4.4.14

s.o.s. - bir film öyküsü




Birinci Perde
1.
Dişlerimi fırçalarken, aynanın kenarındaki mindyfo’ya bakıyorum – üç kişi var fotoğrafta, başlarının üzerinde renkli, acayip şekilli ışıklar. Onlarla fotoğrafçı arasında bir adam, kenardan kadraja girip kameraya bakmış. Kimseninkine benzemiyor bakışı. Çok solgun bir yüz. Çok güzel.
2.
Evden çıkıyorum. Şoförüm Doğukan kapının önünde bekliyor, “Günaydın Emine Hanım,” diyor gülümseyerek. Doğukan’ın yanından geçip şoför koltuğuna oturuyorum, Doğukan arkaya. Ben anayolda giderken o da koltuk başlığındaki ekrandan haberleri izlemeye başlıyor, sesini de açıyor ben de duyabileyim diye. Mindy satışları bir ayda on milyon adedi aşmış. remindy.me sitesinin üye sayısı sekiz milyonu geçmiş. Haber, sağolsun, bilmeyen kaldıysa diye özet bilgi geçiyor: Mindy, beyin dalgalarını saptayabilen, özel bir yazılım sayesinde beyin aktivitesini farklı renk ve biçimlerde ışık haleleriyle, bir hologram gibi gösteren Polaroid türü bir fotoğraf makinesi. Mindy ile çekilen fotoğraflar da (mindyfo) otomatik olarak remindy.me sitesine yüklenip paylaşılıyor. Sunucu ilginç mindyfo’ları ekrana getiriyor. Ardından, zeki sanılan bazı ünlülerin sönük halelerini gösteren “skandal” nitelikli “mindyfo-pas” fotoğraflarından da örnekler veriyor. Sonra başka bir konuya geçiyor.
3.
Şirkete geliyoruz – “Google”ı andıran bir kampüs burası. Girişin sağındaki çimenlik alana yerleştirilmiş retro tabelada “SYMAZE” yazıyor, altındaysa “for better dreams”. Doğukan kapıyı açıyor. Binaya giriyorum; asansörü beklerken sekreterim Abdullah’ı arıyorum: “Günaydın. Çıkıyorum şimdi. Bana Büşra’yla Salih’i çağırır mısın?”
4.
Çantamdan bir mindyfo çıkarıp sehpanın üzerinden onlara uzatıyorum. Banyo aynamdaki fotoğraf bu. Hiçbir şey dememe gerek kalmadan meseleyi anlıyorlar. “Bu adamın niye halesi yok?” diye soruyor Büşra. “Nereden geldi bu?” diyor Salih. “Ben çektim,” diyorum, “Akaretler’de. Bu üçü bizim kızlar, ama bu adam yoktu orada. Fotoğraf çıktıktan sonra hepimiz çok şaşırdık zaten.”
Kısa bir sessizlik. “Adamın görüntüsü de ortamdan farklı,” diyor Salih, mindyfo’ya biraz daha baktıktan sonra. “Başka bir düzlemde sanki. Başka bir yerin ışığını almış.”
“Flaş çok yakın olduğu için de öyle görünüyor olabilir,” diye itiraz ediyor Büşra.
“Halesiz başka mindyfo gördünüz mü hiç?” diye soruyorum. Görmemişler. “remindy.me’yi bir tarayın bakalım, ne çıkacak.”
5.
Bir süre sonra dayanamayıp onların odasına gidiyorum. Toplam altı kişiler. remindy.me’nin veritabanı fazla büyük, tek tek resimleri taramaları olanaksız, ama bilgi teknolojisi bölümünde onlara yardımcı olabilecek bir yazılım olabilir. Büşra onlarla konuşuyor. Yüz tanıma programını deneyeceklerini aktarıyor. On dakika kadar sonra bilgisayarına birşeyler düşüyor. “Haydaa!”yı duyunca başına gidiyoruz biz de Salih’le. Ekranında, benim adama çok benzeyen iki fotoğraf var.
“Biri Bolu’da çekilmiş bu fotoğrafların, biri Erzurum’da.”
“Tarihleri farklı gerçi,” diyor Salih, “Çok gezen biri belki.”
Büşra bir şey demeden Salih’e bakıyor.
6.
Şile yolu üzerinde, tenha bir yerde, yola paralel bir sıra ağacın arkasındaki eski ve büyük karavanın önünde arabadan iniyorum, Doğukan yok. Karavanın kapısını, üç kısa - üç uzun - üç kısa vuruyorum. Epey sonra açılıyor kapı – sıska, iri gözlü, saçları sıfır tıraşlı, ben yaşlarda bir adam. Mücahit bu.
“Geliyor musun benimle?” diye soruyor destursuz.
“Hayrola?”
“Sevkiyat geldi, dağıtmam lazım.”
Mırın kırın ediyorum faydası olmadığını bildiğim halde. Az sonra Mücahit karavanıyla önde, ben arabayla arkada, yola koyuluyoruz. Günün geri kalanında, Mücahit’in yurtdışından kaçak getirttiği gri sincapları, onlarcasını, Şile ormanlarının çeşitli yerlerine bırakıyoruz. Son kafes de boşaldığında güneş iyice alçalmış. Ormanın içi serin. Mücahit bana su uzatıyor. Arabaya yaslanıp dinleniyoruz. Cebimdeki mindyfo’ları çıkarıp ona gösteriyorum. Hepsinde soluk renkli, halesiz insanlar görülüyor. Meseleyi anlatıyorum. Bu insanların neden halesiz olduğunu çözemediğimizi. Mindyfo’ların çekildiği yerde olmadıklarını bildiğimizi, ama nerede olduklarını bilmediğimizi. Mindy’lerin bunları nasıl yakaladığı konusunda da hiçbir fikrimizin olmadığını. Mücahit’in kafası başka türlü çalışır.
Mücahit uzun uzun bakıyor mindyfo’lara. Sonra, bir anlığına gülüyor.
“Casper kızım bunlar,” diyor. Anlamıyorum.
“Eskiden televizyonda gösterilirdi ya, çizgi film, Sevimli Hayalet Casper. Hayalet makinesi yapmışsın sen!”
Mindyfo’ları Mücahit’in elinden alıyorum. Benim adamın görüntüsüne takılıyorum yine de, elimde olmadan.
“Öyle deme,” diyorum. Ne dediğimi bilmiyorum.
7.
Halesiz insanların mindyfo’larda belirip durması, kısa süre içinde dünya kamuoyunun da dikkatini çekiyor. Çeşit çeşit şehir efsanesi türüyor. Kanaat önderliğine soyunan birtakım kişiler, televizyonlarda konuyla ilgili ahkam kesiyor. Yaygın söylentilerden birini bir yemekte, arka masadaki turistlerden dinliyorum – bu halesizlerden kimisi polise bildirilmiş, kimisi bildirilmemiş kayıp insanlar.
8.
Sonunda işin içine devlet de giriyor. İstanbul Valiliği’ne çağırılıyoruz, ben ve şirketin CEO’su Nazif Kemal. Adının Abdülkadir olduğunu söyleyen, gerçekten de devlet kılıklı, devlet ağızlı bir adamla konuşuyoruz. Abdülkadir, Symaze’in elindeki halesiz arşivini istiyor Nazif’ten, bana bakmıyor bile. İkimiz de veremeyeceğimizi anlatmaya çalışıyoruz, ama üstü pek de kapalı olmayan tehditlerle, “Beyefendi” makamında Ankara havalarıyla bastırıyor Abdülkadir. Pes ettiğimizde suratına ışıltısız bir gülümseme yıvışıyor.
9.
İş orada bitmiyor tabii. İki gün sonra Symaze, Amerikalılara ve İnterpol’e ayrı ayrı aynı “hizmet”i vermek zorunda bırakılıyor. Ancak her şey o kadar çabuk gelişiyor ki, İnterpol devreye girdiği noktada remindy.me’de bulunan ve kullanıcıların kişisel tercihleriyle gizli tutulan halesiz fotoğraflarının ezici çoğunluğu paylaşıma açılıyor. Tüm dünyaya yayılmış bir sivil arama inisiyatifi başlıyor çünkü. İnanılmaz bir imece. Halesiz fotoğrafları ülkelere, şehirlere göre taranıyor. Halesizleri tanıyan çıktığında görüntüdekileri teşhis ediyor – bunların gerçekten de kayıp insanlar olduğu biliniyor artık. Ürkütücü bir veritabanı çıkmaya başlıyor ortaya.
10.
Bizimkiler ensemde boza pişiriyor. Mindy’yi ben ve ekibim geliştirdiğimiz için, orada olmayan birilerinin fotoğrafının nasıl çekildiğini açıklamak da bana düşüyor haliyle. Üst yönetim toplantısında şirketin CFO’su Mebrure düpedüz yükleniyor bana, ama murahhas üye Taha, beni biraz da beklemediğim iltifatlarla savunuyor. Somut olarak bildiğimiz şeyleri anlatıyorum.
“Bir kere her ülkede görülen yüzler farklı. Daha ilginci, bir ülkedeki yüzler ülkenin her yerinde karşımıza çıkıyor.” On dakika içinde, Arjantin’in dört ayrı şehrinde görüntülenen bir halesizin mindyfo’larını gösteriyorum.
“Bu nasıl mümkün olabilir?” diye soruyor halkla ilişkiler müdiresi Rümeysa.
“Bilemiyorum, belki atmosfer olayı gibi bir şeydir,” diyorum, “ama başta sanıldığı kadar çok sayıda halesiz yok galiba, aynı yüzler çok sık tekrar ediyor.”
“Tam sayıyı bugün yarın vereceksiniz herhalde?” – bu da Mebrure.
11.
Taha geliyor odama. Şaşırıyorum – ilk kez oluyor sanırım bu. Biraz Mebrure’yi çekiştiriyor bana, biraz şirket içi politika kupleleri sunuyor, sonra sadede geliyor. Tayland’daki bir arkadaşının mindyfo’larla ilgili çok ilginç bir çalışma yaptığını, yarın kendisine yollayacağını söylüyor, gelir gelmez birlikte incelemeyi teklif ediyor. Benim evimde, onun pişireceği Meksika yemeklerini yerken. Hazırlıksız yakalanıyorum.
“Yedide gelirim,” diyor Taha, kapıdan çıkarken, arkasına dönmeden. Adresimi sormadığını sonra fark ediyorum.
12.
Taha’yla yemek beklediğim gibi son derece sıkıcı geçerken, beklenmedik bir şey oluyor. Salonun bir köşesini eski televizyonculardan David Letterman’ın talk show’u gibi döşedim, çok severim adamı çocukluğumdan beri, nur içinde yatsın. Kendi kendime onun gibi sohbetler yapıp montajlıyorum eğlence olsun diye. Taha da kendisinin mindyfo’larını çekmemi istiyor Letterman’ın konuk koltuğunda otururken. Çekip eline tutuşturuyorum, altmış saniye içinde görüntü ortaya çıksın diye beklerken ben de hızlı bir yasemin çayı yapmaya gidiyorum mutfağa. Taha’nın çığlığı geliyor az sonra.
“Emine çabuk!”
Salona koşuyorum. Elindeki mindyfo’yu bana doğru sallıyor.
Bu o. Benim adam. Oturmuş birşeyler yazıyor büyük bir kağıda. Yanımda Taha’nın olması irkiltici bir durum, gizli sevgilimi kocamın yanında görmek gibi. Kocam olsaydı. Ama Taha gibi bir şey olmazdı herhalde. Bütün bunları o sırada düşünmüyorum tabii. Mindy’mi alıp çekmeye başlıyorum arka arkaya. Film bitiyor. Taha bana bakıyor. Kim olduğunu bir an çıkaramıyorum.
“Artık gidebilir misin?”
“Efendim?”
“Çok fenayım. Midem ağzımda. Yatacağım hemen.”
Kapıya doğru iteklemeye başlıyorum.
“Şu mindyfo’ları görseydim bari.”
Kapıyı kapayıp kilitlediğimde mindyfo’ları elime almaya korkuyorum. Masanın üstüne diziyorum hepsini. Fotoğraf karelerindeki adam, yazmayı bitiriyor, kağıdı kaldırıyor, yazıyı okuyorum:

FOTOĞRAFLAR BİZİ ÖLDÜRÜYOR

Gözleri içimi oyuyor. İskemleye çöküyorum.

İkinci Perde
13.
Symaze olarak bir açıklama yapmak zorunda olduğumuz anlaşılınca, Nazif Kemal beni de yanına alıp bir basın toplantısı düzenliyor. Nazif lafı ustaca yuvarlıyor, ama ben, ne olup bittiğini bizim de tam bilmediğimizi itiraf ediyorum, bu konuda yeterince araştırma yapmadığımızı söylüyorum. Vicdanım mı konuşuyor, kalbim mi, ben de bilmiyorum.
Ertesi günkü gazeteler bu lafa odaklanıyor tabii. Yönetim Kurulu da acil toplanıyor, Mebrure beni evire çevre dövsün diye. Pişman olmadığımı söylüyorum; makinanın yan etkilerini gerçekten bilmiyoruz, milyonlarca insan hep birlikte toplu katliam yapıyor da olabiliriz. Ama Yönetim Kurulu bununla ilgilenmiyor bile - “Önceden düşünecektiniz, artık susacaksınız.”
14.
Mücahit’e gidiyorum yine. Bu kez Çamlıca tepesine çıkıyoruz bir geceyarısı, eski televizyon kulesinin çevresine sincap yerleştirmeye. Bu yerleri neye göre saptadığını soruyorum Mücahit’e, ama tabii ki bir açıklama alamıyorum. Bütün dünyada televizyon kuleleri onyıllardır işlevsiz, çünkü artık hiçbir yerde “havadan” yayın yapılmıyor, optik kablo ve uydu kullanılıyor, eski internetin yerini alan libernet yayınları da öyle. Mücahit bir ara durup bana dönüyor, “Sence bunlar bir aradayken beyinleri daha mı çok çalışıyordur?” diye soruyor. Ben de merak ediyorum; sincapların toplu halde mindyfo’larını çekmeye başlıyorum. Bir dakika sonra bir de bakıyoruz ki dört-beş tane halesiz var fotoğraflarda. Mücahit paniğe kapılıyor, bir türlü sakinleştiremiyorum onu; karavana koşup kaçıyor, arkasına bakmadan. Ben de evin yolunu tutuyorum.
15.
Bu arada remindy.me’de, fotoğraftaki adamın kimliği ortaya çıkıyor: Recep, 32 yaşında, 29 yaşındayken ortadan kaybolmuş.
16.
Recep’in ailesini buluyorum, Adapazarı’nda yaşıyorlar. Ziyaretlerine gidiyorum. Kendi hallerinde insanlar; Recep’i bulmaya çalıştığımı anlatıyorum, ama pek umursamıyor gibiler. Onun hakkında bana anlatacak fazla bir şey de bulamıyorlar, Ankara’daki bir sosyal medya ajansının ortağı olduğunu, evlenip boşandığını, bir çocuğu olduğunu öğreniyorum; bir de şunu: Recep’i ilk gördüğüm yer, iki yaşındaki çocuğunun kaza geçirip öldüğü yerin çok yakını. Recep olaydan iki ay sonra kaybolmuş. Karısı? “O da sonra çok ilaç yuttu,” diyor Recep’in annesi, sehpanın üstündeki danteli düzelterek.
17.
Yeniden Akaretler’e gidiyorum onların yanından ayrıldıktan sonra, yolun ortasında mindyfo’lar çekiyorum, “Recep!” diye bağırınıyorum bir işe yaramayacağını bile bile.
18.
Symaze toplantısı: Nazif Kemal’e, Mindy’nin flaşı üzerinde daha fazla çalışmamız gerektiğini, aklımıza gelmeyen bir radyasyon türü yayıyor olabileceğini söylüyorum. Mebrure lafa karışıyor, bu yan etki hikayesine hiç inanmadığını, boş laflarımın şirkete ciddi zarar verdiğini söylüyor. Patlıyorum. Öfkeden elim ayağım titreyerek ortalığı birbirine katıyorum, insanların şaşkınlıkla beni izlediğini göz ucuyla görüyorum. İşin doğrusu, oradaki kimse yan etki meselesini pek umursamıyor.
19.
Toplantı dağıldıktan sonra Nazif Kemal’in odasına gidiyorum. Nazif önemli bir görüşme yapıyor, kapıda bekliyorum. Ben bir şey diyemeden Nazif anlatmaya başlıyor. Başbakan aramış, yeni haberi iletmiş: ilk halesiz yakalanmış. Frankfurt’ta iki kişi, bir yıldır kayıp olan ve halesiz fotoğrafları remindy.me’de bulunan bir arkadaşlarını görmüşler, yanına gitmişler; halesiz, onları görünce kaçmaya çalışmış ama yakalamışlar. Bunun üzerine halesiz kendi arkadaşlarına silah çekerek ateş etmiş ve ikisini de öldürmüş, ardından bir kurşun da kendine sıkmış. Hemen hastaneye kaldırılmış, hayati tehlikesi varmış. Başbakan, benim de MİT’ten bir ekiple hemen Almanya’ya gitmemi istiyormuş.
20.
Frankfurt’a indiğimizde adamın öldüğünü öğreniyoruz, ama yine de gidiyoruz hastaneye. Ölmeden önce çekilen mindyfo’larına bakıyorum – solgun da olsa halesi olduğu görülüyor, o durumdaki her insanın ancak o kadar halesi olur bence. Adamın nereden geldiği, nasıl geldiği bir muamma; görgü tanıklarının ifadesine göre, adam tabancayı kendi kafasına dayamadan önce “Biz ruhu olanlarız. Siz ruhsuzların dünyasından kendimizi korumaya çalıştık. Kendi dünyamızı kurup oraya atladık. Ama fotoğraflarınız bizi öldürüyor,” demiş.
21.
İstanbul’a döndükten sonra ofisimde, televizyona bakıyorum. Dünyanın çeşitli yerlerinde sokak gösterileri, televizyon mikrofonlarına konuşan öfkeli insanlar: Önce sevdiklerini yitirdiği için üzülmüş, ardından onların bir yerlerde bir şekilde hala yaşadığını öğrendiği için sevinmiş insanlar, şimdi o sevdikleri tarafından “ruhsuz” olarak adlandırılmayı hazmedemiyor. Gidenlerin burnu büyüklüğüne ve bencilliğine dayanamıyorlar. Ama en çok, başka bir dünyaya çekilip, bizim dünyamızda kimseye görünmeden dolaşıyor olmalarından nefret ediyorlar sanırım, mahremiyetleri yok olduğu için.
22.
Annem arıyor, “Çok fenayım,” diyor, ayrıntı vermiyor. Mecburen kalkıp ona gidiyorum. Haberleri dinlemiş olduğunu anlıyorum.
“Ben sana hep demiyor muyum, babanın ruhunu hissediyorum, o hala burada diye? Bak, doğruymuş,” diyor.
“Babam buz gibi intihar etti anne, bununla ne ilgisi var, saçma sapan konuşma allahaşkına,” diyorum çay demlerken.
Mutfakta oturuyoruz. Masada üç iskemle var. Üçüncüsüne çantamı koymama izin vermiyor.
“Baban intihar edecek adam değildi,” diyor. Yirmi üç yıldır aynı şeyi söylüyor.
23.
Nazif Kemal’e gidiyorum, Recep’i anlatıyorum, Almanya’daki adamın söyledikleriyle birleştirince ortaya bir yığın soru çıkıyor – nerede bunlar hakikaten? Mindy’ler onlara tam olarak ne yapıyor? Nasıl yapıyor? Almanya’daki adam nasıl ortaya çıktı?
24.
Evde, gecenin bir saati, televizyonda tuhaf bir çekimi izliyorum bir haber programında: Norveç’te, bir televizyon kulesinin karşısına, tüm kuleyi görecek kadar uzağa yerleştirilmiş bir kameradan geliyor görüntüler. Kulenin tepesinde biri görülüyor hayal meyal, sonra atlıyor, ama tam yere çarpacakken kayboluyor. Resmen yok oluyor yani. Aklıma Çamlıca’da çektiğim mindyfo’lar geliyor. Büşra’yı arıyorum o saatte, Salih’i ara, bütün dünyaya ait verileri analiz edin, halesizlerin en yoğun görüldüğü yerlerle televizyon kulelerinin yerleri arasında bir korelasyon var mı bulun diyorum. Bir şey olduğunu biliyorum.
25.
Ertesi sabah, gözleri kan çanağı asistanlarım bana raporlarını getiriyor – bildiğim şeyi doğrulatmış oluyorum: Gerçekten de halesizler, bütün dünyada televizyon vericileri etrafında öbekleniyor. Bunun ne anlama geldiğini düşünüyorum bütün gün.
26.
Akşam eve geliyorum, kapıyı açıp giriyorum, kapamak için döndüğümde Recep’i karşımda görüp çığlığı basıyorum. Recep sakin sakin içeri giriyor, kanepeye oturuyor, bir bardak su rica ediyor, tıpış tıpış getiriyorum. Hiçbir şey diyemeden karşısına oturuyorum, ama halimizin komikliğini beynim arkada kaydediyor yine de. Hikayenin aslını anlatıyor: Ruhu olanlar, birkaç yıldır bu ruhsuz dünyadan ve onun ruhsuz insanlarından kaçmaya başlamış. Televizyon kulelerinden atlıyorlarmış gerçekten de, bir tür geçit mekanizması. O tarafta biz görünmüyormuşuz, ama nesnelerin çoğu ortakmış. Normal dünyanın bire bir üstüne oturan, ama bu dünyadan görülmeyen-dokunulamayan bir dünya. Bir tür ruh dünyası gerçekten de. Oradan buraya geçmeyi sağlayan çok derin kuyular varmış ayrıca, kulelerin tersi gibi. İlk kim gitmiş, nereden biliyormuş nasıl gideceğini, diye merak ediyorum. Rastlantıyla olduğunu, aslında intihar etmeye çalışan ruhluların kuleden atlayıp kendilerini başka bir dünyada bulduklarını, bir süre sonra da oradaki kuyuları keşfedip geri geldiklerini anlatıyor.
Recep buraya çok acil bir görevle gelmiş: Halesizlerin dünyasının bizim tarafımızdan yok edilmesini engellemek. Bunu nasıl yapacağını henüz bilmiyor. Yardım etmem için beni ikna etmesi gerekeceğini düşündüğü için bana gelmiş. Buna hiç gerek olmadığını anlatmaya çalışıyorum ona. Kolay güvenen bir tip değil belli ki. Çok yorgun görünüyor. Kanepeyi hazırlıyorum. Sabaha kadar gözüme uyku girmiyor sonra.
27.
Doğukan’ın telefonuyla kalkıyorum yataktan: Dünyanın çeşitli yerlerinde halk televizyon kulelerine saldırıyormuş, çoğu yerde ordu müdahale etmek zorunda kalmış ve kulelerin çevresinde güvenlik kordonu oluşturmuşlar. Niye saldırdıklarını sormuyorum, yanıtı bildiğim için; asıl merak ettiğim, insanlar bu bilgiye nasıl ulaşmış? Doğukan arabada televizyonun sesini açıyor benim için: Önceki akşam bizim Taha, Büşraların raporunu basına açıklamakla kalmamış, Symaze’e ulaştırılan, varlığını bilmediğim bir video kaydını da paylaşmış. Arabayı hemen kenara çekip Doğukan’ın yanına geçiyorum: Kayıtta bir halesiz, dünyadaki ruhlulara sesleniyor ve onların dünyasına davet ederek, geçişi nasıl yapabileceklerini, kulelerden nasıl atlamaları gerektiğini anlatıyor.
28.
Doğruca Taha’nın yanına gidiyorum. Buz gibi davranıyor bana, videonun nereden geldiğini de söylemiyor. Kös kös onun yanından çıktığımda ofis çalışanlarının büyük ekranın başına toplanmış olduğunu görüp oraya seğirtiyorum: Silahlı bir grup, halesizlerin dünyasına karşı bir intihar saldırısına girişmiş. Londra’daki televizyon kulesinden atlamışlar karşı tarafa geçebilmek için, ama tabii feci şekilde can vermişler kulenin dibinde. Halesizlere saldırmak isteyenlerin en büyük silahı hala Mindy’nin kendisi. Mor flaşının halesizleri öldürdüğü öğrenildiğinden beri, bunu bir silah olarak kullanma fikri yaygınlaşıyor. Düpedüz soykırım; müsebbibi de benim.
29.
Recep benimle yaşıyor, tanınıp yakalanmamak için mümkün olduğunca az çıkıyor dışarı, bu da “misyon”uyla ilgili bir şey yapma olanağını epeyce kısıtlıyor tabii. Bu arada, dünyada geçirdiği her gün, Recep’in biraz daha solmasına, ışıltısını kaybetmesine yol açıyor. Ruhu ölüyor adamın, göz göre göre.
30.
Bir çözüm yolu bulduğumu düşünüyorum. Mindy için yeni geliştirdiğim güncellemeyi bir gece piyasaya sürüyorum ve on binlerce insanın anında güncellemeyi indirmesini ekrandan izledikten sonra Symaze’den çıkıyorum. Recep’i Boğaz’da yürüyüşe götürüyorum. O gece ne yaptığını anlatıyorum ona: Yeni güncelleme, indirildiği bütün Mindy’leri göçertecek, çalışmaz hale getirecek.
31.
Ertesi gün Symaze’de ortalık birbirine giriyor – güncellemenin nereden çıktığı bilinmiyor, bir hacker saldırısı olduğu düşünülüyor, ben de bir şey demiyorum elbette. Günün sonunda Nazif Kemal’i kovuyorlar ne yazık ki; Taha’nın itirazlarına rağmen beni seçiyorlar yerine. Görevim öncelikle virüsü temizlemek ve Mindy’leri yeniden çalışır hale getirmek, hem de hemen. Sonra da halesizleri öldürmeden görünür kılacak ve geri gelmelerini sağlayacak bir yöntem bulmak. Acayip bir bütçem var, ama büyük de bir kamuoyu baskısı altındayım, çabuk olmam isteniyor. Yani işim, yapmak istediğimin tam tersi. Recep anlattıklarımı dinliyor; bir şey dememesi beni üzüyor çok.
32.
Bazı ülkeler, TV kulelerinin yıkımına başlıyor. Sayıları artıyor. Yakında tek bir kule kalmayacak. Recep’e bunu söylemeye halim yok.
33.
Taha’nın Mebrure’yle birlik olup, bana karşı birlikte birşeyler yapmaya kalkacaklarını öğreniyorum.
Bunun üzerine, en iyi savunma ilkesi uyarınca ilk hamlemi yapıyorum, Yönetim Kurulu’na diyorum ki, Mindy’leri geri alalım, her getirene Mindyset verelim – Mindy’nin başlık modeli bu, geliştirmek üzereyim, artık fotoğraf çekmeye gerek kalmayacak, başlığın vizöründen baktığınızda direkt göreceksiniz. Kurul bu buluşa bayılıyorsa da, Mindy’leri bedava geri alma fikrine yanaşmıyor, %30 depozito saymaya karar veriyor. Ama bu başlıkların çalışmasını sağlamak için televizyon kulelerine ihtiyacım var, diyorum, yıkılmalarını engellemek ve çalışır hale getirmek zorundayız. Başka bir deyişle Symaze’in bu kuleleri satın alması lazım. Dev bir yatırım demek bu. Böyle bir başlık filan yok tabii, zaman kazandıracak bir başlık üretmeyi planlıyorum; televizyon kulesine de ihtiyacım yok aslında, yalnızca geçitleri sağlama almaya çalışıyorum. Başlığın üstünde bir kamera olacak, buradan aldığı görüntüyü eski TV yayınlarında kullanılan türden bir filtreden geçirip yine başlığın vizörüne aktaracak. Yani aslında tamamen sahte olacak. Asıl geliştirmeye çalıştığım başlık ise, doğrudan beyin dalgalarını biçimlendirerek halesizler için televizyon kulelerinden atlamanın yerine geçecek. Ama geliştiremezsem de elimde TV kuleleri olacak B planı olarak.
Yönetim Kurulu’nun kafası çalışan bir-iki üyesi, başlığın prototipini çalışır görmeden kule alımına girişmenin salaklık olacağını söylüyor tabii. Ben de prototipi denemek için kuleye ihtiyacım olduğunu söyleyip bastırıyorum. Çamlıca’dakini almaya karar veriyorlar şimdilik. Bu biraz zaman kazandırıyor bana, yeni bir geçiş yolu bulmak için. Eğer bulamazsam da, foyam ortaya çıkmadan önce (günlerim değil, saatlerim olacak bu durumda) Recep’le birlikte Çamlıca kulesinden atlayıp karşı tarafa geçeceğim – onu atlamaya ikna edebilirsem tabii. Kendi adıma endişem yok: Ruhum olduğunu biliyorum.
34.
Bu arada Recep’i yaşatmaya çalışıyorum, dünyada ona mutluluk verecek şeyler arıyorum. Ama şehir yaşamının hiçbir yönü ona iyi gelmiyor. Doğada biraz rahat ettiğini, nefesinin düzeldiğini fark edince onu Mücahit’le tanıştırıyorum, sincaplara bakmaya birlikte gidiyoruz.
Sincapları beslerlerken Recep diyor ki: Kendimi kurtarmak için kuleden atlayamam, çünkü daha sonra gelmek isteyecek ruhlu insanlara, kullanabilecekleri bir geçiş kapısı bırakmak zorundayım. Bu çok daha önemli. Buna kafam basmıyor – burada yaşayamayacaksa, tabii ki karşı dünyaya geçecek, bunda tartışılacak ne olabilir ki?
Oysa ruh, “ben”den fazla bir şey demek.
Recep diyor ki Mücahit mesela, sonradan gelebileceklerden biri. Kıskançlıkla dinliyorum bunu.
Recep, geçiş yollarının güvenliğini sağlamakla yükümlü olan Bekçileri anlatıyor. Kendilerini bu işe adamış, ruhsuzların arasında yaşamayı kabullenmiş ruhlular. Bunlardan bazılarıyla tanıştırıyor beni. Çoğu sefil halde insanlar.
35.
Bir Pazar akşamı, televizyondaki haberleri seyredip Çin yemeği yerken Recep kendi dünyasını anlatmaya başlıyor – insanların neler yaptığını, şehirlerin, köylerin, hayatın nasıl olduğunu, tuhaflıkları. Masal dinler gibi dinliyorum – gözlerim yaşarıyor neredeyse. Neden, bilmiyorum.
36.
Çamlıca kulesini satın almak için, sahibiyle görüşmek istiyoruz Symaze olarak. Fethullah, dünyanın en büyük medya patronlarından biri – elinde 100 kadar kule var, bir gün lazım olur diye almış, zaten alıcısı da olmadığı için kelepirmiş.
Randevu ayarlanıyor. Fethullah kuleyi kesinlikle satmıyor ama bize kullandırma konusunda ikna ediyorum, ayrıca dünya genelinde de kule satın alma işine gireceğiz ortaklaşa. Bunun için yeni bir şirket kurulacak, hem alımlar, hem de bakım ve idare için.
37.
Mücahit’e gidip onu Kule Şirketi’nin CEO’su yaptığımı söylüyorum. Mücahit üzerime yürüyor, ama bunun gerekli olduğunu anlatıyorum ona: Böylece halesizlerin kulelere erişimi biraz daha kolay olacak muhtemelen, Mücahit’in gizli görevi, bunu bir şekilde ayarlamak ve kulelerin güvenliğini sağlamak olacak. Ama yine de riskli bir yedek plan bu. Kuleler çok göz önünde. Başlığın çalışması lazım.
38.
Symaze’ın bu yeni ortaklığı ve büyük bir finansman kaynağı bulduğu haberi, şirketi borsada uçuruyor, Mindy’ler yağmaya başlıyor. Hepsinin imhası için emir veriyorum. Herkes Mindyset için sıraya girmiş durumda. Siparişler iki haftada üç milyona vuruyor, daha ortada hiçbir şey yokken.
39.
Yalan başlık çalışmaları ilerliyor, fakat yeni geçit konusunda hiçbir ilerleme yok. Taha ve Mebrure, Mindy’leri imha ettirdiğimi öğreniyor – meselenin basit bir program güncellemesinden ibaret olmadığını sanırım anladılar. Beni yakalamak üzereler. Artık yalnız Recep için değil, kendim için de bulmam gerekiyor bu yeni geçidi.
40.
Bu gerilime sinirlerim daha fazla dayanmıyor. Bir gün bunalıp her şeyi kırıp döküyorum, Büşra’yla Salih’in kalbini kırıyorum ve ortadan kayboluyorum. Delirecek gibiyim. Daha sonra öğreneceğim: Ben o gece eve dönmeyince Recep önce huylanıyor, Mücahit’e gidiyor, orada da olmadığımı görünce acayip endişeleniyor, fellik fellik beni aramaya koyuluyorlar. Recep koca şehirde yalnızca benim onu götürdüğüm yerleri biliyor, Mücahit sırayla bu yerlere götürüyor karavanıyla, Recep de anlatıyor ona, şurada şunu yapmıştık, burada bunu diye.
Çamlıca tepesinde buluyorlar beni tabii. Sincaplar etrafımda koşuşturuyor, dalgalanan kuyruklarıyla birbirlerini kovalayıp ağaçlara tırmanıyorlar. Recep’i karşımda görmek mutlu ediyor beni bir an, ama Recep ölmek üzereymiş gibi görünüyor.
“Kışın bu sincaplar ne yapacak?” diye soruyor Recep, “kış uykusuna yatıyor değil mi bunlar?” “Evet,” diyor Mücahit, “ne biçim rüya görüyorlardır düşünsene, koca kış boyunca, başka bir dünyada yaşamak gibi bir şey.” İrkiliyorum, ne tepki verdiysem, Mücahit’in gözlerinde korku görüyorum. Korkacak bir şey yok oysa; çözümü buldum yalnızca: Uyku.
Eğer doğru frekanstaki dalgaları uyku sırasında beynin doğru yerine verecek bir alet geliştirebilirsem, ruhluların televizyon kulesinden atlamasına benzer bir etki yaratabilirim.
Mücahit, “Ben bu kuleden atlama işi nasıl çalışıyor anlamadım hala,” diyor.
“Aslında çalışmaması lazım,” diyorum. “İşin fiziğine bakarsan, kuleden kim atlarsa atlasın, yere çakılır.”
Recep, “Bütün ruhunla inanırsan, istediğin yerden atlayabilirsin,” diyor.
Mücahit ona dönüp, “Televizyondaki eski filmler gibi konuşuyorsun,” diyor.
41.
Araştırmalarımı gizlice bu konuda yoğunlaştırıyorum. Mindy flaşlarının sağlık üzerindeki potansiyel zararlı etkileri hakkında da üçüncü kişilerin rapor yazmasını ve bunların medyaya düşmesini sağlıyorum, bir gün Mindy’lere dönüş olmaması için. Mebrure her yaptığımı izliyor, farkındayım. Arkamdan laboratuvara giriyor, defterlerimi, bilgisayarımı kurcalıyor, Taha’ya anlatıyor. Fethullah’tan randevu alıp ona da anlatıyorlar, herif iplemiyor, bana kanıt getirin, o zamana kadar da defolun gidin, çekiyor. Bana da kahkahalarla anlatıyor olanları.
42.
Sonunda başlığı deneme aşamasına getirmeyi başarıyorum, kulağa değil, biraz daha üstüne takılıyor. Deneme şansım yok tabii. Üretim yöntemini ve ilkelerini de ayrıntılı olarak kaydediyorum sonrakiler için. Üç tane başlık yapıyorum – biri Recep’in, biri benim, biri de acil bir durumda Mücahit’in kullanması için.

Üçüncü Perde
43.
Bunları çantama koyup şirketten çıkacakken koridorda ışıklar sönüyor. Mebrure’nin karaltısını görüyorum, peşimde. Karanlıkta epey bir kovalamaca oluyor, yetişiyor sonunda, itiş kakışta çantayı elimden alıyor ve kaçmaya başlıyor. Bir ara gözden kaçırıyorum, ama sonunda yakalıyorum. Elimde bir mermer heykelcik, birisinin masasından aldım herhalde, Mebrure’nin kafasına indirmek üzereyim. Mebrure aman diliyor, ağlıyor, yalvarıyor. Bir anda kendime geliyorum, kadını öldürecek halim yok herhalde. Mebrure beni ne çok sevdiğini, benim için endişelendiğini, son zamanlarda çok kötü durumdaymış gibi göründüğümü, bana yardım etmek istediğini filan anlatıyor da anlatıyor. Ona bakakalıyorum: Ne yaptığını gayet iyi anlıyorum, çünkü ben de eskiden Mebrure gibiydim biraz: dalavereci, Bizanslı, milletin ayağını kaydıran bir karı. Mebrure’nin gitmesine izin veriyorum. Hata yaptığımı tahmin ediyorum: Muhtemelen çantamın içindekileri görmüştür, belki başlık üretimine dair notlarımı bile kopyalamıştır iki arada bir derede.
44.
Nitekim: Sonradan öğreneceğim üzere, Mebrure doğruca Fethullah’a gidiyor. Çektiği fotoğrafları gösteriyor, başlığın ne işe yaradığını anlatıyor. Fethullah boş boş bakıyor, ee ne yani? Mebrure de benim bu dünyadan kaçmak için bu buluşu yaptığımı anlatıyor tane tane. “Bir hafta sonra dünyanın en zengin adamları arasına girecek biri, yarın Karayiplere uçak bileti almışsa gizlice, ne yaparsınız? Televizyonda hiç mi eski film izlemediniz?” diye soruyor. Fethullah’ın suratı bombok oluyor.
45.
Bu sırada ben, Recep’i alıp Mücahit’in karavanına gidiyorum, başlıklardan birini ona teslim ediyorum, üretim prensiplerinin dosyalarını da aktarıyorum, olanları anlatıyorum. Televizyon kuleleri planına bir şey olursa bu başlıkların kullanılması gerekeceğini söylüyorum. Mücahit, Bekçi’lerle konuşmaya ve acil durum planı yapmaya gidiyor, biz karavanda kalıyoruz. Recep’e onunla birlikte öbür tarafa geçeceğimi açıklıyorum, ne yapacağımızı anlatıyorum. Recep’te bir tuhaflık var. Başlığın tehlikesi olup olmadığını soruyor. “Senin için yok,” diyorum. O zaman benim bu başlığı kullanmama deli gibi itiraz ediyor, ölmemden korkuyor belli ki. Bu da ruhumun olduğuna inanmadığını gösteriyor. Ağlayacak gibi oluyorum. “O zaman ben de gitmem, burada kalacağım,” diyor. Ama burada kalması, ölmesi demek. Elini tutuyorum: “Ruhum yoksa, niye yaşamak isteyeyim? Birlikte gideceğiz.”
Mücahit’in dar yatağına sıkışarak yatıyoruz. Başlıkları takıyoruz. Recep ikimizin de başlığını çıkarıyor, öpüşüyoruz uzun uzun. Bunun bir veda öpücüğü olduğunu düşündüğünü anlıyorum. Yeniden takıyoruz başlıkları, REM’e geçtiğimizi algılayıp otomatik olarak dalga verecekler, yani önce uyumamız gerek.
46.
Bu esnada Fethullah’ın vurucu timi evime girmiş, ortalığı darmaduman etmiş, bulamayınca merkeze sormuşlar, Fethullah Mebrure’ye sormuş nereye gider bu kaltak diye, o da nereden biliyorsa Mücahit’e gitmiş olabileceğimi söylemiş (daha çok arkadaş edinmeliyim), karavanın yerini bilmiyormuş ama.
Fethullah’ın adamları karavanın kayıtlarını bulmuş emniyetten, GPS’ten yeri saptamışlar. Tim hemen oraya yönelmiş.
47.
Bomboş bir dünya hayal ediyorum, renklerin bile az olduğu, beyaza çalan bir dünya; hafifleyeceğim, uçacağım bir dünya. Uykuya dalıyorum, elim Recep’in elinde. 48.
Zifiri bir karanlıkta uyanıyorum; gözlerimin alışmasını bekliyorum. Bir pencere olduğunu görüyorum önce, bir yatakta yattığımı şaşırarak fark edip kalkıyorum, pencereye yöneliyorum. Kırsaldayım, belki bir çiftlikte; büyük bir çiftlik ya da mandıra gibi bir yer olmalı. Odanın kapısına gidip ışığı açıyorum – sade ama zevkli döşenmiş, butik otel odasına benzeyen bir yer burası, televizyonu ve minibarıyla birlikte. Kapıyı açmak istiyorum, ama kilitli. Recep ortada yok.
Televizyonu açıyorum. Tek bir kanal var, tanıdığım bir kanal da değil, logosu filan yok. Yapım kalitesi olarak da normal televizyon yayınlarının düzeyinde değil, tuhaf bir eskiliği var sanki. Yıllar öncesinin programlarını yayınlayan bir kanal olduğunu düşünüyorum önce, ekrandaki karakterler tanıdık geliyor ama tam da çıkaramıyorum. Sonra Recep’i görüyorum. Donmuş bir şekilde ekrana bakarken kapının açıldığını duyuyorum.
Genç bir kadın bu, güleryüzlü. Hatırımı soruyor, sonra “Sizi bekliyorlar,” diyor. Kimin beklediğini soruyorum ama cevap vermek yerine yine gülümsüyor. Birlikte odadan çıkıyoruz.
49.
Yerin altına iniyoruz asansörle, epey altına. Geldiğimiz yerin büyük bir televizyon stüdyosu olduğunu, daha doğrusu bir dizi irili ufaklı stüdyodan oluşan dev bir stüdyo olduğunu idrak etmem zaman alıyor. Bir oturma odası dekoru görüyorum, bir tür aile komedisi dizisine benziyor ortam, gerçekten de öyle olduğunu görüyorum sonra: Recep, yerli Al Bundy olarak karşımda.
“Gelebildiğinize çok sevindim,” diyor arkamda bir ses; dönünce Fethullah’la burun buruna geliyorum. “Ne yazık ki uçağım beni bekliyor, ama en kısa zamanda sizinle uzun bir sohbet yapmayı çok isterim.” Yanında Büşra ve Salih’le –ikisi de yere bakıyor tabii- gidiyor sonra.
Çekim bitince Recep yanıma geliyor, ben bir şey diyemeden beni yukarıya, dışarıya çıkarıyor.
50.
Yıldızlı bir gece, serin. “Neresi burası?” diye soruyorum.
“Kırklareli. İğneada tarafında bir çiftlik. Havası çok temiz, değil mi?”
Susuyorum. Boğazını temizleyip devam ediyor.
“Anlatmam gereken bir sürü şey var. Sonunda benden nefret edeceksin, suratımı bile görmek istemeyeceksin herhalde.”
Bunu duyunca, dinleyeceklerimden çok korkuyorum bir an.
Ceketinin iç cebinden küçük bir matara çıkarıyor, kapağını açıp bana uzatıyor.
“Tarçınlı ıhlamur.”
İçemiyorum.
“Mindy’lerin kullanacağı frekansı belirlediğin günü hatırlıyor musun?”
Beklemediğim bir soru bu.
“Evet?”
“İşte o frekans, Fethullah’ın bütün dünyada eski usul yerel televizyon yayını için kullandığı frekans. Burası bir televizyon stüdyosu, fark ettin herhalde; bunun gibi yüz yirmi stüdyo daha var dünyanın her yerinde. Fethullah’ın televizyon kulelerini kullanıyor hepsi, gizlice tabii. Mindy’ler, bizim televizyon yayınlarımızın anlık fotoğraflarını çekiyor aslında, aynı anda çektikleri diğer görüntünün üstüne bindiriyorlar. Asistanların seni o frekansa yönlendirdi, çünkü onlar da bizimkilerden.”
“Ruhu olanlar mı?”
Dalga geçip geçmediğimi anlamak istermişçesine bakıyor bana.
“O da hikaye maalesef. Bunun gibi çiftliklerde yaşayıp kendi dizilerini çeken, dünyanın her yerinde aynı şeyi yapan televizyoncularız biz, o kadar. Eski tip televizyoncu. Kablo-uydu diktasına karşı savaşıyoruz. Glokal yayın gerillası diye düşün. Kendi görüntüleme cihazımızı da geliştireceğiz. Artık insanlar bu boktan dizileri, sahte haberleri, danışıklı dövüşleri, önceden tasarlanmış tartışmaları izlemek zorunda kalmayacak.”
“Devrimcisiniz yani?”
“Sen hepimizden büyük devrimcisin,” diyor Recep. “Sen olmasaydın Fethullah da, biz de kendi kum havuzumuzda oynuyor olacaktık hala.” Dalga mı geçiyor anlamıyorum.
“Benden ne istedin Recep? Ne yaptım sana ben?”
Recep hemen cevap vermiyor.
“Mindy ve remindy.me bizim PR çalışmamızdı, senden başkası yapamazdı. Sonra da onları yıkmak gerekecekti, bunu da biz beceremezdik, ben hiç beceremezdim. Ancak sen yapabilirdin. Symaze o darbeyi alacaktı ki arkasından biz çıkalım. Şimdi Fethullah Symaze’i ucuza alacak, kendi cihazlarımızın üretimini orada yapacağız. Kuleleri de Symaze’le birlikte alıyoruz zaten. Tam senin kafandan çıkacak türden bir şey bu aslında. Birlikte iyi iş yaparız bence.”
Nutkum tutuluyor. “Allah senin belanı versin!” diyerek suratına tokadı oturtuyorum. O kendine gelemeden koşmaya başlıyorum. Çiftliğin çıkışı nerede bilmeden.
51.
Bir süre sonra durmak zorunda kalıyorum nefessizlikten. Bacaklarım kopacak gibi. Beynim zonkluyor. Yere yığılıyorum. Çiftliğin sınırına bile gelmemişim. Recep geliyor az sonra. Yanıma oturuyor. Yeniden vurmaya çalışıyorum, ellerimi tutuyor.
“‘Bizim PR çalışmamız’ dediğin şeye ben iki yılımı verdim. Sonra başıma sen çıktın. Her yerde seni aradım. Adapazarı’na bile gittim. Buralarda öleceksin diye ödüm bokuma karıştı. Seni saklayacağım diye aklım çıktı. Nasıl bir köpeksin sen? Söylesene!”
Soğukkanlılığını koruyor Recep.
“Zamanı değil belki ama, başlığı kafandan çıkarmasaydım şimdi soğuk bir rafta yatıyor olacaktın, hatırlatayım,” diyor. Ellerimi bırakıyor.
Parmağımla omzundan ittiriyorum.
“Bana asla güvenemeyeceğini biliyorsun, değil mi? Acele etmem, doğru fırsatın doğru zamanda gelmesini beklerim, sonra ne sen kalırsın, ne senin Fethullah’ın, biliyorsun değil mi? Bak bakalım ben çıkarıyor muyum senin başından başlığı o zaman.”
“Onu da bırak ben düşüneyim,” diyor. Karanlıkta gülüp gülmediğini tam anlayamıyorum.
Konuşmuyoruz, öylece oturuyoruz orada, o kadar.
52.
Sessizlik tuhaf bir şekilde sakinleştiriyor beni.
“Mindyset beynini kızartacak diye korktun mu peki?” diye soruyorum.
“Yoo, severim ben o eski çılgın bilim adamı filmlerini, onlar gibiydi. Dedim ki, bu kız gidiyorsa ben de giderim.”
“Gidilecek bir yer yokmuş ki?”
“Yaa. Düşün işte.”
Bir şey demeden uzunca bir süre geçiyor yine.
Neden sonra, Recep matarayı uzatıyor yeniden, barış çubuğu gibi.
“Daha sert bir şeyin yok mu?” diyorum.
Göz göze geliyoruz.
“Kahve filan?” diye soruyor.
Yere, çimenlerin üzerine çekiyorum onu, ağırlığını göğüs kafesimde hissediyorum.
“Veya başka bir şey,” diyorum.

S.O.N.

1.4.14

cumhurbaşkanlığı seçiminde sert rekabet



cumhurbaşkanlığı yarışı erken başladı. bu sabah ankara'da bir basın toplantısı düzenleyen darth vader, cumhurbaşkanlığına aday olduğunu açıkladı. darth vader, lime lime olmuş bu cumhuriyetten bir imparatorluk inşa edeceğini söyledi.

31.3.14

kötü şakalar



recep tayyip erdoğan, bilal ve sümeyye erdoğan'ı, hatta egemen bağış'ı ve yiğit bulut'u yanına alarak balkondan yaptığı meydan okumada, çok doğru şeyler söyledi - "biz burada tek kale oynayıp duruyoruz, muhalefet nerde?" gerçekten: ülkenin %46'sına, akp iktidar olmasa da korkacakları hiçbir şey olmadığını, inançlarına uygun yaşamaya devam edeceklerini, eğitim, sağlık, altyapı ve diğer hizmetlerde akp'nin aslında verimsiz olduğunu ve bundan çok daha iyisinin yapılabileceğini, yapılacağını, nasıl yapılacağını anlatacak, ahlaksızlığın, yalanın, hırsızlığın, yozlaşmanın, manipülasyonun, çürümenin kader olmadığını anlatacak muhalefet nerde? bunu bangır bangır anlatamayan, anlatmadan bırakmayan muhalefet nerde ve anlatamayanlar neden hala "muhalefet" olabiliyor? 1 nisan'daki türkiye, 29 mart'taki türkiye'den daha iyi olamayacak ne yazık ki; bu ne yazık ki kötü bir şaka değil, ama chp de kötü bir şaka olmaktan onyıllar önce çıktı, beyin ölümü çoktan gerçekleşti ve bir mucize olmayacak. lütfen artık makineden çıkaralım.

29.3.14

türkiye'nin sürdürülebilirliği



ekonomi bozulur, düzelir. siyasal kültür bozuldu mu kolay kolay düzelmez. birincisinin maliyetini dolar cinsinden hemen ölçebiliyorsunuz diye, ikincisinin maliyetinin daha büyük olacağını görmezden gelemezsiniz. türkiye bugün siyasal ve toplumsal anlamda, kaybedilen borsa puanlarının, düşen kurların, yabancı yatırımların riskli hale gelmesinin çok ötesinde bir maliyetle karşı karşıya. bu maliyet, 17 aralık’ta sıfırlanmaya çalışılan miktarın işaret ettiği buzdağından da fazla ayrıca.

kısaca söylemek gerekirse, bu maliyet türkiye’yi yeniden sürdürülebilir bir ülke haline getirmenin maliyeti. şu anda ülkenin giderek hızlanan bir biçimde, sürdürülemezliğin sınırına doğru yuvarlanışını çaresizce, gözüne ışık tutulmuş bir tavşan gibi kıpırdayamadan izliyoruz. bu, naif bir bakış açısından kaynaklanan bir inanamama hali değil: türkiye’de, tıpkı her yerde olduğu gibi, devlet aygıtı temelde bir çıkar üretme ve üleştirme aygıtı olarak çalışageldi, siyaset her zaman kirli bir oyun oldu, halk her zaman belli ölçülerde kullanıldı, çeşitli dönemlerde çeşitli topluluklar ezildi. ama bugün, bunların da çok ötesine geçmiş durumdayız – mesele artık “basit” bir yolsuzluk, kadrolaşma, şantaj meselesi olmaktan çıktı. devletin kendisi, pespaye bir manipülasyon merkezine indirgendi; türkiye halkı da bu merkezin çarklarına maruz kalıyor, ama daha kötüsü, bu çarkları hem sonsuz bir rahatlıkla kanıksıyor, hem de kendi dar tanımlı çıkarları için kullanmanın –karşı manipülasyonun- yollarını buluyor.

ülke halkıyla ülke yönetimi arasındaki ilişkinin kaldırabileceği belirli bir kinisizm dozu vardır, ayrıca belli bir miktar kinisizm her zaman iyidir; ama doz aşımı, “ülke”olarak tanımlanan projenin sürdürülebilmesini imkansız hale getirir. tapelerin var olabilmesi, devletin sürdürülebilirliğinin tehlikede olduğunu gösteriyor; tapelerin içeriğiyse bu toplumun sürdürülebilirliğini tehdit ediyor. hangisinin daha vahim olduğunu tartışabiliriz elbette, ama ikisini bir arada düzeltemediğimiz takdirde bu oyunu kaybedeceğimiz açık. daha net söylemek gerekirse: bu ülkenin hem perde arkasındaki, hem perde önündeki dejenere manipülatörlerden en kısa sürede kurtulması gerekiyor. bu, uzun bir sürecin yalnızca ilk adımı olacak: enkazı temizlemek ve yerine ayakta durabilir, içine girilebilir bir bina inşa etmek için sabırla çalışmak gerekecek.

23.3.14

erdoğan'ın çıkış stratejisi



marquez'in novellası önceden duyurulmuş bir ölüm ("crónica de una muerte anunciada" - bizde "kırmızı pazartesi" diye çevrildi) vardır ya, bugünlerde recep tayyip erdoğan'la ilgili bütün haberler bana onu çağrıştırıyor.

recep tayyip erdoğan’ın trajik bir figür haline geldiğini daha önce söylemiştim; bu trajik figürün, sahneden nasıl çekilmeyi düşündüğünü merak ediyorum şimdi. çünkü çekilecek – bir seçim daha kazansa da, iki seçim daha kazansa da, sonunda çekilecek, çekilmek zorunda kalacak. en başarılı siyasal liderlerin de, en başarısızların da paylaştığı bir kader bu, oyunun kuralı hatta. o zaman geldiğinde ne yapacak, o zamana hazırlanmak için şimdi ne yapıyor? “ne yaparsa yapsın, cezasını bulsun yeter” diyenler vardır tabii, çoktur, ama ben merak etmeden duramıyorum.

burada bir aciliyet tespiti de yapmak gerek: evet, eninde sonunda erdoğan gidecek ama, eninde değil de sonunda giderse, yarattığı hasar daha da büyük olacak. ipliği pazara çıkmış, hiçbir ahlaki savunma noktası kalmamış (sandıkta alacağı oydan bağımsız bir şeyden söz ediyorum), ancak daha çok batırarak batmaktan kurtulabileceğini sanan bir iktidardan söz ediyoruz; iktidardan düşmek, şu anda bu iktidarın bileşenlerinin en büyük korkusu; bütün bileşenler de kendilerince bir çıkış stratejisi geliştirmeye çalışıyor elbette, gazetecisinden iş adamına, bürokratından siyasetçisine. bunların bir kısmı, mümkün olan ilk durakta inmeye çalışabilir, bir kısmıysa (özellikle göbeğinden bağlı olanlar) mecburen erdoğan gibi kendilerini daha çok batıracak işler yapabilir. bunların hepsinin faturası sonuçta türkiye’ye kesilecek elbette, ne kadar uzarsa fatura o kadar büyük olacak. o yüzden aciliyet var; o yüzden hepimizin oturup, erdoğan’ın ne düşündüğünü anlamamız lazım.

erdoğan kendisinin, ailesinin ve en yakınlarının geleceğini güvenceye almak, en azından kendine bir itibar payı kalmasını sağlamak, kurduğu organize suç yapısının devasa ağırlığını bir ihtimal dengelemek için ne yapabilir? bunun ekonomiyle ilgili bir atılım olamayacağı açık; haklar ve özgürlükler bağlamında bir açılım olmayacağı da açık; ab’ye girmek gibi bir çıpa hayalinin peşinden koşacak zamanı yok. ileride şantaj için kullanabileceği kozlar devşirmeye çalışabilir, ama bunun da garantisi yok. geriye iki şey kalıyor: türkiye’nin daha dindar insanlarının ona dua etmesini sağlayacak bir dizi köklü “reform”la dini, toplumsal-siyasal-hukuksal yaşamın tam anlamıyla ana ekseni, ana referansı haline getirmek bunlardan biri. ikincisiyse kürt sorununu gerçekten radikal bir biçimde, bugün kimsenin telaffuz edemediği bir biçimde (gorbaçov tarzı) çözmeye çalışmak.

ikisi de yüksek risk seçeneği, büyük dirençle karşılaşacağı kesin olan seçenekler ve muhtemelen kişisel olarak erdoğan için daha da trajik sonuçlara yol açacaklar. ama bunlar, erdoğan’ın duygusal-zihinsel yapısının kabul edebileceği tek yolun seçenekleri. bu yapıda bu yolun adı “şehitlik”. benim gördüğüm kadarıyla erdoğan’ın kendisi için isteyebileceği en iyi şey bu; ailesi, yakınları ve kader arkadaşları ne yapar bilemem.

peki türkiye, erdoğan’ın kendisini şehit mertebesine –ister metaforik, isterse gerçek anlamda- çıkarmasını bekleyecek mi?

22.2.14

sistem bilgisi


cemaatin ve akp iktidarının önce el ele, sonra karşı karşıya yaptığı sistemik tahribat, otuz yılda zor düzeltilecek cinsten. zaten matah bir sistemimiz yoktu, olanı da artık üstüne para verseniz kimse almaz. yasama ve yürütmesiyle siyasal sisteminin ve ona ek olarak yargı sisteminin işlerliği de, güvenilirliği de hiç olmadığı kadar çökmüş durumda. bu öyle bir kısır döngü ki, gücü elinde bulunduranlar kadar acımasızca bu gücü suiistimal edemeyecekler, kafalarını bile çıkaramaz dışarı; ya da gerzeklik derecesinde gözükara olmaları gerek. cemaat ve akp iktidarı zannetti ki sistemin bazı öğelerini kendilerine yontarlarsa sistem yine de işlemeye devam eder ama onların istediği gibi, onların yararına işler. dişlilere odaklanıp saati bozmakla sonuçlandı bu sistem bilgisizliği ve umursamazlığı, bozdukları saat de zamanı onların istediği gibi göstermiyor. bu tahribat, ekonomiye yapılabilecek tahribattan çok daha ağır, ülkenin yönetilebilirliğine, yaşanabilirliğine çok daha büyük ve uzun vadeli bir darbe vuruyor. (ayrıca korkarım akp'nin ekonomik başarısı olarak anlatılagelenler de on yıl sonra, dp'nin ilk üç yıldan sonra yaldızı dökülen dönemiyle karşılaştırılacak ekonomik zihniyet açısından.) akp iktidarı, kurnaz tüccar olmanın ekonomiyi iyi bilmek demek olmadığını, hele ticaret yapar gibi ülke yönetmenin, korkak memur gibi ülke yönetmekten daha iyi olsa da uzun vadede kendi büyük sakıncalarını getirdiğini kanıtlıyor. bu sakıncalar, elbette ülke genelinin şimdilik en çok umursayacağı sakıncalar değil, çünkü kurulan patronaj yönetiminin (patronaj daha önce de vardı tabii, yararlananları farklıydı ve daha sınırlıydı yalnızca) sürdürülmesinden daha yaşamsal, daha gündelik, daha gerçek sakıncalar değil. çöken sistem, zaten ayaktayken de berbat bir sistem olduğundan, aradaki farkı şu aşamada günlük hayatta fark etmek zor. hiçbir kurumunun saygın ve güvenilir olmadığı bir toplumda yaşamanın kabusu sonunda hemen herkesin üzerine çökecek tabii, büyük bir yalanın kişisel yalancıklarını hepimiz her gün çok daha büyük oranda ve kokusu üstümüze sinmiş olarak yaşayacağız çok uzun bir süre. eskiden komünist rejimin karanlığını karikatür derecesinde abartarak yansıtan filmler ve kitaplar vardı ya, işte bugün, onların bir versiyonu haline gelmiş bulunuyoruz.

herkes ölmeyi sürdürüyor sonra



köy büyük bir vadideydi genişti vadi uzundu içinden bir nehir akıyordu köylüler nesiller boyu vadiden çıkmamıştı her şey vardı vadide ne diye çıksınlar gerekli olan yaşamın sürmesiydi sürdüğüne göre daha ne isteyebilirlerdi hayvanlar ekinler güneş daha kendisinden sakınılması gereken bir katile dönüşmemişti buna çok da kalmamıştı gerçi çevreleyen dağlar yüksekti yüksek olmasına yine de aşılmaz değillerdi sanki doğal seçilim meraksızlığı savunmuş ile kayırmışçasına azınlıktaydı kedigiller yani mrtyr gen bozuğu bir beyin sakatı gibiydi o yüzden aralarında nitekim batıdaki dağa çıkmayı akıl edebilen yalnız o oldu bir sabah erkenden kimseye haber vermedi

dağın öbür yanına yol veren bir geçit bulması üç gününü aldı mrtyr’in gözlerindeki teri siler silmez karşılaştığı şey oracığa çökmesine neden oldu bu ne olamaz anlamadı indi yakından bakmak için hayır doğru görmüşüm neden bu korkunç titredi uzun kalın metalden kazıklar sık dizili aralarından geçilmiyor dokundu itti güç verip yüklendi kazık kımıldamadı ağla sevgili oğlum uzayıp gidiyordu kazıklar göz alabildiğine her iki yönde sabahı beklemeden geri dönüş felaket duygusu

hasat zamanıydı köy sessiz yorgun kim bu deli bağırıp duruyor dışarıda diyorum ki kazıkları gördüm dağın öbür yanında hiç bitmiyor bizi buraya hapsetmişler kalksanıza

bu hızla iki haftada kaldırırız ekini

kısıldık diyorum

gir içeri yat artık dedi karısı tarlan ne olacak günlerdir yoksun zaman geçiyor

zaman geçmiyor zaman burada biz buradayız kazıkların arasından kimse geçemez o bile

diyorsun

daha ekmek yapmadım

yağmur yağmasa bari

ver öyleyse maskemi gitmem gerek kazıkların bittiği yere

kötü bir şey sürünür karısının tüylerine gitme diyorum sana geçen sene köyü sel basıp komşunun çocukları boğulduğunda yedi gün önceden söylememiş miydim böyle olacağını üç yıl önce sonra depremde bütün evlerimiz yıkıldığında haber vermemiş miydim gitme o çit o kazıklar tehlikeli

söylemiştin mrtyr başını kaldırdı yine nefes aldı hep alırdı onun için gitmem gerek

delirdin mi sen

sen depremi haber verdiğinde ne yaptık hiç sel olacak dediğinde kimse ağaçlara aldırmadı bekleştik öylece yine beklersek bu çit bizim için daha tehlikeli olacak ben gidiyorum

gitti tek başına gitti çite vardıktan sonra yanından çok uzun yürüdü takvimsiz yürüyüş bitmek kazıklar için değildi sanki güneye doğru ilerledi sağındaydı çit çevre boş yaşamsız neredeyse otlar ile ağaçlar olmasa olmasa uzaktan geliyormuş gibi yapan bir su sesi bir gün çitin öbür yanından bir kadının yaklaştığını gördü yaklaştığını gördü inanmadı ama bekledi evet kazıkların öbür yanına kıstırılmış bir insandı bu göz göze
ben dynn dedi kadın kazıkların ucunda duran güneşe bakarak çıkalım buradan

kazıkların iki yanında ilerlemeyi sürdürdüler nerede biteceği içlerini kasan bir merak çünkü bitmeyebileceği bir kramp sarsıcı nefes veriş almadan durmadan veriş büzüşen ciğerler ölümüne yürüdüler zorundaydılar öteki tarafa geçemiyordu mrtyr hiç değilse dynn’le yan yana yürüyemiyordu aralarında hep kazıklar ile yiyecek bir şey bulamaz oldular su yoktu güçleri damla damla bir iz bırakıp arkalarında buharlaşıyor çit uzayıp gidiyor çıt çıkmıyor hiçbir şeyden sessizliğin çimeni ileride bir gün kazıkların üstünde karaltılar gördüler sanki insanlar son bir çabayla hızlanıp oraya gittiler evet insanlar kazıklara saplanmış ölüler bir sürü ölü kan deri ama koku yok hiç koku yok dedi dynn ile kendi kokularının yavaş yavaş yok olduğunu fark ettiler

kahretsin dedi mrtyr ilerlediler ölülerin bittiği yere yerde bir merdiven ile onların gölgesine dokunarak ürkütmeden yığıldı dynn artık hiç kokmuyordu neredeyse mrtyr dayan geliyorum dedi kazıkların sonunu bulamadan dynn’in öleceğini anlamıştı ne pahasına olursa olsun aynı tarafta ölmek istiyordu merdiveni dayadı tırmandı ileri baktı yana kazıklar hep oradaydı dynn’in yanına atlamak istedi tam merdivenden sıçrarken kazığa takılıyor karnını deşiyor kokusuz sıcaksız bir kan dökülüyor katı halde kurtarmaya çalışıyor kendini iyice saplanıyor dynn sonda

mrtyr aşağı atıyor kendisini boydan boya yarılan karnıyla dynn’in yanına sürünüyor biraz daha sürünüyor dynn’in yüzünü avuçlarına alıyor karnına bastırıyor kanına son bir kez kan kokusu duyuluyor çitin burasında herkes ölmeyi sürdürüyor sonra

(7, 1992)

11.2.14

öldürmeyeceksin - çalmayacaksın - yalan söylemeyeceksin (bu kadarı yeter)



nüfusunun %77'si rüşvet verildiğine ve yolsuzluk yapıldığına inanan, %46'sı yine de muhafazakar değerleri savunduğu için akp'ye oy verecek olan bir ülkede, neyi nasıl düzelterek işe başlamak gerekir? din ve ahlak işlerini birbirinden ayırmak?

1.2.14

kibrin kibriti, hayatın hayhuyunda söner



Bir oyuncu, kendine rağmen star olabilir mi? Nehir Erdoğan’ın ışıltısı, saklandıkça büyüyen cinsten – dolayısıyla sorunun yanıtı da “evet”.

İki itirafım var, aradan çıksınlar: birincisi, oyuncularla aram genelde iyi olmadı, kadın olsun erkek olsun. Çoğunun projeksiyon makinesi gibi çalıştığını, kendilerini çevrelerindeki yüzeylere (insanlara) büyüterek yansıttığını düşünürüm. Bazen daha da ileri gidip, doktorların doktorlarla, oyuncuların oyuncularla eşleşmesi ve diğer insanları rahat bırakmaları gerektiğini savunduğum da olmuştur. İkincisi, Nehir Erdoğan’a gıyabında uzun süre Irmak Aydoğan dedim. Artık ikisinden de pişmanlık duyuyorum.

Silsile öncesinde Nehir’le tanışmıyorduk; aslında Silsile’nin çekimleri sırasında da tanışmadık. Filmin senaryosu üzerinde Ozan Açıktan’la o kadar uzun süre (toplamda yedi yıl; arada neredeyse iki yıllık bir boşluk da oldu, daha fazla ilerleyemediğimizi görüp projeyi rafa kaldırdığımız sırada) çalıştık ki, iş filmi çekme aşamasına geldiğinde ben kendi hesabıma epeyce yorulmuştum. Halbuki asıl iş yeni başlıyordu tabii – çekim setine uğradığım seferlerde, zaten bildiğim bir şey teyit edildi: film çekmek kesinlikle delilerin yapacağı bir şey. Ufacık bir sahne için uğraşılan ayrıntıları, tekrar tekrar çekimleri izlemek bile bir ömür törpüsü gibi geldi bana, içim kıyıldı, setten elimi ayağımı hemen çektim. Nehir’in sahnelerine de denk gelmemiş oldum.

Etiler’le Arnavutköy arasında, Boğaz’a bakan bir sırtta, bir “gym”in uzantısı bir restoran-kafede buluştuk Nehir’le. Dışarıda oturalım, dedi, hava güneşli ama soğuktu; sen sigara içmiyorsun herhalde, diye sordu, o içiyordu. Sert bir gece geçirdiğini anlattı, zaten üç günlüğüne İstanbul’daydı, filmin dublajını tamamlayıp ertesi gün yeniden Paris’e dönecekti, bu koşuşturma onu belli ki huzursuz, biraz da huysuz etmişti. Bir süredir Paris’te yaşıyordu, orada oturan bir arkadaşı bir yıllığına Türkiye’ye dönünce Nehir de onun evine yerleşmişti, Sorbonne’da Fransızca kursuna gidiyordu. Ne yapacaksın Fransızcayı, dedim, omuz silkti – hoşuna gidiyordu, ders dinlemek, başka birilerini dinlemek ve birşeyler öğrenmek iyi geliyordu. Onun da ötesinde, Türkiye’de olmamak, farklı nefes almasını sağlamıştı, döndüğünde yaşadığı huzursuzluğun bir nedeni de herhalde buydu. İnsanlar burada hemen ast-üst ilişkisi kurarak konuşmaya başlıyor, dedi, orada böyle şeyler mesele olmuyor hiç, resmiyet de olsa karşılıklı, eşit bir resmiyet oluyor.

Silsile’de Ece’yi oynama teklifi de Nehir’i Paris’te bulmuştu. Casting ajansı sahibi Harika Uygur senaryoyu yollamış, bir bak demişti. Nehir dediğine göre pek de yeni bir projeye kalkışma havasında değildi o sıralarda; hatta oyunculuğa bir daha bulaşmamayı ciddi ciddi düşünüyordu. Filmin Ece-Cenk-Faruk üçgeninden genişleyen hikayesi onda birşeylere karşılık gelmişti ama; Ozan’la çalışma fikri de ona iyi gelmişti.

Türkiye’de dizi oyuncusu olmanın insanlık dışı yoruculuğu üzerine konuştuk biraz, 16 saat süren setler, bir köşeye kıvrılıp uyumalar ve kalkınca kaldığın yerden çekime devam etmeler vs. Oynadığı dizilerden fena olmayan bir para kazanmıştı, şimdi idareli olmaya çalışsa da sonuçta Paris’te yaşayabilmesini buradan kazandığına borçluydu, ama gerçekten bıktığı belli oluyordu.

Yalnızca maddi bir mesele olmadığını söyledi Nehir; düşünsene, zihinsel ve ruhsal olarak hiçbir şey almıyorsun, kendine katmıyorsun, ne kadar devam edebilirsin ki, dedi. Kitlesel bir gereksinimi karşılama anlamında dizileri önemsiyordu, yaptığı işi de küçümsemiyordu, ama uzun vadede maliyetini çok fazla buluyordu. Filmlerle geçinemezsin herhalde, diye sordum; eh, dedi, iyice küçüldüm aslında, yeni ayakkabılar almak peşinde değilim mesela, belki de geçinebilirim, ama film yapmak istediğimden emin değilim. Bana baktı, sen pek inanmadın galiba bırakacağıma, dedi. İnanmadım, bence bırakmazsın, bırakma da zaten, dedim.

Nasıl başladığını merak ediyordum, Marmara Üniversitesi’nde işletme okurken insan nasıl oyunculuğa geçmeye karar verirdi; öyle bir karar verecekse neden işletme okurdu? Kimya mühendisliğinde okurken yayıncı olmaya karar vermiş biri için tuhaf bir soruydu bu tabii; Nehir’in yanıtı da bana yabancı bir yanıt olmadı. Babasının mali müşavirlik şirketi vardı; Nehir’in abisi fizik mühendisliğini seçtiği için, baba mesleği ailenin küçük kızını bekliyordu. Nehir biraz itiraz edecek gibi olunca babası “benim bir ayağım çukurda – altın bilezik gelecek garantisidir” argümanını masaya bırakıp gitmişti. Orada yapabildiğim tek kurnazlık, dedi Nehir, İstanbul’da okuyacağımı kabul ettirebilmek oldu, yoksa İzmir’de kalır ve o ilişki çemberinin dışına muhtemelen çıkamazdım. Ne var ki Nehir’in hikayesinde baba gerçekten de kısa bir süre sonra ölüyordu, geride sözlerini daha da ağırlık kazanmış bir halde bırakarak. Ama televizyon programı sunuculuğu, dizi oyunculuğu, filmler derken, Nehir kendini işletmeciliğin çok uzaklarında bulmuştu.

Uzun süre kompleks yaptım konservatuar kökenli olmadığım için, dedi, onu aşmam çok zor oldu. Belki oyuncu olmadığını düşünmenin nedeni de odur, dedim, ama Los Angeles’ta iyi bir oyunculuk kursuna gitmişsin galiba? Bir şey demeden, ağzının kenarıyla gülümseyerek bana baktı; gittim tabii, dedi, ama o da pazarlama sonuçta, burada öyle bir hale getirdiler ki o kursu, büyüttükçe büyüttüler. Nasıl bir şeydi, diye sordum. Çok yararlıydı aslında, dedi, ama şöyle bir şey oldu, bir ölüm acısını oynamam gerekiyordu; hoca dedi ki yakınlarından kim öldü? Babam, dedim. Neden onu kullanmadın oynarken, diye sordu. Bilmem dedim, anısına saygısızlık olacakmış gibi geldi, kullanmak olacak gibi geldi. Saçmalama, dedi hocam, hayatın senin oyunculuk kütüphanen, lazım oldukça kitapları indirip kullanacaksın. Yapamadım. Böyle oyuncu mu olur allahaşkına?

Silsile nasıl gitti peki, diye merak ettim. Bir önceki gün, filmin bitmiş halini ilk kez seyrettiğini biliyordum Nehir’in. Önce duraladı yine, sonra çok beğendim, dedi, Ozan tabii o kadar ileride ki bizim sinemamızın geri kalanından, ben kendimi bile seyretmedim bir noktadan sonra, bence filmin en iyisi İlker. Nehir’in oynadığı Ece karakterinin sıkışmışlığından, hayatındaki erkeklerin ona çıkış fırsatı bırakmamasından konuştuk bir süre. Sette diğer oyuncularla ve ekiple nasıl geçindiklerini merak ettim sonra; öncesinden tanışıyorlar mıydı, birbirlerine gıcık olmak, birbirini sevmek, iyi geçinmek, birbirlerinin oyunculuğuna yardımcı olmak gibi şeyler olmuş muydu? Gıcık olacak bir durum olmadı, dedi Nehir, zaten herkes bir şekilde birbirini tanıyor, üç hafta gibi bir zamanda filmin bitmesi gerekli, Ozan da sette ne istediğini çok iyi bildiği için çok keyifli geçti bütün çekim. Ben normalde kontrol manyağıyımdır, diye ekledi, benden daha manyağı çıkınca ben çok rahat ettim.

Ozan’la ilgili bir gözlemimi sormak istedim Nehir’e: katıldığım çekimlerde ben de tanık olmuştum Ozan’ın milimetrik yaklaşımına – ışığın, kameranın yeri, oyuncuların pozisyonları, nereden nereye hareket edecekleri vs.; buna karşın, oyunculuğa çok az müdahale ediyordu. Bu durum oyuncular için önemli bir özgürlük alanı yaratıyor muydu? Tabii, dedi Nehir, ama çekime gelene kadar zaten karakterleri, durumları o kadar çok tartışıp incelemiştik ki, herkes filmin derinliklerine nüfuz etmişti bence. Bir sabah, güneş yeni doğarken setten çıkıp Ozan’ın evine gittik topluca, diye anlattı, bir de baktım, mutfakta ben Ece olmuşum, o Cenk olmuş, kavga ediyoruz. Bir süre sonra Ozan’ın eşi uyandı, işe gidecek, uykusunu almış bir insan olarak bizim o halimizi görünce şaşırdı tabii, biz de birden kendimize geldik, çok komik oldu.

Nedir peki filmin derinlikleri, diye sormak zorundaydım tabii. Kibir, dedi Nehir, hayata karşı, insanlara karşı kibirlenirsin, ama bir yerde hayat üstün gelir. Ben bunu dışarıda uzunca bir süre kalıp geri döndüğümde çok hissediyorum, ama bir hafta geçince artık fark etmez oluyorum tabii. Kadınlı erkekli bir ortamda mesela, erkekler en zekice espriyi yapma telaşında oluyor, kadınlar söyleyecekleri her cümleyi üç kere düşünmeden konuşmaya başlamıyor ve başladıklarında da edaları şu, nasıl bir tepkiyle ya da tepkisizlikle karşılaşacaklarını çok iyi bildiklerini ama yine de konuştuklarını anlatan bir eda. Ben Ece’ye benzemiyorum, ama ben de bıktım hayatımızdaki bu kibirden; iyi, sakin, aşağıdan ya da yukarıdan bakmayan insanlarla çevrili olmak istiyorum artık.

İyice üşümüş, çokça kahve içmiş, Cem Yılmaz’la selamlaşmış, Ozan’dan “nerdesiniz? dublaj?” mesajları almaya başlamıştık artık. Kalktık; Levent’e kadar yürüdük. Kendi halinde, kafası herkes kadar karışık, kalbini herkesten biraz daha açıkta taşıyan, kibirli olmamaya çalışmasının bir tür kibir olarak algılanmasından korkan, her an atalete teslim olacakmış gibi görünürken kıyısından kıvrılıp çağıldamaya başlayan Nehir’le vedalaştık. O kendi kendini seslendirmeye gitti, ben onun seslerinden yazı devşirmeye.

Vogue, Şubat 2014

24.1.14

yaşayan şehrin terk edilmişliği



Jimmy Carter’ın başkan, İspanyol paça pantalonların moda olduğu yıllarda uzaya fırlatılmıştı Voyager; amacı güneş sisteminin dışına çıkmak, uzayın derinliklerine dalmak ve karşısına çıkabilecek “akıllı canlılar”a, Dünya’yı ve insanların varlığını anlatmaktı. Bunu elbette ses ya da görüntü kaydıyla yapmayacaktı; “Altın Kayıt” adı verilen ve altın bir levha üzerine işlenen işaretler aktaracaktı insanlığın mesajını. Evrende, “dış kapının mandalı” bir konum işgal ettiğimizi nihayet kabullenmiştik 20. yüzyılın son çeyreğinde; ama bu, büyük olasılıkla hiç kimsenin bizi kurtarmaya, hatta görmeye gelmeyeceği anlamına da geliyordu ve bunu kabullenmek çok daha zordu. Voyager, bu anlamda küresel psikeyi rahatlatan bir jest oldu: İnisiyatifi ele alıyor, acınası bir naiflikle de olsa mesajımızı, bizimle o güne dek ilgilenmemiş birilerinin bizden habersiz yaşıyor olabileceğini düşündüğümüz bir tarafa, okyanusa şişe bırakır gibi salıyorduk. Hiçbir şey yapmamaktan biraz, çok az daha iyi bir tavırdı bu.

2000’li yılların ilk çeyreğinde, umulan ama beklenmeyen gerçekleşti: Voyager I ya da II gerçekten de misyonunu başarıyla tamamlamış, uzayın bilinmeyen bir köşesinde akıllı canlılara ulaşmış, onlar da bu mesajı gönderenlerin ne tür yaratıklar olduğunu merak etmiş, kalkıp Dünya’ya gelmişti. Ancak tuhaf bir sürpriz bekliyordu onları: Mesajı gönderenler sanki (dünya saatiyle) bir-iki saat önce hep birlikte ve geride hiçbir iz bırakmadan yok olmuştu. Hiçbir iz mi? Hayır, birtakım izler, işaretler bırakmışlardı aslında. Karmaşık bir labirente benzeyen şehrin çeşitli yerlerinde, son derece vurgulu biçimlerde sunulmuş bu işaretler, belki de bu ziyaretçilerin çözmesi gereken, yeni bir mesaj barındırıyordu – mesaj sahiplerinin nereye gittiğini, başlarına neler geldiğini açıklayan yeni bir mesaj.

Ayşe Ulay’ın ID:LA serisini, bu bilimkurgusal hikayeye eklemlenecek bir açıdan okumaya başlamak mümkün. Los Angeles’ta çekilmiş bu fotoğraflar, oraya özgü anlam katmanları barındırıyor elbette; farklı bir şehirde aynı yaklaşımla çekilecek fotoğraflar kuşkusuz çok farklı olurdu (Ulay’ın İstanbul ve Nice çalışmaları da bunu bizzat gösteriyor). Öte yandan, “dışarıdan” bir gözle bakıldığında, şehirler arasındaki farklılıkların, yani biçimin önemi de azalır, benzerlikler, yani anlam öne çıkardı. ID:LA’daki fotoğrafların renk, istif, grafik düzen gibi ögelerini (ve daha fazlasını) burada bir kenara ayırarak, işin ikinci kısmına odaklanmak istiyorum.

Tam olarak neyle karşı karşıyayız: Şehrin eskimiş tabelalarıyla. Bunlardan bazıları artık var olmayan işletmelerin, yıkılmamış tabelaları olarak ayakta; bazıları nesne olarak varlığını sürdürse de “gösteren” olma özelliğini yitirmiş durumda; bazılarına parazit tabelalar musallat olmuş; çoğuysa yıllar önce kurulmuş şirketlerin, yenilenmemişlikleriyle kendilerine özgü bir görsel statüye kavuşmuş tabelaları. Neler yok ki bu işletmeler arasında: lokanta, café, motel, dişçi, temizlemeci, gözlükçü, şömineci, hediyelikçi, alkol dükkanı, oto tamircisi, kambiyocu, manikürcü, rehin dükkanı, falcı, mobilyacı, emlakçı, LPG istasyonu, kaydırak, depo, merdivenci, market, eczane, sucu, sütçü vs. Bir şehri, bu şehri ayakta tutmuş hizmetlerin bir listesi sanki bu; onların gitmesi mi şehrin insansız kalmasına, terk edilmesine yol açan, yoksa insanların yok olmasıyla birlikte mi çökmüşler, belli değil.

Ama bu kadar da değil: Fotoğrafçının bunları saptama stratejisinin yarattığı kendi içinde tutarlı yanılsama da belirliyor neyle karşı karşıya olduğumuzu – şimdiki zamanı, tanımsız bir gelecek zaman çağrışımı üzerinden geçmiş zaman kılma stratejisi bu. Kurguladığımız “hikaye” ne olursa olsun, bu fotoğrafların “şimdiki zaman” sınırları içinde çekildiğini biliyoruz, yan göstergeler –arabaların modeli, cep telefonlu ilan, LPG istasyonu- doğruluyor bunu. Öte yandan izleyicinin, ne zaman olduğunu bilmesek de gelecekte bir zamanda olabilecek bir “yok oluş”a, insansız bir dünya haline gönderildiğini de söyleyebiliriz. İşte bu belirsiz gelecekten bakıldığında, şehrin bugünü, tıpkı içinde birer fosil olarak yaşattığı –yaşattığı demeyelim, varlığına tahammül ettiği, varlığından kurtulamadığı- geçmiş izleri gibi bir geçmişe dönüşecek.

Dediğim gibi, katmanlı bir geçmiş bu; kendi içinde ayrışan bir geçmişten söz ediyoruz. Bunu daha iyi anlayabilmek için tabelaların işaret etme dilini çözümlemek gerekiyor. Örneğin birindeki geçmiş zaman, diğerindeki geçmiş zamanla aynı değil – temelde görsel dilleri oluşturuyor bu katmanlaşmayı, ama bazılarının mesajında da farklı bir eskilik var. Ve bütün bu katmanlar, şehrin şimdisiyle, şimdisinin içinde varlıklarını sürdürüyorlar – bu eşzamanlılık, şehrin kendi fosillerini gömmeyi reddetmesi, şehir arkeolojisinin de çok farklı biçimlerde gerçekleştirilmesini mümkün kılıyor. Fotoğrafçının stratejisi, bu haliyle bir şehir arkeoloğunun stratejisine dönüşüyor: belirli hava, ışık ve berraklık koşulları gözetilerek saptanıyor fosiller.

Bu fosillerden bazıları, gerçekten “ölmüş”. Bazı mağaraların, milyonlarca yıl boyunca kullanılması ve bu süre boyunca evrime tanıklık edecek şekilde kemik biriktirmesi gibi, şehrin bazı köşeleri de bu tabelaları biriktiriyor sanki; yine de bu mekansal sürekliliği doğrulayacak hiçbir veri yok ID:LA’da, Ulay şehrin kimliğinin bu anlamda deşifre olmasına asla izin vermiyor. Fotoğrafçının arkeolog olarak portresine, yaman bir gazetecinin “kaynaklarını koruma” etosu da böylece renk vermiş oluyor.

Gelgelelim bu fosillerden bazıları, tıpkı doğada bulunanlar gibi, “yaşayan fosil” nitelemesini hak ediyor. Devri geçmiş bir dış iskeletin içinde yaşayan tuhaf canlılar görüyoruz. Onları yaşatan gelenek tutkusu mu, değişimin/yenilenmenin gerektireceği maddi külfeti karşılama yetersizliği mi, yoksa yalın bir umursamazlık mı? Belki biri, belki hepsi; ama gıcır gıcır olsalar da, dillerinin eskiliği değişmiyor. Başka tür bir eskilik bu, yeni tutulan bir eskilik; eski dilde konuşmaya özenmek ya da özen göstermek gibi bir şey. Bir tabelanın dediği gibi: şimdiyi, geçmişi ve geleceği bir arada gösteren psişik bir “görü” bu.

“Sağlıklı bir gezegen” tabelası, ne tür bir işletmeyi işaret ediyor olabilir? Uzayın derinliklerinden gelen akıllı canlılar, tam da bu noktada, bilmecenin çözümüne yönelik bir ipucu bulduklarını düşünecek olasılıkla. İnsan soyunun, altruistik bir jestle, gezegenin ve diğer canlıların bekası için, kendini imha yoluna gittiği tezine destek olabilecek bir tabela bu. Fakat, o da ne: paslanmaya yüz tutmuş bu tabelanın solgun yazısının altında, daha iri ama daha soluk harflerle “TEST ONLY” yazdığını fark ettiklerinde, bir adım olsun yol kat edememiş olmanın hüznü üzerlerine yeniden çökecek. Okları takip etmek sizi her zaman labirentten çıkarmayabilir: şehrin sokaklarında yürüyen ya da arabayla dolaşanların gerçekten de bu kadar çok oka ve yönlendirmeye ihtiyacı olup olmadığını sorduruyor. Tabelayla işletme arasındaki bağlantıyı kurmak ne kadar zor olabilir? İnsanın zeka düzeyi hakkında kuşkuları doğrular nitelikteki bu sorunun ardından, uzaylılar arasında homurdanmalar, bu kadar yolu gelmeye değmeyeceğini en başından söylemiş olanların serzenişleri daha çok duyulmaya başlayacak. Başka bir anlamlandırma yolunun sayı ve tekil harflerin gizemini çözmeye çalışmak olabileceğini söyleyen bir iki kısık ses de bu gürültüde kaybolacak. (Uzaylı araştırma grubunun içinde, yan unsurları değerlendirerek bir yerlere varmaya çalışacak Hastings’ler olur mu bilemiyorum, ama fotoğrafların asli ögesi arasında sayılmayacak çelik konstrüksiyon, tel ve neon-fluoresan-sodyum ışıklandırmaya duyulan büyük aşkın üzerinde durulacağına inanmak istiyorum.)

Bu insansızlık durumu o kadar baskın ki ID:LA’da, fotoğraflardan birisi izleyicide bir şok duygusu uyandırıyor. Burada da insan yok elbette, ama birbirinden bağımsız iki duvar resminde karşımıza çıkan insan figürleri, başka fotoğraflardaki antropomorfik ögeleri çok aşıyor. İki ustanın iki arabayla gösterildiği ön duvardaki resim, son derece naif çizgilere sahipken, arkada sağdaki duvarda dik açıyla duran resim; Elvis Presley, Arnold Schwarzenegger ve Marilyn Monroe’yu daha yetkin bir ilüstrasyon anlayışıyla ele alıyor. Bütün dizide insana en çok yaklaştığımız an, bizi aslında mekanik ve pop idollere yaklaştırmış oluyor; ama burası da Los Angeles zaten.

“Burası da Los Angeles zaten” – ID:LA serisini bir an için unutup, “Los Angeles”ın normalde neler çağrıştırdığını anımsayacak olursak, Ayşe Ulay’ın bizi nereden nereye getirmiş olduğunu anlamamız da kolaylaşacak. Bir şehre hiç gitmemiş olanların bile o şehir hakkında pek çok şey bilebildiği, pek çok yargı ve imge beslediği bir dünyada yaşıyoruz artık – son bir-iki yüzyıldır bu böyle elbette, ama özellikle de son yirmi yıldır. Bu “bilgi”, gerçekliğin ancak bir kısmını, basmakalıp olan kısmını kapsıyor hiç kuşkusuz, çünkü gerçeklik dediğimiz de artık bir genellemeye sığmayacak kadar çapraşık. Şehirler için de aynı şey geçerli, özellikle Los Angeles gibi toplumsal uçurumlu büyük şehirler için. ID:LA, gerçekliğin yeniden üretiminde, tutarlılık önkoşulunu asla çiğnemeden üretilebilecek bütünlüklerin birbirlerinden ne denli farklı olabileceğini ortaya koyuyor. Ayşe Ulay’ın bu fotoğraflarla kurduğu bütünlük, her ne kadar genelgeçer Los Angeles imgesinden çok uzağa düşse de, başka bir şehirde tam da bu şekilde kurulamayacağı açık; başka bir deyişle, gerçekten de burası Los Angeles.

Buradan bir adım geriye çekilip bakmaksa, bir fotoğraf politikası sorunu. İnce uzun palmiye ağaçlarının ve birkaç çiçeğin dışında hiçbir hayat emaresi görülmeyen, terkedilmiş hissi veren bir şehrin aslında yaşadığını görmek için bir adım geriye gitmek gerek. Kendi terk edilmişliğini ve hatta ölümünü içinde, bağrında taşıdığını ama onu karantinaya, çerçeveye almak zorunda kalmadan yaşamını sürdürebildiğini görmek için bir adım geri atmak gerek. Bu bize ölümü ve yıkılmış bir uygarlığı çevreleyen yaşamı ve hareketi gösterir göstermesine, kimine göre de bu daha doğru ve gerçeğe uygun bir bakışı mümkün kılar, ama ne pahasına: yalıtarak, odaklayarak gösterilen gerçekliğin çarpıcılığı pahasına.

Ulay’ın ID:LA serisi, yalnızca “bir şehir”in ya da “o şehir”in belirli bir izlek boyunca kaydedilmiş izdüşümlerini sunmakla kalmıyor, insanların yaşadığı bir şehri insansız yakalamayı başararak o eski ikileme –ormanda ağacın devrildiğini duyacak kimse yoksa, ağaç devrilirken ses çıkarır mı?- yeni bir yanıt da vermiş oluyor: İnsanın yokluğu, insanın varlığının kanıtına dönüşüyor. Ayşe Ulay, ID:LA’da genel anlamda “şehir” ve giderek “insan uygarlığı” kavramlarının seçilmiş bir yönüne odaklanarak ve bunu estetik bir süreklilik oluşturacak (yani bu düzlemdeki bir çeşitliliğin dikkatimizi dağıtmasına izin vermeyecek) bir biçimde yaparak, yok olmadan kendi yokluğumuzu hissettirmeyi başarıyor.

ID:LA - Şehir, İzdüşümler sergisi, Milli Reasürans Galerisi'nde ziyaret edilebilir.

19.1.14

geleneklerimiz, göreneklerimiz


Hrant Dink için, Hrant'ların öldürülmediği bir Türkiye için yürüyoruz. Bundan 99 yıl önce, yine bir Pazar günü, İstanbul'da yaşayan ve yazan yaklaşık 250 Ermeni entellektüeli toplamaya başlayan, sürgüne yollayan ve ardından öldüren, soykırımı yalanlama yollarından biri olarak da "İstanbul'da yaşayan Ermenilere dokunulmamıştı" diyebilen devlet geleneğinin sona ermesi için.

Resmini gördüğünüz Daniel Varujan, Sivas'ta yaşayan bir çocukken, okuması için İstanbul'a gönderilmiş, 1896 Hamit katliamlarından kurtulmuştu. 1914'te "Mehian" dergisini kurdu, döneminin en önemli Ermeni şairlerinden biri olarak ürün vermeye başladı. Ertesi yıl, 31 yaşındayken, Jön Türk yönetimi tarafından öldürüldü.

14.1.14

can'dan kapak devrimi



 

 


can yayınları'nın geleneksel kapak tasarımını terk etmesi konusunda ne düşündüğümü soranlar oluyor, buradan yanıtlamış olayım:

bir yayınevi, kapak tasarımı meselesini, tek bir şablonu bütün kitaplara uyarlamak suretiyle çözmeye karar verebilir - fransa'da, almanya'da bu tercihi yapmış büyük yayınevleri var. burada iki risk var: 1-şablonun yeterince ikonik olmaması ve özellikle büyük bir yayınevinin yükü altında bir süre sonra ezilmesi, 2-ikonik olsa bile tekil kitapların birbirinden ayrışmasını imkansız kılması, dolayısıyla yayınevi kimliğini, kitap kimliğinin önüne çıkarması.

can yayınları'nın geleneksel tasarımı, bence hem yeterince ikonik değildi, hem de tekil kitapları eziyordu. bunun en açık göstergesi, tasarımın tıkandığını yayınevinin yukarıdaki gibi zımnen kabullenişi: farklı "şeker portakalı" kapaklarına ihtiyaç duyan yayınevinin, aradığı "fark"ı bir türlü yakalayamayışının itirafı bu örnekler.
dolayısıyla ben can öz'ün değişim hamlesini gayet yerinde ve hatta gecikmiş buluyorum.

gelelim yeni kapaklara. ilk sunulan örneklerden gördüğüm kadarıyla, everest'in eski yayın yönetmeni, can'a geçerken everest'in tasarımcısını da yanında götürmüş. bu yeni kapaklarda biraz everest, biraz da yabancı yayınevlerinin esintisi açıkça görülüyor. bence bu zaman içinde düzelecek bir şey, eğer yayınevi bu konuya dikkatle eğilirse. aksi halde, elbette yüzlerce farklı kapağın dolaşımda olduğu bir ortamda, sadece onlar kadar farklı kapaklar üretiyor durumuna düşebilir. bu meselenin de daha radikal ve yapısal çözümleri mevcut tabii, ama belki adım adım gitmekte fayda vardır.

3.1.14

bazen bir yaz gecesi bir yazar



italo calvino, 1978 yazında, üzerinde çalışmakta olduğu romana bir ad bulmaya çalışıyordu. başlangıçta kitabın adının "incipit" (başlangıç) olmasını düşünmüştü, çünkü roman bir dizi roman başlangıcından oluşuyordu, ama daniele ponchiroli'ye 3 temmuz'da yazdığı mektupta bu addan vazgeçmeye hazır olduğu anlaşılıyordu:

"aslında 'incipit' yerine, bir ondokuzuncu yüzyıl romanının tipik açılış cümlelerinden birini de kullanabilirim, mesela:
'eğer bir yolcu günbatımında'
ne dersin? daha kısa bir şey bulmak zor, çünkü bir tür gerilimi de hissettirmesi lazım."

mektubun devamında calvino, bu romanın nasıl doğduğunu anlatıyordu:

"böyle bir başlık, bu kitabın fikrinin aklıma ilk geldiği ana geri gidiyor: masamın yanında bir peanuts posteri vardı, köpek snoopy daktilosuyla 'karanlık ve fırtınalı bir geceydi...' diye yazıyordu..."

calvino, 15 ağustos'ta yine daniele'ye yazdığı mektupta, bu başlıktan da memnun olmadığını anlatıyordu:

"kitabım bir adım ileri, bir adım geri gidiyor, penelope'nin ağı gibi.
başlıktan da hala emin değilim.
'eğer bir yolcu günbatımında' fazla uzun ve hatırlaması fazla zor geliyor. buna benzeyen daha basit bir şey düşündüm:
'aysız bir geceydi'
şimdi tümüyle farklı bir başlık fikrim var:
'sahte beyanlarla'
ne dersin?"

1979'da yayımlanacak eğer bir kış gecesi bir yolcu adlı calvino makinesinin yolculuğu snoopy ile başlamış, yaz gecelerinin sahte beyanlarıyla devam ettikten sonra hedefine -dolambaçlı yollardan da olsa- varmıştı. bazen bir yaz gecesi bir yazarın nereden neyi çıkaracağını kim bilebilirdi ki?

27.12.13

yavuz



adam bisiklet yürütüyor. 155'e haber veriyorsunuz. adamın karısıyla ilişkiniz var diye adamı yakalamıyorlar.

26.12.13

namus belası



epeydir kılıçdaroğlu dinlemiyordum, dün akşam yeni kabinenin açıklanmasını beklerken cnn'de dinledim. kılıçdaroğlu namuslu bir bürokrat; 1999'da da öyleydi, 2013'te de öyle. türkiye gibi bir memlekette azımsanacak bir erdem değil bu tabii (öte yandan, onun namuslu olması, çevresindekileri -sarıgül'dü, öztürk'tü vs.- aklamıyor elbette), ama kılıçdaroğlu'nun erdemi, aynı zamanda onun sınırlarını da belirliyor. onu dinlerken, amerika'nın icazetini, gülen'in desteğini aldığının düşünülmesinden için için memnun olduğunu, ama bunun ileride onun için ne anlama geleceğinin ayırdında olmadığını hissettim. ama onun da ötesinde, mesela bu namusluluk erdemini siyasal platformda dönüştürücü bir güç olarak kullanamıyor olması çok üzücü - türkiye için. bu akşam çıkıp "bu böyle devam edemez, ilköğretim için yeni bir ahlak ve yurttaşlık dersi programı hazırlıyoruz, bu iş akp'nin dar dindarlığına bırakılmayacak kadar önemli,"gibisinden bir şey söyleseydi, diye hayal kuruyorum, sahadaki boş alanları daha iyi kullanabilse, daha iyi deplase olabilseydi... ama zaten o zaman chp'de olmazdı herhalde.

23.12.13

hayat bilgisi dersleri

şubat ayından itibaren hayat bilgisi'nde (hayatbilgisi.co) üç ders veriyorum; kayıtlar 23 aralık itibariyle başladı:



öykü yönetimi
"Bu sınıf, “yaratıcı yazarlık atölyesi”ne benziyor olsa da -her hafta birşeyler yazılıyor, tartışılıyor- bazı yönleriyle farklı. “En iyi bildiğiniz şeyi anlatın” türü öğütler verilmiyor, “yaratıcılık” egzersizleri yaptırılmıyor. Bol bol “gerçek öykü” okunup tartışılıyor – bunların arasında ciddi miktarda “kötü yazılmış öykü” olmasına özen gösteriliyor. Asıl farkıysa, öykü yazımını “yönetilmesi gereken bir süreç” olarak ele almasında ve bunun için yazarın elindeki araçları geliştirmeye odaklanmasında."


çeviri - ingilizce
"Bu sınıfta ağırlıklı olarak edebiyat çevirisi, özellikle de kurmaca metinler ele alınıyor, ama sanat, müzik, siyaset, uluslararası ilişkiler gibi uzmanlık alanlarından metinler üzerinde de çalışılıyor.
Dikkat: Ödev var!
Katılımcılar derse, o haftanın çevirisini yapmış olarak geliyor; sınıf çalışması sırasında, farklı seçenekler ve tercihler tartışılıyor, İngilizce ve Türkçenin söyleyiş özellikleri karşılaştırılıyor, yazar kimliği – çevirmen kimliğinin değişken sınırları gözden geçiriliyor.
“Çeviri-İngilizce” sınıfının hedefi, katılımcıların kaynak metne sadakatle erek metnin güzelliği arasındaki dengeyi doğru kurmalarına yardımcı olmak."


yayıncılık ve editörlük
"“Yayıncılık ve Editörlük”, kendi yayınevini kurmak isteyenlerle, yayınevi yöneticisi ya da editör olan ya da olmayı hedefleyenler için, mesleki eğitim – kültür – vizyon sınıfı olarak düşünüldü.
Dersler yayıncılık tarihiyle başlıyor, ardından Türkiye’de yayın sektörü ve yayınevlerinin durumu ele alınıyor. Yayın programı belirleme, yayınevi organizasyonu, iş akışı, bütçe yapımı, yazar-çevirmen-matbaa-dağıtımcı-kitapçı-basın-okur ilişkileri irdeleniyor. Ardından yayınevi içi çalışmalara odaklanılıyor ve “kitabı her şeyinden sorumlu editör”ün hem kendi yapacağı, hem de yayınevinde başkalarına yaptıracağı işler ayrıntılı olarak inceleniyor. Bunlar arasında yazar ve çevirmenle ilişkiler, metin üzerinde çalışmak, arka kapak – yazar biyografisi – basın duyurusu gibi yan metinleri yazmak da var, kitap tasarımı, tanıtım ve pazarlama gibi konularda yapılacaklar da var. Derste konularının uzmanı konuklar yer alıyor, bir de matbaa gezisi var. Yayıncılığın geleceği, e-kitap ve küresel yayıncılık, copyright/copyleft gibi konular da kapsama dahil."

22.12.13

"reisin boku kokmaz"



abd'de, wisconsin'deki red cliff kızılderili rezervasyonuna gittiğimde, yıllık pow wow gösterileri yapılıyordu, ama ortam tuhaf bir şekilde coşkusuzdu. bu rezervasyonlarda kızılderililer özerk bir yaşam sürüyor, kendi iç işlerinde bağımsızlar, işleri kabile konseyi yürütüyor. törenlerdeki tatsızlığın nedenini bir süre sonra öğrendim: kabile, adı konmamış bir kolera salgının pençesinde kıvranıyordu, çok sayıda yaşlı ve çocuk ölmüştü, ama hala yeni vakalar yaşanıyordu. buna rağmen bir sağlık alarmı söz konusu değildi, tam tersine, kolera lafını ağzına alanlar cezalandırılıyordu. nelere dokunduğumu, kimlerin elini sıktığımı, ne yiyip içtiğimi hatırlamaya çalışırken ve otoparka doğru yönelmişken sıska, kafası tıraşlı bir kız yanıma geldi, "gölete sıçıyorlar," dedi. ne dediğini anlamadım önce, kim, hangi gölet, neden bahsediyor bilemedim. boş boş baktığımı görünce anlattı: rezervasyonun güvenliğinden sorumlu muhafız birliği'nin üyelerinin, bu insanların tek içme suyu kaynağı olan göleti yıllardır umumi tuvalet olarak kullandığı ortaya çıkmış önce, ardından birliğin en üst rütbelilerin de aynı işi yaptığı anlaşılmış. "deli mi bunlar, niye böyle bir şey yapmışlar ki?" diye soracak oldum, kız da bana "luke whitefeather'ı tanıyor musun?" diye sordu. tabii tanıyordum, kabilenin reisiydi. "bizde 'reisin boku kokmaz" diye bir söz vardır, onunkisi kokmasın diye onun sıçtığı yere sıçılır," dedi kız. bu skatolojik muhabbet midemi kaldırmıştı; arabaya atlayıp oradan uzaklaştım, ama yolda giderken, bir arabam olmasaydı boku yemiştim diye de düşünmedim değil.

20.12.13

yeni hayatlar için yeni hayat bilgisi


 


Hayat bilgisi dersinin uzun bir geçmişi var – ilk izlerine Rabelais’nin Gargantua‘sında rastlanıyor. 1800′lerin başında Avrupa’da eğitim programlarına giriyor.

Bu topraklarda ilk hayat bilgisi dersleri 1893′te, “malumat-ı dihkan” ve “malumat-ı belediye” olarak veriliyor, daha sonra “hads dersi” ve “eşya dersi” adını alıyor; “hayat bilgisi” adını taşıyan dersler 1920′lerde başlıyor.

Okula benzemeyen bir okul olarak Hayat Bilgisi ise, “yeni şeyler bilmek lazım” diyenler için bir merkez olmayı, bir tür “Yurttaş Üniversitesi” haline gelmeyi hedefliyor – üreten, katılan, umursayan “yurttaş”lar için.

Hayat Bilgisi’nin yapısı eklektik – sanatlara, yaşam kültürüne, içinde yaşadığımız dünyaya ve yaptığımız işlere yönelik, “yoğunlaştırılmış ve içeriden” bilgi sunuyor katılımcılarına.

Hayat Bilgisi sınıfları genelde sekiz hafta ve ikişer saat sürecek şekilde planlandı, ama bazen laf uzayabiliyor.
Derslerin tam saatinde başlamasına özen gösteriyoruz. Sınıfın tercihine de bağlı olmakla birlikte, her ders 15 dakikalık bir ara veriliyor.
Dersler iki salonda gerçekleştiriliyor – A ve B.
Hayat Bilgisi dersleri yıl içinde tekrarlanabildiği gibi, dönüşümlü olarak da açılabiliyor.
Kayıtlarda öğrencilere, öğretmenlere, öğretim görevlilerine ve emeklilere %15 indirim uygulanıyor. Hayat Bilgisi’nde bir derse katılmış olanlar, aynı yıl içinde sonraki derslere %20 indirimle kaydolabiliyor.
Çaylar şirketten.

Hayat Bilgisi; Azmi Karaveli, Cem Akaş, Esra Aliçavuşoğlu, Esra Özdoğan ve Zeynep Ögel tarafından, g yayın grubu – Helikon İletişim ortak girişimi olarak 2013′te kuruldu.

İlk dönem dersleri şunlar:

Nuri Çolakoğlu - “Demek TV Kanalı Kurmak İstiyorsunuz?”
Bülent Erkmen - “Tasarım – Master Class”
Kanat Emiroğlu - CEO Ne Düşünmeli”
Kurtcebe Turgul - “Reklamda Yaratıcılık Çok mu Lazım?”
Ahmet Levendoğlu – “Tiyatro - Sahne Eylemi”
Ozan Açıktan - “Reklam Yönetmenliği”
Özalp Birol - “Sanat Yönetimi”
Can Sertoğlu - “Müzik Endüstrisi ve Müzik Menajerliği”
Hakan Erdem - “Osmanlı’nın Uzun Yüzyılı”
Ahmet Kuyaş - "Hızlandırılmış Cumhuriyet Tarihi"
Süreyyya Evren - “21. Yüzyılda Siyaset”
Yetkin Başarır - "G8: Görsel Algı ve Tasarım"
Ergün Turan - "Bellekli Ayna: Analogdan Djitale Fotoğraf"
Esra Aliçavuşoğlu - “Yaratıcılık ve Kökenleri: Sanatın Tarihi” ve “Tanrıların İmgeleri: Görsel Sanatlar ve Mitoloji”
Cem Akaş - “Yayıncılık ve Editörlük”, “Çeviri - İngilizce” ve “Öykü Yönetimi”

hayat bilgisi hakkında ayrıntılı bilgi ve ders başvurusu için:




12.12.13

kitap test-isi 2: "deneme"kten hoşlanıyor musunuz?


1. Sabah yine saatin zırıltısıyla uyandınız ve alışık hareketlerle saati duvara fırlattınız – son iki ayda katlettiğiniz üçüncü saatti bu. Banyoya girdiğinizde gözünüz aynadaki yabancıya takıldı – bu aynanın da bozulduğuna kanaat getirip tamirci çağırmaya karar verdiniz. Tam o sırada –sıcak yerine soğuk su musluğunu açmış olmanın da etkisiyle belki– yaşamınıza yeni birşeyler katmanın zamanının geldiğini anladınız. (Soracaksan sor şu soruyu artık.) Saç stilinizi ya da şampuanınızı değiştirmek de kurtarmayacak. Önce neyi değiştirirdiniz?
a) Başucu kitabınızı – Mario Simmel’in Yalnız Havyarla Yaşanmaz’ını atıp yerine aynı yazarın Papaz Her Zaman Pilav Yemez’ini koyardınız.
b) Stephen King serisi – yerine Barbara Cartland serisi alırdınız.
c) Kütüphanenizi – pırıl pırıl bir leğen-mandal setiyle.
d) Nüfus kâğıdınızı – yeni bir renk denemenin vakti geldi artık.

2. Kuaförünüz bu kararınızı duydu ve kendisini yetersiz bulmanıza had safhada içerledi. Yine de terbiyeyi elden bırakmayarak, birlikte geçirdiğiniz acı-tatlı günlerin anısına, Tezer Özlü’nün Eski Bahçe-Eski Sevgi adlı kitabını armağan etti size. Bu kitabı nasıl değerlendirmeyi denerdiniz?
a) Şu ölümlü dünyada bir de ölümlü kitaplarla uğraşmamak için kapağını bile açmadan, eski toprak bir tanıdığınıza verirdiniz.
b) Tabii ki bahçıvanınıza verirdiniz – güllere daha sevecen davranmasının vakti geldi artık.
c) Daha sevgiliniz olmamış ama tavlamaya azmettiğiniz kişiye “eski sevgilime” diye imzalayarak yollamak gibi bir cesaret gösterirdiniz.
d) Tanrıya yollardınız kitabı – size bir Âdem ya da Havva ve şöyle yeşillikli, gürültüsüz bir yer bulması dileğiyle ve iadeli taahhütlü.

3. Bir gün posta kutusunu açtınız ve “Tanrı” imzalı bir mektup buldunuz. Şu bahçe işini bir konuşmak için belirli bir zamanda belirli bir yerde buluşmayı öneriyor. Şansınızı bir dener miydiniz?
a) Hayır. Postanecilerin bir sululuğu olmalı bu. Zaten siz de şu aralar Nietzsche okuyorsunuz.
b) Evet. Ama karşınıza çıkacak kişiyle konuşurken ikide bir “Bu bir kamera şakası mı?” diye sorup, bir yandan da Kuran, İncil, Tevrat gibi kitaplar hakkında zor sorular yöneltirdiniz.
c) Evet. Yalnız çekin altına atacağı imzayı, Yazıdan Karakter Tahlili kitabı eşliğinde çözümlemekten de geri durmazdınız.
d) Tabii ki evet. Bu densizlere kimin Tanrı olduğunu öğretme zamanı geldi artık.

4. Sizden bir kitap yazmanız istendi – Bahçe’yi hak etmek için. Nasıl birşey yazardınız?
a) Bu bahçe muhabbeti biraz fazla uzamadı mı? Ben zaten o şıkkı işaretlememiştim.
b) Nasıl Başardım? – anlamsız test sorularıyla amansızca savaşıp hayatta kalmayı başaran bir mazlumun nefes kesici sergüzeşti.
c) Tanrıların Arabalarının Krikosu - Zen ve Motosiklet Tamiri’nin ikinci cildi.
d) Kızıldenizin Biçareleri - İncil’de birkaç isim değişikliği yeter, nasıl olsa o da adamlarına yazdırtıp okumamıştır.

5. Yazdığınız kitap yayımlandı ancak yayıncınız, iyi niyetli gözüken birtakım bahanelerle telif ücretinizi ödemiyor. Çözüm?
a) Ben kitap falan yazmam kardeşim, boşuna ısrar etmeyin. Başımı zorla belaya sokacaksınız bak.
b) Dert değil, nasıl olsa Aktaş Elektrik’te ve İSKİ’de tanıdıklarınız var...
c) İkinci bir kitap yazıp, adını Sakalı Yolunmuş Yayıncı koyar, kitapta da adamı bir güzel harcardınız. Bu kitabı yayımlayacak yayıncı bulamamak sizi hiç bozmazdı; biriktirdiğiniz üç-beş kuruşu uğrunda harcayacak daha iyi bir amaç olabilir mi?
d) “Halkın İntikamcıları” adında bir örgüt kurup, bütün kitapçılardan kitabı çaldırtır, yayıncınızın da işaretparmaklarını kestirirdiniz, böylece dizgi yapamaz hale gelir, (“küçük yayıncı” olduğundan her işi kendi yapmak zorunda) ve kitap piyasasından ebediyen silinirdi. Hazır eliniz değmişken, şu geç kalkan Deniz Otobüsü Servisleri hakkında da birşeyler yapsanız...

6. Kitap inanılmaz bir başarı grafiği çizdi, 17 dile çevrildi ve siz o kadar saygın bir yazar haline geldiniz ki, Zimbabwe Cumhurbaşkanı adınıza bir davet vermekle kalmayıp, 3 Mayısta (Zimbabwe’nin Kurtuluş Günü) bir günlüğüne koltuğuna oturmanıza izin verdi. Ne olacak şimdi?
a) Anlatamadım galiba. Bırakın peşimi artık, ben bu testi yapmıyorum, o kadar, yapmıyorum işte, daha nasıl söyleyeyim yani, bak zabıtayı çağırırım.
b) Bir yazar olarak kendi ülkenizde zaten krallar gibi yaşadığınızdan, Allahın Zimbabwe’sine gitmezdiniz tabii.
c) Davet mektubunun bir kopyasını Çankaya’ya, bir kopyasını da 23 Nisan Şenliklerini Düzenleme Komitesi Başkanına yollar, Zimbabwe’den istedikleri birşey olup olmadığını sorardınız.
d) Hemen gider, kanun hükmünde ufak bir kararname çıkartıp, çağdaş Zimbabwe edebiyatının 50 cilt halinde Türkçeye çevrilmesi, Türkiye’de yayımlanması ve mümkün olduğu kadar çok ortaöğretim kurumuna dağıtılması, bu arada da size Zimbabwe halkının bir armağanı olarak, orta ölçekte, zarif bir çiftlik verilmesi için gerekli ödeneğin ayrılmasını sağlardınız. Zimbabwe edebiyatı Zimbabwelileri adam etmişse, bizi haydi haydi eder, etmezse de siz oraya yerleşirsiniz. (Nasıl mantık ama?)

7. Zimbabwe’den dönerken uçağınız düştü ve okyanusun ortasında üç-beş palmiyeli bir adacıkta buldunuz kendinizi – tek başınıza. Yanınıza üç tane kitap bile alamadınız üstelik. “Hiç değilse bir Cuma bulsam da muhabbet etsem” diyerek bütün adayı taradıysanız da kimseleri bulamadınız, meyveler dalında çürümüş zaten, hava da çok sıcak, lanet olsun. Burada epeyce bir süre kalmanız gerekecek. Deneyin bakalım.
a) Pes. Tamam. Pes. Biliyordum böyle olacağını. İnsan bir test hazırlayacaksa, önce atlası açıp bakar, Zimbabwe’yle Türkiye arasında hangi okyanus var diye. Her ay bu sayfayı böyle saçmalıklarla dolduracak olduktan sonra, ben de dergi çıkarırım.
b) Sineklerin Tanrısı’nda böyle birşey vardı, çocuklar adaya ilk düştüklerinde, tepeye çıkıp bir ateş yakıyorlardı, geçen uçaklar görsün diye. Sonraları nöbet işi tavsıyor ve ateş sönüyordu. Nitekim bir uçak geçiyor ama onları görmüyordu. Bundan gerekli dersi alır ve dağ başını duman almasını sağlardınız.
c) Nasıldı şimdi, buralarda bir define olacaktı, şu dik açılı palmiyenin gösterdiği yönde 250 adım ilerleyeceğiz, evet, işte insan kafası şeklindeki kaya, sağ göz oyuğuna elimizi sokuyoruz, elimiz pis kokulu ve ıslak bir sıvıya daldıysa da bozmuyoruz, bir anahtar çıkartıyoruz ve sol kulağa sokuyoruz, işte kaya ikiye ayrılıyor ve karşımıza bir sandık çıkıyor, aynı anahtarla bu sandığı da açıyoruz ve Allah kahretsin, kitap ulan bu: Erkeklerin Kadınlar Hakkında Bilmedikleri Herşey - Vakkorama Yayınları.
d) Buradan kurtulmak gerçekten zor gözüküyor, ama bunun bir rüya olma olasılığı epeyce yüksek. Şu ağacın altındaki yumuşak otların üstüne bir uzanayım, şöyle güzel bir uyku – sabah uyandığımda bir de bakmışım burada değil, evimdeyim. 2 Şubat, saat 06:00. Alışık hareketlerle saati duvara fırlatıyorum. Size de olmuş gibi oluyor mu bazen?

Kitap Test-isi Değerlendirmesi:
 en çok (a) işaretleyenler: Size pek ilişmemekte fayda var. Tuvalet kâğıdınızın rengi değişse bir hafta kendinize gelemiyorsunuz. Kendinizi bu kadar kasmayın canım. İlk adım olarak, her zaman gittiğiniz kitapçıya gidin yine, ama bu kez soldan sağa değil, sağdan sola dolaşın. Korkmayın.
en çok (b) işaretleyenler: Arada sırada yaşamınıza yeni unsurlar katmanız gerektiğinin siz de farkındasınız. “Arada sırada”yı “46 yılda bir” olarak tanımlamak tam sizin yapacağınız iş. Mevsimlerin değişim hızını biraz fazla buluyorsunuz: yani yaz dört ay sürse daha memnun olacaksınız, ama çok uzun boylu bir şikâyetiniz de yok. Denemeyi deniyorsunuz.
en çok (c) işaretleyenler: Gözünüzü, mümkün değişiklikler için hep açık tutuyorsunuz, ama herşeye balıklama atlamıyorsunuz. Abartmanın lüzumu yok. Yaşama amacınız, kendinizi de zaman zaman şaşırtma ilkesini kapsayacak şekilde düzenlenmiş. Geniş bir gardroba gerek duymadan kılık değiştirebiliyor olmanız, şizoid yollu yorumlara yol açsa da, devam. Deneyin denettirin.
en çok (d) işaretleyenler: Siz de bir acayipsiniz canım. Bokuna değdirmek şart mı yani. Bir işi de “ay ilginç ne yapsam” diye düşünmeden efendi efendi yapsanıza.

(1993)