kavga gürültü arasında fark etmeyip atlayacağız diye korkuyorum: komployu açığa çıkarmanın bizzat o komplonun parçası olması seviyesine ulaştık.
kuramsal açıdan bakıldığında, dan brown'un, robert ludlum'ın filan ergenekon savcılarının eline su dökemeyeceğini, en babalarının gelip burada staj yapmak için sıraya girmesi gerektiğini söylemem gerek.
bu memlekette komplo romanı yazmanın hiçbir anlamı kalmadı, ben ona yanıyorum; ama komplo romancısı türk yazarları, artık dünyada, işi kaynağından öğrenmiş ustalar olarak nam salacaktır. onlara her yerde iş ve aş var artık.
yeni ihracat kalemimizi de böylece açıklamış oldum.
hamiş: bir sonraki adımda, ergenekon savcıları, kendilerini de ergenekon'dan ihbar eder mi? izlemeye devam edelim.
4.3.11
27.2.11
matrak bir hocamızdın
necmettin hoca bugün öldü. türk siyasetinin en "matrak" figürlerinden biri olmuştu hep, söylediklerinin ne kadarı, ne zaman ciddiye alınmalı konusunda insanı sürekli kontrpiyede bırakırdı. çılgın projeleri, sınırsız hayalleri vardı. necmettin hoca, türkiye'nin başbakanı bile oldu; kısa sürdü gerçi bu görevi, 28 şubat 1997'deki "postmodern darbe"yi göğüslemeye çalıştıysa da, okul arkadaşı demirel'in (itü'de hangisinin daha zeki olduğu konusunda bahis tutuşulurdu, ama ikisi de fena halde zekiydi) vücut çalımıyla kendini ekarte edilmiş buluverdi (erbakan'ın başbakanlık koltuğunu, koalisyon protokolü icabı çiller'e devretmesi gerekiyordu; görevinden istifa etti, demirel'in de çiller'e "buyrun bacım" demesi gerekiyordu; demirel'se büyük bir soğukkanlılıkla, "yoo, nerden çıktı? bizde öyle bir teamül yoktur," diyerek mesut yılmaz'ı başbakan yaptı bir anda). darbe'nin gelişi çoktan belliydi; en unutulmaz aşamalarından biri de 1996 ekim'indeki libya gezisiydi erbakan'ın. "bir islami lider, bir islami lidere, gel seninle beraber, bir ıslama köfteci açalım" fıkrasının hazırlıklarını uçak yolculuğu boyunca sürdüren erbakan, kaddafi tarafından buz gibi karşılanmış, bir bavul dolusu da laf işitmiş, diplomatik skandal olarak nitelenecek yığınla kaddafi incisini sineye çekmiş, gezi boyunca suratında donmuş bir gülümsemeyle poz vermişti. oysa tuhaftır, türkiye'nin liderleri arasında, "kafa"sı "kaddafi kafası"na en benzeyen siyasetçi herhalde oydu. kaddafi de belli ki buna uyanmıştı, kimin bu alemin kralı olduğunu göstermek istemiş, "bilek güreşi"nde (bkz. foto) erbakan kardeşini kolaylıkla yenmiş, maalesef onunla bir güzel kafa bulmuştu. bakalım şimdi kaddafi, bunun vicdan azabına ne kadar dayanabilecek.
günahın sevabın bu yazının konusu değil necmettin hoca, sen matrak bir hocamızdın, konumuz bu. gittiğin yerdeki tüm matrak hocalara selam.
hamiş: fakat gazetenin -ve o günkü hemen tüm gazetelerin- feveranının, goygoyunun derecesine hayret etmemek ve altında pislik aramamak da elde değil hakikaten.
günahın sevabın bu yazının konusu değil necmettin hoca, sen matrak bir hocamızdın, konumuz bu. gittiğin yerdeki tüm matrak hocalara selam.
hamiş: fakat gazetenin -ve o günkü hemen tüm gazetelerin- feveranının, goygoyunun derecesine hayret etmemek ve altında pislik aramamak da elde değil hakikaten.
26.2.11
adım saymanın ekonomisi
gençlik düşü'nü okumuştum ayhan geçgin'in, elim titremeden aldım son adım'ı. aynı çizginin daha iyi bir ürünü bu. hikaye çok yalın aslında: bir depoda çalışan, babaannesiyle birlikte yaşayan alisan, önce işsiz kalıyor, aynı apartmandaki çoluk çocuklu bir kadınla sevişmeye başlıyor, babaanne hastalanıp yatağa düşüyor, ölünce de vasiyetine uygun olarak onu memlekete, tunceli-bingöl arasındaki düzova'ya götürüyor; burada akrabalarıyla günler geçiriyor, istanbul'a dönemiyor, dönemedikçe dönme istencini yitiriyor; bir akşam konuk olduğu ev basılıyor, işkenceye götürülüyorlar, neyle suçlandığı bile belli değil aslında, sonunda bırakılıyor, ama yeniden avlanmak üzere.
bu bir özet tabii, ama aslında değil; olay örgüsü bu kadar yalın. geçgin'in kitaplarını da olay örgüsü için okumak saçmalık olur. betimlemeci bir yanı var, ama ağdalı bir betimleme değil bu, üstelik nesnelerden, kişilerden, görünümlerden çok edimlerin betimlemesi ağır basıyor. yani olay yok, ama hareket var. hareketler elbette gündelik, sıradan, düz - dildeki yalınlıkla birleşince etkileyici bir uyum ortaya çıkıyor, hatta kendi içinde bir gerilim, bir gerginlik bile kazanıyor; sarkmıyor, sonra ne geleceğinin merakıyla, beklentisiyle okumayı sürdürüyorsunuz. memlekete gidişle birlikte gözle görülür biçimde artıyor bu gerilim - ortada hiçbir şey yokken (evet, türkiye'de yaşayan okurlar olarak bu gerilimin bir kısmını biz getiriyoruz metne, ama yine de) bunu başarabilmek enikonu ustalık gerektirir bence.
mikro bakışın odağından kurulan, "mutfağa gitti"yi bir paragrafa yayan bu anlatı ekonomisinde, hızlı geçilen yerler dikkat çekiyor tabii. örneğin yıllardır kimseyle birlikte olmamış alisan'ın apartmandaki kadınla (adı kader) ilk sevişmesi - kapı ağzında: "titreyen küçük kası, şakaklarının zonklayışını anımsıyorsun, sonra kadınla birlikte yerde salon kapısının eşiğine yuvarlandığınızı anımsıyorsun. kadının 'böyle değil, böyle değil,' diye fısıldadığını, kendini bıraktığını, dişlerini kenetlediğini anımsıyorsun. tıpkı bir hayvan gibi, çok hızlı, çok kısa."
kitapla ilgili tek eleştirim, diyaloglar konusunda olabilir: babaannenin sesi ne kadar sahici tınlıyorsa, kader de bir o kadar yapma: "senden bir şey beklemediğimi söylemiştim. bu doğru. ama başka bir şey daha söylemek istiyorum, sen gitmeden önce söylemek istiyorum. bunu da bil: seninle birlikte olmak istiyorum. nasıl olacak bu bilmiyorum, şu anda bunu düşündüğüm yok, ama bildiğim seninle birlikte olmak istediğim." temelde, alisan'ın konuşma kipine fazla yakın bir kip bu, kaldı ki alisan'ın konuşmaları da aslında anlatıcının kipine fazla yakın.
son adım, ideolojik olmadan siyasal olmayı başaran, görünüşteki tüm yalınlığına karşın yoğun bir yazınsallığa ulaşan bir roman; son adım olmaması gerekir.
bu bir özet tabii, ama aslında değil; olay örgüsü bu kadar yalın. geçgin'in kitaplarını da olay örgüsü için okumak saçmalık olur. betimlemeci bir yanı var, ama ağdalı bir betimleme değil bu, üstelik nesnelerden, kişilerden, görünümlerden çok edimlerin betimlemesi ağır basıyor. yani olay yok, ama hareket var. hareketler elbette gündelik, sıradan, düz - dildeki yalınlıkla birleşince etkileyici bir uyum ortaya çıkıyor, hatta kendi içinde bir gerilim, bir gerginlik bile kazanıyor; sarkmıyor, sonra ne geleceğinin merakıyla, beklentisiyle okumayı sürdürüyorsunuz. memlekete gidişle birlikte gözle görülür biçimde artıyor bu gerilim - ortada hiçbir şey yokken (evet, türkiye'de yaşayan okurlar olarak bu gerilimin bir kısmını biz getiriyoruz metne, ama yine de) bunu başarabilmek enikonu ustalık gerektirir bence.
mikro bakışın odağından kurulan, "mutfağa gitti"yi bir paragrafa yayan bu anlatı ekonomisinde, hızlı geçilen yerler dikkat çekiyor tabii. örneğin yıllardır kimseyle birlikte olmamış alisan'ın apartmandaki kadınla (adı kader) ilk sevişmesi - kapı ağzında: "titreyen küçük kası, şakaklarının zonklayışını anımsıyorsun, sonra kadınla birlikte yerde salon kapısının eşiğine yuvarlandığınızı anımsıyorsun. kadının 'böyle değil, böyle değil,' diye fısıldadığını, kendini bıraktığını, dişlerini kenetlediğini anımsıyorsun. tıpkı bir hayvan gibi, çok hızlı, çok kısa."
kitapla ilgili tek eleştirim, diyaloglar konusunda olabilir: babaannenin sesi ne kadar sahici tınlıyorsa, kader de bir o kadar yapma: "senden bir şey beklemediğimi söylemiştim. bu doğru. ama başka bir şey daha söylemek istiyorum, sen gitmeden önce söylemek istiyorum. bunu da bil: seninle birlikte olmak istiyorum. nasıl olacak bu bilmiyorum, şu anda bunu düşündüğüm yok, ama bildiğim seninle birlikte olmak istediğim." temelde, alisan'ın konuşma kipine fazla yakın bir kip bu, kaldı ki alisan'ın konuşmaları da aslında anlatıcının kipine fazla yakın.
son adım, ideolojik olmadan siyasal olmayı başaran, görünüşteki tüm yalınlığına karşın yoğun bir yazınsallığa ulaşan bir roman; son adım olmaması gerekir.
22.2.11
the age demanded
televizyonda devrimleri izliyorum, aklıma yine bir şiir geldi, belli ki yaşlanıyorum:
The age demanded that we sing
and cut away our tongue.
The age demanded that we flow
and hammered in the bung.
The age demanded that we dance
and jammed us into iron pants.
And in the end the age was handed
the sort of shit it demanded.
-Ernest Hemingway
The age demanded that we sing
and cut away our tongue.
The age demanded that we flow
and hammered in the bung.
The age demanded that we dance
and jammed us into iron pants.
And in the end the age was handed
the sort of shit it demanded.
-Ernest Hemingway
-"alt tarafı gerçek." -"evet, ama bunun üst tarafı da gerçek."*
kaddafi'nin bu 20 saniyelik videosunu izlediğimde, en az beş kere yeniden izleyeceğimi hemen anladım. bir tür depo burası, belki bir film seti - arkada, bir jet uçağını yakalamış bronzdan bir el var, daha arkadaysa, eskiden olurdu, bir sahneyi çevrelermiş gibi dizilmiş ampüller. önde iki dev şemsiye görüyoruz, birini muammer tutmuş, diğeri mikrofon tutan adamın elinde. kamera aşağı iniyor, muammer tuhaf bir aracın içinde - bir triportör müdür, nedir bu? diyor ki, "geceyi meydandaki gençlerle geçirecektim, ama yağmur yağdı. gördüğünüz gibi trablus'tayım, venezüella'da değil." deponun içinde elinde tuttuğu şemsiye bunun kanıtı tabii - şemsiye tuttuğuna göre yağmur yağıyor, yağmur yağdığına göre burası trablus. jeanne-pierre jeunet'nin bir filmi sanki. ya da "devlet yönetiminde gerçeküstücülük" manifestosu. adamın manyak bir katil olduğunu bilmese insan, libya'da başlayan devrimin ortadoğu'daki devrim dalgasının en kanlı geçecek örneği olacağını bilmese, gülmesi gelir.
*çok eski bir halı reklamından uyarlama. dinarsu muydu?
*çok eski bir halı reklamından uyarlama. dinarsu muydu?
21.2.11
bıçaklarınızı bilemeyi unutmayınız
2002'den beri kitapları yayımlanıyor hakan bıçakçı'nın, beşinci ve son kitabı karanlık oda 2010'da iletişim'den çıktı. "hayal mi, gerçek mi?" janrının eli yüzü düzgün bir örneği olmuş, yer yer "light franz kafka", yer yer "pop faruk ulay" tadı veren bölümler vardı, severek okudum.
sonra dedim ki bu bıçakçı'nın madem bu kadar kitabı var, eskilerden de okuyayım. gittim kadıköy imge'ye, baharda yine geliriz'e tav oldum, aldım eve geldim. çok yalın, kısa ve dokunaklı anlara dair öyküler, daha doğrusu eskizlerden oluşan bir kitap, 70'lerin duyarlılığı vardı hepsinde, yeni kuşaklara birşey demeyebilir, ama o tat hoşuma gitti benim.
az önce makinenin başına oturdum, şunları iki satır yazayım diye, utanç içinde ancak o zaman fark ettim: baharda aslında barış bıçakçı'nın kitabıymış! işin kötüsü onun da beş kitabı var (şiirleri saymazsak), onu da iletişim basıyor. aralarında başka bir benzerlik yok gerçi. şimdi düşününce, hakan bıçakçı herhalde baharda'yı yazmazdı diyorum, keza barış bıçakçı da karanlık oda'yı.
sonra dedim ki bu bıçakçı'nın madem bu kadar kitabı var, eskilerden de okuyayım. gittim kadıköy imge'ye, baharda yine geliriz'e tav oldum, aldım eve geldim. çok yalın, kısa ve dokunaklı anlara dair öyküler, daha doğrusu eskizlerden oluşan bir kitap, 70'lerin duyarlılığı vardı hepsinde, yeni kuşaklara birşey demeyebilir, ama o tat hoşuma gitti benim.
az önce makinenin başına oturdum, şunları iki satır yazayım diye, utanç içinde ancak o zaman fark ettim: baharda aslında barış bıçakçı'nın kitabıymış! işin kötüsü onun da beş kitabı var (şiirleri saymazsak), onu da iletişim basıyor. aralarında başka bir benzerlik yok gerçi. şimdi düşününce, hakan bıçakçı herhalde baharda'yı yazmazdı diyorum, keza barış bıçakçı da karanlık oda'yı.
17.2.11
mahallenin bıçkınları
bizden büyüktüler. biz üç tekerlekliye binerken onlar çift kale oynardı. biz harçlıklarımızla gazoz alacak yaşa geldiğimizde onlar duvara yaslanıp gelen geçene sataşıyordu. aralarındaki yaş farkını biz o zaman fark etmezdik, bizden çok büyüktüler. birbirlerinden aslında ne kadar farklı olduklarını da görmüyorduk tabii, ortak paydaları bize yetiyordu. mahalle ne demek bize onlar öğretti. sonra bir gün, ben evin penceresinden onları belli ki hayranlıkla seyrederken büyükbabam yanıma geldi, bir süre öylece durdu, sonra dedi ki, mahallenin kedilerine ne oluyor, biliyor musun? arka taraftaki inşaatta neler oluyor biliyor musun? nur sizinle artık neden oynamıyor biliyor musun? büyükbabama baktım, o bana bakmadı. söylediklerini neden söylediğini anlamamış gibi yaptım. yaşım biraz daha büyük olsaydı, ergenliğimin göbeğinde olsaydım, belki derdim ki, mahallenin delikanlısı olmak böyle birşey, sen nereden bileceksin? küfürbaz bir adamdı büyükbabam, "mahallenizi sikeyim," diyebilirdi, başka birşey de diyebilirdi, bulaşılmazdı aslında.
13.2.11
aslı da böyle midir?
kiarostami'nin son filmi copie conforme ("aslı gibidir"), binoche'un bir kez daha parladığı bir film olmuş. karşısında oynayan shimel'in ilk filmi bu; bana seinfeld'de elaine'in patronu modacıyı hatırlattı. iki rol arasında ciddi bir uçurum vardı bence, ama sadece oyunculardan kaynaklanmıyordu bu, binoche "kalp sesi"yle konuşan kadını, shimel'se "kafa sesi"yle konuşan adamı oynuyordu ve bu ayırım biraz fazla kör gözüm parmağıma denklemlerle sergilenmişti, o yüzden adamı kim oynasa biraz "uzaylı" kalacaktı herhalde binoche'un karşısında. bu şablonsu hal, kadınla adamın ilişkisine de haliyle yansımıştı - film bu ilişkiyi de "marslı bir antropolog"un zekice ama hakikate tam nüfuz edemeyen gözlemlerine dayanarak anlatıyor gibiydi. yine de çok seyredilesi bir filmdi, özellikle de kiarostami'nin "back story"yi kullanmadaki ustalığı ve filmi iki alternatif okumaya açık bırakmayı gerçekten becerebilmesi nedeniyle.
filmin başında ingiliz bir yazarı (shimel) italya'da yeni kitabının tanıtımı için çıktığı turda görüyoruz, antikacı bir kadın da (binoche) konuşmasını dinlemeye gelmiş. kitap sanat tarihinde kullanıldığı biçimiyle "orijinal" ve "kopya" kavramları üzerine; anlaşıldığı kadarıyla adam bu ayırımlara aslında karşı, kopyası da orijinalinin gördüğü işi görüyorsa neden ona orijinal muamelesi yapmayalım diyor (kadının, kendi hayatında tam da aynı ilkeyi benimsemiş ama bunun hakkında kitap yazmaya kalkışmamış kız kardeşinin burada anılması, adamı da başka bir düzlemde "aslının kopyası" durumuna düşürüyor). kadın konuşmanın yarısında çıkmak zorunda kalıyor, ama kitabın yayımcısı olan arkadaşına kartını bırakıyor yazara vermesi için, onunla görüşmek istediğini söylüyor. nitekim görüşüyorlar - yazar kadının dükkanına geliyor, biraz hava almak istediğini söylüyor, kadın onu gezdirmeye başlıyor. başlayınca bir tuhaflık da beliriyor - yavaş yavaş adam ve kadın, 15 yıl önce birlikte olmuş (belki evlenmiş) ama ardından ayrı ülkelerde yaşamlarını çizerek ayrılmışlar gibi davranıyor, sonunda bunlar gerçekten evli de başta yabancı numarası mı yapıyorlardı, yoksa yabancıydılar da evlilik oyununa mı kaptırdılar, tartışmalı hale geliyor. iki alternatifi de destekleyecek ve kiarostami'nin bir seçim yapmadığını gösteren yeterli veri var aslında, ama ben ilkine daha yakın durduğumu hissettim yine de. "back story"den kastım da bu: "in media res"te başlayan hikayenin geçmişini filme yedirmede, hatta filmi bizzat bu yedirmenin filmi olarak kurgulamada o kadar başarılı ki yönetmen, bir de üstüne bu "yoruma açık"lığı katınca, başta sözünü ettiğim şablon tadı önemsizleşiyor.
filmin meselesi evlilik, evliliğin zaman içinde dönüştüğü haller, buna uyum sağlama/sağla(ya)mama, birbirini anlama/hissetme, gerçekler-beklentiler-hayaller ve bunların birbirini tutmadığı yerlerdeki boşluklar. burada da kaçınılmaz olarak bir aslı/kopyası değerlendirmesine gidiyor film - bunu hem kadının kız kardeşine benzer bir fonksiyon üstlenen ("hayatın içinden, basit ama hakiki kadın" fonksiyonu) bir kafe işletmecisi (bu kadın da serra yılmaz'ı hatırlattı bana) aracılığıyla, hem de adamla kadının hayal ettiği/gerçekten yaşadığı ilişkileri karşılaştırarak yapıyor.
filmin kendisi de bir aslı/kopası konusu olabilecek öncüllere sahip - rosselini'nin italya yolculuğu'nun yanı sıra linklater'ın before sunrise - before sunset ikilemesini anmakta yarar var.
filmin başında ingiliz bir yazarı (shimel) italya'da yeni kitabının tanıtımı için çıktığı turda görüyoruz, antikacı bir kadın da (binoche) konuşmasını dinlemeye gelmiş. kitap sanat tarihinde kullanıldığı biçimiyle "orijinal" ve "kopya" kavramları üzerine; anlaşıldığı kadarıyla adam bu ayırımlara aslında karşı, kopyası da orijinalinin gördüğü işi görüyorsa neden ona orijinal muamelesi yapmayalım diyor (kadının, kendi hayatında tam da aynı ilkeyi benimsemiş ama bunun hakkında kitap yazmaya kalkışmamış kız kardeşinin burada anılması, adamı da başka bir düzlemde "aslının kopyası" durumuna düşürüyor). kadın konuşmanın yarısında çıkmak zorunda kalıyor, ama kitabın yayımcısı olan arkadaşına kartını bırakıyor yazara vermesi için, onunla görüşmek istediğini söylüyor. nitekim görüşüyorlar - yazar kadının dükkanına geliyor, biraz hava almak istediğini söylüyor, kadın onu gezdirmeye başlıyor. başlayınca bir tuhaflık da beliriyor - yavaş yavaş adam ve kadın, 15 yıl önce birlikte olmuş (belki evlenmiş) ama ardından ayrı ülkelerde yaşamlarını çizerek ayrılmışlar gibi davranıyor, sonunda bunlar gerçekten evli de başta yabancı numarası mı yapıyorlardı, yoksa yabancıydılar da evlilik oyununa mı kaptırdılar, tartışmalı hale geliyor. iki alternatifi de destekleyecek ve kiarostami'nin bir seçim yapmadığını gösteren yeterli veri var aslında, ama ben ilkine daha yakın durduğumu hissettim yine de. "back story"den kastım da bu: "in media res"te başlayan hikayenin geçmişini filme yedirmede, hatta filmi bizzat bu yedirmenin filmi olarak kurgulamada o kadar başarılı ki yönetmen, bir de üstüne bu "yoruma açık"lığı katınca, başta sözünü ettiğim şablon tadı önemsizleşiyor.
filmin meselesi evlilik, evliliğin zaman içinde dönüştüğü haller, buna uyum sağlama/sağla(ya)mama, birbirini anlama/hissetme, gerçekler-beklentiler-hayaller ve bunların birbirini tutmadığı yerlerdeki boşluklar. burada da kaçınılmaz olarak bir aslı/kopyası değerlendirmesine gidiyor film - bunu hem kadının kız kardeşine benzer bir fonksiyon üstlenen ("hayatın içinden, basit ama hakiki kadın" fonksiyonu) bir kafe işletmecisi (bu kadın da serra yılmaz'ı hatırlattı bana) aracılığıyla, hem de adamla kadının hayal ettiği/gerçekten yaşadığı ilişkileri karşılaştırarak yapıyor.
filmin kendisi de bir aslı/kopası konusu olabilecek öncüllere sahip - rosselini'nin italya yolculuğu'nun yanı sıra linklater'ın before sunrise - before sunset ikilemesini anmakta yarar var.
11.2.11
something there is that doesn't mend a wall
bana robert frost'un bir şiirini hatırlattı 18 günde patlayan mısır. koşulları birbirinden çok farklı olsa da, çeşitli duvarlarla çevrili çeşitli devletlerin kanıksandığı bir dünyaya doğdu benim kuşağım. demirperde ülkeleri vardı örneğin, güney amerika ülkeleri vardı, afrika ve ortadoğu'nun diktatörlükleri, prenslikleri, şeyhlikleri vardı. türkiye de bir duvarın ardındaydı elbette. o kadar uzun süredir varlardı ki, bir o kadar daha var olmayacaklarını düşünmek zordu, insanın aklına bile gelmiyordu bu olasılık. suudi arabistan'ın bir gün demokrasiyle yönetileceğini düşünmek mümkün mü bugün? artık mümkün. çok geç kalınmış olabilir mi -belki, suudilerin petrolü sanılandan çok daha erken biterse, suudi arabistan diye bir yer kalmazsa...
ama yine de: duvarların bakımını ne kadar aksatmasanız da, duvarınız uzaydan bile görünse de, hepsinin bir son kullanma tarihi var.
ama yine de: duvarların bakımını ne kadar aksatmasanız da, duvarınız uzaydan bile görünse de, hepsinin bir son kullanma tarihi var.
10.2.11
yazmamak yazarlığa dahil mi?
ne yazıyorsun, diye sordu bir arkadaşım. hiç, dedim, hiçbir şey yazmıyorum. çok da rahat söyledim bunu, bana öyle geldi en azından. yazmayı düşündüğüm, başlayıp bıraktığım beş proje var. ya bende bir bokluk var, ya da projelerde, emin değilim, ama hiçbirine gitmiyor kalemim. işte öyle birşey...
aklıma, vaktiyle radikal kitap'ta çıkan bir yazım geldi bu konudaki. kendimden iktibas etmem ters karşılanmaz umuduyla alıyorum buraya. kendimi yazmamakla tanımladığımdan değil tabii, "ne çok yazıyorsun" şikayetleri almış biri olarak buna kalkışmam terbiyesizlik olurdu herhalde. yine de, artık hiçbir şey yazmasam diye düşünürken yakaladığım oluyor kendimi; kimse için fark edeceğinden değil de, acaba benim için fark eder mi, diye düşünüyorum sonra...
* * *
Truman Capote’nin yaşamından bir dönemi konu alan Capote, bir süre önce Türkiye’de de gösterime girdi. Filmde Capote’nin New York Times’da okuduğu bir “üçüncü sayfa haberi”nin peşinden giderek ve yıllarını vererek In Cold Blood’ı (Soğukkanlılıkla), kendi deyimiyle “kurgusal olmayan ilk roman”ı ortaya çıkarışını izleyenler, Capote’nin yanında dolaşan, onun asistanlığını (ya da Capote’ye göre sekreterliğini) yapan ve sonunda kendi kitabını yayımlayan kadını belki merak etmiştir, belki de etmemiştir.
Harper Lee, Capote’nin çocukluk arkadaşıydı. 1957 yılında Amerika’nın Güney eyaletlerindeki yaşamı konu alan bir dizi öykü yazıp J.P. Lippicott & Co. yayınevinin kapısını çaldı. Yayınevinde Harper Lee’yle ilgilenen editör Tay Hohoff, yazar adayından bu öyküleri bir romana dönüştürmesini istedi ve sonuçta ortaya, 1960 yılında yayımlanan To Kill a Mockingbird (Bülbülü Öldürmek) çıktı. Yayımlandığı anda çoksatar haline gelen ve Amerika’da hala çok satan, okullarda okutulan, piyes olarak oynanan bu kitap, 1961 yılında yazarına Pulitzer Ödülünü kazandırdı ve 1999 yılında Library Journal’ın düzenlediği ankette “Yüzyılın En İyi Romanı” seçildi.
Harper Lee, 1964’te verdiği ender söyleşilerden birinde, bu başarının kendisini çok şaşırttığını ve elini kolunu bağladığını söylemişti – nitekim o zamandan bu yana yeni bir kitabı yayımlanmadı ve böylece, tek ya da az sayıda kitap yayımlayıp “yazmayı bırakan” yazarlar arasına katıldı. Bu listede pek çok ünlü isim var elbette – J.D. Salinger, Ralph Ellison, Henry Roth ve Tillie Olsen bunlardan bazıları. Şöyle sorular uyandırıyor bende bu liste: Yazmayı bırakmak ne demek? Yazmamak, yazarlığa dahil mi? Yazmadıkları için de okuyor olabilir miyiz bu yazarları? Bir yazarın imgesiyle o yazarın gerçekliği arasındaki ilişki nedir?
Michel Foucault, 1969’da yayımlanan “Yazar Nedir?” başlıklı yazısında bu konuyu derinlemesine ele alıyordu. Foucault’ya göre önemli olan, gerçek insan olarak yazar değil, onun etrafında oluşturulan “yazar-fonksiyonu”ydu. Bu fonksiyon, kurumsal ve yasal söylemlere bağlı olarak ortaya çıkıyor ama bu söylemler arasında farklı nitelikler kazanıyor, kendiliğinden doğmuyor ve yazarla her zaman bağlantılı olmayabiliyordu.
Salinger örneğine bakalım. Salinger adının ya da “marka”sının tanımlayıcı özelliklerinden biri, yazarın onyıllardır hiçbir şey yayımlamaması, ortalıkta gözükmemesi, söyleşi vermemesi, fotoğrafını bile çektirmemesi ve özel hayatına girmeye çalışanları mahkemelerde süründürmesi. Bütün bunlar, yazmış olduğu dört kitaptan görünüşte bağımsız, hatta onlarla ilgisiz şeyler, ama aslında değil: Salinger’ın yeni birşey yayımlamıyor olması (ve hatta gizlice birşeyler yazıyor olma olasılığı), yazdıklarının ağırlığını ve gizemini arttırdığı gibi, kendi imgesinin çekiciliğine de büyük katkıda bulunuyor. Ünlü yazarların çoğunun, kendilerine özgü bir imge yaratmış olduklarını fark edeceksiniz: Salman Rushdie fetvasız düşünülemez; Burgess ve doktorların ona yanlış ömür biçmesi ayrılamaz bir bütündür; Borges kör kütüphanecidir vs.
Myles Weber’in yeni çıkan kitabı Consuming Silences (“Yoğun Sessizlikler”), okur olarak bizim, yazarların sessizliğini de bir metinmiş gibi okuduğumuzu öne sürerek konuya yeni bir açılım getiriyor. Henry Roth, onun ele aldığı sessizlik örneklerinden biri: 1934 yılında Call It Sleep (“De Ki Uyku”) adlı müthiş bir modernist roman yazan, ama ancak 1960’larda keşfedilen Roth’un aradaki yıllarda ne yaptığı, bir dönem büyük bir merak konusu oldu. Roth zamanının önemli bir bölümünü bu konuda açıklamalar yapmaya ayırdı; sonunda ortaya bir yazar imgesi çıktı: “Henry Roth” markası, (kendi isteğiyle) anti-Semitizm kurbanı Komünist bir yazar olarak kurgulandı.
İşin asıl ilginç kısmı bundan sonra başladı: Roth ilerleyen yaşlarında, yeni ve ilkinden daha da otobiyografik bir roman yazdı. Mercy of a Rude Stream (“Kaba Bir Nehrin Merhameti”) adlı binlerce sayfalık bu romanın ilk cildi 1990’da, karısının ölümünden sonra, ikincisiyse 1995’te, kendi ölümünden sonra yayımlandı. Yazarın suskunluğunun ve temkinliliğinin nedeni anlaşılmıştı: kızkardeşiyle epey uzun bir süre ensest bir ilişki yaşamıştı çünkü. Ne var ki bu veriyi yazarın imgesinin bir parçası haline getirmek için artık çok geçti; Henry Roth, bildiğimiz Henry Roth olarak kaldı. Yakınlarda yayımlanan ve “Henry Roth kimdir?” sorusunu eski imgeye bağlı kalarak yanıtlamaya çalışan bir biyografi de, gerçek yazarla imgesi arasında bir uyuşmazlık ortaya çıktığında gerçeğin her zaman galip gelmediğini kanıtlıyor.
Tillie Olsen de bu konuda çok çarpıcı bir örnek oluşturuyor. Olsen tek kitabını 1961’de yayımladı: Tell Me a Riddle (“Bir Bilmece Sor Bana”). Kitap, yazarının neden yazamadığını, hatta bundan sonra da neden yazamayacağını anlatan (“susturulmuş kadın yazar” imgesi) bir kitaptı ve feminist akademisyenler tarafından baş tacı edildi. Ne var ki Olsen bu temelin üstüne bir akademik kariyer kurdu: 1960’lar boyunca kampüs kampüs dolaşan Olsen, yazamamak üstüne yaptığı konuşmalarla ayakta alkışlandı, fahri doktoralar aldı. Herşey düzgün düzgün giderken bir pürüz çıktı: Olsen yeni bir kitap yazmak istiyordu. 1960’ların sonunda yayımlanan Silences: When Writers Don’t Write (“Sessizlikler: Yazarlar Yazmadığında”), yazarın kurgulanmış imgesine ağır bir darbe indirebilirdi (çünkü belli ki artık yazabiliyordu), ama öyle olmadı: Olsen kitabın büyük bir bölümünü başka yazarlardan alıntılarla doldurdu; kendi yazdığı kısımlar içinse bunların aslında yazılmadığını, bir konuşmasının “yazıya geçirilmiş hali” olduğunu belirten bir not düştü. Böylece hem yeni bir kitap yayımlama arzusunu tatmin etti, hem de imgesini korudu.
Harper Lee’ye dönecek olursak: Lee, yazmamanın yazarlığa dahil olduğunu, hatta kimi zaman, kimi yazarlar için yazarlıklarının tanımında yer aldığını belki de çok iyi biliyor. Kamuoyundan uzak duruyor, dergi ve gazetelere söyleşi vermiyor, ama yazarlık imgesine halel getirmeyecek ölçülerde insan içine çıkıyor, adına düzenlenen kompozisyon yarışmalarında jüri üyeliği yapıp lise öğrencilerinin, kitabıyla ilgili yazılarını okuyor, onlarla sohbet ediyor. Böylece istisnalar kaideyi bozmuyor, tam tersine o kaidenin kaidesini oluşturuyor.
4.2.11
3.2.11
alan de cachan mı?
başkanlık sistemini konuşalım isteniyor. konuşalım. erdoğan sekiz yıldır başbakan; iki dönem de başkan seçilse (6x2) eder 20 yıl. mübarek bir insan kendisi. başkanlığa aday olmayacağını açıklasın, rahat rahat konuşalım derim.
2.2.11
ortadoğu'da devrim
sıradaki şarkı, devrim cesaretini yüreklerinde taşıyan milyonlar için geliyor: "i'm just a soul whose intentions are good,/oh lord, please don't let me be misunderstood."
31.1.11
küsmek - pelit'in bir teması üzerine çeşitleme
sözcüğün çocuksu, olgunlaşmamış, kaprisli bir yanı var, evet. birilerine küsen insanları da, öğrendiğimde küsme nedenlerini de hemen hep çocukça ve kaprisli buldum, doğru. küsmenin çok türk işi olduğunu söylemişti onlarca yıldır yurtdışında yaşayan bir arkadaşım - onun gözüyle bakınca bana da eni konu doğru geldi bu saptama. dolu dolu bir ingilizce karşılığı yok mesela. insan birisini görmemeye, hayatından çıkarmaya karar verebilir, bu da küsmekten farklıdır tabii - yaşam biçimini, kişiliğini, sözlerini, davranışlarını tahammül edilmez bulursunuz, onu taşımak sizi de ağırlaştırmaya başlamıştır, ya da ona benzemeye başladığınızı, onda katlanamadığınız şeylerin ufak ufak sizde de belirdiğini görürsünüz, uzak durmanın tek çözüm olduğuna karar verebilirsiniz bunun üzerine. çok sevdiğim bir arkadaşım, onun hakkında bildiğim şeyler yüzünden, daha doğrusu bu şeyleri bildiğimi karısı da bildiği için beni hayatından çıkarmıştı; benim kim olduğumu tanımlayan şeylerin başında geliyordu artık bu durum. on yıldan fazla oldu, bugün yolda karşılaşsak, elma çalarken yakalanmış gibi bir ifade kaplar yüzünü, yüksek sesle anlamsız laflar eder ve bir an önce uzaklaşmaya bakar hala.
küsmekse birisinin sizin hakkınızda belirli birşey söylemesi ya da size belirli bir davranışta bulunması üzerine olur çoğu zaman. genelde değil özelde birşeydir; insanlarla alay eden biri olması değildir neden, sizinle (ya da çok sevdiğiniz bir başkasıyla) alay etmesidir.
ben küsmemeye çok özen gösteririm; son birkaç yıldır artan asosyalliğim sayesinde, küsmemi gerektirebilecek durumlarla da fazla karşılaşmıyorum zaten. bir kere küstüm, bundan iki üç yıl önce; hala küsüm o eski arkadaşımla. tam da yukarıda tarif ettiğim gibi bir nedenden dolayı: iki arkadaşıma söylediği, bana nasıl baktığını apaçık ortaya koyan ve beni hiç beklemediğim bir yerimden, hiç ummadığım ölçüde yaralayan, ufak, geçerken söylenmiş ve belki de şimdi sorsalar hatırlamayacağı bir söz yüzünden. kin tutmayı beceremem, yüzüm yumuşaktır, sevgisizlik taşımak beni yorar; ama hala küsüm işte.
neden peki? arkadaşlık işteş birşey olduğu için belki. ben onun arkadaşı değilsem, o da benim arkadaşım olamaz, tanımı gereği - tek taraflı yürümez arkadaşlık. benim arkadaşım olmadığını, çünkü onun arkadaşı olduğuma inanmadığını söyleyen birine, arkadaşımmış gibi davranmayı sürdüremem.
bir de şu: bir tür aydınlanma, perde kalkması, geçmişteki küçük olayların bu yeni paradigma içinde yeni anlamlara kavuşması - şöyle de yapmıştı, şunu da demişti...
bir de, tabii, şu: hayattaki en yakın arkadaşı olan kişinin arkasından, bu arkadaşım, öyle şeyler söylerdi ki. arkadan konuşma, çekiştirme gibi pis bir huyu vardı gerçekten ("yüzüne de söylüyorum" dedi ama avutuyordu kendini) ama bu huy, bizim arkadaşlığımızın kapısından içeri geçmez diye düşünürdüm hep. ortak iki arkadaşımıza söylediği o küçük söz, bunun tabii ki doğru olmadığını gösteriverdi bana, benimle arkadaşlığı da, öbür arkadaşlığı gibiydi en iyi ihtimalle. bunu midem kaldırmadı nedense.
küsmek, onun bendeki payını inkar etmeme, onu ne kadar çok sevmiş ve ona ne kadar koşulsuz güvenmiş olduğumu unutmama yol açmadı, ama ağızlarını daha önce yaktığı eski ortak arkadaşlarımız bu işe çok sevindi - nihayet ben de onun gerçek yüzünü görmüştüm ve salak gibi onu sevmeyi, önemsemeyi, meclislerde savunmayı sürdürmeyecektim artık. haklı çıkmaları, beni bu küslükte en çok üzen şeylerden biri oldu sonra. onun arkadaşım olduğuna inandığım, onu sevdiğim zamanlarda hissettiklerimi özlüyorum bir de, kesilmiş bir kolun hala kaşınması gibi.
küsmekse birisinin sizin hakkınızda belirli birşey söylemesi ya da size belirli bir davranışta bulunması üzerine olur çoğu zaman. genelde değil özelde birşeydir; insanlarla alay eden biri olması değildir neden, sizinle (ya da çok sevdiğiniz bir başkasıyla) alay etmesidir.
ben küsmemeye çok özen gösteririm; son birkaç yıldır artan asosyalliğim sayesinde, küsmemi gerektirebilecek durumlarla da fazla karşılaşmıyorum zaten. bir kere küstüm, bundan iki üç yıl önce; hala küsüm o eski arkadaşımla. tam da yukarıda tarif ettiğim gibi bir nedenden dolayı: iki arkadaşıma söylediği, bana nasıl baktığını apaçık ortaya koyan ve beni hiç beklemediğim bir yerimden, hiç ummadığım ölçüde yaralayan, ufak, geçerken söylenmiş ve belki de şimdi sorsalar hatırlamayacağı bir söz yüzünden. kin tutmayı beceremem, yüzüm yumuşaktır, sevgisizlik taşımak beni yorar; ama hala küsüm işte.
neden peki? arkadaşlık işteş birşey olduğu için belki. ben onun arkadaşı değilsem, o da benim arkadaşım olamaz, tanımı gereği - tek taraflı yürümez arkadaşlık. benim arkadaşım olmadığını, çünkü onun arkadaşı olduğuma inanmadığını söyleyen birine, arkadaşımmış gibi davranmayı sürdüremem.
bir de şu: bir tür aydınlanma, perde kalkması, geçmişteki küçük olayların bu yeni paradigma içinde yeni anlamlara kavuşması - şöyle de yapmıştı, şunu da demişti...
bir de, tabii, şu: hayattaki en yakın arkadaşı olan kişinin arkasından, bu arkadaşım, öyle şeyler söylerdi ki. arkadan konuşma, çekiştirme gibi pis bir huyu vardı gerçekten ("yüzüne de söylüyorum" dedi ama avutuyordu kendini) ama bu huy, bizim arkadaşlığımızın kapısından içeri geçmez diye düşünürdüm hep. ortak iki arkadaşımıza söylediği o küçük söz, bunun tabii ki doğru olmadığını gösteriverdi bana, benimle arkadaşlığı da, öbür arkadaşlığı gibiydi en iyi ihtimalle. bunu midem kaldırmadı nedense.
küsmek, onun bendeki payını inkar etmeme, onu ne kadar çok sevmiş ve ona ne kadar koşulsuz güvenmiş olduğumu unutmama yol açmadı, ama ağızlarını daha önce yaktığı eski ortak arkadaşlarımız bu işe çok sevindi - nihayet ben de onun gerçek yüzünü görmüştüm ve salak gibi onu sevmeyi, önemsemeyi, meclislerde savunmayı sürdürmeyecektim artık. haklı çıkmaları, beni bu küslükte en çok üzen şeylerden biri oldu sonra. onun arkadaşım olduğuna inandığım, onu sevdiğim zamanlarda hissettiklerimi özlüyorum bir de, kesilmiş bir kolun hala kaşınması gibi.
28.1.11
e-kitapta dönüm noktası
bu günleri de gördük: amazon'da e-kitap satışları ilk defa normal kitap satışlarını (paperback'leri) geçmiş. daha iyi e-reader cihazları ve daha iyi kitap listeleri bekleyebiliriz demek ki. daha doğrusu amerikalılar bekleyebilir. biz zaten epey bekleyeceğiz gibi görünüyor.
19.1.11
imzadan karakter tahlili
12 Eylül’de, Brooklyn’de Kitap Panayırı vardı, Sıcak Nal adına oradaydım, Esra ve Can’la birlikte. Sokakta, pis pis yağan bir tür yağmuru umursamadan meydandaki tezgahları dolaştık, garajından ya da bodrumundan yayıncılık yapan şiir ve yazı manyaklarının gözlerinin içine baktık korkusuzca, karavandan bozma sahnelerde konuşan yazarlara kulak kabarttık, sonra hedefimize kilitlendik: imza almak için buradaydık.
Nedir hakikaten bu imza meselesi? Sevdiğiniz yazarı görmek için vesile kuşkusuz; gördüğünüzün belgesi de oluyor, daha ne? Nedir bu görme ihtiyacı peki? Yazar yakışıklı ya da güzelse, bir cazibe meselesi; yaşlıysa, belki ölmeden önce bir anıyı, bir anı yakalama isteği; daha önce hiç görmemişseniz, merak; çok ünlüyse, üne yakınlık ısıttığı için – herhalde böyledir.

Ardından: John Ashbery ve Paul Auster, birlikte. Yan yana oturdular, John epey yaşlanmış artık, hala hatırlıyor ama İstanbul’a gelişini, Fol söyleşisini (“o çocuk sendin demek?”), Samih Rifat’ın çektiği (ve kendisine gönderilen) fotoğrafları. Paul’ün yanakları kırmızı, o da yaşlanmış, zamanından önce, ama hep öyleydi, on beş yıl önce bir okuma suaresine gittiğimde yine zamanından önce yaşlanmış görünüyordu, sırtında hırka. Türkçeye ve Türk isimlerine aşina; “18’ine gelmeden okutmayın çocuğa bu kitabı!” diyerek üç buçuk yaşındaki Can’a imzaladı Görünmeyen’i. O da gelmiş İstanbul’a, Balat taraflarında bir yerden konuştular John’la, ben bilmiyordum.
Onlar gittikten bir-iki saat sonraysa Salman Rushdie çıkageldi, eni konu göbeklenmişti, karısının yemekleri, malum; imza kuyruğunu düzenledi, herkesin yalnızca bir kitabını imzalayacağını duyurdu, kimseye adını sormadı, başını usulen kaldırdı, koruma filan yoktu yanında ama kendini korumasını bilen bir adam olduğu belliydi.
Çıkışta kendimizi Brooklyn’in en güzel kitapçısı Book Court’a attık, nedir hakikaten bu imza meselesi dedik, insanda kitapların arasına girme isteği yaratmak değilse.
(Sıcak Nal, 5. sayı)
18.1.11
u can't touch this
Bugün İslam, yalnızca yazı/yayın alanında değil, bireysel ve toplumsal varoluşumuzun her alanında bir tabu elbette; Müslümanlar da din, Allah ve Kuran hakkında “gerçekten” konuşamıyor, dinsizler de; kendi kendilerine bile konuşamıyorlar üstelik. Kurumsal dinin ancak en yüzeysel uygulamalarını, onu da ne hoşgörü zorlamalarıyla konuşabiliyoruz – Diyanet Alevilik konusunda ne yapsın, okullarda din dersi ne olsun, başlar örtülebilsin mi, aşağı yukarı bu kadar. Bunlardan mı ibarettir din? İsmail Pelit anımsattı – Zaman gazetesi “Türk edebiyatında tabu var mı?” dosyası yaptığında elbette Şeytan Ayetleri’ni kastetmemişti, “Tanpınar’a ya da Yahya Kemal’e laf edilebilir mi?”sorusunun sığlığından öteye gitmeye niyeti yoktu, çünkü Müslümanlar “Şeytan Ayetleri” lafını bile ağızlarına almaktan korkuyorlardı, Zaman da onları incitmeyi göze alamazdı. Bu hep böyle değil miydi? Evet, sanırım böyleydi; Mustafa Kemal, “dinci”lerin elinde kalmaktan korktuğundan beri böyle bu. “Laikçiler”, dinin “şahsi ve muhterem” bir tabu olmaktan çıkarılmasını hiç istemedi; halının altına süpürdükleri şeyleri sonsuza dek orada tutabileceklerine güvenleri tamdı. “Dinci”ler de istemedi öte yandan – hem kolaylarına geldi, çünkü akıllı sorulara –kendileri bile sorsa- akıllı yanıtlar bulamamaktan hep korktular, hem de saman altı varoluşa zorunlu kılınmanın getirdiği güç çok hoşlarına gitti, orada semirdiler. İşin tuhafı, dindar çoğunluğun kendini kamusal alanda daha rahat ifade edebilmesinin ve gösterebilmesinin bir demokratik kazanım olarak görülebildiği ve böylece ucube demokrasimizin biraz olsun normalleştiğinin söylenebildiği bu dönemde –ben de açıkçası bunu söyleyenlerden biriyim- Müslümanlar din, Allah ve Kuran hakkında hala “gerçekten” konuşamıyor (dinsizler zaten konuşamıyor). Din konusunda yüzeyselliğe en büyük talep yine dindarlardan geliyor. Dine kimse dokunamıyor – anlamak ya da hissetmek için bile dokunamıyor, en başta da Müslümanlar. Şimdi, bunu bilmek için Şeytan Ayetleri’ne ihtiyacımız var mıydı? Yoktu elbette, her gün bu dokunulmazlıkların etrafından dolaşa dolaşa yaşamaya çalışıyoruz, aynı gerilimin değişik versiyonlarını biriktiriyoruz, patlasın da seyredelim diye. Dindarın dindar, dinsizin dinsiz olabileceği, açıkça olabileceği, bu oluş hakkında derinlemesine düşünüp konuşabileceği ve bu oluşun/konuşmanın “karşı taraf”a, toplumun temeline, toplumsal hassasiyetlere vs bir saldırı olarak algılanmayacağı bir toplum düzenine geçemediğimiz sürece de bu durum sürecek.
(Varlık dergisinin Şubat 2011 soruşturmasına yanıt.)
(Varlık dergisinin Şubat 2011 soruşturmasına yanıt.)
17.1.11
benim annem babam öyle şey yapmaz
süleyman the lawmaker ve süleyman the lovemaker.
(semra özal vaktiyle, o tatlı aksanıyla lady di'yi nasıl kikirdetmişti, hatırlar mısınız?)
(semra özal vaktiyle, o tatlı aksanıyla lady di'yi nasıl kikirdetmişti, hatırlar mısınız?)
14.1.11
editör başka, büdütör başka - 2
editörlük uğraşı, bilenlerin bildiği gibi, çok yönlü bir uğraş - dile hakim olmak, edebiyata hakim olmak, yazma tekniklerine hakim olmak, piyasa koşullarına ve tanıtım/pazarlama stratejilerine hakim olmak, baskı tekniklerini bilmek, grafik tasarımdan anlamak zorundasınız. böyle alt alta yazınca, buradan en azından iki yıllık bir master programı çıkacağı aşikar. fakat bence editörlüğün temelinde dil ve kurgu aksaklıklarını doğru saptamak ve yazarı, kendi çözümlerini bulma konusunda doğru yönlendirmek var. bu da, yazardan gelen metnin doğru değerlendirilmesini gerektiriyor. dili düzeltmek daha kolay belki - dili bilen biraz daha çok insan var, dil hatası daha nesnel bir hata gibi görünüyor, yazara dil hatasını anlatmak bir parça daha kolay. kurguyu toplamak bence daha zor iş.
(burada üçlü bir denge mekanizması olduğunu unutmamak gerek bir yandan da - yayınevi de yazar-editör ilişkisinde önemli bir unsur. örneğin yayınevi, editörünün tüm kararlarına tam destek veren bir kurum olabilir, bu durumda yazar, editöre direndiğinde kitabının yayımlanmama riskinin olduğunu hesaba katar. öte yandan yazar, yayınevi için vazgeçilmez olabilir (gelir, prestij, kişisel ilişkiler vs), o zaman da editörün eli rahat olmaz, son sözün daima yazarda olacağını bilir.)
bir metin çok çeşitli açılardan ele alınabilir; hatta pek çok metin, özgünlüğü derecesinde yeni bir metodoloji ya da yaklaşım gerektirebilir. ama bir örnek olsun diye, aşağıda bir metin değerlendirmesi veriyorum, bir editör elinden çıkmış ve "R.." adlı bir roman için yazılmış. bu değerlendirme, temyizi olmayan bir hüküm değil elbette; öznellik payı da var. ama bunlar hesaba katıldığında bile, yazara kendi metniyle ilgili farklı -çünkü sisteme, işleyişe, mekaniğe önem veren- bir bakış sunuyor bence.
Genel Bakış ve Konumlama
“R..”, yaklaşık 1100 sayfalık, epik/romantik bir roman: Yirminci yüzyılın neredeyse tamamını ve 21. yüzyılın başını kapsayan, Macaristan-Türkiye-Fransa coğrafyasına ve bir ailenin dört kuşağına yayılan bir yapı. Avrupa tarihiyle aile tarihinin iç içe geçtiği “R..”, kişisel dramları, insanlık trajedilerini, aşkı, özlemleri, ayrılıkları, kavuşmaları, aile ilişkilerini, dostlukları ve sanatsal arayışları da harmanlıyor, her okuyucunun kitaptan kendi meşrebince birşeyler alarak ayrılmasını sağlıyor. Konusu ve anlatımı itibariyle geniş bir okur kitlesine sesleneceği öngörülebilir; yabancı dillere çevrilme, hatta filme çekilme potansiyelinin olduğunu belirtmek gerekir.
Metnin Güçlü Yönlerine Dair
“R..”nın pek çok güçlü yanı var. Bunlardan ilki, kuşkusuz konusunun sahiciliği ve ilginçliği. Kitap odağına A..’in yaşam öyküsünü yerleştiriyor, bunun çevresinde de ilk nişanlılığı, başka biriyle evliliği, İstanbul’a taşınması, Macaristan’da bıraktığı ailesi, İkinci Dünya Savaşı, Nazilerin zulmü, Macaristan’daki direniş, A..’in evliliğinden ve İstanbul’daki yaşamından bunalıp ilk nişanlısına yeniden tutulması, kızları, doğumlar, ölümler, kahramanlık ve özveri hikayeleri anlatılıyor. Bu ana ekseni çerçeveleyen bir anlatıdaysa, küçük torun R..’nın yazdığı “Bir Macar Rapsodisi”nin filme aktarılma hikayesi ve R..’nın P..’le ilişkisi ele alınıyor. Çerçeve hikayeyle ana hikayenin bir noktadan sonra çakışarak üst üste binmesi, iki hat arasında yeni bir ilişki yaratıyor, böylece ana hikayeyi çerçeve metindeki film setlerinden takip etmek de mümkün oluyor.
“R..”, ana karakterlerinin hakkını çok iyi veriyor, onları soktuğu durumları çok iyi çiziyor, bu durumların ardışıklığını hiçbir zorlama hissi vermeden sağlıyor. Özellikle İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında Macaristan’da geçen bölümler, yüksek gerilimi ve uyandırdığı merak duygusuyla, okuyucu için büyük bir keyif sunuyor. Ru..’nin gerçekte ne yaptığı konusunda oluşturulan merak, direniş mücadelesinin sonunda ne olduğunun tarihsel olarak bilinmesine rağmen karakterler bazında oluşturulan gerilim, gayet usta işi. Yine özellikle bu bölümde Avrupa siyasetinin, özelde de Macaristan tarihinin kurguya yedirilmesinde yazarın başarılı olduğu gözlemleniyor.
Fazlasıyla uzun bir metin olmasına karşın “R..” son derece rahat okunuyor; bunda en büyük pay, konunun ilginçliğinden de önce yazarın sağlam dili. Gerçekten de birkaç yazım hatası, birkaç ufak cümle bozukluğu dışında metin, ciddi bir düzelti çalışmasını gerektirmiyor.
Metnin Geliştirilebilecek Yönlerine Dair
“R..”nın yayımlanma konusundaki temel problemi, uzunluğu. 1100 sayfalık haliyle, her yayıncı için ciddi bir soru işareti yaratacağı açık. İşin doğrusu, bu yalnızca bir sayfa sayısı sorunu da değil. “R..”nın anlattığı hikaye, aslında 1100 sayfayı gerektirmiyor. Her ne kadar romanda dört kuşak ele alınmışsa da, aslında A..’in hikayesi anlatılıyor; A..’ten sonraki kuşaklar, ancak A..’in çocukları ve torunları olarak varlar metinde. R.. bunun bir istisnası gibi görünse de değil; aşağıda R..’ya döneceğim. Dolayısıyla bir “Bildungsroman”da nispeten kabul edilebilir olabilecek sayfa sayısı, burada bir baş karakterin yaşadıklarının gereğinden fazla ayrıntıyla verildiği hissini uyandırıyor.
“R..”nın hikaye eğrisini şöyle çizmek mümkün:
Burada yatay eksen sayfa numarasını, dikey eksense gerilimi gösteriyor. Kabaca söylemek gerekirse (pek çok yan unsuru göz ardı ederek), metnin bir ana çatışkısı (siyah eğri), bir de taşıyıcı çatışkısı (kırmızı eğri) var. Taşıyıcı çatışkı, A..’in Ru.. ve Az..’le kurduğu üçgende ortaya çıkıyor ve tüm anlatının ağırlığını yükleniyor. Kitabı, “bu üçgene ne olacak?” sorusuna, daha da spesifik olarak “A..’le Ru.. birbirlerine kavuşacak mı?” sorusuna yanıt bulmak için okuyor okur. Oysa kitabın ana çatışkısı bu değil; ana çatışkı, “Ru.. ve K..kurtulacak mı?” sorusu etrafında şekilleniyor, yani kitabın ortasındaki bölümde ortaya çıkıyor. Ancak yarattığı etki, taşıyıcı çatışkıdan çok daha güçlü, çok daha gerilimli.
Uzunluk konusu bağlamında bu durum şöyle bir sorun yaratıyor: kitabı üç cilde bölmek mümkün değil. Taşıyıcı çatışkı açısından bakıldığında böyle bir şey olabilir gibi görünse de, ana çatışkı buna izin vermiyor. Neden? Çünkü üç ciltlik bir yapıda ikinci cilt okuyucuyu büyük heyecanlara daldıracak, ama birinci ve üçüncü ciltler çok daha evcil, hatta yavan olacak.
Bu nedenle önerim, birinci ve üçüncü cilde tekabül edecek bölümlerin ciddi biçimde kısaltılması ve hızlandırılması olacak. Benim gözümde “R..”, odağına Macaristan işgalini aldığını kabul etmeli ve onun etrafında yapılanmalı.
Buradaki zorluk, tahmin ediyorum (ama yanılıyor olabilirim!) gerçeklik payı yüksek bir hikayenin anlatılıyor olmasından kaynaklanıyor. Bu da “R..”nın bir roman mı, bir aile hatıratı mı olduğuna karar verilmesi gerekliliğini ortaya çıkarıyor. Hatıratta feda edilemeyecek şeylerin olması normal; romanda neyin feda edilmesi gerektiğiniyse yapı belirlemeli.
Bu durumda, ana çatışkıyla taşıyıcı çatışkının daha iyi örtüşmesini de sağlamak gerekir. Şöyle bir grafik hedeflenebilir:
Bu şu demek: kronolojik anlatımın daha sık bozulması, “Ru.. ve K.. kurtulacak mı?” sorusunun daha geniş bir alana (kitap sayfası olarak düşünüldüğünde) yayılıp yanıtının kitabın sonuna yaklaştırılması, buna karşın “A..’le Ru.. birbirlerine kavuşacak mı?” sorusunun daha vurgulu hale getirilip ilk sorunun yanıtıyla aşağı yukarı aynı sayfalarda yanıtlanması, bu iki sorunun kitap boyunca daha sıkı örülmesi.
Bir başka sorun şu: ana çatışkı, kitabın baş karakterinin dışında bir çatışkı; hatta baş karakter, olay mahallinde bile değil! Yani kitabın orta yerinde, okuyucuyu en çok heyecanlandıracak olaylar, baş karakterin uzak bir köşede dertlenmeleri eşliğinde verilmek zorunda kalıyor. Roman yapısı içinde bu büyük bir zaaf, ama anladığım kadarıyla (“gerçek hayat” nedeniyle) çaresi yok. Yoksa bunun çözümü, A..’i mutlaka Macaristan’a göndermek olurdu. Yukarıda anlattığım yöntem, bunun da kırılmasına biraz olsun yardımcı olabilir. A..’in olmadığı “işgal Macaristan’ı” sahnelerini, A..’in etkin rol aldığı daha sonraki sahnelerle örerek vermek mümkün olursa, başka bir karakterin hikayesine geçilmiş olduğu duygusu yaratılmayabilir.
Alternatif olarak, başka bir karakterin hikayesine geçildiği alenen vurgulanabilir de. Bu durumda roman üç, belki dört bölümde, her bölüm bir karakterin ensesinden, yine üçüncü tekilden ama “limited omniscient” bakış açısıyla anlatılabilir. Romanın sonunda bu hikayeler bir araya getirilip bağlanabilir.
Bunun dışında yapılması gereken önemli bir başka şey daha var: çerçeve metnin hakkının verilmesi. Bu haliyle kötü uygulanmış iyi bir fikir olarak duruyor R..’nın hikayesi. A..’le karşılaştırıldığında R..’nın yaşadıkları da, hissettikleri de, aşkı da, sevgilisi de, açmazları ve dertleri de çok yüzeyde kalıyor, hiçbir şekilde boy ölçüşemiyor. Arada girilen birer-ikişer sayfalık R..-P.. bölümleri, birer “place holder” gibi duruyor, yani “buraya bir metin gelecek, unutmamak için şimdilik bunu koyduk” gibi! R..-P.. hikayesi baştan yazılmalı ve kendi içinde sahicilik hissi veren, daha girift bir anlatı eğrisi oluşturabilmeli. Alternatif olarak, R..’nın hikayesi “çerçeve metin” olmaktan çıkarılır ve yukarıdaki paragrafta sözünü ettiğim bölümlerden biri (ilki ya da sonuncusu) haline getirilebilir.
Bir tuhaf eksikliği de anmadan geçemeyeceğim: Macaristan’da elbette çok daha trajik şeyler yaşanıyordu, ama Türkiye’de olup bitenlerin bu kadar üstünkörü anlatılması ciddi bir dengesizlik yaratıyor. A..’in Türkiye’ye geldiği dönem ve sonrası, buradaki Musevi nüfus açısından da, genel anlamda da çok çalkantılı yıllar. Bu daha ziyade Türk okuyucusu için bir sorun olabilir tabii; ayrıca, dediğim gibi, eğer “işgal Macaristan’ı”nın ağırlığı başka şekillerde dengelenebilirse, bu eksiklik o kadar da göze batmayabilir.
Sonuç
“R..”, çok iyi yazılmış, çok iyi anlatılmış bir hikaye. Beğenilerek okunacağını, adından çokça söz edileceğini düşünüyorum. Bazı yapısal sorunları var, ancak bunlar %80 oranında halledilmiş bir metinde, %20’lik bir mesaiye tekabül ediyor; metin bu kadar uzun olmasa, çok daha az fark edilecek sorunlar bunlar. Yine de, birinci sınıf bir çoksatar olması için, bunların halledilmesi iyi olur gibi geliyor bana.
Üç temel “iş”ten söz ediyorum:
1- kısaltma/toparlama,
2- kronolojiyi daha radikal biçimde bozma ve iki çatışkıyı daha iyi örtüştürme
ya da
bölümleri karakterler bazında iyice ayrıştırıp her bölüm için tek bir çatışkı grafiği oluşturacak şekilde odaklanma
3- R.. karakteri konusunda ders çalışma
ya da
R..’yı girişte ve/veya çıkışta kullanmakla yetinme.
editör başka, büdütör başka - 1
semih gümüş, editörlük üzerine düşünen, düşündüklerini yazıya döküp paylaşan yayıncılardan biri. tanıl bora da virgül dergisinde kendi yayıncılık/editörlük deneyimlerinden yola çıkarak kapsamlı yazılar yazmıştı. ben de burada, bir tez tez çalışması için editörlük hakkında anlattığım şeyleri almıştım. semih'in radikal kitap'taki yazısını okuyunca, bizim vaktiyle yky'de yaptığımız "iç eğitim" kılıklı toplantılardan birinde, editörlüğün ne menem birşey olduğu hakkında kestiğim (ve sonra yayımladığım) ahkamı buraya da alayım dedim.
Editör - Senin Görevin, Tabii Eğer Kabul Edersen...
birtakım tanımlar
editör türleri.
editor: yazarların sahibidir. onları bulur, onları besler, onlarla konuşur, yol gösterir, "onu yap bunu yapma" der, anlaşmalarını yapar, turnelerini ayarlar, yeni romanının bölümlerini okur ve eleştiride bulunur, yeni yazarlar ve kitaplar bulur, kitapların satışında sorumluluk payı vardır. dizi editörü de bu kapsama girer - program oluşturma, bütünlük kurma, denge gözetme gibi görevleri vardır. kitaba ve yazarına gözbebeği gibi bakar. o gidince yazar da gitmek ister. bağımlılık yaratır.
şöyle ayrıştırabiliriz yaptığı işleri:
developmental editing: ayrıntılara değil, resmin bütününe bakmak, kitabın amacını, içeriğini, genel organizasyonu, satışı, hedef kitleyi düşünmek ve gereksiz olan büyük metin parçalarını saptamak.instructional editing: yazarın coach'ı bir nevi – işin "onu yap bunu yapma" deme kısmı.line editing: ayrıntılara bakmak, o metafor oraya olmuş mu, anlam açık mı, tutarsızlık var mı, gramer hatası, uygunsuz deyişler var mı, pasif-aktif dengesi, cümle ve paragraf gelişimi gibi şeylere takmak. bir parça developmental editing tarafı varsa da, bu daha spesifik, daha az global.content editing: aynı şey. önce bu yapılır, sonra copy editing tabii ki.copy editing: bkz. copy editor.
assistant editor: büyük yayınevlerinde öyle her önlerine gelene "gel kızım şuraya otur sen editör oldun" demezler. bir editörün yanına çırak verirler. işte gavurda bu çırağa verilen ad.
associate editor: kalfa editör. kolay değil bu işler.
senior editor: bu işleri bilen adam. senyör olmuş editör. aşmış. selahattinlere karışmış.
copy editor: redaktör dediğimiz şey. kitapların –telif olsun, çeviri olsun- hatasız çıkmasını sağlamakla yükümlü kişi. metni didik didik eder, her satırını okur. işin mekanik kısmına bakar diyelim.
acquisiton editor: gelen dosyaları okumakla, iyilerine yayın programında yer açmakla görevli kişi.
fact-checking editor: metindeki verilerin doğruluğunu kontrol eder, yazar "milliyet'in 23 şubat 1973 sabahı attığı manşette 'yunan oyunu bozuldu' deniyordu" demişse, gazetenin o sayısını bulur. yazarın lafına asla güvenmemekle yükümlüdür. kimi zaman copy editor da bu işi yapar. çoğu zaman stajyerlere yaptırılır. "yazarın sorumluluğu, bana ne," denmez.
managing editor: editörlük de yapan bir yayın koordinatörüdür. üretim aşamalarından sorumludur.
executive editor: işin sahibi olan editör, idareci editör, yönetici editör. editor-in-chief de denir.
editor-in-chief: baş editör, yayın yönetmeni. editörlerin lideridir, karizma sahibidir. kıdemli ve deneyimlidir. boru değildir. ağır konuşur.
diğer şahıslar.
technical editor: manüskriyi dışarıdan okuyan uzman kişi. herşeyi biz bileceğiz diye birşey yok.<
book doctor: kitabı adam etmesi için bir yazar ya da yayınevi tarafından tutulan kişi.
proof-reader: düzeltmen. yayınevinin yayınlarının tutarlılığından da sorumludur. saplantılı bir kişiliktir. hattı müdafaa etmez, sathı müdafaa eder.
dünyada editörlük
yayıncılık dünyasında editörlerin görev kapsamı ve saygınlığı değişkenlik gösterir. bu değişkenliğin ana değişkeni, yayıncılık sektörünün endüstrileşme derecesidir. editörlerin gücü, endüstrileşme oranıyla doğru orantılıdır genellikle.
bir başka değişken, bir ülkede yazarlığın kutsallık derecesidir. editörlerin gücü, bu değişkenle ters orantılıdır. zaten genelde yayın endüstrisinin gelişkin olduğu ülkelerde yazarlara "kutsal söz sahibi" olarak bakmazlar.
abd, yayıncılığın endüstri olarak dalağının yarıldığı güzide bir ülkedir. editörlerin en güçlü ve mühim olduğu ülke de budur. ne kadar mühim? yılda yaklaşık 35-40 bin dolar edecek kadar. fena değilse de, karşılaştırmalı olarak bakıldığında çok fazla bir para değil bu. örneğin editörüne bu parayı veren yayınevlerinin portföyündeki yazarların çoğu bundan fazla kazanır. söz konusu yazarların hemen hepsi, "assistant editor"lardan fazla kazanır. bu durum, editörler arasında diş gıcırdatmasına ve ülsere yol açar, çünkü kitapları adam eden onlardır.
endüstrileşme, üretilen malın tüketici beklentisini karşılaması, malın belirli bir standarda uyması, müşteri taleplerinin doğru olarak ölçülmesi ve buna uygun üretim yapılması kaygısını getirir. müşteri büyük şehir ofislerinde geçen aşk romanları okumak istiyorsa, "çocuğuna balon alamayan alt sınıf mensubu babanın boğazındaki düğüm" gibi konular işleyen öykü kitapları dayatılmaz. editörlerin görevi uygun malları bulmak, ürettirmek, neyin uygun olduğunu doğru saptamaktır.
öte yandan, latin amerika ve türkiye gibi ülkelerde, yazarlara romantik gözlükler arkasından bakma huyu yaygındır. o yüzden de adam ne demişse odur. karışılmaz pek. e o zaman da editöre pek hacet kalmaz.
yine de her durumda editör, burnu iyi koku alan, hangi konularda karar vermesi gerektiğini, hangi konularda kararı başkasına bırakabileceğini bilen, doğru yerde doğru karar verebilen insandır. düşünen insan, gülen insan, alet yapan insan vs. değildir.
editörün marifetleri
burun ve karar meselesini açalım.
burun. bu daha çok adıyla sanıyla "editor" dediğimiz kişinin iyi çalışan bir uzvudur. editörün kendine özgü bir uzmanlık alanı vardır, misal çağdaş romandan anlar, misal şiirden anlar, misal denemecidir. ülkeler bazında uzmanlığı olabilir. uzmanlık kesbettiği piyasada olup biteni yakından takip eder, neler olup bittiğini bilmekle kalmaz, genellemeler yapabilecek durumdadır, yönelimleri saptar, üç yıl sonra neler okunacak kestirir. çevresi geniştir, yazarlarla sık sık bir araya gelir, onlara insan gibi davranır, bir nevi arkadaş olur, onların güvenini kazanır. yabancı kitap dergilerini, edebiyat dergilerini izler. başka yayınevlerindeki editörlerle muhabbeti vardır, herşeyi copyright'çıdan beklemez. mesleki uluslararası organizasyonlara katılır, neler konuşuluyor dinler, kendine pay çıkarır.
editör, yalnızca var olan ve keşfedilmeyi bekleyen kitapların peşine düşmez. yazarlarla yakın ilişkisi sayesinde, onların halihazırda yazmakta olduğu kitapları bilir, müdahil olur, sahiplenir ve yayınevine kazandırır.
editör bununla da kalmaz, tümüyle folsuz yumurtasız kitapları yoktan var eder. derlemelere kalkışır. kitap yazmayı düşünmeyen, ama potansiyel gördüğü insanları zehirler ve onlara kitap yazdırır.
editör, bütün bunları hem kendi kariyeri için, hem de şirketine duyduğu aidiyet duygusuyla yapar kuşkusuz. dolayısıyla da her kitabı tekil birer proje olarak değil, bir bütünün parçası olarak oluşturmaya çalışır. böyle bir tutarlılık, bir bütünlük, bir süreklilik arayışındadır.
karar. bu işin hem masabaşı aşamasında, hem de sonraki aşamalarında verilmesi gereken pek çok karar var. yazara ne kadar karışılacağı, en önemli masabaşı kararlarından biridir. yazara karışabilmek için, yazarın ona güvenmesi için geçerli nedenler sunabilmesi gerekir editörün. yani dile ve yazına hakim olması gerekir, "beğendim/beğenmedim"in ötesinde yargılar getirebilmesi ve bunları anlaşılır örneklerle destekleyebilmesi gerekir. bu işi daha önce yapmış, sonuç almış biri olsa iyi olur. bu en nihayetinde bir insan ilişkisi olayı tabii, al-ver olayı, adam gelmiş elinde kitapla, uğraşmış etmiş, belki daha önce yayımlatmış birkaç kitabını, kabul görmüş iyi kötü, niye dinlesin yani editörün lafını? kitapta niye değişiklikler yapsın, bazı bölümleri yeniden yazsın, bazı karakterleri yok etsin, birinci tekil şahıs yerine üçüncü tekilden anlatsın? pazarlamayla ilgili öneri ve talepleri niye ciddiye alsın? onu ikna edecek şeylerin başında, deneyimli, ne dediğini bilen biriyle, kitabın iyiliği için konuşan biriyle karşı karşıya olduğunu bilmek gelir. ardından da, işte insan ilişkisi bölümü, konuşmasını ve ikna etmesini, gerektiğinde karşısındakinin söylediğini kabul etmesini bilen biriyle konuştuğunu hissetmesi gelir. ha, aynı şey çevirmen bazında da geçerli tabii, uzatmıyorum.
sonuç
editörlük sevgiyle yapılan, emek isteyen bir iştir. ay akşamdan ışıktır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















