4.7.14
çevirileri ayarlama enstitüsü
biraz ukalalık edeceğim.
yukarıda, türkçeden ingilizceye çevrilmiş ve büyük bir yayınevi tarafından yayımlanmış çok önemli bir romanın ilk sayfası var, bir de ona eşlik eden editörlük notları. daha da titiz davranıp üslupla ilgili şeyler de söylenebilirdi, uzatmak istemedim. buradaki maddi hatalar, yayınevinin anadili türkçe olan VE çok iyi ingilizce bilen bir editör çalıştırmamış olmasından kaynaklanıyor aslında; böyle bir editör çeviri hatalarını saptayabilir ve doğru çeviri için çevirmene yol gösterebilirdi. çevirmen de "hatmetmek" gördüğü yerde "hatim indirmek" gördüğünü sanmaktan kurtulurdu.
amerikan yayınevleri, özgün metne sadakatten çok çeviri metnin rahat okunurluğuna öncelik verir geleneksel olarak. gerçekten de yalnızca çeviriyi okuyacak biriyseniz (ki benim gibi gıcıklar dışında bu kitabın tüm okurları bu kapsama girer) rahat okunan, iyi bir çeviriyle karşı karşıya olduğunuzu düşünebilirsiniz. oysa gerçekte, çevirileri ayarlama enstitüsü'nden birinin gelip duruma müdahale etmesi gerekiyordur.
2.7.14
devlet
DEVLET a. Bir ülke içinde öldürme tekelini elinde bulunduran, kendi organları aracılığıyla öldürebildiği gibi devlet dışı oluşumlara öldürme yetkisini sınırlı kapsamla devredebilen ya da gerektiğinde öldürme yetkisinin bu tür oluşumlar ve hatta bireyler tarafından kullanılmasına göz yumabilen, bu tekelin kendi bünyesi içinde farklı gruplar tarafından çelişkili kullanımı söz konusu olduğunda öz güvenliği tehlikeye girebilen ve bu tehlikeyi bertaraf edebilmek için bu farklı grupları ortak bir öldürme projesi etrafında birleştirme yoluna giden hukuki yapı.
30.6.14
annanem
ben almanya'da doğdum, yedi yaşıma kadar orada kaldım. annanem izmit'ten kalkıp gelirdi bizde kalmaya. getirdiği pirinç unuyla muhallebi yapardı. onun muhallebisini yüz muhallebi arasından seçerim.
türkiye'ye döndüğümüzde izmit'e yerleştik. ilkokulum annanemin evine çok yakındı. izmit'te gitmeyi en çok sevdiğim yerdi onun evi.
tanıdığım ilk "single mother" annanemdi; annemi ve dayımı terzilik yaparak büyütmüştü.
dünyanın en pozitif insanlarından biriydi, azı çok yapmayı onun kadar iyi bilenine rastlamadım.
doktora, hastaneye güvenmezdi ve muhatap olmazdı.
90 yaşındaydı, ama inatla tek başına yaşıyordu; tam bir atom karıncaydı.
kulakları iyice duymaz olmuştu, ama söyleneni bağlamdan ve yüz ifadesinden çıkarmanın da ustasıydı. elbette neşeli neşeli konuşmasını asla engelleyemeyen birşeydi kulaklarının durumu.
hayata çok bağlıydı, ama ölecekse tık diye ölmek istediğini söylerdi - babası da camiye giderken, tam caminin önüne geldiğinde tık diye ölmüştü. bu hafta sonu, durup dururken, isteği gerçekleşti.
(fotoğraf: faika (şensoy) serdengeçti ve torunu, mannheim'da bir oyuncakçının önünde, ok atan tüfek almadan hemen önce, 1972.)
15.6.14
diyanet watchdog
2012'de diyanet işleri başkanlığı'nın bütçesinin 3.44 milyar olması öngörülmüştü, 4.27 milyar olarak gerçekleşti. 2013'teyse bütçe 4.6 milyar tl oldu.
2012 faaliyet raporuna göre: diyanet'in 122,000 personeli var. bunların 16 bini kadın; bu kadınların 10 bini bir yıldan az bir süredir çalışıyor.
Teşkilatta 802 şoför, 15 araştırmacı, 13 bin bilgisayar, 4 bin yazıcı, 5 bin telefon var
Müşavir, müşavir yardımcısı, ataşe ve ataşe yardımcılarının sayısı 41, hepsi erkek.
Kurumun internet gideri 2011'den 2012'ye yaklaşık iki kat arttı ve 252,000 tl'ye ulaştı.
2012'de yaklaşık 12 milyon basılı eser ücretsiz olarak dağıtıldı.
Kurumun kendini zayıf gördüğü alanlar şöyle:
Bütçe imkânlarının kısıtlı olması, bütçenin tamamına yakınının sadece personel giderlerini karşılıyor olması
Bazı bölgelerde görev yapan personelin lojman imkânlarının olmaması
Personelin ve ailelerinin istifade edebileceği sosyal tesislerin olmaması
Yönetiminden ve denetiminden sorumlu olduğu halde dini tesislerin mülkiyetlerinin özel ve tüzel kişilere ait olması
Dinî tesislerin yapımı ve onarımında yetkili olunmaması
Her camide kadro ve Diyanet İşleri Başkanlığı görevlisinin bulunmaması
Özlük ve malî hakların yetersizliği nedeniyle bazı hizmet alanlarında nitelikli eleman eksikliğinin olması
Din hizmeti sunacak yeterli sayıda nitelikli kadın personelin olmaması
Performans yönetim sisteminin olmaması
Personel istihdamında norm kadro uygulamasına geçilememesi
Personelin meslekî bilgi ve beceri bakımından takviye edilmeleri için hizmet içi eğitimlere yoğun emek, zaman ve malî kaynak harcanmak zorunda kalınması
Hizmet sunulan yer ve hedef kitle hakkında yeterli bilimsel bilginin olmaması
Hizmet içi eğitimin olması gereken nicelik ve nitelikte yapılamaması
Camilerin çoğunluğunun fiziki yapılarının sosyal ve kültürel içerikli din hizmeti sunmaya elverişli olmaması
Nitelikli personelin başka kurumlara geçmesi.
Bunların arasında en önemli sorun olarak bütçe yetersizliği gösteriliyor.
(karşılaştırınız: 2013 bütçesinde İçişleri 2 milyar 888 milyon, Enerji ve Tabii Kaynaklar 600 milyon, Sağlık 2 milyar 490 milyon, Dışişleri 1 milyar 614 milyon, Avrupa Birliği 213 milyon, Bilim, Sanayi ve Teknoloji 2 milyar 469 milyon, Çevre ve Şehircilik 1 milyar 880 milyon, Ekonomi 1 milyar 381 milyon, Gümrük ve Ticaret 503 milyon, Kültür ve Turizm 1 milyar 851 milyon, Kalkınma Bakanlığı 1 milyar 198 milyon).
7.6.14
"don't fuck with me"
mgm stüdyosu, 1960'ların sonunda iflasın eşiğin geldiğinde yönetim değişikliği yapıldı, james t. aubrey, jr. başa geldi. aubrey bir dizi tasarruf tedbirinin ve bütçe kısıtlamalarının yanı sıra, iş yapacak film arayışına da girdi ve stanley kubrick'in 2001: a space odyssey filminin devamını yapmaya karar verdi. kubrick bu fikirden hiç hoşlanmadı ve aubrey'ye yukarıdaki mektubu yolladı; "filmde kullanılan tapir kemiği kıçına öyle bir kaçar ki çıkaracak uzaylı bulamazsın, oğlum bak git" mealinde bir mektuptu bu.
aubrey, 1974'te mgm'den ayrıldı. filmin devamı 1982'de çekildi. tapir kemiğinin nerede olduğu bilinmiyor.
6.6.14
minareli kilise
müslümanların ayasofya şehvetini anlamak benim için zor - onların bulunduğu yerde başka bir dine inananların varlığına, o dinin yapılarına tahammül edememekse bu şehvetin kaynağı, dünyada çok sayıda müslüman topluluğu buna pekala tahammül edebiliyor, bizimkilerin farklılığı nereden kaynaklanıyor bilmiyorum. yok eğer "halka açık" her yerde namaz kılınabilmeli diyorlarsa, bu da tuhaf bir iddia. müslümanlara bir hak tanınacaksa, diğer dinlerin üyelerine de tanınmalı tabii.
bu da beni hariçten yapacağım öneriye getiriyor: ayasofya ibadete açılsın. cuma günü müslümanlar, pazar günü hıristiyanlar ibadet etsin. hatta bir adım daha ileri gidelim: insanlık tarihinin en eski dinlerinin en yenilerine dönüştüğü bu toprakların geleneğine uygun bir biçimde, haftanın bir günü, mesela çarşamba günleri, hangi dinden olursa olsun herkesin katılabileceği, önde gelen dinlerin yetkililerinin ortaklaşa ya da dönüşümlü düzenleyeceği ayinlere katılsın, bu ayinler de dinlerin farklılıklarını değil, ortaklıklarını öne çıkarsın.
çok saçma, biliyorum.
30.5.14
"turcoscepticism" - türkiye'den şüphe duymak
avrupa'daki seçimlerde, ağırlıklı olarak "birleşik avrupa" fikrinden memnun olmayanlar sandığa gitti ve oy oranlarını önemli ölçüde yükseltti; "euroscepticism" bugün her zamankinden daha güçlü. "birleşik türkiye" bizde geçen yıla kadar ancak doğuda ya da çok iyi kapatılmış kapılar ardında tartışmaya açılırdı; gezi + 17 aralık + seçimlerden sonra "adem-i merkeziyetçilik" ve prens sabahattin hatırlandı, twitter'da bile federasyonlar oluşturulmaya, bayraklar belirlenmeye başladı, edirne'den ardahan'a. "devleti ve milletiyle bölünmez bir bütün" oluşunu tartışmayı bile yasaklamış bir ülke için elbette önemli adımlar bunlar. tartışmak iyidir sonuçta. (konunun genel bir özeti için bkz: http://blog.milliyet.com.tr/turkiye-nin-federasyona-donusturme-fikrinin-kisa-tarihi/Blog/?BlogNo=76773)
bizde "aşırı sağ"ın kendisi değilse de "aşırı sağcılık tavrı" (yani kendine benzemeyeni ülkeden kovma güdüsü), iki şekilde tezahür edegeldi: "irtica" ya da "şeriat" korkusu ve kürt düşmanlığı. bu tavır, avrupa'dakinden farklı olarak, siyasi yelpazenin her tarafından taraftar devşirmeyi başardı hep. liberaller de, solcular da bu tavrı yaygın olarak sergiledi, hala da sergiliyor. bu korku ve düşmanlığın nesnesi olanlar ("şeriatçılar" ve kürtler) mesela suudi arabistan'a, iran'a ya da ortadoğu'nun başka bölgelerine göç etmeye davet edildi, tıpkı göçmenlere avrupa'da yapıldığı gibi. tabii "şeriatçılar" ve kürtler göçmen olmadığı ve "geldikleri yere gidemeyecekleri" için, bizdeki aşırı sağcılık tavrı, silah ve politika zoruyla sindirme sonucunu doğurdu. (neyse ki akp dönemi, ilk grubu öcüler arasından büyük ölçüde çıkardı - cumhuriyet'in ilk sayfasında "irtica" sözcüğünün kullanım sıklığının yıllar içinde nasıl bir düşüş gösterdiğine bakmak bile yeterli.)
işin ironisi de burada: "türkiye şüpheciliği"nin kaynağı, avrupa örneğinin aksine bu "aşırı sağ tavır" değil, söz konusu tavırdan ve onun metazori bütünlükçülüğünden illallah diyenler.
öte yandan türkiye'deki "aşırı sağ tavır", avrupa'daki aşırı sağa yakın bir kitle desteğine sahip. bu tavır türkiye'de, avrupa'daki başarısını yakalayamıyorsa, bu biraz chp'nin ve mhp'nin düşük performansı sayesinde oluyor aslında. chp kendi kürt politikasını değiştirmeyi düşünse de değiştiremiyor, çünkü seçmen kitlesi "kürt" lafını duyduğunda ajite oluyor. değiştirse, bu kitlenin bir kısmı mhp'ye kayacak olasılıkla. o yüzden ne yeni bir açılım getirebiliyor, ne de seçmenin istediği kadar güçlü bir "kürt kimliğini reddetme politikası" izleyebiliyor. mhp'yse kürtlerin varoluşuna karşı olmasına karşı, ama vokalleri yeterince güçlü değil; bu da muhtemelen bahçeli'nin liderliğiyle ilintili. dolayısıyla "aşırı sağ tavır", kitlelerde bulduğu desteği siyasi partiler aracılığıyla temsiliyete tam dökemiyor. (her şerde bir hayır vardır belki de.)
bu nasıl bir türkiye resmi öyleyse? organ nakli sonrasında, vücut nakledilen organa karşı antikor üretmesin, organı reddetmesin diye baskılayıcı ilaçlar verilir ya, bizde organ nakli yok, vücut kendi organlarına karşı sürekli antikor üretiyor ve bunları ilaçlarla baskılamaya çalışıyoruz.
tc dediğimiz, bir ilaç rejimi aslında.
29.5.14
yaratıcı düşünme
Yabani buğday başaklarına bakıp "ben bundan ekmek diye birşey yapacağım" diyen yaratıklarız! Silkinip kendimize gelelim - Hayat Bilgisi'nde yaratıcı düşünme dersleri başlıyor:
Yaratıcılık, yeni ve yararlı fikirler üretme becerisidir, herşeyden önce de bir "işletim sistemi"dir, nasıl düşündüğünüzle ilgilidir. Bilim, sanat, iş dünyası ve günlük yaşamda yaratıcı düşünme; eleştirel düşünme ve mantıksal düşünme kadar önemlidir. Bu üç düşünme biçimini bir arada ve yerli yerinde kullanma becerisi, öğrenilebilir bir beceridir. Bu beş günlük yoğunlaştırılmış atölye tam da bunu yapıyor.
"MPKY"yi (Metafor-Parça Kütüphanesi Yönetimi) temel alan bu derste kazanılacak beceriler şunlar:
nasıl düşündüğünü fark etme becerisi
özgün düşünce önündeki engelleri görme ve aşma becerisi
farklı görme becerisi
bağlantı ve benzerlik kurma becerisi
ayrıştırma ve farklılaştırma becerisi
problem çözme becerisi
problem görme ve fırsata dönüştürme becerisi
Herkesin yaratıcılığı farklıdır, çünkü herkes farklı bir "metafor ve parçacık kütüphanesi"ne sahiptir; yaratıcı çözümlerse bu kütüphanenin etkin bir biçimde kullanılmasıyla ortaya çıkar. Özgün fikir, aslında özgün bağlantı, özgün benzetme, özgün bileşim, özgün farklılık demektir. Özgün fikirler,"Neden böyle?" ve "Böyle olmasa başka nasıl olabilir?" sorularından doğar. Bu iki soruyu bütün ve parçaları için ayrı ayrı sormayı öğrenmek gerekir. Ardından, kütüphanenizin izin verdiği ölçüde geniş bir yelpazede seçenekleri değerlendirmeye sıra gelir. Bu kütüphane yalnızca bilgiden ibaret değildir, his, içgörü, estetik, empati ve deneyimi de kapsar. Yeni fikirler ürettikten sonra bunları değerlendirmeyi ve aralarından seçim yapmayı öğrenmek de yaratıcı sürecin bütünleyici parçalarıdır.
Pratik ağırlıklı bu derste, yaratıcılığın bireysel ve grup halindeki uygulamaları geniş olarak kullanılıyor ve katılımcıların, öğrenilenleri hemen uygulamaya koyabilmeleri hedefleniyor. Yaratıcılığı uygulamaya dökmeye yönelik ders içi projelerle katılımcılar kendi kapasitelerini geliştirmekle kalmıyor, başkalarının yaratıcılığını desteklemeyi ve onlardan öğrenmeyi de öğreniyor.
27.5.14
sendika
türkiye istatistik kurumu'nun istihdam verileri yukarıdaki tabloda görülüyor. buna göre ülkede yaklaşık 25 milyon kişi çalışıyor (15 yaş ve üstü), yüzde 23,6'sı tarımda, %19,4'ü sanayide, %7'si inşaat sektöründe, %50'siyse hizmet sektöründe istihdam ediliyor. sendikalı işçi sayısı ise yalnızca 1 milyon (sendikaların tam listesi de aşağıda). çok sayıda sendika olmasına karşın sendikalaşma oranı çok düşük.
neoliberalizmin evrensel norm olarak sunulduğu günümüzde, emeği korumayı hedefleyen eşitlikçi ve sosyal adaletçi politikaların önceliği sendika yapısını sil baştan düşünmek olmalı. yüzde ellisi hizmette çalışan bir işgücünün örgütlenme ihtiyaçlarıyla, %50'si imalatta (fabrikalarda) çalışan bir işgücünün ihtiyaçları elbette farklı olacak. türkiye'de 12 eylül'den önce de sahtekar sendikalar vardı (saptanmaları çok kolaydı çünkü başkanları mercedes'le gezerdi) ama bugünkü kadar hem elleri kolları bağlı hem de yozlaşmış değillerdi. özal'la birlikte türkiye, uluslararası alanda rekabetçiliğini uzun süre ucuz işgücü üzerinden sağlamaya çalıştı, bunun da temel unsuru işgücünü sendikasızlaştırmaktı. sonra tabii çin çıktı ortaya; artık türkiye'nin yalnızca ucuz işgücüyle peynir gemisini yürütmesi imkansız. bu da üretilen mal ve hizmetlerde, özellikle de ihraç edilenlerde katma değerin artırılması, yeni ürünlerin geliştirilmesi, yeni pazarların yaratılması, "erken gelen avantajı"nın daha iyi kullanılması gibi başka faktörlerin hesaba katılmasını gerektiriyor. uluslararası sistemdeyse "fair trade" benzeri bir "fair employment" kıstasının yerleştirilmesi ve bu maliyetlerin bir kısmının tüketiciyle paylaşılmasının sağlanması düşünülebilir.
sonuçta tartışılması gereken çok temel bir sürü şey var ve çözüm ancak bütüncül bir bakış açısıyla mümkün, yani sistemin bir yanını onardığınızı sanırken öbür yanını bozarsanız sistem yine göçer. ama "müşteri memnuniyeti" paradigmasının yerini "çalışan memnuniyeti"ni aldığı şu dönemde, "işçi hakları"nı işverenlerin insafına ve ceo'ların "liderlik vasıfları"na bırakmaktan daha iyisini yapmak zorundayız. kitlesel bir sol partinin en vurgulu platformlarından biri olmalı bu.
TÜRK-İŞ'E BAĞLI SENDİKALAR
Basın-İş Sendikası
BASS Sendikası
Türkiye Belediye İş Sendikası
Türkiye Çimse-İş Sendikası
Demiryol-İş Sendikası
Türkiye Denizciler Sendikası
Deri-İş Sendikası
Dokgemi-İş Sendikası
Türkiye Gazeteciler Sendikası
Türkiye Haber-İş
Türk Harb-İş Sendikası
Hava-İş Sendikası
Türk Koop-İş Sendikası
Kristal-İş Sendikası
Liman-İş Sendikası
Genel Maden-İş Sendikası
Türkiye Maden-İş Sendikası
Türk Metal Sendikası
Orman-İş Sendikası
Petrol-İş Sendikası
Sağlık-İş Sendikası
Selüloz-İş Sendikası
Şeker-İş Sendikası
Tarım-İş Sendikası
Tekgıda-İş Sendikası
Teksif Sendikası
Tes-İş Sendikası
Tezkoop-İş Sendikası
TOLEYİS Sendikası
TÜMTİS Sendikası
Türkiye Yol-İş Sendikası
Türksen Federasyonu
Hür-İş
DİSK'E BAĞLI SENDİKALAR
Öğrenci Gençlik Sendikası
Ağaç İşçileri Sendikası
Türkiye Devrimci Banka ve Sigorta İşleri Sendikası
Türkiye Basın İşçileri Sendikası
Birleşik Metal İş Sendikası
Cam Seramik İş Sendikası
Türkiye Deri San. İşçileri Sendikası
Türkiye Devrimci Maden Arama ve İşleme İşçileri Sendikası
Devrimci Sağlık İşçileri Sendikası
Devrimci Yapı İşçileri Sendikası
Tüm Emekliler Sendikası
Türkiye Genel Hizmetler İşçileri Sendikası
Türkiye Lastik İşçileri Sendikası
Liman Tersane Gemi Yapım Onarım İşçileri sendikası
Medya İletişim İşçileri Sendikası
Nakliye İşçileri Sendikası
Türkiye Otel, Lokanta ve Eğlence Yerleri İşçileri Sendikası
Sinema Emekçileri Sendikası
Türkiye Sosyal Sigortalar İşçileri Sendikası
Türkiye Elektrik Su ve Gaz İşçileri Sendikası
Tekstil İşçileri Sendikası
Türkiye Tarım İşçileri Sendikası
Türkiye Tüm Kağıt Selüloz İşçileri Sendikası
Türkiye Posta, Telgraf, Telefon, Radyo ve Televizyon İşçileri Sendikası
Türkiye Yeraltı Devrimci Maden İşçileri Sendikası
HAK-İŞ'E BAĞLI SENDİKALAR
Öz Gıda İş Sendikası
Hizmet-İş Sendikası
Öz İplik-İş Sendikası
Çelik-İş Sendikası
Öz Ağaç-İş Sendikası
Tarım Orman İş Sendikası
Kıbrıs Türk Kamu Görevlileri Sendikası
Özel Hizmet Çalışanları Sendikası (ÖZ-İŞ)
Öz Orman İş Sendikası
Oleyis Sendikası
Öz Büro İş Sendikası
Birlik Orman İş Sendikası
MEMUR SENDİKALARI
BASK'A BAĞLI SENDİKALAR
Bağımsız Ulaştırma Hizmetleri Kamu Görevlileri Sendikası
Bağımsız Haberleşme ve Basın-Yayın Hizmet Kolu Kamu Görevlileri Sendikası
Bağımsız Sağlık ve Sosyal Hizmetler Kamu Görevlileri Sendikası
Bağımsız Yapı ve İmar Çalışanları Sendikası
Bağımsız Diyanet Ve Vakıf Çalışanları Sendikası
Bağımsız Yerel Yönetim Hizmetleri Çalışanları Sendikası
Bağımsız Kültür ve Sanat Çalışanları Sendikası
Bağımsız Tarım Orman Ve Çevre Sendikası
Bağımsız Enerji, Sanayi ve Madencilik Hizmet Kolu Kamu Görevlileri Sendikası
Bağımsız Eğitimciler Sendikası
Bağımsız Büro Çalışanları Sendikası
BİRLEŞİK KAMU-İŞ'E BAĞLI SENDİKALAR
Eğitim ve Bilim İşgörenleri Sendikası
Yerel Yönetim Hizmet Kolu Kamu İşgörenleri Sendikası
Kültür ve Sanat Hizmet Kolu Kamu İşgörenleri Sendikası
Tarım Orman-İş Sendikası
Ulaştırma Hizmet Kolu Kamu Emekçileri Sendikası
Birleşik Büro Hizmet Kolu Kamu Emekçileri Sendikası
Genel Sağlık ve Sosyal Hizmet Kolu Kamu Çalışanları Sendikası
HAKSEN'E BAĞLI SENDİKALAR
Büro Haksen
Eğitim Haksen
Sağlık Haksen
TOÇ Haksen
Udem Haksen
Haber Haksen
Yerel Haksen
İmar Haksen
Enerji Haksen
Kültür Haksen
KESK´E BAĞLI SENDİKALAR
Büro Emekçileri Sendikası
Birleşik Taşımacılık Sendikası
Diyanet ve Vakıf Emekçileri Sendikası
Eğitim ve Bilim Emekçileri Sendikası
Enerji Sanayi ve Maden Kamu Emekçileri Sendikası
Basın Yayın ve İletişim Emekçileri Sendikası
Kültür ve Sanat Emekçileri Sendikası
Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası
Tarım, Orman ve Hayvancılık Hizmetleri Kolu Kamu Çalışanları Sendikası
Tüm Belediye ve Yerel Yönetim Hizmetleri Emekçileri Sendikası
Yol, Yapı, Altyapı, Tapu ve Kadastro Emekçileri Sendikası
MEMUR-SEN'E BAĞLI SENDİKALAR
Bayındır, İnşaat ve Köy Hizmetleri Çalışanları Sendikası
Eğitimciler Birliği Sendikası
Türkiye Diyanet ve Vakıf Görevlileri Sendikası
Sağlık ve Sosyal Hizmet Çalışanları Sendikası
Belediye ve Özel İdare Çalışanları Sendikası
Büro Memurları Sendikası
Tarım Orman Çalışanları Birliği Sendikası
Birlik Haberleşme ve İletişim Çalışanları Sendikası
Enerji, Sanayi ve Madencilik Hizmetleri Çalışanları Birliği Sendikası
Ulaştırma Çalışanları Memur Sendikası
Kültür Memurları Sendikası
TÜRKİYE KAMU-SEN'E BAĞLI SENDİKALAR
Türkiye Eğitim ve Öğretim Bilim Kültür Hizmet Kolu Kamu Çalışanları Sendikası
Türkiye Sağlık ve Sosyal Hizmetler Hizmet Kolu Kamu Çalışanları Sendikası
Türkiye Büro, Bankacılık ve Sigortacılık Hizmet Kolu Kamu Çalışanları Sendikası
Türkiye Diyanet ve Vakıf Hizmetleri Kolu Kamu Görevlileri Sendikası
Türkiye Haberleşme, Kağıt ve Basın-Yayın Hizmet Kolu Kamu Çalışanları Sendikası
Türkiye Tarım-Orman ve Gıda Hizmet Kolu Kamu Çalışanları Sendikası
Türkiye İmar ve İnşa Hizmetleri Kamu Görevlileri Sendikası
Türkiye Ulaştırma Hizmet Kolu Kamu Görevlileri Sendikası
Türkiye Enerji Sanayi ve Madencilik Hizmet Kolu Kamu Çalışanları Sendikası
Türkiye Yerel Yönetim Hizmetleri Kolu Kamu Görevlileri Sendikası
Türkiye Kültür ve Sanat Hizmetleri Kamu Görevlileri Sendikası
HÜRRİYETÇİ KAMU-SEN'E BAĞLI SENDİKALAR
Hürriyetçi Büro Hizmetleri Sendikası
Hürriyetçi Öğretim Bilimleri Hizmetleri Sendikası
Hürriyetçi Sağlık ve Sosyal Hizmetleri Sendikası
Hürriyetçi Tarım Orman Hizmetleri Sendikası
Hürriyetçi Ulaştırma Hizmetleri Sendikası
Hürriyetçi Basın, Yayın ve İletişim Hizmetleri Sendikası
ANADOLU KAMU-SEN'E BAĞLI SENDİKALAR
Anadolu Sağlık Hizmetleri Sendikası
Anadolu Haber Basın-Yayın Hizmetleri Sendikası
Anadolu Ulaştırma Hizmetleri Sendikası
BAĞIMSIZ SENDİKALAR
Birlik Gıda Tarım Orman Çalışanları Sendikası
Diyanet ve Vakıf Çalışanları Sendikası
Ata Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası
Bilinçli ve Gelişimci Eğitim Çalışanları Sendikası
Tüm Eğitimciler ve Eğitim Müfettişleri Sendikası
Öğretmenler Eğitim Öğretim ve Bilim Çalışanları Sendikası
Özgür Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası
Tüm Büro Çalışanları Sendikası
Türkiye Taşıma İşçileri Sendikası
Katılımcı Büro Çalışanları Sendikası
Üniversite Çalışanları Sendikası
23.5.14
20.5.14
hayatımın kitabı
g yayın grubu’ndan yeni bir yayıncılık çalışması:
Hayatımın Kitabı.
Yaşanan hayatların kitaplaşma zamanı geldi.
Uzman bir yazar-yayıncı ekibinin yardımıyla.
Aile büyüklerinizin, anne-babanızın hayatları ilginç gelmemiş midir size de? Büyükbabanızın, anneannenizin bir kitabı olsa, siz de, çocuklarınız ve hatta torunlarınız da okuyabilse çok güzel olmaz mı? Onlara böyle bir kitap hediye edebilseniz, onlar da çok mutlu olmaz mı?
ANNENİZİN HİKAYESİ. Anneniz hayatını, tutkularını, fedakarlıklarını anlatsa.
BABANIZIN HİKAYESİ. Babanız size korkmadan nasıl atlanacağını öğrettiği günleri kitaba dökse.
EVLİLİĞİNİZİN HİKAYESİ. Bir kitabı hak etmiyor mu aşkınız? Yaşadığınız yılları, en güzel yıllar yapan?
EV ARKADAŞINIZIN HİKAYESİ. Kedi, köpek, kuş, sincap, belki timsah - gerçek bir dost, bir kitaptan azını hak eder mi?
GEZİNİZİN HİKAYESİ. Ne gezmiştiniz, ne eğlenmiştiniz, ne güzel yerler görüp, ne nefis şeyler yemiştiniz. Hepsi, bir kitaba girmek içindi.
SINIFINIZIN HİKAYESİ. Çok matraktınız, çok şamataydınız. Aradan yıllar geçti, Anılarınız hala taze; kitaplaşmayı sabırsızlıkla bekliyorlar.
TAKIMINIZIN HİKAYESİ. Yenilmez armada sizdiniz. Karşınızda kimse duramazdı. Şimdi eskisi kadar hızlı değilsiniz belki, ama anlatacak çok şeyiniz var.
ŞİRKETİNİZİN HİKAYESİ. Bir düşle başlamıştınız. Yıllar geçti, düş büyüdü, gerçekleri de büyüttü. Bir kitap olacak kadar.
ARABANIZIN HİKAYESİ. Dili olsa da anlatsa birlikte neler yaşadığınızı. Ya da siz anlatsanız.
Hayatımın Kitabı
18.5.14
kesişim kümesi
bu söyleyeceklerim birçok kişinin hoşuna gitmeyecek sanırım...
"türk toplumu akp'li olanlar ve olmayanlar şeklinde ayrışıyor artık" ya da "seküler koalisyon güçlenmeli" gibi laflar uçuşuyor havada bir zamandır; akp hükümetiyle mücadele edilmesi gerektiğini düşünenlerin (ben de onlardan biriyim) bir kısmı, "biz ve onlar" söyleminin kaçınılmazlığını varsayıyor ve safları sıklaştırmanın tek strateji olduğunu düşünüyor. hiç katılmıyorum buna; hem başarı şansı olmadığını, hem de yanlış bir sosyolojiye dayandığını düşünüyorum.
iki yanlışlık söz konusu bence: 1-bu yaklaşım, akp'ye oy verenlerle vermeyenlerin neredeyse doğaları itibariyle farklı türden insanlar olduğunu varsayıyor ("seküler eğitimden geçenlerin özgür düşünce biçimiyle biat etmeye dayanan eğitimden geçenlerin sorgulamaz düşünce biçimi" gibi ayırımlar yapılıyor); 2-son bir yıldır olup bitenden sonra, akp hükümetinin türkiye'ye sağladığı sosyolojik normalleşme kazanımı hakkında bugün konuşmak tabii ki çok zor, çünkü akp hakkında söylenecek en ufak bir olumlu şeye pek çok kişinin tahammülü yok (aslında benim de yok), ama muhafazakar müslümanların bugün akp yılanına sımsıkı sarılmasının en önemli nedeni bu sosyolojik normalleşme, yani türkiye'nin çoğunluğunu (ya da en büyük grubunu) oluşturan muhafazakar müslümanların toplumsal ve siyasal planda kendilerini çoğunluk gibi hissedebilmesi. bu normalleşmenin yok sayılmaması, geriye götürülmemesi lazım bence. (bunu kendim için istiyor değilim - bana kalsa norveç'e filan doğru gitmeli ülke, ben öyle bir ülkede daha rahat hissederim kendimi; ama türkiye için önce bunu istemek lazım diye düşünüyorum bu aşamada, norveç daha sonra düşünülebilir.)
dolayısıyla türkiye için ileriye giden yol, "seküler koalisyon"u güçlendirip "akp'liler"in karşısına dikmeye çalışmak değil; akp'ye oy verenlerle akp'nin ayrışabilmesinin sağlanması. bu ne demek? akp'ye oy verenler, seküler koalisyondan daha az vicdanlı, insani duyguları daha az, daha namussuz, daha kör vs değil. siyasal anlamda tepkileri, refleksleri ile mesela chp'lilerinkiler arasında biçim olarak bir fark yok pek, neye tepki gösterdikleri farklı olsa da. akp makinesinin gerçekte nasıl bir şer üretgecine dönüştüğünü akp tabanına anlatabilecek ama aynı zamanda sözünü ettiğim sosyolojik kazanımı koruyabilecek, akp dışında muteber bir siyasal aktör, en güçlü seküler koalisyondan daha yararlı olur türkiye'ye. ben uzunca bir süre, akp içinde, liderliğin sultasından ayrışacak ve yapılanlara itiraz ederek başka bir muhafazakarlığın mümkün olduğunu söyleyecek bir oluşumun ortaya çıkabileceğini düşünüyordum; artık düşünmüyorum. akp'yi bir zaman sonra öylece gömeceğiz ülke olarak, ama onun yerini alacak, tüm güçleri bünyesinde toplamaya, bütün toplumu ve organlarını kontrol etmeye çalışmayacak, kendisinden olmayanları şeytanlaştırmayacak ve adaletsizlikle, yolsuzlukla, hırsızlıkla savaşmayı namusu sayacak bir muhafazakar parti türkiye'ye lazım. en az gerçek ve kitlesel bir sol partinin lazım olduğu kadar lazım.
akp tabanını oluşturmayanların, gidişatla ilgili hiçbir şey yapamayacağı anlamına gelmiyor bu, söylediklerimin öyle okunmasını istemem. ama burada yapılacak şey, "akp'ye oy vermiş olanlar bize vermesin" kabulünden yola çıkmamalı. türkiye demokrasisinin sağlığı (tüm demokrasilerde olduğu gibi) kesişim kümelerinin sayısı ve büyüklüğüyle doğrudan ilintili.
16.5.14
tarihi bilmek, tarihe yenilmemek
soma katliamı, iki tarihsel perspektifin gündeme gelmesini de sağladı: birincisi "türk devleti bunu hep yapageldi; ermenilere, kürtlere vaktiyle yapılanları görmeyenlerin şimdi konuşmaya hakkı yok," diyenler, ikincisiyse "kapitalizm dediğiniz zaten böyle vahşi birşeydir; sınıf politikalarının yok oluşuna ses çıkarmamış olanların şimdi konuşmaya hakkı yok," diyenler. ikisinin de haklı olduğu yönler var elbette, ama son tahlilde bu iki itiraz, erdoğan'ın "1863'te ingiltere'de maden faciası oldu" demesiyle aynı mantıksal kategoride yer alıyor ve aynı güçsüzleştiricilik işlevini taşıyor. "türk devletinin 400 yıllık geleneğiyle savaşmadan mücadele olmaz" dediğinizde, "kapitalizmin 300 yıllık tarihiyle yüzleşmeden mücadele olmaz" dediğinizde, doğru bir tarihselliğe dikkat çekmiş oluyorsunuz, ama hiçbir etkili mücadele verilmemesini de sağlamış oluyorsunuz. mücadele bu tarihselliği bilmeli, ama hedeflerini sıraya koymasını, stratejik davranmasını da bilmeli. bugünün özgül koşullarıyla mücadele etmenin önüne, tarihi bir "önceden belirleyici" engel, bir tür kader olarak çıkaramazsınız. bu mücadele, sizin önceliklerinize göre, sizin gulyabanilerinize saldırarak verilmiyor olabilir, ama bu sizin probleminiz, mücadelenin değil.
11.5.14
kültürünü konuştur - polonya
Birçok ülkenin yaşam ve kültürüne dair çarpıcı bir bilgi kaynağı olan Kültürünü Konuştur (Speak The Culture) kitap serisinin Polonya için hazırlanan versiyonu, Türkçe olarak okuyucularla buluştu. Türkiye-Polonya ilişkilerinin 600. yıldönümü adına Cem Akaş tarafından Türkçeye çevrilen ve geniş kitaplık (g yayın grubu) tarafından yayımlanan kitap, Polonya kültürüne dair bu kadar kapsamlı bir içeriğe sahip ilk Türkçe yayım olma özelliğini taşıyor.
Kitap, Polonya’ya dair oldukça öz ve nitelikli bir tanıtım rehberi olarak, gezginler, iş adamları ve sanat severler için ideal bir kaynak; çünkü kitabın en önemli özelliği, içeriğinin yabancılar için diğer yabancılar tarafından yazılmış olması.
Polonya-Türkiye diplomatik ilişkilerinin 600. yıldönümü etkinlikleri için düzenlenen kültür programına, daha güçlü bir başlangıç yapabilmek adına 2013 yılında hazırlanan kitabın Türkçesi, 2014 yılının başında okuyucularla buluştu. Polonya’daki sanatçıları etkilemiş kültürel ve sosyal koşulları kapsamı içine alan kitap, 2014 yılı boyunca Türkiye’de sergilenecek Polonya sanat eserlerinin ardında yatan motivasyonları anlamanın ötesinde, Polonyalıların anlayışı üzerinde ilerleme imkanı da sunuyor.
Yaşam tarzı, sanat, mimari, edebiyat, politika, film ve mutfak kültürü hakkında gelişmiş bir rehber olan Kültürünü Konuştur (Speak The Culture) Polonya, Kieślowski’den Chopin’e yaratıcı ve kültürel kişilikleri yakından tanımamızı sağlarken, bir yandan da günlük yaşama dair pratik detayları yakalama şansı veriyor.
Kültürünü Konuştur Polonya, ülkenin kültürel alt yapısını anlatarak başlıyor: tarih, dil ve kimlik. Ardından Rönesans şairi Mikolaj Rej’den tutun da Roman Polanski’nin çağdaş filmlerine kadar uzanan sanatsal kazanımlara yer veriyor. Sanat, mimari, felsefe, müzik, edebiyat, tiyatro ve sinemadaki önemli isimler, kısa, öz ve canlı bir üslupla ortaya konuyor.
8.5.14
bir heisenberg kapanı
kitap bir nedir? bir heisenberg kapanı: siz kitabı okursunuz, ama kitap da sizi okur ve her okuma, kitabı biraz değiştirir.
.
6.5.14
%90 özelleştirme, %10 güzelleştirme
1980 darbesinden sonra, halkçı parti seçimlere necdet calp başkanlığında girmişti; özal'la canlı yayında giriştiği "köprüyü sattırmam" tartışması, yaşı müsait olanların hala hatırladığı çıkışlardan biridir. bir askeri rejim sırasında parti liderlerinin seçim öncesi bir masa etrafında toplanıp programlarını tartışmaları ("silah zoruyla nezaket" kurallarına uyarak da olsa) ve bunun televizyondan canlı yayınlanmış olması, bugün demokrasi kültürü olarak geldiğimiz yeri şahane özetliyor tabii, o ayrı; ama şu özelleştirme işine bir gün dönüp tekrar bakacak mıyız acaba? ingiltere bir süredir dönüp bakıyor mesela; satılanların kime gittiğini, satıştan sonraki performanslarının ne olduğunu, satılmayanların (mesela bazı demiryolu hatları) daha verimli hale geldiğini masaya koyup nerede hata yaptıklarını tartışıyorlar. biz 2004-2014 arasında 52 milyar dolarlık özelleştirme yapmışız; bunların arasında çimento fabrikaları, yem fabrikaları, metal kapak fabrikaları da var, demir-çelik, doğalgaz, maden, enerji, rafineri, gemicilik, zirai donatım şirketleri de var.
özelleştirmenin iki makul argümanı olabilir bence: 1-şirketlerin verimliliğini artırmak, dolayısıyla ekonomiye ve halka daha fazla yarar sağlamak, 2-devletin çalınabilecek-sömürülebilecek varlıklarını azaltarak hırsızların devleti ele geçirme iştahlarını kapamak. yüzde ondan hesaplarsak bu özelleştirmelerden yaklaşık 5 milyar dolarlık bir "kaynak sapması" olduğu sonucuna varabiliriz. on yılda fena para değil, yılda 500 milyon dolar. birincisinin gerçekleşip gerçekleşmediğini nesnel araştırmalarla belirlemek gerek, ikincisiyse henüz ulaşılmamış bir hedef herhalde. bu da insanı depresyona sokabilir - dibe vurmak için daha ne kadar gitmek lazım ki sonunda yorgan gitsin, kavga bitsin ve "kapış ekonomisi"nden çıkıp işimize bakabilelim?
29.4.14
oktay rifat'ın son söyleşisi
nisan, malum zalim ay, oktay rifat'ın öldüğü ay. şaire selam olsun. küçük bir anımı da anlatayım bu vesileyle:
sene 1997 filan. oktay rifat öleli neredeyse 10 yıl olmuş; ben yky'de çalışıyorum, o sıralar oktay bey'in bir kitabını basmışız. bir gün telefon çaldı, hür fm'den arıyorlar, "oktay rifat'la söyleşi yapabilir miyiz?" diyor karşımdaki ses! iki saniye içinde adrenalinim tavan yaptı, "tabii," dedim, "ben şairimizle görüşeyim, ne zaman uygun olduğunu size bildiririm."
telefonu kapayıp cenk koyuncu'nun yanına gittim, o da o sırada yky'de çalışıyordu. durumu anlattım, "senin ev telefonunu vereceğim, akşam seni arasınlar, oktay rifat diye konuş" dedim. cenk böyle numaralara bayılırdı, üstüne atladı tabii. ben hür fm'le yeniden konuştum, söyleşiyi teyit ettik, başladık beklemeye.
akşam gerçekten de aradılar cenk'i, o da boğuk (ve galiba biraz alkollü) bir sesle oktay rifat gibi döktürdükçe döktürdü, yanlış hatırlamıyorsam "size bir şiirimden birkaç dize okuyayım" diyip bir cenk koyuncu şiiri okudu filan. röportaj hür fm'de 2-3 kez döndü, neden sonra birileri aydı, yayından kaldırıldı.
tabii olay gazetelere yansıdı, söyleşiyi yapan radyocuya da maalesef kapıyı gösterdiler. o kısmına üzülmedik değil, ama yani! sonra o programı yapanlar yayınevine de geldi, biz "kusura bakmayın, şahsi birşey değildi" dedik, onlar da "tamam çok mesele değil" dediler, tatlıya bağlandı.
27.4.14
Aşk = f (karanlık)1
Eprimiş bir metafordan hareketle: ışık aydınlatır; ışık aydınlanmamızı, bilmemizi sağlar, çünkü karanlığın sakladığı şeyi, bilinmeyeni gösterir, görünür kılar.
Ayın karanlık yüzü.
“Bir İlişki Nasıl Olmalıdır – Birinci Manifesto”, Madde 8: Herkesin kendine ait bir karanlığı olması gerektiği, tartışılmaz bir gerçektir.
Herkesin kendine ait bir karanlığı zaten vardır. Bunun da ötesinde, kişinin bazı yönlerinin karanlıkta kalması iyi birşeydir – aydınlık, bilindiği gibi, ancak karanlığın var olmasıyla mümkündür. Aşk, kişinin karanlık üzerinde sınırlı da olsa denetimi olduğunu varsayar, gizli olanın seçici bir yaklaşımla Öteki’ne sunulmasını içerir – bu sunum süreci yakınlaşmayı, Öteki’nin giderek Bir’in parçası haline gelmesini, Bir’leşmeyi sağlar.
Aşk, paradoksal bir fonksiyon olarak düşünülebilir, karanlık bağlamında iki ters dürtüyü içermesi nedeniyle. Bunlardan birisi, kişiyi kendi hakkında olabildiğince çok şey anlatmaya (bilgi aktarmaya), kendini daha, daha çok paylaşmaya, Öteki’ni iyice içine almaya, kendi karanlığını azaltmaya yöneltir.2 Bu dürtü varlığını kısmen, yaşamın, ne kadar çok şey ortaya konursa o kadar zenginleşmesine borçludur; bu anlamda, bir ilişki3 emperyalizminden söz edilebilir belki: büyümek, birlikte büyümek önemlidir. Diğer dürtüyse, bazı şeylerin karanlıkta kalmasında diretir. Bu direnç, bir yanıyla Bir’leşme sürecinde Tek olarak, farklı, ayrı, müstakil ve biçimli bir birim olarak kalmak, kimliğini korumak istemenin ürünüdür; bir yanıyla da, karanlığın içeriği kişiye/kültüre göre değişse de, kategorik olarak, kişinin, kendisini görülmek/olmak istediğinden farklı gösteren/olduran şeyleri saklı tutmak; görülen/gösterilen bağlamında tanımlanacak varoluşunu, bu tanım üzerinde belirleyicilik konumunu koruyarak, yani neyin karanlıkta kalacağını kendisi belirleyerek, yaratmak istemesinden kaynaklanır.4
Karanlığı azaltmanın pek çok yolu vardır ve sözlü iletişim bunlardan yalnızca biridir. Birlikte var olmanın her türü, aynı işlevi fazlasıyla görür. “İçine almak” deyiminin taşıdığı cinsel yananlam, bu konuya kesinlikle dahildir – “bilmek” fiili, Kutsal Kitap’taki anlamıyla önemli bir boyut kazanır.5
Karanlık, siz azaltmasanız da, sizden bağımsız olarak azalır bazen: gösterdiklerinizin yanısıra, pek çok şey de görülür çünkü, bakmakta olan Öteki tarafından.
“Manifesto”, Madde 29: Dil, iletişim kurmak için başvurulacak son araçlardan biri olmalıdır. Bir çelişki gibi görünse de, konuşmak şarttır. Bu, koklaşmanın ve telepatinin önemini hiçbir şekilde yadsımaz.
Bir itiraz: “kimlik” denen şeyin sınırları ve şekli, çevrenin oluşturucu/tanımlayıcı etkisinden bağımsız olarak var olamaz – her kişi, ancak bağlam içerisinde kimlik ve kişilik sahibidir, bağlamdan bağlama değişmeden geçen tek bir kimlik yoktur, çeşitli yönleri bu yüzden çelişebilir. Dolayısıyla “kimliğini korumak” bir yanlış-sorunsala işaret ediyor olabilir mi: devinen bir ilişki, bireylerin ilişkiye getirdikleri kimliklerini ilk andan itibaren –ve büyük olasılıkla daha önce– yoğurmaya başlayacağına göre? Bir başka metafora sığınıyorum: okyanus, kıyı şeridini sürekli değiştirir; bu, difransiyel bir zaman süresince belirli bir kıyı şeridinin tanımlanabilir olmasını etkilemez ama; haritacılık pratiğini de ortadan kaldırmaz, kıyı uzunluğunun tam olarak hesaplanmasını epeyce zorlaştırsa da.6 Yani sürekli ve saptaması güç bir şekilde değişiyor olsa da kimlikten söz edilebilir ve –konuya dönecek olursak– kişinin dalgakıranlar yapmak suretiyle kendisini korumaya yönelebileceği düşünülebilir.
Tek odalı bir evde yaşamaktan, sevgilinle çarpışmaktan, kendi yerinin olmamasından nefret ediyordun, bu yüzden onu suçlamaktan ve bu daralma duygusunun yakınlığınızı baltalamasına izin veriyor olmaktan da nefret ediyordun. Sonunda o ayrı bir eve çıktığında bir ay gibi kısa bir sürede eski neşeli, canlı, üretken haline dönünce, aşkın boğabileceği olasılığına tanık olmak seni ürpertti.
Karanlığın boyutları ve içeriği tümüyle kişiseldir: önemi, çoğu zaman, kişi bu önemi atfettiği için vardır – varlığının gereği de budur zaten: başkalarının umarsamayacağı şeyleri7 karanlık kılmak, kitlenin gözünden saklamak, yalnızca karanlık olduğu için değerli olan bilgiyi, ayrıcalıklı Öteki’nin bilmesine izin vermek. Dolaşım değeri olmayan bilgiyi genel dolaşımdan sakınarak bireysel çapta bir “sanki-yoksunluk” yaratmak (elbette genel dolaşım, farenin dağa küsmesiyle ilgilenmeyecektir) ve böylece değerlenen bilgiyi, ikili dolaşım bağlamına sokarak Öteki’ne vermek: Öteki’ne değer vermek.8
Bilgiyi bir değişim nesnesi olarak kullanınca, deneyimsel bilginin buradaki yeri konusunda bazı soruların ortaya çıkması kaçınılmaz: örnek: erkeğin sevgilisine bir konuşma sırasında, penisinin sağa eğik olduğunu söylemesiyle, diyelim ki bir sevişme sırasında penisini görünür kılması arasında nasıl bir fark var?9 Geleneğin sesi kuşkuya yer bırakmıyor: yaşanmamış bilgi kurudur, deneyim kitaba üstündür.10 Kibritle oynarsa elinin yanacağını çocuğa öğretmenin en iyi yolu bunu ona söylemek değil, söyledikten sonra oynamasına ve elini yakmasına izin vermektir. Bilginin doğruluk derecesi değildir burada söz konusu olan – daha çok bilginin içleştirilmesi açısından nitel bir farklılık öngörülür. Öte yandan bakmak da her zaman görmek demek değildir, ayrıca görülecek tek birşey yoktur: penisin karanlıktan çıkması, eğikliğinin farkına varılmasını garantilemez. “Kitabi” bilgi için de aynı şey geçerlidir: sözcükler ve metinler, her okuyucu için aynı anlamı taşımaz/kurmaz.
Önemli saydığın düşüncelerini, duygularını, yazılı olarak iletirdin sevgililerine, ayrıntılı, iyice düşünülmüş ve sözcüklere özenilmiş mektuplar yazardın – insanların neleri atlayıp nelere takıldığını gördükçe, derdini bir türlü anlatamadığını ve kimi zaman tümüyle ters yönde anlaşıldığını fark ettikçe, bu mektup işinden soğudun; konuşulan söze oldum olası güvenmezdin, ketumluk suçlamaları ayyuka çıktı.
Paris’te Son Tango: Adam, Kadın ve kendisi için soyutlanmış, yalıtılmış bir evren kurar – buraya isimler ve dışarıdaki yaşamın sözcükleri girmeyecektir; ilişki kendisini dışarısı yokmuş gibi, bakir sözcükler ve deneyimlerle kuracaktır, sıfırdan. İlişki yalnızca burada var olacaktır. Adam Kadına sodomi yoluyla tecavüz edecek, Kadının Adamın kıçına parmaklarını sokmasına –tırnaklarını kestikten sonra– izin verilecektir, Kadınsa pikabın Adamı çarpmasını sağlayacak ve zevkle izleyecektir. Filmin sonunda bir kırılma yaşanır: İlişki –bu noktada kesif bir tür aşk olduğu anlaşılan ilişki– dışarıya taşar ve o anda, kamu alanına ait bilgi evrenine girilir, meslek, Paris’te bulunma nedeni, özgeçmiş vs. açıklanır. Kamunun sahip olduğu/olabileceği bilginin kamu alanında paylaşılmasının uç noktasında: bir otelin balo salonundaki bir tango yarışmasında, tangonun çağrıştırdığı mahrem erotizmin travestisi okunur yarışmacıların sahte danslarında, bu travestiye karşıt olarak Adam ve Kadının dansı komik, aptalca ama hakikidir, Adam yaşlı jüri üyesine kıçını göstererek bu sahtelikle alay ettiğini gösterir – intiharına az kalmıştır. “Gerçek” aşk, ancak bu tür bir yalıtımla mümkün olabilir – kamunun sözcükleri, kamunun bilgisi yalnızca çürütür.11
Mahrem, kamunun baskısı altında uzun süre yaşayamaz.
Herkes hakkında herşeyin bilindiği bir ortamda aşk olanaksız olurdu – birbirlerine eş uzaklıktaki bireyler yakınlaşamazdı.12
Kendi karanlığı olan bireylerin, aşkları etrafında bir karanlık yaratmaları da aynı paradoksal fonksiyona bağlı olarak gerçekleşir: bir yandan bu aşkın herkes tarafından bilinmesi, bütün dünyanın gözlerinin önüne serilmesi dürtüsü vardır, öte yandan da dünyanın bakışlarından uzak olma, başbaşa kalma, ilişkinin kendisine dair ürettiği bilgiyi kıskançlıkla kamudan saklama dürtüsü. Aşk bağlamında ortaya çıkan utangaçlık, bu paradoksun iyice belirginleştiği durumlardan biridir: gösterme–saklama çelişkisi.
Kaldığımız otel odasındaki tuvaletin kapısı yoktu. Seviştiğimiz yataktan kalkmış, odanın içinde sanki birşey yapman gerekiyormuş da ne olduğunu hatırlayamıyormuşsun gibi dönenmiş, sonra ayaklarını neredeyse sürüyerek tuvalete girmiştin. Bacaklarını açarak klozete oturduğunda yüzünün parlak kırmızılığını, kadehe dökülen şampanya gibi işeyişini, yakından da yakın olduğumuzu hissettiğimi unutmayacağım hiç. En basit şeylerden bile öğreneceği çok şey var aşkın.
Aşkı besleyen en önemli etkenlerden biri güvendir: kişinin karanlığının, Öteki tarafından ihlal edilmeyeceğine duyulan güven. Bu da saygıdan doğar: gösterilmesi gerektiğine inanılan ya da gösterilmesi istenen şeyleri gösterilmeden görmeye çalışmayacak kadar saygı duymak Öteki’nin karanlığına.
İzin gerektirecek görme çabalarının nesnesi, kişi için bile fazla önem taşımayan bir bilgi olabilir, ya da ihlalcinin beklediğinden çok daha önemsiz, sıradan bir bilgi olduğu ortaya çıkabilir: tuza dönüştürülmeyi gerektiren suç işlenmiştir yine de. Bazı haklar, ancak verildiğinde alınırlar, bazı haklarsa, verildiğinde bile alınmamalıdır.
İzinsiz keşfedilen bilgi, çok temel bir öneme sahip olabilir öte yandan: aşkın, ilişkinin doğasını ve yapısını, Öteki’nin varoluşunu bambaşka bir ışıkla aydınlatabilir, bu ışık hiç de hoş şeyler göstermeyebilir. Keşfeden, görmemesi gereken bir şeyi görmüştür yine, ama bu kez, saklanmış olanı, görmeye hakkı olduğunu düşündüğünü keşfetmiş olmak, bir anlamda aldatılmış olduğunu öğrenmek, ona ahlaksal bir üstünlük duygusu verir: evet, saygısızlık ettim, ama sonuca bakalım.13
Karanlığın karanlık yüzü demek ki: yalan ve dürüstlük. Bu konuda tekil örneklerden bağımsız, kategorik önermeler oluşturmak çok kolay değil; her türlü yalan insanlık onurunun aşağılanmasıdır ve dolayısıyla her koşul altında doğruyu söylemek en büyük önceliktir, pasif/aktif yalan, beyaz/kara yalan gibi ayrımlar, yalan söyleyenin kendisini daha iyi hissedebilmesine yönelik sahtekârlıklardır, türünden toptan bir dayatıyı fazla indirgemeci buluyorum,14 bir yanımla takdir etsem de. Aşkı besleyen en önemli etkenlerden biri güvendir, demiştim: Öteki’nin bilerek aldatmayacağına, kandırmayacağına, saklamayacağına, karanlıkta kalmaması gereken şeyleri karanlıkta bırakmayacağına duyulan güven. Ancak bu güvenin hak edilmesi, edildiğinin gösterilmesi gerekebilir belki: bu dürüstlüğü herkes kaldıramıyor. Yine de pragmatik, yararcı, cynic ve son tahlilde kendine yontucu bir baskıyı olumluyor değilim – aşkı tehlikeye düşürmemek adına, söylenmesi gerekeni saklamanın getirdiği ahlaksal yükün sırtlanılması gerekeceğini savunmuyorum: öldürmezse, daha güçlü kılacaktır.15
Herşeyin söylenmesi/gösterilmesi gerekmez, bazı şeyleri söylemek/göstermekse şarttır: ilişkinin temelini ilgilendiren bilgiler, aşkın doğası, geçirdiği değişimler, başka aşklar, yaşamla ilgili uzun vadeli –dolayısıyla Öteki’nin uzun vadesiyle çakışabilecek– planlara dair bilgiler, süreğen bir şekilde veri olmak durumundaki şeylerden bazılarıdır.
Ne kadar zaman sonra, söylenen, dürüst olma sınırını aşıp gerçeği bunca zaman saklamış olma bölgesine geçer? Kişisel yargı alanında kalan bir karar bu sanırım – kıstasın açıklanması ve tutarlı olunması dışında, herkesin kendi kuralını getirmesinde –en azından burada– itiraz edilecek birşey yok.16
Bir erkek arkadaşın vardı – çıkmak anlamında değil, cinsiyeti erkek olan bir arkadaş anlamında. Önceleri yalnızca merhabalaşıyordunuz, sonra iyi arkadaş oldunuz, daha sonra hemen her gün görüşmeye, saatlerce konuşmaya, uzun yürüyüşlere çıkmaya, filmlere gitmeye başladınız. Ben orada değildim henüz – telefonda bana, bir yıldır birlikte olduğun sevgiline, ne harika bir insan olduğunu anlatıyordun bu yeni arkadaşının, konuşmalarımızda sürekli adı geçiyordu, yaptığı bir şeyi, söylediği bir sözü aktarıyordun sık sık. Şaka yollu kurcaladığımda gülerek yok canım, demiştin, yalnızca onu tanımış olmak bana mutluluk veriyor.
Sonra ben geldim; tanıştık. Senin aracılığınla tanıdığım insanlara yakınlaşmakta hep zorluk çekmiştim – bu adamı sevdim. İlk başta seni memnun etmek için bana dostça davrandığını düşündüm; geçen zaman, neredeyse senden ayrı var olan bir ilişki kurmamızı sağladı aramızda. Sana aşık olduğunu görüyordum – senin de ona aşık olduğunu anlamadım ama, istemedim. Bu durum iki ay sürdü: bir sabah, geçerken sormamış olsaydım, onu sevdiğini bana söyleyecek miydin, ne zaman söyleyecektin, bilmiyorum; o sabah duyduklarımdan sonra ilk tepkim, tası-tarağı toplamak ve defolup gitmekti. İkinizin birlik olup, gözümün içine baka baka birbirinizin sevgilisi olduğunuz yerde daha fazla kalmak, sinir, sindirim ve solunum sistemlerimi fazlasıyla zorlayacaktı. Birkaç gün sonra döndüm ama – dönmemi çok istediğin için, benim için çok önemli olduğun için. Aranızda fiziksel hiçbir şey olmadığını (sanki en önemli derdim buymuş gibi), duygularınızı ilk kez o sabahki konuşmamızdan sonra birbirinize açtığınızı söyledin: onunla hiçbir zaman sevgili olmamıştın, uzaktan sevmiştiniz birbirinizi, o da saygısından dolayı daha fazlasını istememişti, şimdiyse bitmişti bütün bunlar – hala arkadaştınız ama sen beni seviyordun ve onu kazanmak uğruna beni yitirmek istemiyordun.
Tekleye topallaya toparlanmaya, yara sarmaya başladık. İlk kez, sana güvenmemem gerekebileceğini, senin ipinle kuyuya inmenin çok sağlam bir fikir olmayabileceğini düşünür oldum: içimdeki acılığı sürekli kıldı bu. Benim, bir süre sonra başka bir şehre gidecek ve seni arkadaşınla bırakacak oluşum da pek rahatlatmıyordu içimi.
Sonra bir mektup aldım arkadaşından: üzgün olduğunu, arkadaşlığımızın böyle, onun bana ihanet etmesiyle bitmesini istemediğini, kendini tam bir salak gibi hissettiğini anlatan, bana değer verdiğine inanmamı isteyen, abuk-subuk, bir sayfalık bir mektup. Arkasına yazdığım cevapta buna inanmamı beklemesini inanılmaz bulduğumu, ahlak düzeyi sıfırlanmış bir sürüngen olduğunu düşünmeyeceğim ve adını her duyuşumda kusmak istemeyeceğim günün de geleceğini bildiğimi, ona vaktiyle içten bir yakınlık duyduğumu ama bu saatten sonra herhangi bir arkadaşlık söyleminin söz konusu bile olmadığını ilettim. Senin ihanetinin acısını ondan çıkartıyordum sanırım – senin bana olan sorumluluğunun yanında onunkisinin lafı olmazdı herhalde.
Hikayenin en hoş tarafıysa, bana gerçeği anlattığın gün bile yalan söylemiş olduğunu öğrenmemdi, yüzyıllar sonra: aranızdaki ilişki iddia ettiğin gibi “masum” değildi, benimle yüzleşmenden önce ve onun bana yazmasından sonra da aynı yoğunlukta sürmüştü; ben sahneden çekildikten kısa bir süre sonraysa resmen sevgili oldunuz, birlikte yeni bir ev tuttunuz. Anlamadığım iki şey var: beni nasıl bu kadar aşağılayabildin; gittiğimde, gitmişken, neden yalvardın, döneyim diye? Dibini bulamadım ben senin.
Kendini paylaşmanın aşkı büyütmesi, başka bir yoldan daha gerçekleşir: yumuşak karnını Öteki’ne gösteren kişi, yaralanmayı göze alıyor demektir – bu savunmasızlık kötüye kullanılmadığında, Öteki’nin yumuşak karnıyla karşılandığında, ciddi bir köprüdür kurulan.
“Manifesto”, Madde 13: Her insanın duvarları vardır. Her duvarın gedikleri vardır. İlişkide dürüstlük, insanların birbirlerine verdiği ve bu gedikleri gösteren haritaların doğruluk derecesiyle orantılıdır. Orantı sabiti 1.7’dir.
Madde 14: Duvarlara işemeyiniz.
Ancak karanlığı paylaşma ediminin bir pozitivist harekat olarak gerçekleştirilemeyeceği, süreç içinde ve kendiliğinden ortaya çıkmasının şart olduğu açık sanırım:
Size sevgimin bir nişanesi olarak, hakkımdaki en “intim” bilgileri içeren bu disketi ve çiçekleri kabul edin lütfen.
Aşk, insanların genel anlamda büyümesini, derinleşmesini sağlıyor, homojen bir duyuşsuzlukla örülü şu uzay-zaman aralığında Can’a varlığını hissettiriyor: değerli. Gelişen kişilerin karanlıkları da gelişiyor, değişiyor, deviniyor: paylaşılacak/ saklanacak yeni şeyler çıkıyor hep, kişinin karanlığını tümüyle yok etmek sanıldığından da zor. İyi birşey bu: her aşk, keşfetme ve öğrenme heyecanını yaşatabildiği ölçüde ve sürece yaşıyor.
1995 ("love as a function of darkness")
NOTLAR
1 Başlıktan da anlaşılacağı üzere, epeyce soğuk ve rasyonel bir yazı olacak bu. Aşk içinde olanların alınmayacağını umuyorum.
2 Elbette bu anlatma eylemi, safdil bir aktarımdan çok, kişinin kendisini yeniden kurması demektir – Aşk’a getirdiği kimliği üzerinde, kurma yoluyla bir denetim sağlama çabasından söz edilebilir.
3 “İlişki” sözcüğünü genişçe bir anlamda kullanıyorum, el ele tutuşmuş, sahilde yürüyen bir çift gelmesin aklınıza illa.
4 İkinci dipnotta bunu daha ekonomik bir şekilde dile getirmiş olduğumun farkındayım – kulağımı bir de böyle göstermek istedim: fikir çok hoşuma gitmiş olmalı.
5 Cinselliğin “merkezi” önemini yadsımak haddim değil, haşa. Kim olduğumuzun, kimle neyi nasıl, ne adına ve hangi etiket altında yaptığımızla belirlendiği bir devirde yaşarken hele. İnsan düşünüyor: cinselliğin henüz saplantı haline gelmediği ve çenelere vurmadığı devirlerde ne hakkında konuşuyorduk biz yahu?
6 Fraktal geometri eksik kalmıştı... Bu kimlik konusuna burada daha fazla bulaşmak istemiyorum, çok ısrar ediyorsanız sonra döneriz. Şunu da eklemeden edemeyeceğim: tümüyle dışarıdan belirlenen kimlik, oldukça ciddi sorunlarla uğraşmak zorunda bırakır bizi: bireyin istencinin ve kendi üzerindeki belirleyiciliğin sıfır olduğunu kabul edersek, Platon’dan Judith Butler’a uzanan çizgideki bütün toplumsal/siyasal kuramları pencereden atmamız gerekecek. Söylemedi denmesin.
7 Bu umursamazlık kişi yapımını yerle bir edeceği için gereklidir “özel”/”kamu” ayırımı.
8 Homo economicus külliyatına ufak bir katkı. Arz-talep dengesinden sonra işsizlik-enflasyon dengesini de açıklayabilirsem durum ciddileşebilir.
9 Felsefe ve bilimin mirası, neden görmeye ve göze bu kadar bağlı? “Göremeyen” İnsan, nasıl bir felsefe ve bilim yaratırdı? Goethe, optik ve renk kuramı ile ilgili kitabını, neden şiirlerinin toplamından daha değerli saymıştı?
10 “Çok gezen değil, çok okuyan bilir” atasözü, bana her zaman sahtekarlık kokmuştur nitekim.
11 Burada da gerçek yakınlığın bedensel/cinsel yakınlık olarak tanımlandığı dikkatimden kaçmadı.
12 Burada “ideal” bir durumdan söz ediyorum: bilginin nasıl edinildiğinin fark etmediğini ya da herkesin herkes hakkında aynı şekilde bilgilendiğini varsayıyorum.
13 Mektup ve günlükleri okuyan, telefonları dinleyen, sokakta takip eden, alışveriş fişlerindeki kasa saatlerini ve dükkan adlarını inceleyen ve bilemediğim nice şeyler yapan sevgililerden söz ediyorum. Onlar kendilerini biliyor.
14 Yalan söyleme hakkını savunmak isterim sanırım – insanın karmaşıklığı bunu gerektirir diye düşünüyorum. Herkesin her zaman doğruyu söylediği bir dünya son tahlilde sıkıcı olurdu ve şu halimizle değer verdiğimiz, önemli bulduğumuz pek çok uğraş var olamazdı. Öte yandan, bir ahlak kuralının iyi/doğru/geçerli olabilmesi için herkese uygulanması gerektiği savıyla ilgili ciddi sorunlarım var. Bunlar bir yana, bazı konular hakkında hiç yalan söylememeyi, bazı sorulara her zaman doğru yanıt vermeyi, bazı şeyleri Öteki’ne her zaman her koşulda göstermeyi, bir tutum olarak optimuma yakın buluyorum.
15 “Dürüstlüğü kaldırmak” kısmı da, dürüstlük talebinde bulunanların, sorumluluklarını taşıyabilecek olgunlukta olmalarını istemek olarak düşünülebilir.
16 Dürüst olunduğu sürece herşeyin yapılabileceğini savunmaksa bencilliğin doruğu olarak gözüküyor bana.
26.4.14
hisar'ın yapıldığı taşlarla
Bir Robert Kolej ve Boğaziçi Üniversitesi mezunu olarak, okulun 150 yıllık tarihini yazma görevini üstlenirken çok düşündüm. RC, önemli mezunlar yetiştirmiş iyi bir okuldu elbette, ama onun ötesinde, böyle bir kitabı hazırlayıp yalnızca RC mezunlarının değil, genel okuyucu kitlesinin dikkatine sunmanın geçerli gerekçesi ne olabilirdi?
Öğrenciler, mezunlar, yöneticiler ve öğretmenlerle yaptığım bire bir görüşmeler sırasında öncelikle şunu fark ettim: tıpkı benim gibi, yolu okuldan geçmiş olan insanların çoğu da RC’nin önemini, dönüp dolaşıp “iyi okul” olarak özetlenebilecek bir çerçevede tanımlıyordu: iyi İngilizce öğretmek, düşünmeyi öğretmek, kendine güvenmeyi öğretmek, çalışmayı öğretmek, ufkunu açmak vs. Bunlar önemli olmasına çok önemliydi kuşkusuz, her okul bu niteliklere sahip olmak ister, sahipse de bunlarla övünürdü, ama ben yine de bunun ötesinde bir şey olup olmadığını merak ediyordum. Bir yıl süren kapsamlı araştırma çalışmalarım, aradığım perspektifi sunacaktı: “RC, Rumeli Hisarı’nın yapıldığı taşlarla inşa edilmiştir,” ifadesiyle özetleyebileceğim bu perspektifi biraz açmak istiyorum.
RC’nin okul kurma izni aldığı arazi, Rumeli Hisarı’nın hemen yanında yer alıyordu ve hisarın yapımında kullanılan taşların çıkarıldığı yerdi; bu taşlar, RC’nin yapıtaşının bizzat “tarih” olduğunun simgesiydi. RC, hem 150 yıl boyunca ülke ve dünya tarihi tarafından şekillenmiş, hem de bu tarihin şekillenmesine katkıda bulunmuştu. Abdülhamid’in 1876-1909 arasındaki hükümdarlığı sırasında Türk-Amerikan ilişkilerinin kurulmasında ve gelişmesinde başrolü oynamış, Bulgaristan’ın kurucularını yetiştirmiş, Balkan Savaşları sırasında bölgenin her yerinden gelen öğrencilerin barış içinde birlikte yaşamasını sağlamış, Birinci Dünya Savaşı’nda, Kurtuluş Savaşı’nda, Lozan’da, Cumhuriyet’in kuruluşunda, kadın haklarının kurumsallaşmasında, Birleşmiş Milletler’in ve NATO’nun hem kuruluşunda, hem de Türkiye’nin bu yapılar içinde yer almasında etkin olmuştu.
Bu örnekleri ayrıntılandırarak çoğaltmak mümkün elbette, ama kitabın anlatacaklarını bir önsöz sınırları içinde anlatmaya kalkmayacağım. Bir adım geri çekilip, daha genel bir saptama yapmak istiyorum: Hegelci-Marksçı bir ifadeyle, tarihin temelinde çelişkiler olduğu gibi, RC’nin tarihsel rolünün temelinde de aslında çelişkiler var. RC’nin kurucularının –C.R. Robert, Cyrus Hamlin, George Washburn, C.F. Gates ve Mary Mills Patrick- misyoner geçmişleriyle okulun eğitim programı arasındaki çelişki örneğin. RC elbette Osmanlı topraklarında yaşayan Hıristiyan çocuklar için kuruldu ve okulun Osmanlı döneminde verdiği eğitimde din, hep önemli bir rol oynadı, özellikle de öğrencilerin kişiliklerinin oluşmasında dinin önemli bir yeri olduğu düşünüldü, ama 1863’te RC’nin, Osmanlı’da benzeri olmayan bir eğitim vermeye başladığını da görmek gerek. Bu eğitimde doğa bilimleri, matematik, felsefe, mantık büyük yer tutuyordu; öğretim dili İngilizceydi, Latince ve eski Yunanca dersleri vardı ve yerel diller –önce Ermenice, daha sonra sırayla Rumca, Bulgarca, Türkçe- öğretiliyordu. Zaman geçtikçe ve ülkenin nitelikli işgücüne ihtiyacı belirginleştikçe, RC’de mühendislik fakültesi açıldı; Cumhuriyet’in ilk yıllarında yeni rejim, tarım politikalarına ağırlık verdiğinde, RC’de de tarım dersleri verilmeye başlandı ve modern tarım teknikleri öğretildi; İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye, dünya ekonomisine yavaş yavaş entegre olmaya başlayınca işletme ve ekonomi programları hazırlandı, bunun için örneğin Columbia Üniversitesi’yle işbirliğine gidildi; yabancı dil, özellikle de İngilizce, iş dünyasında yadsınamaz bir önem kazanınca RC yalnızca kendi İngilizce programını geliştirmekle ve genişletmekle yetinmedi, ülkenin önde gelen üniversitelerinin bazılarındaki İngilizce programlarına yapısal destek verdi, bu üniversitelerin İngilizce ders kitaplarını yazdı.
RC’nin, Osmanlı’da ve sonra Türkiye Cumhuriyeti’nde Amerikan nüfuzunun yerleşiklik kazanmasına hizmet ettiği hep söylenegeldi. Oysa burada da bir çelişki vardı, çünkü okul, Türk nüfuzunun ABD’de yerleşiklik kazanmasına da hizmet ediyordu. RC kurulduğunda, Osmanlı Devleti’yle ABD arasındaki ilişkiler hem son derece düşük bir düzeydeydi, hem de iki ülke, birbirini neredeyse hiç tanımıyordu. Bu nedenle, İstanbul’da onyıllarca yaşamış olan Hamlin, Washburn ve Gates gibi RC başkanları, hem aktif görevdeyken, hem de emekli olduktan sonra Osmanlı Devleti’ni ve Türkiye’yi ABD’ye anlatan, açıklayan güvenilir uzmanlar oldu. Birinci Dünya Savaşı döneminde ABD, Türkiye’nin müttefikleriyle savaşa tutuştuğunda teknik olarak Türkiye’yle de savaşa girmiş oldu, ama iki ülke hiçbir zaman birbirine savaş ilan etmedi. Bunun ardında RC yöneticilerinin ciddi emeği olduğunu tarihsel belgelerden görebiliyoruz. Aynı şekilde Lozan Antlaşması’nın müzakere edildiği dönemde, gözlemci olarak katılan ABD heyetinin danışmanı, o dönemki RC başkanı Gates’ti. Cumhuriyet’ten sonra da RC, İnönü hükümetlerinden başlayarak hep iki ülke yönetimi arasında bir köprü oldu.
RC, 1923’ten sonra zor bir hedef koydu kendine: bir yandan liberal Amerikan eğitimini sürdürecek, bir yandan da ulus inşası sürecinden geçen ve herkese aynı eğitimi vermeye çalışan Türkiye’nin Milli Eğitim’ine uyacaktı, yani birbiriyle çelişen iki yaklaşımı kendi bünyesinde uzlaştıracaktı. Bugün dönüp baktığımızda, RC’nin bunu önemli ölçüde başarmış olduğunu, iki sistemin iyi yönlerini öne çıkarma konusundaki çabalarının sonucunu aldığını söyleyebiliriz. Bugün özel okulların büyük bir kısmı için RC’nin bir ölçüt olduğu göz önünde bulundurulursa, bu başarının boyutu daha iyi anlaşılabilir. RC’nin toplumsal algıdaki yeri de uzun süre çelişkili olmayı sürdürdü. Kurucularının kimliği, okulun özellikle Cumhuriyet öncesi dönemindeki öğrenci profili ve “Amerikan okulu” olarak algılanması da Türkiye’nin orta sınıfında farklı kuşkular uyandırdı. Öte yandan anne-babalar, “yeni dünya düzeni”nde çocuklarının önde başlamasını ve daha hızlı ilerlemesini istiyor, RC’nin de bu açıdan ciddi bir avantaj sağladığını görüyordu. Bu çelişki, 1980’lerle birlikte Türkiye’nin kararlı bir biçimde dışa açılmasıyla kendiliğinden çözüldü.
Bunları söyledikten sonra, bir okulun yapıtaşının “tarih” olmasını sağlayan koşulları da ele almak gerek – aynı tarihsel dönemde faaliyet gösteren pek çok okul için böyle bir yapıtaşı söz konusu olmadığına göre. Bence buradaki en önemli etmen, okulun kuruluşundan itibaren büyük bir gururla vurguladığı ve 1950’lere kadar azalarak da olsa sürdürdüğü çokkültürlü, çokuluslu öğrenci yapısı. Bu yapının ürettiği çok özel bir sinerji var – yalnızca barış ve hoşgörü anlamında değil, erken yaşta farklılıklarla karşılaşmayı ve her meselenin birden çok yönünün olduğunu öğrenmeyi sağlaması anlamında da. Kendi coğrafyasının öncü eğitim kurumu olan RC, onyıllar boyunca Balkan ülkelerinin, Ortadoğu’nun, Kuzey Afrika’nın seçkin kadrolarını yetiştirdi ve bu ülkelerin gelişiminde önemli bir rol oynadı. Bu, pek az kuruma nasip olacak bir şeref.
150 yıllık bir geçmiş hakkında yazılan bir kitap, gelinen noktadan ötesinin nasıl göründüğü hakkında da bir şey söylemezse eksik kalır. İyi okulların, RC’nin benzerlerinin sayısının çoğaldığı, küreselleşmiş bir dünyayla doğrudan bağlantı kurmanın artık çok sayıda alternatif yolunun olduğu bir Türkiye’de, RC’nin öncü ve örnek konumunu koruyabilmesinin bence tek yolu, kendi yapıtaşının hakkını vermekten, yani çevresinde biçimlenmekte olan tarihi kucaklamaktan ve bu tarihi biçimlendirecek çokkültürlü, çokuluslu öğrenci yapısını yeniden oluşturmaktan geçiyor.
RC’nin geçmişini ve geleceğini bu perspektiften değerlendirdiğimde, kitabı yazmaya başlarken sorduğum sorunun yanıtını da bulmuş olduğumu düşünüyorum.
(kasım 2014'te yayımlanacak "tepedeki okul"un önsözü. fotoğraflar: üstteki 1914'ten, alttakiyse 1880'lerden, okulun gurur duyduğu etnik çeşitliliği gösteren, farklı "millet"lerden öğrenciler. daha 1960'lara kadar bu çeşitliliğin iyi kötü sürdüğünü söylemek mümkün. bugünse okul, etnik homojenliği neredeyse mükemmelleştirmiş durumda.)
13.4.14
hayat bilgisi: yazarlık, çevirmenlik, yayıncılık
http://hayatbilgisi.co/dersler/yaratici-yazarlik-ve-anlati-yonetimi/
Bu sınıf, “yaratıcı yazarlık atölyesi”ne benziyor olsa da -her hafta birşeyler yazılıyor, tartışılıyor- bazı yönleriyle farklı. “En iyi bildiğiniz şeyi anlatın” türü öğütler verilmiyor, “yaratıcılık” egzersizleri yaptırılmıyor. Bol bol “gerçek öykü” okunup tartışılıyor – bunların arasında ciddi miktarda “kötü yazılmış öykü” olmasına özen gösteriliyor. Asıl farkıysa, öykü yazımını “yönetilmesi gereken bir süreç” olarak ele almasında ve bunun için yazarın elindeki araçları geliştirmeye odaklanmasında. Sekiz haftalık bu ders, ister öykü, ister roman olsun, kurgu temelli bütün anlatılar için anahtar kavramları ele alarak ilerliyor: diyalog, betimleme, karakter, ironi, metafor, simge, olay örgüsü, zaman, bakış açısı, fantastik/gerçeküstü öğelerin kullanımı, dil.
25.04.2014 - 13.06.2014 Cuma 19:00
çeviri - ingilizce
http://hayatbilgisi.co/dersler/ceviri-ingilizce/
Bu sınıfta ağırlıklı olarak edebiyat çevirisi, özellikle de kurmaca metinler ele alınıyor, ama sanat, müzik, siyaset, uluslararası ilişkiler gibi uzmanlık alanlarından metinler üzerinde de çalışılıyor. Dikkat: Ödev var! Katılımcılar derse, o haftanın çevirisini yapmış olarak geliyor; sınıf çalışması sırasında, farklı seçenekler ve tercihler tartışılıyor, İngilizce ve Türkçenin söyleyiş özellikleri karşılaştırılıyor, yazar kimliği – çevirmen kimliğinin değişken sınırları gözden geçiriliyor. “Çeviri-İngilizce” sınıfının hedefi, katılımcıların kaynak metne sadakatle erek metnin güzelliği arasındaki dengeyi doğru kurmalarına yardımcı olmak. Kayıtlar 20 kişiyle sınırlıdır ve İngilizce çeviri yeterliliği aranmaktadır.
21.04.2014 - 09.06.2014 Pazartesi 19:00
yayıncılık ve editörlük
http://hayatbilgisi.co/dersler/yayincilik-ve-editorluk/
“Yayıncılık ve Editörlük”, kendi yayınevini kurmak isteyenlerle, yayınevi yöneticisi ya da editör olan ya da olmayı hedefleyenler için, mesleki eğitim – kültür – vizyon sınıfı olarak düşünüldü. Dersler yayıncılık tarihiyle başlıyor, ardından Türkiye’de yayın sektörü ve yayınevlerinin durumu ele alınıyor. Yayın programı belirleme, yayınevi organizasyonu, iş akışı, bütçe yapımı, yazar-çevirmen-matbaa-dağıtımcı-kitapçı-basın-okur ilişkileri irdeleniyor. Ardından yayınevi içi çalışmalara odaklanılıyor ve “kitabı her şeyinden sorumlu editör”ün hem kendi yapacağı, hem de yayınevinde başkalarına yaptıracağı işler ayrıntılı olarak inceleniyor. Bunlar arasında yazar ve çevirmenle ilişkiler, metin üzerinde çalışmak, arka kapak – yazar biyografisi – basın duyurusu gibi yan metinleri yazmak da var, kitap tasarımı, tanıtım ve pazarlama gibi konularda yapılacaklar da var. Derste konularının uzmanı konuklar yer alıyor, bir de matbaa gezisi var. Yayıncılığın geleceği, e-kitap ve küresel yayıncılık, copyright/copyleft gibi konular da kapsama dahil.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















.jpg)



