onu anlatayım.

İşin başında ChapGPT’ye, benim ne işime yararsın diye sordum. 10 madde sıraladı:

1.ilham - yeni fikirler önermek.

2.içerik araştırması - bilgiye ulaşmak.

3.yazı desteği. cümle yapısı, gramer vs.

4.karakter geliştirme.

5.olay örgüsü geliştirme.

6.editörlük ve düzelti - yazılmış metni adam etme.

7.küçük bölümler ya da diyaloglar yazma.

8.janra göre fikirler önerme.

9.okur tepkisini ölçme - sosyal medya analizi.

10.kitap tavsiye sistemleri.

Ama şöyle de bir uyarıda bulundu: Yapay Zeka faydalı bir araç olabilir ama yaratıcı yazarlık süreci hala son derece insana dayalı bir şey. Bu işbirliği ileride yeniliklere gebe ama insanı aradan çıkarmayı beklemeyin.

Bunun üzerine aklımdaki roman fikrini, kaba olay örgüsünü ve ana karakterleri girdim, bana üç dönüm noktası ve sürpriz sonu olan bir olay örgüsü yazmasını istedim. Bana önerdiği dönüm noktaları şöyleydi: 1.gizli bir örgüt varmış, 2.ana karakterlere destek veriyor görünen karakterin kendi gizli gündemi varmış, 3.ana karakterin kendi ailesi de işin içindeymiş. Sürpriz son olaraksa yardımcı karakter son anda ana karakterin elinden her şeyi almaya çalışıyormuş ama ana karakter bunun önlemini aldığı için eli boş kalıyormuş.

Bu öneriler aslında oldukça jenerik, yani Netflix izleyen ya da yaratıcı yazarlık kursuna gitmiş yazarların romanlarını okuyan herkes üç aşağı beş yukarı böyle önerilerde bulunur. Kötü öneriler değil ama çok standart öneriler, yaratıcı bir yanları yok.

Ana olay örgüsünün içine bir de aşk ilişkisi katmasını istedim, ana karakter bir kadındı, onunla bir ilişki yaşayacak bir adam tarif ettim, olaylar sırasında birbirlerinden ayrı düşmelerini ama sürpriz sonda tekrar bir araya gelmelerini istedim. Bana önerisi şunlar oldu: Tanışma: Erkek de Kadın’ın peşinde olduğu şey hakkında bilgiliymiş ve teknik bilgisiyle kadına yardım etmeye karar vermiş. Kopma: Tam aradıkları şeye ulaşmalarını sağlayacak bir bilgi edinmişken Erkek bir yanlış anlama ya da dış etkenden dolayı Kadın’dan ayrılmış. Gerçeğin ortaya çıkması ve kavuşma: Kadın yanında Erkek olmadan araştırmalarına devam etmiş. Erkek son sahnede ortaya çıkıp Kadın’a destek oluyormuş. Birbirlerine duygularını itiraf ediyorlarmış.

Burada da Yapay Zeka’nın standart bir öneride bulunduğunu görüyorum, daha doğrusu benim sorumda söylediklerimi yeniden söylemiş, pek bir katma değeri yok. Son derece jenerik bir mutlu son. Bunun üzerine bir mutsuz son yazmasını istedim, bunu da gayet sıradan bir şekilde yaptı – peşinde oldukları şeyi tam ele geçirecekken kaybediyorlar, bu da ilişkilerini zedeliyor ve ayrılıyorlar.

Kadın karakter için bir karakter analizi ve geçmiş yazmasını, bunun da romanın konusuna paralel olmasını istedim. Burada da yaratıcı katkıları olmadı.

Son olarak kitabın ilk bölümünü yazmasını istedim. Kadın karakteri günlük yaşamı içinde tanıtan ve olay örgüsünü başlatan bir bölüm olmalı dedim. Bir sayfalık bir metin üretti – bölüm değil bölüm özeti diyebiliriz daha çok. Burada da yaratıcı bir ayrıntı yoktu.

Bu çalışma bana şunu gösterdi: bugünkü haliyle Yapay Zeka, daha çok laf ebeliğine dayanıyor. Yani bizi etkileyen şey aslında düzgün cümle kurabiliyor olması. İçerik olarak bakıldığında, bilgiye ulaşma konusunda Google’dan daha iyi değil çünkü zaten gerçek zamanlı olarak Google kullanamıyor; yaratıcılık konusundaysa sadece ulaşabildiği, var olan verileri karıştırıp yeniden sunabiliyor. Örneğin karakter geçmişinde, Kadın karakterinin annesiyle babasının bir trafik kazasında ölmüş olduğunu, bu kazanın da bir zamanların ünlü bakanı Adnan Kahveci’nin şüpheli ölümüyle sonuçlanan kaza olduğunu, babasının Kahveci’nin arabasına çarpmamak için Bolu’da şarampole yuvarlandığını yazması imkansız bugünkü noktada.

Ben aynı şeyi görsel üretiminde Midjourney ve benzerlerinde, müzik üretiminde de Udio ve benzerlerinde görüyorum. Yapay zeka, elinin altındaki ürünleri kullanarak ortaya bir amalgam çıkarıyor ve bu “gerçek” bir ürüne epeyce benzediği için hayran kalıyoruz. Ama aslında yaptığı şey bir ortalama üretmek. Yapay zekayı kendi yaratıcılığınızı desteklemek ve önünü açmak için kullanmaya çalıştığınızda çok zorlanıyorsunuz çünkü yönlendirmesi zor. Yani ne istediğinizi bilmiyorsanız sizi eğlendirecek bir şey üretebiliyor ama ne istediğinizi çok iyi biliyorsanız onu ortaya çıkarması çok zor. 

Yaratıcılık ve yapay zeka

İleriye dönük olarak baktığımda bunun bir yazılım sorunu olduğunu görüyorum. Yapay zekayı var olanlar üzerinden eğitmeye çalışıyoruz şu aşamada, bu da gerçekten yeni ve kaliteli bir şey üretmesini zorlaştırıyor; basitleştirerek söyleyecek olursam, tez ve antitezden senteze sıçrayamıyor. Daha kötüsü, yapay zekanın ürettiği milyonlarca şey de onun eğitim setine dahil olacak hızla, bu da kendisini tekrarlamasına yol açabilecek. Biz altı parmaklı insanlar yapmaması için uğraşırken onun veri setine şu anda bir sürü altı parmaklı insan katıyoruz mesela. Renkleri karıştırarak rengarenk bir şey ortaya çıkmasını bekliyoruz, ama çok karıştırınca her şey kahverengi oluyor – oyun hamuruyla oynayan herkesin çok iyi bildiği gibi. 

Yaratıcılığın yazılıma dahil edilebilmesi için uğraşmak gerek. Ben yaratıcılığı kutsayan, gözünde büyüten biri değilim, bence yaratıcılık çok basit bir şey - her şeyin değiştirilebileceğini bilmek ve değiştirirken hangi alandan neyi alacağını bilmekten ibaret. Analitik ya da eleştirel düşünceyle birleştirmezseniz yaratıcı dürtü hiçbir işe yaramaz. Bu formülasyon da yapay zekayı yönlendirme, yaratıcılığı yazılıma dahil etme konusunda işe yarayabilecek bir tanım gibi geliyor bana. 

Fikri mülkiyet ve telif

Ben bir yazar ve yayıncıyım ama fikri mülkiyet konusunda yazarların büyük kısmından ve sektörden farklı düşünüyorum. Birincisi şunu unutmamak lazım: “copyright” tarihsel olarak yazarların talep ettiği değil, yayıncıların bulduğu ve yasalaştırdığı bir kavram. Yayıncıların kendi ürünlerini birbirlerinden koruyabilmek için, süre ve yerle sınırlandırdıkları bir hak devri, asıl amacı yazarı değil yayınevini korumak. Yayınevinin hakkı devralabilmesi için bu hakkın yazarda olması gerekiyor mantıken; böyle olmadan bir “copyright” kavramı geliştirilmiş olsaydı her şey çok başka olurdu. 

Sonuçta “copyright” bulunmadan önce yazarlar, ressamlar, heykeltıraşlar, müzisyenler inanılmaz ürünler verdi; edebiyat ve sanat tarihi bunlarla dolu. Demek ki sanatın varoluşu, sanatçının varoluşu fikri mülkiyeti zorunlu kılan, o olmazsa olmayan bir şey değil. Bütün sanat ürünleri, daha önceki üretimin üzerine yapılır, onunla konuşur, ondan alır, ona cevap verir. Her sanatçı kendi tuğlasını binlerce yıldır örülmekte olan duvara ekler, kimsenin tuğlası tek başına durmaz; tuğlalar birbirine benzer, benzemez – ama sanat her zaman bir birikimdir ve o birikim yokmuş da sıfırdan yaratılmış gibi davranılamaz. 

Fikri mülkiyetse devlet aygıtının “bunu kim yaptı?” sorusuna yanıt bulabilme ihtiyacını giderdiği ve kapitalist sisteme çok kolay entegre olabildiği için bugün evrensel diyebileceğimiz bir konuma geldi ve bence çok saçma boyutlara ulaştı ama böyle devam etmesi şart değil. Dünyanın büyük kısmının imzaladığı Bern Anlaşması, “Yazarın ölümünden sonra 70 yıl” şeklinde tanımlıyor “copyright”ı. Ben 24 yaşımda ilk romanımı yayımladım, diyelim ki 64 yaşımda öldüm, kitap yazıldıktan ancak 110 yıl sonra copyright’tan çıkıyor. Daha aptalca bir şey olamaz.

Benim önerim, copyright’ın 3 yıl, 5 yıl gibi çok çok daha sınırlı bir şekilde tanımlanması. Paylaşım serbestliğinin bize mülkiyetçilikten çok daha faydalı olacağını düşünüyorum (bu konuları başka yerlerde uzun uzun tartıştım, bkz. Dildo). Manevi haklar konusuna, yani intihal meselesine gelince de genel kabulden farklı bir yerde duruyorum: Manevi hakların çok daha dar bir şekilde tanımlanmasını, intihalin de çok spesifik ve bire bir taklitlerle sınırlı olmasını savunuyorum. Bu açıdan ben yapay zekanın çok daha rahat çalışabileceği bir ortamı desteklemiş oluyorum.


22.4.24

"sincaplı gece" - parrhesiastes (1001kitap)

 Bir şeye bir şey demek o bir şeyi bir şey yapmaz. Bir şeye bir şey dememek o bir şeyin başka bir şey olabileceğini düşünme imkanı sağlasa da o başka bir şey de bir şeyi olduğu gibi kapsayamaz.

Bu kitabın az sayıda kişi tarafından okunmuş olması ne kadar üzücü, gibi salatadan laflar etmem gerekmiyor. Kitabı inceleyen üç beş kişi ittifakla bilimkurgu ve polisiye türünde yazılmış olduğunu anlatmaya çalışmış. Normalde inceleme okumak gibi bir huyum yoktur. Ancak bu kitap özelinde bir merak uyandı bende. Bence Türk standartlarının üzerinde olan bu eserin bilimkurgu veya polisiye türünde yazılmış olduğunu söylemek onu hafife almak olur. Romanın açık veya örtük hiçbir yere göz kırpmaması ve yaşanan dünyanın gerçekliğini politik, toplumsal ve varoluşsal yönleriyle olduğu gibi resmetmesi bence onu üst seviye romanların hizasına çıkarıyor. Ne eksik ne fazla. Politize olarak okur avlayan romanlardan değil kısaca. İçinde yaşadığımız dünyanın şeyleşmiş gerçekliğini olduğu gibi okurun önüne seriyor. Kitabın adındaki varoluşsal tını, Turgut Uyar'ın "Geyikli Gece" şiirine gönderme yapıyor. Bunu, bir yerde Geyikli Gece şiirini alıntılayarak Geyikli Gece lafzının yerine Sincaplı Gece yazmasından anlıyoruz. Eserde, spesifik olarak kesinlik ifade etmese de , belli başlı çağrışımlarla Türkiye'nin son 20 yıllık toplumsal ve politik hayatı anlatılıyor aslında. Eserin bilimkurgu öğeleri içermesi yaşanan gerçekliği ifade etme biçimi olarak var. Bir yanda içerisinde bulunduğumuz bu araçsal dünyada durumun farkında olmayan politik ve toplumsal olarak harekete geçmeye hazır büyük bir çoğunluk var, diğer yanda Sincaplı Gece''lerin varoluşsal bir tipi. Romanda kullanılan bütün özel isimler muhafazakar çağrışımlar içeriyor. Namazlarını kılıyorlar, selam veriyorlar v.s. Öte yandan araçsal dünyanın bütün teknolojik atılımları da dünya ölçeğinde bunların elinden çıkıyor. Bir yandan birçok ünlü marka ismi ve teknolojik atılımların öznesi oldukları bir yaşam standardı ile küresel tüketim dünyasının taşıyıcısı olan bu tipler, diğer yandan isimleri, konuşma biçimleri ve belli başlı davranışsal özellikleri ile muhafazakarlıklarını yaşıyorlar. Muhafazakar, zaten ne öyle ne böyle olan melez bir türü ifade eden bir kavram. Romanın kahramanı Emine de muhafazakar kodlarına ve bu ikiliğe sıkı sıkıya bağlı bir tip. Markalı türbanlarını ve giysilerini zaman zaman çıkarıp peruğuyla soluğu bar köşelerinde alabiliyor mesela. Emine'nin tasarladığı fotoğraf makinesi, bu makine ile çekilen fotoğraflarda görünür olan halesizler-ruhlular'ı öldürüyor. Emine de makinenin formatını değiştirerek ruhlular tarafına geçmeye karar veriyor Halbuki ruhluların kurgusal gerçekliği Emine ile aynı dünyanın gerçekliğine inanmalarından geliyor. Ruhlu olmak başta, yaşanan bu dünyaya varoluşsal bir hava katarak başka bir dünyanın özlemini içeriyor gibi gözükse de aslında Emine'yi kendi taraflarına çekmek isteyen bir grubun stratejisidir yalnızca. Romanda gezi parkı eylemleri, 15 Temmuz olayı bu bağlamlarda imgesel bir yere yerleşiyor. Uzun bir zamandır dünyanın temel gerçekliği olan araçsallaşma olgusunu bütün çıplaklığıyla anlatan enfes bir roman okudum ben. Adına ister özgürlük, ister ruhluluk densin; isterse başka başka varoluşsal motiflerle süslenen diğer talepleri içersin, söylem düzeyine getirilen herhangi bir insani durumun kullanıma açık oluşu modern çağın insanının trajedisidir aslında. Cem Akaş son yirmi yılın Türkiye'sini ve bu trajediyi sağlam bir kurguyla işlemiş. Öte yanda, Sincaplı Gece var. Öte yanda mı bu yanda mı? Belli başlı söylemlere değil, sincaplara ve şiire sahip çıkma eylemliğini sürdüren varoluşsal bir gerçeklik. Tabi bu gerçeklik roman içerisinde, gündelik hayatta olduğu gibi cılız bir şekilde ve kıyıda köşede kalarak gösteriyor kendini. Onun gücü, söylem düzeyine gelerek araçsallaştırılamamasında yatıyor. "Halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta Her şey naylondandı o kadar"

7 Ağustos 2002

5.3.24

Arz: Düşünce Tarihimizde Maddiyat-Maneviyat Ekseni ve Oto-Emperyalizmin Sonuçları

Türk düşüncesinin hakim paradigmalarından biri Doğu-Batı ekseni olageldi. Bu aslında maneviyat-maddiyat ekseniydi ama maneviyat neredeyse sadece İslami maneviyat olarak tasarlandı, Hint ve Uzakdoğu maneviyatı çok az belirdi bu formülasyonda. Dünya bu formülasyonda insanı Allah’tan uzaklaştıran bir istasyon olarak görüldü, zaten “dünya” sözcüğünün kelime anlamında da bu kirlilik duygusu var.

Bugün artık açıkça görülüyor ki milattan sonraki birinci binyılın önerdiği maneviyata dönmeye çalışmanın faydası yok. Aradan bir binyıl daha geçti, bugün üçüncü binyılın önereceği maneviyat, büyüsü bozulan dünyaya büyüsünü geri vermek (“re-enchantment of the world”) ama bunu başka bir yoldan yapmak üzerine kurulu olmalı. Burada yukarıdaki nedenlerden ötürü “dünya” yerine “arz” (“arzın merkezine seyahat”teki arz) sözcüğünü tercih ediyorum; arza yönelik, arzla bütünleşmeye yönelik bir maneviyat; “el kiri dünya”nın yerine “koruyacağımız ve bizi koruyacak arz”ı öne çıkaran bir maneviyat gerekli.

“Maneviyat” o kadar zor bulunur bir şey değil - insanın kendisinden öte, kendisini aşan bir aidiyet inancı kurması. Yeterince sessiz kalabilen herkes iyi kötü bir maneviyat edinir; her halükarda bu maneviyat, Osmanlı döneminin idealize edilmiş “bir elde kılıç bir elde Kuran” maneviyatından çok farklı olmak zorunda (kaldı ki Kanuni döneminde bile taş çatlasa 150 bin kişinin buna benzer bir maneviyatı olduğu varsayılsa, imparatorluğun kalan 30 milyonu başka bir gerçeklik yaşıyordu); bu dünyanın ötesine yönelik değil, bizzat arzı merkezine alan bir maneviyat olmak zorunda.

Bu tüm dünya için artık acil bir ihtiyaç, ama en net görülebileceği yerlerden biri hasbelkader Türkiye oldu. 19.-20. yüzyılın İslam odaklı Türk düşünürleri bugün yaşasaydı, geldiğimiz noktada İslam’ın artık bir çıkış olamayacağını gözyaşları içinde idrak ederdi herhalde. Son 20 yılda yaşanan oto-emperyalizm, bu toprakların ve bu insanların (dini-siyasi görüşü fark etmeksizin) sömürülmesi, İslam temelli maneviyatın dehşetli bir sinisizmle bu sömürüyü kolaylaştıracak ve sürekli kılacak şekilde kullanılması üzerinden yol aldı. Bugün kurulmuş olan “Müslüman ülke” görüntüsü, herhangi bir maneviyattan olabilecek en uzak ülkeyi yaratmayı başardı; maneviyatın en yüzeysel işaretleri kullanılarak en acımasız maddiyat mazur gösterilir oldu.

Bugün insanlığın çıkışını, ikinci binyıla özgü maddiyatçılığından sıyrılıp üçüncü binyılın maneviyatını kucaklamaya, “iyi yaşam”ın fiziksel koşullarını yeniden tanımlayıp arzı kurtarmaya yönelmekte görüyorum, ki arz da bizi kurtarabilsin.

21.2.24

Determining Plagiarism in Literary Works

In order to prove plagiarism between two literary works, it is not enough to identify similarities in ideas, themes, subjects, places, periods, characters and plots. Since people have been writing fictional texts throughout history, it is now almost impossible to find ideas, themes, topics, plots, characters, etc. that no one has ever thought of. These are therefore not covered by copyright. Every text written by every author has similarities with other texts written by other authors before. This is the presupposition of contemporary literature. This similarity does not mean plagiarism. If we were to destroy newly written books because they were more or less similar to other texts written before, no new books would be published.

To prove plagiarism, all of the following elements must be demonstrated beyond dispute:

1. Syntax overlap.

The two texts contain the same sentences and paragraphs, or the same sentences and paragraphs with minor changes, but retaining the main skeleton (paraphrase).

This is the most important criterion for proving plagiarism. In order to detect syntactic similarities, advanced software for academic texts can be used. It is important to note that no matter which two texts you compare, similar sentences can be found to some extent; this does not constitute plagiarism, as some sentences can easily be written by any author. It is generally accepted that this similarity can be between 5-10 percent. If the similarity exceeds this, plagiarism may be suspected.

2. Literary context overlap.

The functioning of the world created in the two texts is the same.

Every novel creates a literary world; the functioning and mechanics of this world consists of many elements and can be objective, psychological, surrealist, fantastic, fairy-tale, magical realist, socialist, materialist, religious, tragic, melodramatic, etc. To be considered plagiarism, the literary context must be the same in both texts. Comprehensive textual analysis is necessary to determine this.

3. Overlap in literary style.

The language and textual organization of the two texts are the same.

No matter how "plain" and "transparent" the language, every author's writing has distinctive stylistic features and unique linguistic tics. In order to speak of plagiarism, these stylistic features and tics must be identical in both texts.

Each text presents a structure. While part of this structure is related to how the text appears on the page, an important part of it is related to how the constituent parts of the text are arranged and how they relate to each other. The temporal and spatial organization of the text is included in this structure. In order to speak of plagiarism, this structure must be seen exactly in both texts. Comprehensive textual analysis is necessary to detect plagiarism in language and text structure.

4. Overlap in the purpose of writing the text and its conclusion.

The purpose of writing and the conclusion of the two texts are the same.

In every text, one can identify at least one purpose for writing that text; this purpose may be the consideration of an argument about the world, society, people, relationships, or it may be the evaluation of one or more truth arguments; it may be based on literary or artistic arguments. Again, when each text is completed, it reaches some conclusions in line with this purpose; again, these are conclusions about the world, truth or art. In order to speak of plagiarism, the aims and conclusions must be the same in both texts. Comprehensive textual analysis is necessary to determine this.

 

Cem Akaş

 

intihal nedir, nasıl yapılır?

İki edebi eser arasında intihal ilişkisinin kanıtlanabilmesi için fikir, tema, konu, mekan, dönem, karakterler, olay örgüsü benzerliklerinin saptanması yeterli değildir. İnsanlar tarih boyunca kurgusal metinler yazmış olduğu için, bugüne kadar hiç kimsenin akıl etmemiş olduğu fikirler,  temalar, konular, olay örgüleri, karakterler vs. bulmak artık neredeyse mümkün değildir. Dolayısıyla bunlar telif hakkı kapsamına girmez ve “copyright”lanamaz. Her yazarın yazdığı metin, başka yazarların daha önce yazdığı başka metinlerle benzerlikler taşır. Çağdaş edebiyatın ön kabulü budur. Bu benzerlik intihal anlamına gelmez. Daha önce yazılmış başka metinlere az ya da çok benzediği için yeni yazılan kitapları yok etmeye kalksaydık, hiçbir yeni kitap çıkamaz olurdu.

 İntihalin kanıtlanabilmesi için aşağıdaki unsurların hepsinin tartışmasız gösterilebilmesi gerekir:


1.Sözdizimi örtüşmesi.

İki metinde aynı cümlelerin ve paragrafların bulunması ya da bunların ufak değişikliklerle ama ana iskeletin korunarak (parafraz) yer alması.

İntihal iddiasının kanıtlanmasına yönelik en önemli kıstas budur. Sözdizimsel benzerlikleri saptamak için, akademik metinler söz konusu olduğunda kullanılan gelişmiş yazılımlardan yararlanılabilir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, hangi iki metni karşılaştırırsanız karşılaştırın, benzer cümlelerin bir oranda bulunabileceğidir; bu da intihal kapsamına girmez, bazı cümleler kolayca her yazar tarafından yazılabilir. Genel kabul, bu benzerliğin yüzde 5-10 arasında olabileceğidir. Bunu aşan bir benzerlik saptanırsa intihalden şüphelenilebilir.

 

2.Edebi bağlam örtüşmesi.

İki metinde yaratılan dünyanın işleyişinin aynı olması.

Her roman edebi bir dünya yaratır; bu dünyanın işleyişi, mekaniği çok sayıda unsurdan oluşur ve nesnel, psikolojik, gerçeküstücü, fantastik, masalsı, büyülü gerçekçi, toplumcu, materyalist, dini, trajik, melodramatik vs. olabilir. İntihalden söz edilebilmesi için edebi bağlamın iki metinde de aynı olması gerekir. Bunu saptamak için kapsamlı metin analizi gereklidir.

 

3.Edebi üslup örtüşmesi.

İki metinde dil ve metin kurgusunun aynı olması.

Ne kadar “düz” ve “şeffaf” bir dille yazarsa yazsın, her yazarın yazı dilinde ayırt edici üslup özellikleri ve kendine özgü dilsel tikler vardır. İntihalden söz edilebilmesi için bu üslup özelliklerinin ve tiklerin iki metinde de birebir görülmesi gerekir.

Her metin bir yapı sunar. Bu yapının bir kısmı metnin sayfa üzerinde nasıl göründüğüyle ilgiliyken, önemli bir kısmı da metni oluşturan parçaların nasıl dizildiği, birbirleriyle nasıl bir ilişki içinde olduğuyla ilgilidir. Metnin zamansal ve mekânsal kurgusu bu yapıya dahildir. İntihalden söz edilebilmesi için bu yapının iki metinde de birebir görülmesi gerekir. Dil ve metin kurgusunda intihali saptamak için kapsamlı metin analizi gereklidir.

 

4.Metnin yazılma amacında ve ulaştığı sonuçtaki örtüşme.

İki metnin yazılış amacının ve vardığı noktanın aynı olması.

Her metnin içinde, o metnin yazılmasını gerektiren en az bir amaç saptanabilir; bu amaç dünyaya, topluma, insanlara, ilişkilere yönelik bir savın ele alınması olabileceği gibi, bir ya da birden çok hakikat savının değerlendirilmesi de olabilir; edebi ya da sanatsal savların üzerine kurulmuş da olabilir. Yine her metin tamamlandığında, bu amaç doğrultusunda bazı sonuçlara ulaşır; bunlar da yine dünyaya, hakikate ya da sanata dair sonuçlardır. İntihalden söz edilebilmesi için iki metinde de amaç ve sonuçların aynı olması gerekir. Bunu saptamak için kapsamlı bir metin analizi gereklidir.

20.1.24

Marjinal Suç, Sanal Ceza

 1. Suç Nedir?

1.1. A la Kant, suç, doyum sağlamanın haksız bir yoludur.

1.1.1. Doyum, burada, en geniş anlamıyla tanımlanacaktır: herhangi bir arzunun –ister politik, ister cinsel, estetik, ruhsal vs. olsun– duyulan eksikliği giderecek derecede tatmin edilmesi.

1.1.2. Haksız bir yolun varolabilmesi için, haklı bir yolun da olması şarttır: aradaki fark, Kant için ahlaksal bir farktır, yasal değil.

1.1.2.1. Toplumun yasaları aracılığıyla, verili bir anda neyi suç olarak belirlediğinden ve zaman içinde bu belirlemenin geçirdiği değişikliklerden –ki bunlar doğrusal ya da döngüsel olabilir– bağımsız olarak, suç için, tüm zamanlarda ve tüm toplumlarda sabit kalan, “doğal” bir tanım vardır.

1.1.2.2. Bu, temelinde, dinsel bir görüştür.

1.1.3. Haksız yoldan doyum sağlamak Kant’a göre yanlıştır, yanlışlarınsa düzeltilmesi gerekir.

1.2. Hegel için suç, yalnızca birisine yapılan kötülük değil, aynı zamanda ve daha çok, bir ilkenin doğruluğunun yadsınmasıdır.

1.2.1 Hegel, Kant’a benzer bir şekilde, doğruluğu tartışılamayacak mutlak ilkelere ulaşır.

1.2.1.2. Bu da, temelinde, dinsel bir görüştür.

1.3. İnsanoğlunun varoluşuyla ilgili mutlakları belirlemek, en hafif deyimle ciddi ve öze ilişkin zorluklar içerir.

1.3.1. Bu varoluş, dünyanın varoluşunun ancak çok küçük bir bölümünü kaplamakta ve diğer –şu andaki ya da geçmişteki– canlı türleriyle karşılaştırıldığında bile, insanın pek uzun bir süredir dolaşımda olmadığı hemen görülmektedir.

1.3.2. Bu varoluş, ahlak değerlerinde şiddetli değişimlere tanık olmuştur: çok temel –hayatta kalma, üreme gibi konularla ilgili– birtakım ilkeler dışında kalanlar, hep değiştirilmek, karşı çıkılmak, ayaklar altına alınmak için ortaya konmuş gibidir.

1.3.3. “İnsan doğası”nı oluşturan ve buna uyan ya da ters düşen şeyleri saptamak bu yüzden ampirik araştırmanın öznesi olamaz pek: bunlarla ilgili her savın, a priori, dinsel, inanç-ifadeleri olması gerekecektir.

1.4. Bu, günümüze ya da başka bir zamana, bu topluma ya da bir başkasına ait yasaların rastgele, sırf yasa olsun diye oluşturulduğu anlamına gelmez.

1.4.1. Her yasal bünyede, belirli bir ekonomik şemayı ortaya çıkartmayı ya da gözetmeyi hedefleyen çok sayıda suç tanımı bulunur; e.g., demiryolu taşımacılığında devlet tekeli, mülkiyet hakları, vs.

1.4.2. Bunların yararı ya da ahlaksal niteliği ciddi bir şekilde tartışmalı olabilir.

1.4.3. Diğer suçlar genellikle o döneme hükmeden –ya da en kötü olasılıkla idiosyncratic ya da anakronistik– Zeitgeist’a uyum gösterir: her ne kadar, bu Zeitgeist’ın neler dikte ettiği hakkında çoğu zaman bir oybirliği bulunmasa da, ahlak konusunda geniş anlamda bir konsensüsten yine de söz edilebilir.

1.4.3.1. Başka bir insanı öldürmek, çalmak, “insan hakları” denilen şeyi ihlal etmek, genellikle yanlış sayılmaktadır örneğin.

1.4.4. Nasıl ki Zeitgeist’ın işaret ettiği anlam sabit ya da tartışılmaz değilse, mutlak ya da evrensel değilse, ahlak için de aynı şey geçerlidir.

1.4.5. Yine de, “ilerleme” diye bir şeyin olduğuna, bugünün yasalarının geçmiştekilerden “daha iyi” olduğuna, yarının yasalarının da bugünkülerden daha ileride olacağına dair yaygın bir inanış vardır.

1.4.6. Bu bir yanılsamadan ibarettir.

1.4.6.1. “Daha iyi”nin ne demek olduğunu tanımlamakta yarar var: bir yasa diğerinden teknik olarak daha iyi olabilir, çünkü daha açık, kesin, sofistike ve sınırları belirlidir; bir yasa, daha “adil” olduğu için de daha iyi olarak nitelendirilebilir.

1.4.6.1.1. Bu tartışmada, terimin ikinci anlamı kullanılmaktadır.

1.4.6.2. Hangi yasanın daha adil olduğunu saptayabilmek için bir adalet kavrayışının geliştirilmiş ve kullanılabilir olması gerekir.

1.4.6.3. Bu kavrayış ampirik olarak, insanoğlunun birkaç bin yıllık deneyiminin –ki bu deneyim toplamı çoğu zaman kendisiyle çelişir; dairesel değilse, en iyi olasılıkla sarmaldır zaten– analiz edilmesiyle oluşturulamayacağına göre, sentetik olarak üretilmesi ve sisteme dışarıdan “enjekte” edilmesi gerekir.

1.4.6.4. Böyle pek çok sayıda kavrayış oluşturulabileceğine ve sistemin “içinde”yken, “dış”tan bir bakışla sistem hakkında konuşmak mantıksal bir olanaksızlık olduğuna göre, dolayısıyla da elde ancak “öznel” kriterler bulunduğu için, bu kavrayışlardan birini seçmek, hangisinin Kantiyan anlamda daha adil (eğer böyle bir adalet varsa tabii) olduğuna değil, verili bir toplumda hangi hakikat-savları toplamının, yönetimdeki grubun ya da bu kararı verecek olanların çıkarlarına daha iyi hizmet ettiğine bakmayı gündeme getirecektir.

1.4.6.4.1. Burada çıkar sözcüğünün yalnızca olumsuz ya da maddeci yan-anlamları olmadığını, söz konusu kişilerin gerçek ve içten inanç ve kanılarını da içerdiğini akılda bulundurmak gerekir: “vicdan muhasebesi” deyiminin işaret ettiği kâr-zarar hesabı, beyin tarafından heuristic yöntemlerle maddi parametrelere rahatlıkla dönüştürülür.

1.4.6.4.2. Yine bu kişiler, dar bir elit çevresi olabileceği gibi, geniş bir kitle de olabilir.

1.4.6.5. Sonuçta eğer bir yasa bütünü değişikliğe uğrarsa, bu, daha iyi hakikat-savlarının keşfedilmiş olmasından değil (ki öyle olsa bile bunun ayırdına varmak olanaksız olurdu: ekstrapolasyon yapmak için yeterli veriye sahip değiliz), yasa koyucuların çıkarlarının ya da yasa koyucuların kendilerinin değişmiş olmasından kaynaklanır.

1.4.6.5.1. Her zaman yakılacak bir cadı bulunacaktır.

1.4.6.6. Bu da bir hakikat-savıdır.

1.5. Yani suç, yukarıdaki argümana bakılacak olursa, ya baskın çıkara hizmet ettiği, ya popüler “dinsel” (a priori) hakikat-savlarından esinlendiği, ya da her ikisi de geçerli olduğu için varolan bir yasanın çiğnenmesi demektir.   

 

2. Suçlular Neden Suç İşler?

2.1. Özgür irade nedeniyle – kişi, eyleminin sonuçlarının tümüyle ayırdında olarak, bir yasayı çiğnemeye karar verebilir.

2.1.1. Bu, sistem tarafından bir haksızlık yapıldığını düşündüğü ve bu haksızlığı kendi eliyle düzeltmek istediği için olabilir: oğlunun katilinin serbest bırakılmasına dayanamayan babanın, katili katletmesinde olduğu gibi.

2.1.2. Bu haksızlık duygusu daha genelleşmiş de olabilir: sistemin onu dışladığına, ona yaşama hakkı tanımadığına inandığı için çalan bir hırsızın durumunda olduğu gibi.

2.1.3. Ya da kişi suç işlemeyi bir maliyet analizi konusu olarak algılamaktadır: belirli bir suçun cezasının ne olduğunu bilir ve karşılığını para ya da zaman biriminde ödemeyi göze alarak suçu işler.

2.2. Başka seçenek olmadığı için.

2.2.1. Bu tipik olarak, kişinin durumu ve eldeki seçenekleri algılayışına bağlıdır: “Çalmak zorundaydım,” vs.

2.2.2. Öz-savunma durumlarına uyarlanmış haliyle “köşeye kısılmış fare” sendromu: kişi öldürmek zorundadır, yoksa kendi öldürülecektir.

2.2.2.1. Laf açılmışken: böyle bir edimdeki şiddet derecesi üzerinde durmakta yarar olabilir: karşı taraf davranmadan hemen önce silahını ateşlemekle, silahını ateşlemek, karşısındakinin kafasını taşla ezmek, bağırsaklarını deşmek vs. arasında oldukça önemli bir fark vardır.

2.2.2.2. Ne var ki bu fark, koşullardan dolayı ortaya çıkmış anlık bir “sağlıklı düşünme zaafı” olarak değerlendirilir ve genellikle üzerinde pek durulmadan geçilir.

2.2.2.3. Oysa bu, şiddete duyulan yoğun açlığın ve gereksinimin, sorumluluktan muaf olmanın güveniyle doyurulmasıdır.

2.2.2.3.1. Cezai ehliyete sahip olmamanın dayanılmaz hafifliği üzerinde de düşünmek gerekecek – ama şimdi değil.

2.3. Hastalık nedeniyle.

2.3.1. “Ruh ve sinir hastası” suçluların dört türü vardır: a) suçlular, duygusal gelişimdeki bazı anormalliklerden kaynaklanan kişilik ya da karakter bozukluğundan mustariptir (“Freudiyen” bakış açısı); b) suçlular, birtakım güdüleme süreçlerinin ürünüdür ve davranışları da esas olarak bu bağlamda açıklanabilir ( “Davranışçı” bakış açısı); c) suçlular daha çok, belirli bir toplumsal ortam tarafından biçimlendirildikleri için suç işler (“Sosyolojik” bakış açısı); d) suçluların hormonlarının ve bedenlerindeki diğer kimyasalların dengesi, geçici ya da kalıcı bir şekilde bozulmuştur ve bu yüzden eylemlerini denetleyememektedirler (“Biyokimyasal” bakış açısı).

2.4. Suç işlediklerinin ayırdında olmadıkları için.

2.5. Zevk için.

 

3. Suçun İyisi Olabilir mi?

3.1. Anarşik olmayan bir toplum ele alındığında, bu toplumu yöneten kuralların korunmasının, insanların ortak iyiliği için olduğu varsayılır – bu varsayım bu aşamada sorgulanmayacaktır.

3.1.1. “Oyun” metaforu da bu varsayımın hemen ardından kullanılır genellikle: her oyunun kuralları vardır – kural olmazsa oyun çöker.

3.1.2. Ancak oyunlar bile durağan değildir: kurallar değişir.

3.1.3. Demokratik bir toplumda, kuralları değiştirmek isteyenler çoğunluktaysa, önerdikleri değişim normalde er ya da geç yürürlüğe konur.

3.1.3.1. Ancak yalnızca bir azınlık oluşturuyorlarsa ve demokratik yollarla (yani oylama, gösteri, propaganda vs.) kuralları değiştiremiyorlarsa, iki seçenekle yüzleşirler: ya çoğunluğa uyacaklardır ya da marjinal suçlular olarak yaşayacak ve yakalandıklarında, yakalanırlarsa, cezalandırılacaklardır.

3.1.3.2. Belirli bir şekilde hareket etmekte ahlaksal olarak haklı olduğunu düşünen kişi için, böyle hareket etmek ahlaksal bir yükümlülüktür: Thoreau’nun dediği gibi, doğru olan için oy vermek bile, onun için hiçbir şey yapmamaktır aslında.

3.2. Toplumsal değişim ve “evrim”, muhalif toplumsal aktörlerin eylemleri sonucunda ortaya çıkar; bu muhalifler hemen her zaman marjinal bir güç olarak belirir ve hatta değişim gerçekleşirken ve gerçekleştikten sonra bile, sayısal olarak marjinal kalırlar.

3.2.1. Bu nedenle söz konusu marjinal grupların –evrim söylemi sürdürülecek olursa– uyumsal değeri vardır ve kategorik varoluşları, parçası oldukları toplumun hayatta kalabilmesi için çok önemlidir.

3.2.2. Adam öldürme, çalma ve özel mülkiyet karşıtı eylemlerde bulunma (sözgelimi) arasında elbette birtakım farklılıklar vardır; ancak bu, söz konusu suçların tümünün kategorik olarak önemli olduğu gerçeğini değiştirmez – suçlar arasında bir yararlılık hiyerarşisi, ancak geriye doğru bakılarak yapılabilir.

3.3. Çoğunluğun kurallara uymasını istemek mantıklı olsa da, sıfır-suç düzeyini tutturmanın (yani herkesin kurallara tümüyle uymasını sağlamanın), yalnızca ekonomik olarak düşünüldüğünde bile aşırı masraflı olacağı çok açık: bu iş için gerekli olacak denetim, insan kaynakları, tesis vs.’yi düşünün bir.

3.4. Marjinal suçun yararları, yalnızca maddeyle sınırlı değildir: bireysel özgürlük kavramı da, bazı bireylerin suç olarak nitelendirilen eylemleri gerçekleştirmeye hakkı olmasını gerektirir.

3.5. Bu noktada öldürmeyi bir suç örneği olarak ele alalım ve suç işleme hakkı üzerine daha spesifik bir tartışma yürütelim.

3.5.1. Öldürmek doğaldır.

3.5.2. Bu doğal güdü, her zaman şimdiki gibi yüksek tabu konumunda değildi – Avrupa’da, yalnızca üç yüz yıl önce kişilerin, özellikle de soyluların şeref, namus vs. için öldürmeleri çok normaldi – e.g., ünlü İtalyan bestecisi Gesualdo.

3.5.3. İlginç (ama yanlış) bir nedensellik: insan insanı yiyemez; ergo, insan insanı öldüremez.

3.5.4. Öldürmek bir ayrıcalıktır çünkü insanların çoğu, kendi güvenliklerini sağlamak adına Devlet’i yaratır –yaratmıştır– ve kendi yaratılarıyla yaptıkları pazarlıkta, güvenliğe karşılık olarak bazı özgürlüklerden vazgeçer.

3.5.4.1. İnsan her zaman için başka bir insanı kendi elleriyle öldürmekten ve kendi yaşamının da bir başkasının elinde olmasından korkmuştur: bu yüzden –soyut da olsa– bir kollektivite olan Devlet’e öldürme yetkisini vermiş ve ellerini yıkamıştır: kendi ölümü söz konusu olduğunda bu çoğulluğun onu koruyacağına, böylesi bir korumanın söz konusu olamayacağı durumlarınsa herkes için geçerli kurallar tarafından belirleneceğine güvenmiştir: kimsenin kendisini öldürmemesini sağlamak için Devlet’e düzenli olarak ödeme yapmayı kabul etmiş ve –bir kez yutkunarak da olsa– Devlet’in bu parayı ve yetkiyi kendisine karşı kullanması ve hatta kendisini korumak için yarattığı bu makinenin kendisini yoketmesi olasılığını kabullenmek zorunda kalmıştır.

3.5.4.2. Kendinden önceki kuşakların Devlet’ine ve Sözleşme’sine doğan kişi, düzene hızla uyum sağlar.

3.5.5. Kişinin öldürmesi kesinlikle gerekliyse, bu, ya Devlet eliyle ya da Devlet’in meşrulaştırmasıyla olur – böylesi durumlar, sanıldığından çok daha sık bir biçimde ortaya çıkmaktadır.

3.5.6. Öldürmek bir haktır ve yalnızca bu hakkı kendinde görenler hak eder öldürmeyi: bir insanın hayatta kalmasına ya da ölmesine tek başlarına karar verirler – ve bu şekilde, kendi türlerinden olan başkalarının da kendi sonları hakkında karar verebileceğini kabul ederler.

 

4. Ceza Gerekli midir?

4.1. Marjinal suç, bir kavram olarak, ancak suçlar kural olarak cezalandırıldığında işler: yakalanırlarsa, kendi kendilerinde suç işleme hakkını görenler de ceza çeker, bunu bilir ve göze alırlar.

4.1.1. Cezalandırılmayan suç, suç değildir.

4.1.2. Devlet tarafından hiçbir şeyin cezalandırılmadığı bir toplum hayal edilebilir: kişiler kendi cezalarını kendileri verir: bu, kimi zaman, Devlet’in yokluğuyla ya da anarşiyle özdeşleştirilmektedir.

4.1.2.1. Kimsenin cezalandırmadığı bir toplumu hayal etmekse o kadar kolay değildir: suç, kabahat, ihanet ve ceza, cezayı hak etme, öç, ödeşmek gibi terimler, kişilerarası ilişkilerin vazgeçilmez unsurları haline gelmiştir.

4.1.2.2. Yine de savunmasız ve ceza veremeyecek insanlar olacaktır: özel sektör için bakir bir alan daha.

4.1.2.3. Yukarıdaki durumlarda cezanın daha çok bir intikam aracı olarak kullanıldığına dikkatinizi çekiyorum – cezanın hak edildiği düşüncesinden kaynaklanıyor bu da.

4.1.2.4. Bireyler adına öç alma ve bir intikam rejimi oluşturarak bunu denetleme, Devlet’in ahlaksal yükümlülüklerinden biri değildir.

4.2. Cezanın bir işlevinin daha olduğu iddia edilir: caydırmak.

4.2.1. Cezanın, suçların işlenmesini şu şekillerde engellediği düşünülür: a) suçlunun bir başka suç işlemesini (hapsetmek, idam etmek, “iyileştirmek” gibi yollarla) engelleyerek; b) suç işleme eğilimi olanlar için caydırıcı bir örnek oluşturarak.

4.2.2. Ceza, suçlunun borçlu olduğu bir şey olarak da düşünülmüştür – onun cezalandırılması, başkalarının doyumu olacaktır.

4.2.3. Kant cezanın kendi başına iyi olduğunu, haklı göstermenin gerekmediğini savunur ve bu bağlamda, cezalandırma yükümlülüğünden söz eder.

4.2.4. Ceza, sırf (yüce) yasaya duyulan saygıdan dolayı da verilebilir – intikam, iyileştirme ya da caydırma adına değil. Hegel’e göre suçlunun cezalandırılma hakkı vardır; onu cezalandırmak, çiğnediği ilkeyi onaracaktır.

4.2.5. Foucault da, benzer bir şekilde, suçun toplumsal bir anlaşmaya ve dolayısıyla toplumun tümüne karşı işlendiğini söyler – bu yüzden toplum “içeriden vuran düşman” niteliğindeki suçlu üzerinde kesin söz sahibidir – ister asar, ister besler.

4.3. Cezanın caydırıcı bir etkisi olduğu konusunda ikna edici kanıtlar yoktur: cezalandırılan suçlunun suç işleme eğiliminin azaldığı, ceza olmasa bütün suçlar için suç işleme oranlarının artacağı, bu artışı engellemek için harcanan kaynakların boşa harcanmadığı kesin değildir.

4.4. Suçluları “iyileştirmek” insan haklarının ihlali olarak görülebilir, çünkü böylesi bir “tedavi” yalnızca ikna yoluyla değil, büyük ölçüde zorlamayla yapılır.

4.5. Bazı suçların geri dönüşü vardır – çalınan parayı geri ödemek ya da maddi zararı karşılamak vs. mümkündür: bu gibi durumlarda, suçlunun suçunu “sıfırlama”sını sağlamak yeterli bir ceza olacaktır.

4.6. Bazı suçlar ise geri döndürülemez – bu gibi durumlarda Devlet en fazla, suçluyu toplum dışına yerleştirebilir, tıpkı bir hakemin kırmızı kart göstererek bir oyuncuyu oyun dışına atması gibi.

4.6.1. Ne demiştik: “iyi”, “kötü”, “suç”, “doğru”, “yanlış” gibi terimler, içleri zamanla ve yerle değişen içeriklerle doldurulan kabuk-sözcüklerdir.

4.6.2. Ceza dağıtırken bunu akılda tutmak çok önemli: mutlak hakikat kimsenin heybesinde değil: bir toplumun üyelerinin çoğu, sahip oldukları yasalardan son derece hoşnut olabilir, ama bu toplum için, hoşnut olmayan üyelerin varlığı yaşamsaldır.

4.6.3. Eğer toplum bu muhaliflerin varlığına katlanamaz ve kendini tehdit altında hissederse, muhalifler de eylem (yaşam) biçimlerini sürdürmekte kararlıysa, toplumun alabileceği en sert önlem ya onlardan gitmelerini istemek (yani sınırdışı etmek) ya da onları hapsetmektir.

4.6.4. Thoreau: “Bugün Massachussetts’in, daha özgür ve daha az bedbaht üyeleri için sağladığı tek yer, onlar için uygun olan tek yer; tıpkı onların kendi kendilerini, ilkeleriyle dışladıkları gibi, eyaletten dışlanıp kilit altına konacakları tek yer, hapishanelerdir.”

4.6.5. Hapsetmek, fiziksel temasın ve seyahat özgürlüğünün kısıtlanmasından fazla bir yoksunluk gerektirmez: hapishane bir ada, bir doğal park, bir bina olabilir: diğer her özgürlük, özellikle de iletişim özgürlüğü korunmalıdır.

4.7. Devlet’in ahlaksal yükümlülüğü, bireysel özgürlüklere zarar gelmesini engellemektir, ayrıca kendisi de bu özgürlüklere zarar vermemekle yükümlüdür.

4.7.1. Geleneksel formül: kişi, ancak başka bir kişinin özgürlüklerine saygılı olduğu sürece özgürdür.

4.7.2. Saygılı olmazsa, ya da olmadığında, Devlet ona karşı bir edimde bulunabilir; ancak bu edim, gelecekte benzer tecavüzleri engellemeyecekse, ahlaksal bir yükümlülük değildir.

4.7.2.1. Başka suçlara yol açmayan suç, cezalandırılmayı gerektirmez.

4.7.3. Öldürme özgürlüğü, varolma özgürlüğüyle doğrudan çelişir: bu durumda bile doğru hareket, “dışlamak”tır.

4.7.3.1. “Dışlamak” su götürmez bir biçimde masraflıdır, örneğin bütün suçluları idam etmekten çok daha masraflıdır; yine de bu masraftan vazgeçilemez: marjinal suç toplum için, vs.

4.7.4. Muhalefet eden, marjinal suçlu kişinin hem kendine, hem de topluma karşı bir görevi vardır: o toplumun içinde olabildiğince uzun süre varolmak, ahlaksal duruşu ile ilgili etkisini, varoluşuyla birlikte olabildiğince göz önünde yaşatmak.

4.8. Eğer ceza, başka insanları suç işlemekten caydırıyorsa, sanal ceza da pekâlâ aynı işi görür.

4.8.1. İnsanların suç işlemekten caymaları için, suçluların cezalandırıldığına inanmaları yeterlidir: cezaların gerçekten uygulamaya konması gerekmez.

4.8.2. Bu Devlet adına gizlilik ve kurgu-üretimi gerektirecektir: tutuklamaların, duruşmaların, cezaların, hapishanelerin ve tutukluların tümüyle kurgu ürünü olduğu ortaya çıkmamalıdır; bunlarla ilgili –elbette kurgusal– haberler düzenli olarak sağlanmalıdır.

4.8.3. Bu Devlet adına büyük bir ek maliyet ve risk demektir ve sıradan devlet adamlarıyla kolay kolay gerçekleştirilemeyecek bir tasarıdır.