23.8.15

hakiki gerçekler: dinozorlar neden yok oldu?



kısa yanıt: vücut ağırlıkları birkaç saat içinde aşırı arttığı için.

uzun yanıt: önce biraz fizik. ağırlık dediğimiz şey neydi hatırlayalım, kütle çarpı yerçekimi ivmesi, yani mg. dünyanın çekim gücü, yüzeyindeki her şeyi merkeze doğru çekiyor (bu çekim kuvvetini de GmM/r^2 olarak ifade ediyoruz).

ancak iş bununla bitmiyor. dünya döndüğü için, bu dönüşün yarattığı bir merkezkaç kuvvet var, bu da yerçekiminin tam aksi yönünde etki gösteriyor. şöyle:



ne kadar büyük bir etki bu? hesaplamak için şu denklemi kullanıyoruz:

F=mv^2/r

burada v=dünyanın dönüş hızı, yani 465 m/s; r=dünyanın yarıçapı, yani 6.37x10^6 m. denklemdeki m ise cismin kütlesi. diyelim ki 60 kilosunuz,


yani 60 kiloysanız merkezkaç kuvveti 2 Newton civarında oluyor, sizi 2 N oranında hafifletiyor. binde 3'lük bir fark bu (ağırlığınız 588 N ediyor çünkü).

peki ya dünya daha hızlı dönerse? mesela jüpiter 11400 m/s hızla dönüyor. diyelim ki dünya üç katı hızla dönüyor olsa, hissedeceğiniz merkezkaç kuvveti dokuz kat artacak, yani yaklaşık 1.5 kg hafif hissedeceksiniz kendinizi.

peki dünyanın kendi çevresindeki dönüşü neden birden yavaşlasın? büyük bir gök cisminin, dönüş yönünün tersine doğru ve çok yakından geçmesi, böyle bir etki yaratabilir. bu cisim daha sonra güneşe çarpabilir, güneş çevresinde (mesela pluton gibi) yörüngeye girebilir, ya da yeterince hızlıysa kurtulup uzaklaşabilir.

şimdi t-rex için durumu tersten düşünelim. 6 ton ağırlığındaki bu hayvan, hızlı dönen dünyadan şimdiki hızıyla dönen dünyaya geçtiğinde (yani dünya, çok yakınından geçen gök cismi nedeniyle daha yavaş dönmeye başladığında) birden 150 kg daha ağır hale gelecek. birkaç saat içinde birden bu kadar kilo alsanız, siz de depresyona girip ölürdünüz bence.

saygılar.

15.7.15

boktan sanat



Sanat tarihinden bir yaprak: İtalyan sanatçı Piero Manzoni, 1961'de "Sanatçı Boku" adını verdiği 90 adet konserve üretti, her birinin içinde de kendisine ait 30 gr. dışkı olduğunu iddia etti. Bu konserveler, aynı ağırlıkta altınla eşdeğer olacak şekilde fiyatlandırılmıştı, ama örneğin 2008'de bir tanesi Sotheby's'de 400 bin liraya alıcı buldu. Kutuların içinde ne olduğu kesin değil - açıldığında yapıtın değeri kaçacağı için kimse bakamamış, kutular çelikten olduğu için röntgende de görülememiş. Bir keresinde bir galeri, kutudan kötü kokular geldiğini bildirmiş, ama bu durum çağdaş sanatın geneli için geçerli olduğundan dikkate alınmamış (diyerek çağdaş sanata bok atma vazifemi de yerine getirmiş olayım!).

Sanat piyasasının ve tüketim ekonomisinin gerizekalılığını gösteren bir parodi olarak değerlendirilen bu yapıtı siz de, boktan bir fikrin iyi para edebileceğine örnek aradığınızda kullanabilirsiniz en azından.

17.6.15

Kritik Kavşak



Koalisyon nedir, nasıl yapılır?
Koalisyonlar, parlamenter sistemin zayıf karnı mı, istenir bir özelliği mi? 
Başkanlık sistemi, her zaman güçlü bir yürütme anlamına gelir mi, istikrarsızlık doğurabilir mi?

Kritik Kavşak, parlamenter sistemle başkanlık sisteminin güçlü ve zayıf yanlarını ele alırken, özellikle bugünlerin koalisyon tartışmaları için çok önemli veriler ve bakış açıları sunuyor.

***

Kritik Kavşak, parlamenter sistemle başkanlık sistemi arasında nasıl bir tercih yapılması, öncelikle de bu terimlerin nasıl tanımlanması gerektiği konusundaki tartışmanın kuramsal, tarihsel ve normatif ihtiyaçları göz önünde bulundurularak ortaya çıktı.

Bu tartışma Türkiye’de ilk kez yapılmadığı gibi, dünyada da ilk kez yapılmıyor; siyaset bilimi literatüründe de, dünya siyaset tarihinde de önemli bir yeri var. Konunun geçmişini dikkate alarak yola çıkan bu kitabın yaklaşımı, tartışmanın bir “sistem” tartışması olması gerektiğinin altını çizmek üzerine kurulu. Belli bir karmaşıklık barındıran her sistemin verimliliği, çok sayıda bileşenin birbiriyle ilişkisinin nasıl kurulduğuna bağlıdır. Dolayısıyla bir sitem tasarlarken ya da bir sistemde ciddi bir revizyon yaparken, tek bir bileşenin –bu en önemli bileşen olsa bile- nasıl oluşturulacağına ya da değiştirileceğine bakmak yeterli olmaz; diğer bileşenlerle ilişkisinin nasıl olacağına, nasıl değişeceğine de bakmak, yani sistemi bir bütün olarak ele almak ve tutarlılığını sağlamak gerekir. Bir siyasal sistemde güçlü bir meclisin, güçlü bir başbakanın ya da güçlü bir başkanın olması, tek başına sistemi “iyi” ya da “kötü” kılmaz; diğer bileşenlerin gücünün nasıl tanımlandığına bakmak gerekir.

Kritik Kavşak, siyasal sistemlerin kişiler üzerine değil, kurumsal tanımlar üzerine kurulması gerektiğini gösteren; demokrasinin kurumsallaşması ve Türkiye’nin siyasal kültürünün bir parçası haline gelmesi için temsil mekanizmalarının yasama organı bağlamında daha doğru kurulması gerektiğini savunan; istikrar sağlamak için uygulanan sistem mühendisliğinin tam tersine istikrarsızlığa yol açabildiğini, gerçek istikrarınsa tüm güçlerin tek bir aktörde toplanmasıyla değil, adil ve özgürlükçü bir biçimde bölüştürülmesiyle sağlanabileceğini öne süren bir makaleler derlemesi.

Koç Üniversitesi Yayınları'ndan çıkan Kritik Kavşak, siyaset biliminin Türkiye’de ve dünyadaki en önemli, en yetenekli isimlerinden bazılarını bir araya getiriyor:

Juan J. Linz,
Donald L. Horowitz,
Seymour M. Lipset,
Arend Lijphart,
Ergun Özbudun,
Sabri Sayarı,
Serap Yazıcı,
Adam Szymanski,
Üstün Ergüder,
Ersin Kalaycıoğlu,
Ayşen Candaş,
Selim Erdem Aytaç ve
Ali Çarkoğlu.

16.6.15

bir koalisyon alır mıydınız?


türkiye koalisyon kavramıyla 1961'de tanıştı; ilk koalisyonu inönü ve demirel, 20 kasım 1961'de kurdu; inönü 20 şubat 1965'e kadar önce ap'yle, sonra ytp'yle, en sonunda da bağımsızlarla işbirliği yaparak ülkeyi yönetti.

koalisyon ve azınlık hükümeti deneyimimiz pek fena sayılmaz:
ecevit - msp'yle, 26 ocak - 17 kasım 1974
ecevit - azınlık, 21 haziran - 21 temmuz 1977
demirel - mc, 31 mart 1975 - 21 haziran 1977
demirel - mc, 21 temmuz 1977 - 5 ocak 1978
demirel - azınlık, 12 kasım 1979 - 12 eylül 1980
demirel - shp'yle, 20 kasım 1991 - 16 mayıs 1993
çiller - shp'yle, 25 haziran 1993 - 5 ekim 1995
çiller - azınlık, 5-30 ekim 1995
çiller - chp'yle, 30 ekim 1995 - 6 mart 1996
yılmaz - dyp'yle, 6 mart - 28 haziran 1996
erbakan - dyp'yle, 28 haziran 1996 - 30 haziran 1997
yılmaz - dsp&dtp'yle, 30 haziran 1997 - 11 ocak 1999
ecevit - azınlık, 11 ocak - 28 mayıs 1999
ecevit - mhp&anap'la, 28 mayıs 1999 - 18 kasım 2002

en uzunu 41 ay, en kısası 3 ay sürmüş koalisyon hükümetlerinin, genelde 1 - 1,5 yıl sürmesi beklenebilmiş.

1970'lerdeki koalisyonları hatırlayanlar, siyasetimizdeki uzlaşmazlık kültürünün temellerini de hatırlayacak. ama oportünist bir temelde değil de iyi kötü ilkesel bir temelde ve spesifik pratik hedeflerle koalisyona giren ortakların, pekala etkili bir hükümet oluşturabileceğini de söylemek gerek.

yürütme-yasama-yargının birbirini denetleyemediği bir kısırdöngüden çıkış için, öncelikle yürütmenin bir koalisyon yapısı içinde kendini denetlemeye başlaması ve buradan denetimi yasama ve yargıya doğru yayması, belki tam da türkiye'nin bugün ihtiyacını duyduğu şey olabilir (her ne kadar ben dışarıdan destekli akp hükümeti bekliyor olsam da).

8.6.15

kır düğününe yağmur



bu kadarını beklemiyordum, onu söyleyeyim. bir defa hdp'nin barajı geçmesine "izin vermelerini" beklemiyordum; oy oranını yükselttiğini görüyordum, ama akp'nin kontrolünün daha mutlak olduğunu sanıyordum, değilmiş. sivil toplum dediğimiz şeye ülkece ne kadar ihtiyacımız olduğu böylece bir kez daha kanıtlandı. en karanlık ve boğucu iktidar uygulamalarına bile toplum, kendi imecesiyle karşı koyabiliyor. ikincisi, akp'nin milletvekili sayısının 276'nın altına düşmesini beklemiyordum haliyle; ama hdp'nin türkiye genelinde bütün illerde oy oranını bu denli artırması, türkiye'nin sürdürülebilirliği açısından yeni bir umut kaynağı oldu. güzel bir geceydi; sabah da güzeldi, ama artık öğle yemeğimizi de yediysek, biraz iş konuşalım derim.

kimsenin kır düğününe yağmur olmak istemem tabii, ama sevinçten çıldırmadan önce bir-iki şeyi hatırlamakta fayda olabilir. birincisi, akp hala hükümette. ikincisi, daha epeyce bir süre hükümette olmayı sürdürecek muhtemelen. chp'nin ya da mhp'nin ne yapacağını düşünmeye başlamadan önce, erdoğan ve akp'nin ne yapacağını düşünmek lazım, çünkü hamle sırası onlarda; şah çektikleri sürece de üstünlük onlarda kalacak.

erdoğan'ın önceliği ne? yargılanma yolunun açılmasını ne olursa olsun engellemek. bunun için cumhurbaşkanlığı koltuğuna ve ikinci bir beş yıl için seçilmeye ihtiyacı var, dolayısıyla bundan kolay kolay vazgeçmesi beklenemez. bu, belli koşullarda erdoğan'ı bazı uzlaşmaları kabul etmeye de yöneltebilir, o yüzden göründüğü kadar kötü değil. erdoğan'ın ihtiyacı olan ikinci şey, akp iktidarının ne pahasına olursa olsun sürmesi. cumhurbaşkanı olması ona bir zırh sağlıyor elbette, ama birlikte iş yaptığı insanları korumuyor; onların ipliğinin pazara çıkması da bir kapalıçarşı yangını doğuracağı için erdoğan'ın işine gelmez. dolayısıyla erdoğan akp'yi de kollamak zorunda. bu da pratikte 258 milletvekiline destek verecek 18 milletvekili satın almak demek. pek zor birşey değil, ecevit bile o şair haliyle 11 milletvekili alıp hükümet olmuştu. yani önümüzdeki bir ay içinde benim beklediğim şey, akp'nin ister partiye transfer etmek suretiyle, isterse dışarıdan destek suretiyle milletvekili sayısını 276'ya çıkarması ve oynak da olsa bir denge sağlayarak hükümet kurması.

bu istikrarsız dengenin uzun ömürlü olmayacağını erdoğan elbette bilir. bu nedenle yeni akp hükümetinin amacı, erken seçime olabilecek en güçlü haliyle girmek olacak. bu da pratikte iki şey demek: kaptırdığı oyları geri almak için kendi elini güçlendirmek ve rakiplerinin (toplumun) elini zayıflatmak. hdp'nin doğu'da aldığı akp oylarının yanı sıra, batı'da büyük şehirlerde aldığı oyların da sahiplerini pişman etmeye çalışacak erdoğan. bunun için hdp'nin itibarsızlaştırılması, apo-demirtaş arasına fay hattı döşenmesi, toplumsal barışın ve asayişin dinamitlenmesi gibi yollara başvurulması mümkün.

ne var ki bütün hamleleri de erdoğan yapmayacak. eli çok rahat olmayacak bir kere - yasamanın işleyişinde kalesinde çok sayıda gol görecek. ikincisi, ekonominin gidişatı, akp'nin kendi tabanında da oylarının zora girmesine yol açacak. üçüncüsü, sonun başlangıcını görenler, giderek artan bir hızla gemiyi terk etmeye yönelecek - yalnızca "yandaş" kitlede değil, doğrudan parti içinde de. iki yıl sonra erken seçime gidildiğinde, ülke bugünkünden daha iyi bir halde olmayacak muhtemelen. seçim de akp'nin istediği zamanda değil, meclis aritmetiğinin değişmesiyle dikte edilecek zamanda yapılabilir.

bu süreçte hdp, "mhp'nin yanındaki kürt milliyetçisi parti" olarak değil, "chp'nin ilerisindeki sol parti" olarak oyunu yüzde 20'lere çıkartmanın çalışmasını yapmalı.

izleyenler için çok dersler olacağı kesin.


6.6.15

kulak misafiri olduğum dokunaklı bir sohbet



kadıköy tarafında nezih bir kafe. yan masada üç amca, bir teyze brunch'ta. yaşlarıyla mütenasip bir biçimde bağıra bağıra konuşuyorlar.
"ben chp'liyim, bu seçimde demirtaş'a vereceğim," diyor teyze, "çok temiz çocuk, karısı da okumuş, çok düzgün konuşuyor."
demirtaş'ın esprilerini anlatıyorlar birbirlerine, gazoz açılışı yapmasını, "ben çaldığımı söylüyorum, sen de söylesene" diyişini.
amcalardan biri "ben gidip geliyorum, yarına kadar düşünmeye devam edeceğim, chp'ye mi versem hdp'ye mi," diyor.
amcalardan biri soruyor, "peki ya adamlar akp'yle koalisyon yaparsa?"
kararsız amca cevaplıyor, "aslında yaparlarsa yapsınlar, akp'nin tek başına iktidarda kalmasından iyidir," diyor.
üçüncü amca, "yahu hala geçemediler mi barajı? bu kürtlerin sayısı yetmiyor mu?" diye soruyor.
"onlar da bizim gibi yahu, çoğu akp'ci," diyor amcalardan biri.
kararsız amca da "işte sen ben oy verirsek geçecekler," diyor.
anketlerin saptırılması konusuna geçiyorlar.
sonra teyze, "bu kürtler çok dürüst, çok temiz insanlardır, çalmazlar çırpmazlar, ben adam çalıştırsam kürt çalıştırırım," diyor.
amcalar kendi "iyi kürt" hikayelerini anlatıyor.
bir sessizlik oluyor masada.
sonra memleketin bir diğer önemli konusu olan masonları tartışmaya başlıyorlar.
amcalardan biri reçeli verip tereyağı istiyor garsondan.

vicdan ne tuhaf şey. varsa, bir çatlak bulup çıkıyor sonunda.




2.6.15

bir vatan haininin kulak tıkanması gereken çağrısı



bütün siyasi hareketler boka batarak sona erer; chp, dp, anap, akp vs. hepsi için geçerli bu. dolayısıyla hdp de bir gün büyür ve kitleselleşirse, muhtemelen bir zirve yapacak, sonra da düşüşe geçecek; kendisine oy verenleri, kendisine sempati duyanları üzecek. bunu siyasetin kuralı olarak kabul edelim bir kere.

ancak, yukarıda saydığım siyasi hareketlerin sonu, yaptıkları çok önemli katkıları da silmesin derim - ve evet, akp'nin çok önemli katkıları oldu türkiye'ye, bugünkü sefaleti bunu iyice gölgeliyorsa da. hdp bugün türkiye'nin tek ilerici partisi: akp değişimci bir parti ama ilerici değil, chp ise açıkça gerici bir parti, çünkü herşey aynı kalsın istiyor - atatürkçülük aynı kalsın, ordu aynı kalsın, müslümanların yeri aynı kalsın, türk olmayanların yeri aynı kalsın, ermeni soykırımı yine kabul edilmesin vs. öyle olmuyor maalesef; türkiye değişiyor, dünya dönüyor, aynı yerde kalmayı istemek de gericilik haline geliyor. mhp'yi partiden saymıyorum tabii.

hdp'nin katkısı ne olacak? bizim şahane bir huyumuz var, herşeyi kendi mağduriyetimizden başlatıyoruz, yani hep "önce onlar yaptı" oluyor. öyle değil. pkk bir terör örgütü, binlerce insanın ölümünden sorumlu - bunun onaylanacak bir yanı elbette yok. ama sormak gerekmez mi, pkk neden var? devletin doğuda yaptıklarının ne kadar azını bildiğimizi tartmak için gezi olayları bir fırsat vermiş olmalı. milyonlarca insanın (bugün 15 milyon civarında olduğunu düşünüyoruz kürt nüfusun) onyıllarca sistemli bir şekilde bastırılmasından, süründürülmesinden, öldürülmesinden, en temel haklarından yoksun bırakılmasından; nüfusun geri kalanının büyük kısmının da bunu hiç umursamamasından, hatta onaylamasından söz ediyoruz.

bu sorun çözülecekse, silahla değil anlaşarak çözülecekse, hdp'nin meclis'e girmesi gerekli - kürtleri sevmiyor olabilirsiniz, hdp'den şüphe ediyor olabilirsiniz, ama çok sevdiğinizi söylediğiniz türkiye'nin, toplumsal sorunlarını meşru zeminlerde çözmesini istiyorsanız, hdp'nin meclis'e girmesini sağlamak sizin göreviniz. hepimizin görevi.

24.5.15

apo, demirtaş'ın nesi olur?



bir chp'li portresi: geçen gün biriyle görüştüm - aklı başında kadın akademisyenlerimizden biri. "şekerim ne olacak bu milletin eğitimsizliği, bu nedir böyle, çok kötü durumdayız valla," diye başladı daha "merhaba" demeden; metrodan iniyormuş, bekleyenlerden birisi inenlere yol vermemiş, "bekle önce ben bineyim sonra inersin" demiş. evet, tanık olduğumda beni de sinirlendiren birşey bu, ama "halkla ilgili birşey öğrendim bugün: eğitimsizler" diye ağzım dolu dolu anlatacağım birşey de değil. sonra da konuyu seçime getiriverdi, "bu hdp'ye oy vermeyi nasıl düşünebiliyor insanlar anlamıyorum, davutoğlu başımıza erdoğan'ı başkan yapmaya uğraşıyor, demirtaş da apo'yu getirecek tepemize," dedi, "gerçi ben onun böyle yarım türkçeyle çekinmeden konuşmasını sempatik buluyorum, ama o başka bu başka," diye de ekledi. bir yere yetişiyordum, çenemi tuttum, ama bu nasıl bir dünyayı kendinden ibaret sanma, nasıl bir densizlik bilemedim. benim kürt olmadığımı, hdp'ye oy vermediğimi nasıl varsayıyorsun bir defa? demirtaş'ın anadili kürtçe, en az senin kadar türkçe de konuşuyor, bu neyin cakası, aşağılaması?

dün akşam selahattin demirtaş yoğurtçu parkı'ndaydı; güzel canlı müzik vardı, herkesin keyfi yerindeydi, demirtaş da kısa ama hoş bir konuşma yaptı. benim görüşüm, hdp'nin chp seçmenine daha çok çalışması gerektiği yönünde; bunun da ilk ayağı, yukarıdaki örneğin de (çok benzerini duydum tabii) gösterdiği gibi, "apo meselesi"ne açıklık getirmek. chp seçmeninin apo'ya bakışını doğrudan hedeflemeden burada yol alması çok zor hdp'nin. bunun hdp açısından nazik bir konu olduğunu anlıyorum, ama selahattin demirtaş'ın bir hasleti var, herşeyi içtenlikle ve olduğu gibi anlattığını hissettiriyor, bu meseleyi de ondan başka kimse anlatamaz chp'lilere. chp'li olmayanlarımız da faydalanır hem.

(fotoğraf: esra özdoğan)

16.5.15

"mad men"i uğurlarken



mad men bu hafta sona eriyor. bugüne kadar izlediğim en iyi dizilerden biriydi tartışmasız - bunun birden fazla nedeni var, ama en başında sanırım "edebi" oluşu geliyor. bunun da kendi içinde bileşenleri var -karakterler, olay örgüsü, gerilim, isteklerle ihtiyaçların çatışması, diyaloglar, ironi, öngölgeleme vs- ama beni en çok etkileyen, hatta zaman zaman kıskandıran şey bir ayrıntı mantığı. ufak bir hareketin, sözün, bir sahneyi canlandırıvermesi, üç boyutlu kılması. nasıl bir şeyden söz ettiğimin birkaç örneğini vereyim:

don ve betty roma'da, sabah otel odasında uyanıyorlar. "yatağın öbür tarafında yatmak güzelmiş" diyor don. (pekala kendi tarafında yatabilir, ya da öbür tarafta yattığına dair bir yorumda bulunmayabilirdi. oysa bu söz bize hem ilişkilerinin durumu, hem de roma gezisinin anlamı hakkında ipucu veriyor.)

betty lokantada tuvalete girip oturuyor, tuvalet kağıdı koparıp koltukaltlarını siliyor. (burnunu silebilirdi, çişini yapabilirdi, sigara içebilirdi. oysa bu hareket hem havanın boğuculuğunu, hem deodorantın henüz kullanılmadığı bir dönemde olduğumuzu gösteriyor, hem de betty'nin sıkıntısına gönderme yapıyor.)

megan ve don, campbell'lere yemeğe gidecek, kapıdan çıkmak üzerelerken megan "takım elbiseyle mi gideceksin? kareli ceketini giysene, orası da sayfiye sayılır" diyor, don gri takımını çıkarıp kareli ceketini giyiyor. (doğrudan kareli ceketle evden çıkabilirdi. oysa bu duraklama, hem don'un kasıntılığıyla ilgili bir espri, hem megan'ın don üzerinde artan gücünün bir işareti.)

peggy evdeyken kapı çalınıyor bir akşam tv seyrederken. üzerinde yeşil elbisesi var. kapıyı açmak için kanepeden kalkarken eteğinin yan tarafındaki fermuarı çekiyor. (fermuarı açık olmayabilirdi. oysa bu hareket, açık vermemeye büyük dikkat gösteren peggy'nin yalnızken kendine verdiği rahatlama payını, bu payın ne kadar küçük olduğunu gösteriyor.)

bu tür ayrıntılar, olay örgüsünü yazarken ulaşılacak hedefe gözünü diken değil, karakterlerini oldukları durum içinde gerçekten hayal edebilen bir kalemin ürünü olabilir ancak. bu da bence amerikan öykücülüğünün en büyük hasleti zaten. büyük dizilerin ölümünün tartışıldığı, rafine işlerin soyunun tükendiği bir devirde mad men'i özleyeceğim.

10.5.15

diktatörün biri



hiç sırası olmayan diktatör hikayeleri (dk'den çıkacak diktatör antolojisinde yayımlanacak "diktatörler" adlı öyküden):

Emekli olduktan sonra kıyıdan uzakta, zeytincilikle geçinen bir kasabaya yerleşen diktatörün biri, birkaç yıl içinde toplumsal bellekten silindi, eski şaşalı günlerini kimse hatırlamaz, okeyde taş aşırmasına müsamaha göstermez oldu. Yüzü çok hatırda kalır bir yüz değildi; sesinde ya da konuşmasında belirgin bir özellik yoktu; sıradan bir diktatör olarak görevini yapmış, sıradan bir ihtiyar olarak günlerinin tükenmesini bekliyordu şimdi. Yolu kasabadan geçen ve onun tuhafiyeci dükkanına bir düğme, bir parça lastik ya da ufak bir şişe kolonya almak için gelen yabancılarla bazen yarenlik yapacağı tutar, ama eskiden diktatör olduğuna kimseyi gerçekten inandıramazdı. Böyle günlerin akşamlarında, evine döner dönmez gardırobunun diplerinden, düğmeleri kafatası kemiğinden yapılmış tören üniformasını çıkarıp giyer, ayna karşısına geçer, herkesin çoktan unuttuğu sönük konuşmalarından birini yapardı. Ne yazık ki bu hayal kırıklığı ölümünde de sürdü; vasiyetine rağmen, diktatör bu üniformasıyla gömülmedi.

***

Diktatörün biri, işin zorluklarına dayanamayıp aklını yitirmişti; bir dağın yamacında, orman içinde bir klinikte yaşıyordu artık, tedavisinin imkansız olduğu kabul edilmişti. Kendisinden sonra gelen diktatör, eski diktatörün tüm masraflarını bir vefa örneği olarak kendi cebinden karşılayacağını duyurmuştu. Aklını yitiren eski diktatör, diğer bazı hastalarla devlet işlerine dair toplantılar yaparak ve sekreter kılığına girmiş bir hemşireye mektuplar, gazete makaleleri ve konuşma metinleri yazdırarak geçiriyordu günlerini. Hastane hekimleri diktatörün ailesini kaçınılmaz sona hazırlamaya çalışmış, birkaç yıl içinde bu kadarını bile dikte edemeyeceğini anlatmışlardı, sonrasında perişan aileyi hiçbiri teskin edememişti.

***

On binlerin üzerine gözünü kırpmadan bombalar yağdırmış, sokaktaki masum insanları kurşun yağmuruna tutturmuş, siyasal rakiplerini işkenceyle öldürtmüş (bir-ikisini bizzat öldürdüğü anlatılırdı), halkının büyük bir kısmı yoksulluk çekerken kişisel servetini milyarlarca dolara çıkarmış, cebinden beş kuruş ödemeden, şirket patronlarına yaptırdığı sarayında şatafat içinde yaşayan bir diktatör bu, ama bakın: ülkenin en ünlü bestecisinin ablasını boğulmaktan son anda kurtardıktan, deniz kenarındaki muhteşem villasına kucağında taşıdıktan sonra, kendi elleriyle hazırladığı sıcak ıhlamuru yudum yudum içiriyor, müzik ve estetik konusunda yaşlı kadıncağızla sohbet ediyor şimdi.

***

Diktatörün ortadan kayboluşunun beşinci gününde ülkede yaşam durma noktasına geldi. İnsanlar bulvarlarda ruh gibi yürüyor, caddelerde sebepsiz yere birbirlerine sarılıyor, arka sokaklarda yere yığılıp hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Hayatın bu gerçeğini bir gün öğrenmek zorunda kalacakları, hiçbirinin aklına gelmemişti belli ki: bir diktatör tarafından yönetilen bir ülkede yaşamak zordu, ama asıl korkuncu, bir diktatör tarafından kaderine terk edilen bir ülkede yaşamak zorunda kalmaktı.

 ***

Ülke bir diktatörlük olmaktan çıkalı neredeyse on yıl oluyordu; herkes biliyordu bunu, diktatörün kendisi dışında herkes. Bir tek diktatör, ülkenin hala bir diktatörlük olduğunu, herkesin ondan ölesiye korktuğunu ve iliklerine kadar nefret ettiğini sanıyordu. On yıl kadar önce, kötü bir rüyadan uyanır gibi, artık bir diktatörlükte yaşamak istemediklerine karar vermişti insanlar, sessizce, hep birlikte, önceden anlaşmışçasına. Ne var ki bunu diktatöre söylediklerinde kalbinin kırılacağından herkes emindi; o yüzden, yine sessizce, kimsenin tek sözcük söylemesine gerek kalmadan, diktatörü idare etmeye, pışpışlamaya karar vermişlerdi. Zaten sağlığı bozuktu diktatörün, en fazla birkaç yıl daha yaşayabileceğini fısıldıyordu hekimler; son günlerini mutlu geçirmesini sağlamakta ne gibi bir sakınca olabilirdi? Ne var ki diktatör beklenenden daha dirençli çıkmıştı, onun haberi bile olmadan kendisine biçilen süreyi aşmış, dinç bir diktatör olarak yaşamını sürdürmüştü. Halkı bu durumu da sorun etmemiş, kendi bildikleri gibi yaşamış, iktidarı olmayan diktatörlerine sert erkek muamelesi yaparak gönlünü hoş tutmuşlardı. Zaten yalandan kim ölmüştü ki?


8.5.15

babamla arabada



babam 15 yıl öncesine kadar araba kullanmayı severdi, uzun yol yapmayı da severdi. ben çocukken, biz izmit'te yaşıyorken, sabah çıkıp iş için elbistan'a gittiğini, işini bitirip gecenin bir vakti eve geldiğini hatırlıyorum. annem hızlı kullandığını söyler, söylenirdi, ama arabalarını düşününce, herhalde en fazla 120'yle filan gidiyordu. onun araba kullanma sevgisi bana da geçmiş olabilir, ama dayanıklılığı geçmemiş, orası çok açık - beş saat yol yapınca bıkanlardanım ben.




1969'da, ben henüz bir yaşındayken ve biz mannheim'da yaşarken, babam annemi ve dayımı alıp almanya'dan hollanda'ya gezmeye götürmüş, ilk kez orada yürümüşüm. babamın arabalarıyla ve araba sürüşüyle tanışmam bu yolda olmuş. yolun önemli bir kısmını annemin ayaklarının dibinde oynayarak geçirmişim; ya o zamanlar ebeveynler şimdikinden daha "geniş"ti, ya da bizimkiler ekstra vurdumduymazdı, bilemiyorum. beyaz, değişik bir volkswagen'miş bu araba, ben hiç hatırlamıyorum ama fotoğrafına bakınca güzel bir alete benziyor.




hatırladığım ilk araba, uçuk sarı bir ford taunus, tavanı beyaz. küçük bir sokağın başındaki üç katlı apartmanımızın önünde durduğunu hatırlıyorum bunun. sanırım ikinci el bir arabaydı, modelini araştırınca anladığım kadarıyla.



1974'te bizimkiler türkiye'ye dönmeye karar verdi; iki işçi maaşından biriktirdikleri paralarla aldıkları eşyaları bir kamyona doldurdular, biz de babamın yeni aldığı gıcır vosvosa doluştuk ve alpleri aşarak üç günde türkiye'ye geldik. turuncu bir arabaydı, ama bizde çok kalmadı; babam bunu türkiye'de satmak için almıştı, kurmayı düşündüğü işe sermaye yaptı, bir süre sonra da cam göbeği bir murat 124 aldı. uzun bir tofaş döneminin başlangıcı oldu bu.



yazları yalova'ya giderdik, aydın 4 sitesi'nde kiralık bir yazlığımız vardı. izmit-yalova arasını yaklaşık bir saatte alırdık; kız kardeşimle gölcük-karamürsel arasında küçük kulelerde nöbet tutan askerlere el sallamak (ve onların da bize el salladığını görmek) en büyük eğlencelerimizden biriydi. bir de babamın kasetleri. aslında bizimkiler çok müzik dinleyen insanlar değildi, evde birtakım plaklar vardı almanya'dan getirdiğimiz, ama bunların üzerine pek az ekleme yapılıyordu. babam arada iş nedeniyle almanya'ya gittiğinde bazı tuhaf kasetler getiriyordu, bavyera şarkıları filan oluyordu mesela, o zamanlardan dilime takılan ve bugün izini bulmayı başaramadığım şarkılar var böyle ("bungeliche, bungeliche, bungeliche welt" diye aklımda yer etmiş bir şey, kimbilir aslında ne). bunların içinde en iyilerinden biri mireille mathieu'nün "an einem sonntag in avignon" adlı almanca parçasıydı, öyle anlatayım.

 



murat 131'e, oradan da doğan'a geçtik akabinde; hafta sonları izmit'ten istanbul'a, istanbul erkek lisesi'nin kolej hazırlık kursuna götürüyorlardı beni, arka koltukta uyuyordum, üstüme örttükleri yeşil battaniyenin yumuşaklığını hala hatırlıyorum. bu dönemde babamın bir arkadaşının verdiği iki kaset, arabada herhalde beş yüz kez çalınmıştır. biri daha ağırbaşlı parçalardan oluşuyordu bu kasetlerin, mesela emerson, lake & palmer'ın "c'est la vie"si vardı (ben bunu yıllarca "tel aviv" sandım). diğerindeyse daha oynak parçalar bulunuyordu, lipps inc.'in "funky town"u gibi (bu da ingilizceyi yeni yeni öğrendiğim dönemde arkadaşlarıma "pis kokulu şehir" olarak çevirdiğim bir parçaydı).

liseyi bitirip üniversiteye başladığım yaz, doğan'da baş başa iki önemli yolculuk yaptık babamla. ilki yaz başındaydı. bir kız arkadaşım vardı ve bodrum'a gidecektik  birlikte, bizimkiler de bunun cinsel anlamları konusunda panik içindeydi. bir gün, yine izmit'ten yalova'ya giderken, babam bana ilk ve son kez kadınları anlattı - bizim yaşımızdaki kızların bizden çok daha akıllı olduğunu, ne isterlerse yaptırabileceklerini, kendimi korumam gerektiğini çünkü hayatta yapacak önemli işlerim olduğunu, allah korusun bir hamilelik durumunda hayatımın kayacağını filan. içimden "tabii tabii" diyerek dinledim, ama itiraf etmeliyim ki etkili bir konuşma ve boktan bir bodrum tatili oldu.

ikinci yolculuğu, boğaziçi'ne kayıt olmaya gittiğim sabah gerçekleştirdik; sabahın köründe yola çıktık, çünkü o yıllarda kayıtlar iki gün sürebiliyordu. e-5'te gidiyorduk, ben hala tam ayılmamıştım, fakat sanırım gebze'yi geçtikten sonra babamdan inleme sesleri gelince afyonum patlayıverdi. kenara çektik, bir beş-on dakika babamın buruşuk bir suratla, gözleri kapalı inlemesini izledim. galiba kalp spazmı geçiriyordu, ama durumun ciddiyetinin çok farkında değildim; kendine gelince yola devam ettik, okula geldiğimizde de onu arabanın başında bırakıp kız arkadaşımla buluşmaya koştum (o da boğaziçi'ne girmişti). hastaneye gitmeyi, doktor bulmayı filan hiç düşünmemiş olmamın herhalde hormonal bir açıklaması vardır.

araba kullanmayı da doğan'da öğrendim. babamın yanında çalışan halil abi'yle izmit'in köy yollarında dolaşıyorduk, fakat daha ikinci gün, sollasam mı fren mi yapsam kararsızlığıyla, önümde 15 km'yle giden bir traktörün römorkunun altına girip ön farı ve ızgarayı dağıttım. dönüp babama anlattığımda çok kızdı, ben de çok bozuldum, o da kızdığına üzüldü sonra, ama bir daha babamın arabasını kullanmadım. o da bunun nedeninin o kazadaki tepkisi olduğunu biliyordu, ama lafını etmedik hiç.



babamın tofaş macerası, kalkık kıçlı metalik gri bir fiat tempra'yla sona erdi. dijital kadranıyla çok havalı olduğu düşünülüyordu; en kolay çalınan arabalardan biri olduğunu da, araba bir gece apartmanımızın otoparkından çalınınca öğrendik polisten.



tofaş'ı bırakıp çok uzağa gitmedi babam - bordo rengi, hatchback bir ford escort aldı, uzun süre de kullandı.





en büyük hayali mercedes sahibi olmaktı - almanya'da çalışırken ama daha annemle evlenmemişken, kız istemeye bir mercedes'le gelmiş ve izmit'te büyük sükse yapmıştı vaktiyle (1966 olsa gerek - fotoğrafta ağzında sigara olan kişi kendisi). artık araba kullanmasa daha iyi olacak bir yaşa geldiğinde ikinci el bir mercedes alarak hepimizi şaşırttı, ama çok kullanamadı. biz onu arabayla gezdirmeye başladığımızdaysa "sağ koltuk sendromu"na yakalandı tabii - fren yap, debriyaja bas, sollasana şunu, tümseğe dikkat, rampada çekmiyor mu bu araba, sağdan araba çıkacak, klima üstüme üflüyor...

iki yıl kadar önceydi, babamı arabayla bizden evlerine götürüyordum, sokaklarına geldiğimizde "sen çok iyi şoför olmuşsun," dedi, "prima (almancı ya, araya almanca laflar sıkıştırır bazen) kullanıyorsun, valla bravo." doğan'ı traktörün altına sokmamdan sonra,  yaptığı ilk yorumdu bu. tuhaf, aradan 25 yıl geçmişti, ama hala ufak bir şeyden gözlerimi yaşartmayı becerebiliyordu.

3.5.15

çeviri taşları



bir yayınevinden aldığım ilk çeviri işi, ruth rendell'in heartstones adlı novellasıydı. yıl 1990'dı, ilk öykü kitabım noktanın kesişimleri antolojisi hil yayın'dan çıktığı gün, yayınevine gidip hüseyin sönmez'den 10 nüsha aldım, ardından da murathan mungan'ın setüstü'ndeki evine gittim. murathan o sıralar remzi'nin yeni edebiyat dizisi "çilek"in editörlüğünü yapıyordu, çevirmen aradığı bazı kitaplar vardı, onlara bakacaktım. mühendislik stajı yaptığım bir yazdı, yalova'da aksa'da, bir atık kurutma havuzu için hesaplar yapıyordum ama epey boş vaktim oluyordu, kısa bir roman olursa çeviririm diye düşünüyordum.

murathan bana birkaç kitap gösterdi; aralarında pynchon'un the crying of lot 49'ı, ferlinghetti'nin city lights'tan çıkan bir kitabı ve ruth rendell'in kitabı vardı. sonuncusu işime geldi, onu aldım. sözleşme için remzi'ye gelmemi istedi, o dönemde remzi'nin babıali yokuşunda bir kitapçısı vardı, yayınevinin yeri de orası sandım, "yok artık," dedi murathan, "tezgahta durmuyoruz herhalde."
oradan ayrılmadan önce, taze öykü yazarı heyecanıyla, kitabımın çıktığını hatta daha o sabah yayınevinden aldığımı laf arasına sıkıştırınca, "e imzala bir tane," dedi. tabii kitap yazmak kolaydı, ama ilk kitabını meşhur bir yazara imzalamak pek o kadar kolay değildi. o sıcak yaz günü resmen ter döktüm ve sonuçta kitabı imzalarken yazacak hiçbir şey bulamadım. murathan bir süre sonra bıktı, "adımı yaz, tarihi yaz, imzanı at, yeter, hadi," dedi. ben de öyle yaptım, "murathan mungan'a, adını yazıyorum, tarih ve imza atıyorum, yetiyor," yazdım, kendimi dışarı attım.

ruth rendell'ın romanı kısaydı kısa olmasına, ama ingilizcesinde bir tuhaflık vardı, cümle kuruluşlarında normal ingilizcede olmayan türden, neredeyse "devrik" denebilecek bir yapı kullanıyordu sıklıkla. buna benzer bir dil tutturmaya çalışarak ve daktiloyla yazarak yaptım çeviriyi, bir ay kadar sonra gidip teslim ettim. bir-iki hafta sonra murathan aradı, çeviriyi konuşmak istediğini söyledi, gittim. benim için iyi bir çevirmenlik dersi oldu o günkü görüşmemiz - murathan çeviri yapacak kadar ingilizce bilmiyordu, ama çevirinin türkçe aksaklıklarını bir bakışta anlıyordu tabii. türkçede kurmaya çalıştığım rendell dilinin tutmamış olduğunu anladım, ciddi bir revizyondan geçirdim. son teslim ettiğim halini bugün bana biri getirse kapıdan kovarım - değiştirmediğim paragrafları daktilo edilmiş versiyondan kesip başka bir kağıda yapıştırmış, değiştirdiğim kısımları da aralara el yazısıyla serpiştirmiştim. murathan ses etmedi, ama herhalde arkamdan sıkı küfretmiştir.

kitap sonunda 1991'de temiz bir halde yayımlandı. gördüğüm kadarıyla remzi o birinci baskıyı hala satıyor, aradan geçen 25 yılda 3000 adedi tüketemedi.

ruth rendell dün öldü. kıyısından köşesinden tanıdığım bir yazardı, ama çeviriyi ve türkçeyi tanımama büyük katkısı oldu. müteşekkirim.

24.4.15

doğu ekspresinde cinayet



agatha christie'nin ünlü romanı doğu ekspresinde cinayet'i bilirsiniz - vagondaki 12 kişinin hepsi işlemiştir cinayeti (sayının 12 olması da jüri heyetlerinin 12 kişiden oluşmasına gönderme yapar gibidir, yani hem yargılayan, hem yargılanandır katiller).

ermeni meselemiz de biraz böyle aslında. hepimizin -farklı oranlarda olsa da- parmağı var: ittihat ve terakki'nin kadroları ve dolayısıyla osmanlı devleti, osmanlı ordusu, teşkilat-ı mahsusa; o dönemde konuyla ilgili bilgisi ve dahli olduğu aşikar olan alman devleti ve genelkurmayı; bu tehcir ve soykırım harekatının gerçekleşmesini sağlayan ittihat ve terakki üyelerinin milli mücadelede ve daha sonra devlet yönetiminde (mebus, vali, müdür vs olarak) görevlendirilmesi nedeniyle türkiye cumhuriyeti; katliamlara bizzat katılan yerel halk - türkler, kürtler, romanlar; ermenilerin terk ettiği arazilere, köylere, binalara, işyerlerine, maddi birikimlere el koyup bölüşen ve bunlara halen sahip olan devlet, ordu ve sivil halk; bu insanlık suçunun ve akabindeki bölüşümün ortaya çıkmamasının rahatlığını yaşayan ve sorgulama ihtiyacı duymayanlar.

devlette ve sivil halk içinde bu katliama karşı çıkan, ermenileri korumaya çalışan da çoktu öte yandan. bazılarının adlarını biliyoruz: bursa valisi ali osman bey, kütahya valisi faik ali bey, izmir valisi rahmi bey, basra valisi ferit bey gibi. sonrasında, bugüne gelesiye, konunun aydınlığa kavuşabilmesi için büyük bedelleri göze alarak araştırmalar yapanları da anmak gerek. bunların hikayelerinin daha kapsamlı olarak anlatılması da çok önemli.

unutmamak gerekir ki "tehcir", savaş zamanında beklenmedik bir zorunluluktan dolayı bir anda ortaya çıkan geçici bir tedbir değildi. "anadolu'nun türkleştirilmesi" ittihat ve terakki'nin en önemli politikalarından biriydi ve tc tarafından da sürdürüldü. celal bayar, 1913-14 yıllarında 130,000 rumu tehcir ettiklerini anlatır. 1914-15'te osmanlı sınırları içindeki yahudiler ve araplar da (daha küçük sayılarla olsa bile) tehcire maruz bırakıldı. 1923'te 1,250,000 rum, nüfus mübadelesiyle yunanistan'a göç ettirildi. ermeni ve rum malları, 1950'lere dek paylaşıldı.

tehcir ettirilenlerin savaş sonrasında dönmeleri halinde mallarının iade edileceğine dair kanun, milli mücadele döneminde millet meclisi'nde telaşla kaldırıldı, çünkü bazı ermenilerin dönebileceği anlaşılmıştı. bugün de meselenin çok önemli bir boyutunu bu iade açmazı oluşturuyor elbette.

katliama karışan ittihat ve terakkili sınırlı sayıda bazı isimler yargılandı; bazı suçsuzların idam edilmesi, tüm yargılama sürecine kara leke çaldı ve sonuçta yargılananların hepsi milli kahraman oldu - bu da ilk "balyoz" davamızdı denebilir.

cumhuriyet kurulduğunda ittihat ve terakki kadroları, ilk "paralel devlet"imizi oluşturdu. en üsttekiler zaten ülkeye giremiyordu; diğerleri arasından muhalefet etmeye kalkanlar 1926'ya kadar olan süreçte susturuldu, mahkum edildi, öldürüldü; diğerleriyse milli mücadele'de önemli görevler üstlenmişti, cumhuriyet yapılanmasında da önemli mevkilere getirilerek susturuldular ya da susmayı seçtiler. bu sessizlik hem onların, hem devletin, hem de genel anlamda halkın işine geldi.

dolayısıyla bugün "1915'te ne yapıldığını biliyoruz" demenin önemi, 100 yıl önce "başka bir devlet"in işlediği, "bizi bağlamayan" bir insanlık suçunu inkardan vazgeçmenin ötesinde bir önem taşıyor. yüz binlerce insanın yaşamını alt üst etmiş bir felaketin bireysel hikayelerini merak etmek ve dinlemek gerek; bunu bir uluslararası komplo anlatısının soyutluğundan çıkarıp insani gerçekliğini hissetmek gerek. bu kadar kol kırığını saklayacak yen aramaktan kurtulmak, türkiye'nin ve türkiyelilerin önünü açacak; doğu ekspresinin nereye nasıl gideceğini belirleyecek.

22.4.15

let history decide



-Let history decide.
History has already decided. Sizi bekleyecek hali yoktu herhalde.

-Arşivler açılsın, tarihçiler baksın.
Evet, Ermenistan'daki arşivler açılırsa 600 bin Ermeninin aslında öldürülmediği, 1915'ten beri Suriye'de gizli bir vadide yaşadığı ve bir devlet kurulması için Amerika'yla anlaştığı ortaya çıkacak.

-Tehcir kararının soykırım olarak tanımlanabilmesi için resmi kararların arşivlerde bulunması gerekir, ama yok.
Ülkenizde 1,2 milyon kişilik bir nüfustan geriye 60 bin kişi kalmışsa, bu da devletin resmi politikaları sonucunda olmuşsa, bunun adına ne dendiğinin ne önemi olabilir ki? "Soykırım" demedik de "mugalaton" dedik, rahat mı edeceğiz? Ayrıca soykırım yapıp belgesini saklamak nedir, KDV iadesi mi var?

- I. Dünya Savaşı'nın Osmanlı için en korkunç yılında Ermenilerin devlete isyan edip düşmana katılması hoş görülemez. Ayrıca Osmanlı'nın 1915'teki topraklarının (tehcirin yapıldığı bölgeler başta) ne kadar küçüldüğü de bu nüfus hesabı yapılırken göz önüne alınmalıdır.
(Bir defa bunun öncesi var, 1890'lara kadar giden; sonrası da var, diğer etnik gruplar da var.) O dönemde özellikle Rusya'nın desteğiyle Ermeni milliyetçiliğinin yükselişte olduğu, Osmanlı sınırları içinde de silahlı eylemler gerçekleştirdikleri herkesçe biliniyor, bu bir keşif değil. Ama gerillayla savaşmak yerine (kaç bin kişi olduğunu sanıyorsunuz bunların?) bütün Ermeni nüfusuna ve bütün ülke coğrafyasına yönelik bir harekata girişmekten söz ediyoruz. "Onlar da bizi öldürdü" değil bu. Sanırım en nihayetinde vicdani bir konu; "benim devletim yanlış yapmaz" duruşunun belli ki doyumsuz bir vicdani rahatlığı var, "aman benim devletime bir şey olmasın" endişesiyle birleşince tipik olarak şu argümanlar ortaya çıkıyor - savaş vardı; onlar da yaptı; sayı o kadar değil; yaptık ama planlı değildi; soykırım yanlış terim. En katı devletçi (yani devletin parayla çalıştırdığı, resmi tezi desteklesin diye araştırma yaptırdığı) araştırmacılar bile, en az 300 bin sivil Ermeninin (yani gerilla filan değil, sizin gibi kadınlar, sizin çocuğunuz gibi çocuklar, sizin gibi işinde gücünde erkekler de dahil) tehcir politikası sonucunda öldüğünü kabul ediyor. Buyrun, neyi dikkate alarak neyin hesabını yapacaksanız yapın.

-Tabiyetinde olduğun ülkeye ihanet edip düşmanla bir olup askeri arkadan vurursan bütün nüfusunu yerinden de ederler her şeyi de yaparlar. Ülke kendi askerini korumak zorundadır. Kendinizi (ve yurttaşı olduğunuz TR'yi) hakir görüyor olabilirsiniz, ama devlet, ayaklanana karşı önlem alır.
Hukuk 101: Suç bireyseldir, tanımlıdır, cezası da tanımlıdır. Bu mantıkla Işid yüzünden bütün Müslümanların idam edilmesi gerekirdi. Kadınlara tecavüz eden erkekler var diye bütün erkeklerin hadım edilmesi gerekirdi. Aslında bu iyi bir fikir olabilir...

-Kimse bunun ne amaçla 24 nisan'da her sene gündem olduğunu anlamıyor mu? Türk olmak diğerlerine batıyordu tarih boyunca, şimdi Türklere bile batmaya başladı.
"Birileri bu konuyu kullanıyor, öyleyse hiç konuşmayalım." Madem 24 Nisan'da kullanılıyor, bir zahmet 25 Nisan'da konuşalım o zaman. Konuşuyor muyuz? Hayır. Neden? "Bu seneyi de atlattık seneye Allah kerim" diyoruz da ondan. Neden? "İnsanlar öldü" diye değil, "Türklere herkes düşman" diye bakıyoruz meseleye de ondan. Bunun aydınlıkla filan hiç ilgisi yok. İnsanlar kişisel yaşamlarında kedilerini öldürseler yıllarca terapi görmek zorunda kalabiliyor, ama bizim toplum olarak "inkar"dan başka bildiğimiz kullandığımız bir "terapi" yöntemi yok. O yüzden de sanki bunca insanın ölmesi bizi şahsen, kişisel varoluşumuz açısından hiç ilgilendirmeyen bir uluslararası politika meselesiymiş gibi davranabiliyoruz. Kişisel yaşamında kötü kalpli olmadığını bildiğim insanların bu konu açıldığında hemen devlet ağzına geçivermeleri beni dehşete düşürüyor açıkçası. "Türk olmak diğerlerine batıyordu tarih boyunca" - bunu öğretmek için bu devletin ne kadar uğraştığını siz anlamıyor musunuz peki? "İnsanlar öldü"nün karşısına "Türkleri kimse sevmiyor"u dikebilmek ve ardından bunu yapmayanların ihanet ve gaflet içinde olduğunu söyleyebilmek için buz gibi bir "devlet bekası" refleksi gerekiyor. Devletin çıkarlarıyla toplumun çıkarlarının aynı olmayabileceği üzerine bir düşünmek gerekir; bunun "çıkar" meselesi olmayabileceği üzerine düşündükten sonra tabii.

21.4.15

partilerimizin kültürsanatı



seçime az bir zaman kala, vaatlerle dolu seçim bildirgeleri birbiri ardına açıklandı. normal. her parti kendi meşrebine göre bazı konuları öne çıkardı, bazı konuları yuvarlayarak geçiştirdi. o da normal. kültür endüstrisinin bir çalışanı olarak, bu alanda partilerin neler vaat edeceğini merak ediyordum, aşağıda paylaşıyorum. üzülerek söylemem gerekiyor, hdp ve chp'nin kültür-sanat politikaları konusunda neredeyse tamamen ezbere dayalı, sığ bir yaklaşımı var. akp'nin vaatleri arasında tartışılacak pek çok şey var, ama en azından birileri oturmuş, "ne verelim abilerimize ablalarımıza" diye kafa yormuş. muhalefet adına ben utandım.


HDP:
HDP, varlığını kültürün, sanatın ve sanatçının özgürlük mücadelesi içinde tanımlar. Devlet eliyle, resmi tarih ve resmi edebiyat üzerinden üretilen "sanata" ve "kültüre" karşı konumlanan muhalif kültüre özel bir kıymet biçer. Kültür ve sanat insanlarının özerklik ve özgürlük taleplerini olmazsa olmaz bir değer olarak görür ve "amasız", "fakatsız" özgürlük çağrısı yapar.
Türkiye Sanat Meclisi Kültür Bakanlığı bünyesinde oluşturulacak.
"Ziyaret etme", "bakma" ve "gelir kaynağı" olmanın ötesine geçmeyen "kültür siyasetine" karşı, yurttaş-müze ve doğa-tarih-yurttaş ilişkilerini yeniden kurmanın imkânı yaratılacak.
Kültür ve sanat insanlarıyla, örgütlü temsilcileriyle, inisiyatiflerle dayanışma içinde olunacak.
Kültür ve sanat alanında Devlet Sanatçılığı kurumu kaldıracak. Kültür Bakanlığı e birlikte çalışılacak ve sanatçılar tarafından seçilen sanat meclisi kurulacak. Kültür ve sanat politikalarıyla ilgili her türlü karar bu meclisle birlikte alınacak.
Kültür ve sanat alanındaki devlet baskısı, yerelden genele sanatın örgütlenmesinin ve sergilenmesinin önündeki fiziksel ve ekonomik engeller kaldırılacak.
Sanata yönelik destek programları rant kapısı olmaktan çıkarıp yaratıcılık teşvikine dönüştürülecek.
Ülkemizdeki yaşayan ve kaybolan dillerdeki sanat eserlerinin üretilmesi ve sergilenmesine destek verilecek.
Mevcut yasalar, sansürü güçlendiren mekanizmalardan arındırılacak, sanat eserinin ve geçmişten günümüze sanat emekçilerinin haklarının korunmasına ilişkin düzenlemeler yapılarak sanatsal emek güvence altına alınacak.
Özellikle sinema ve televizyon sektöründe rastlanan sömürü ve insanlık dışı çalışma koşulları gözlenecek, kültür ve sanat eserlerinin üretim süreçleri insanileştirilecek.
Sanatçıların hak örgütlenmeleri desteklenecek.
***

CHP:
Önyargı, ötekileştirme ve ayrıştırmadan kaynaklanan kutuplaşma ve çatışmaları ortadan kaldıracak uzlaşmacı bir siyasi ortamın yaratılması, CHP’nin siyasi önceliklerinin başında gelmektedir. CHP iktidarında, eşitlik, özgürlük ve dayanışma ilkeleri doğrultusunda geliştirilecek yeni yaklaşımla, kültür çeşitliliğimize sahip çıkılırken, kültürel farklılıkların ayrışmaya ve çatışmaya neden olması önlenecektir.
Kültürel ötekileştirmeden kaynaklanan, siyasi ve keyfi yasaklara ve sansüre son verilmesi CHP kültür politikalarının merkezinde yer almaktadır. Kültür endüstrileri, güzel sanatlar, performans sanatları, kültürel miras, yayıncılık, sinema, müzik, fotoğrafçılık ve kültürel turizm gibi alanları kapsayan tüm kültür ve sanat etkinlikleri, ülkemizin en büyük yaratıcı potansiyelidir. CHP, kültür ve sanat alanlarında ticarileşmenin, insan yaratıcılığının ve yenilikçiliğinin önüne geçmesine karşıdır. Kültür politikaları ekonominin gelişmesini, ülke refahının artmasını ve yurttaşlarımızın duygusal ve manevi bakımdan zenginleşmesini sağlayacak bir anlayış çerçevesinde geliştirilecektir.
***

AKP:
Önümüzdeki dönemde kültür ve sanat alanının, idari örgütlenmesini yeninden ele alacağız. Genel bütçeden kültür ve sanata ayrılan payı artıracağız.
Kültürün esas olarak sivil toplum inisiyatifinden beslendiğinin ve yeniden üretildiğinin bilincinde olarak, sivil toplumun kültür ve sanat faaliyetlerine aktif olarak katılabileceği mekanizmaları artıracağız.
Türkiye, çok katmanlı ve zengin bir kültür birikimine sahiptir. Türkiye’nin medeniyet birikiminin sunduğu imkânların uluslararası camiaya tanıtılması ve evrensel kültüre, düşünce ve sanat üretimine aktif olarak katkıda bulunmasını sağlayacağız. Bu kapsamda, kültürel etkinliklerimizin miktar ve kalitesini artıracağız.
2023 ve ötesini hedeflerken dünyayı tanımış, Türkiye’nin meselelerine vâkıf, kendi toplumu ve tarihiyle barışık kültür ve sanat insanlarının yetişmesini sağlayacağız. Bu kapsamda; sahne sanatları, müzik, sinema, resim, animasyon, reklam, tasarım, estetik alanlarında kendi kültürel birikimimizin yanı sıra evrensel birikimden de istifade edeceğiz.
Kültür ve sanat eserlerinin özgürce üretilmelerinin önünü açacak hukuki altyapıyı geliştireceğiz. Fikri mülkiyet haklarının kurumsallaşmasına yönelik çalışmalarımızı sürdüreceğiz.
Kültür ve sanat insanlarımızın yurtiçinde ve dışında tanıtımına önem verecek, bu insanlarımızı teşvik edici her türlü tedbiri alacağız.
Toplumumuzda simgesel değer ve kutsallık atfedilen kültürel varlıkların korunmasına özen göstereceğiz.
Medeniyet değerlerimizin kurumsal taşıyıcısı olan vakıf geleneğimizi geliştirerek yaşatmaya ve yaygınlaştırmaya devam edeceğiz. Dilimizin medeniyetimizle uyumlu bir şekilde geliştirilmesini sağlayacağız. Türkçe’nin Birleşmiş Milletler’in resmi dilleri arasına girmesi için girişimlerimiz artarak devam edecektir.
Farklı kültürlerin temel düşünce ve bilim eserlerinin Türkçe’ye çevirisini ve uzaktan eğitim yolu ile yabancılara Türkçe öğretimini sağlayacağız.
Medeniyet birikimimizin en önemli unsurlarından olan Osmanlıcanın etkin bir şekilde öğretilmesini, tarihimizle ve kültürümüzle olan bağlantının güçlendirilmesini sağlayacağız.
Yunus Emre Enstitüsünün yurt dışındaki merkezlerinde yürüttüğü Türk dilinin eğitim ve öğretiminin yanı sıra kültürel ve sanatsal faaliyetlerini aktif bir biçimde sürdüreceğiz ve bilimsel araştırmalara verdiği desteği artıracağız.
Tarihimizin önemli şahsiyetleri ve olayları ile masal kahramanlarının belgesel, dizi ve çizgi filmlere dönüştürülerek tanıtımının yapılmasını destekleyeceğiz.
Çocuklarımızın sevebilecekleri ve sorumlu birer birey olarak yetişmelerini sağlayacak içeriğe sahip bilgisayar oyunlarının ve animasyonların üretilmesini teşvik edeceğiz.
Tiyatro, sinema, opera, bale ve müzik alanlarında yerli üretimi evrensel standartlarda teşvik etmeyi sürdüreceğiz. Bir yandan bu alanlara canlılık kazandırmak için kurumsal düzenlemeler yaparken, diğer yandan da destek ve teşviklerle sivil katkıyı artıracağız.
Türk film endüstrisinin dünyada sayılı endüstriler arasına girmesini sağlayacak tedbirleri alacağız. Kültürümüzün temel öğeleri olan milli, dini, ahlaki ve folklorik değerlerin işlenmesine yönelik etkin çalışan bir teşvik mekanizması oluşturacağız.
Tarihi kent bölgelerindeki dokunun bütüncül olarak ortaya çıkarılması ve korunmasını sağlayacağız.
Başta kamu binaları olmak üzere kültürümüze uygun mimari sentezin yapılmasını ve bir kentsel mimarlık stratejisi ile tasarım ve uygulama esaslarının oluşturulmasını sağlayacağız.
Şehirlerimizin kültür ekonomisine yönelik strateji ve projelerini destekleyeceğiz. Şehirlerde, AVM benzeri ticari faaliyet alanlarında kültürel faaliyet alanlarının oluşturulmasını teşvik edeceğiz. Kitap merkezleri, kitapçılar çarşısı ve sahaflara mekân desteği vereceğiz.
Şehirlerimizin, kültür ve sanat varlıklarımızın ve toplum kesimlerinin zaman içindeki değişimlerini izleyecek şekilde Dijital Fotoğraf Arşivleri oluşturacağız. Böylece medeniyet birikimimizin gelecek nesillere aktarılmasına katkıda bulunmuş olacağız. Gençlerin ilgisini çekecek, rol model olacak, değerlerimizin hatırlatılmasına ve anlatılmasına katkı sağlayacak “Şehir-İnsan” projemiz; değerlerimiz ve gençler arasında bir köprü oluşturmaya, medeniyetin kilit taşlarını yerlerine yerleştirmeye imkân sağlayacaktır.
Ebru, hat, tezhip, minyatür, ahşap oymacılığı, çini, halıcılık, bakırcılık, telkâri gibi bize özgü veya en iyi örneklerinin ülkemizde üretildiği süsleme ve el sanatlarının farklı sunum ve kompozisyonlarda birer ticari ürüne dönüştürülmesini sağlayacağız.
Yerel yönetimlerimizin kültür sanat alanındaki hareket kabiliyetlerini geliştirecek ve mevcut kültür merkezlerinin yerel yönetimlere devredilmesini sağlayacağız.
Kütüphane, kültür merkezi ve müze gibi kültürel tesisleri yerel yönetimlere devredeceğiz.
Belediye, STK ve özel girişimcilerin kurduğu tiyatroların artırılmasını destekleyeceğiz.
Toplumsal bütünlüğü, kimlik ve aidiyet duygusunu güçlendirmek amacıyla kültürel ve sanatsal değerlerimizin eğitim kurumlarında ağırlıkla ele alınmasına önem vereceğiz.
İlk, orta ve yükseköğretimde sanat ve estetik duygusunu geliştirici müfredatın oluşturularak uygulanmasını sağlayacağız. Ülkemizde okuma oranının yükseltilmesini özendireceğiz. Bu doğrultuda özellikle halk kütüphanelerinin ve okul kütüphanelerinin sayı ve niteliğini artıracağız.
Milli Kütüphanenin kitap, süreli yayın ve dijital görsel malzeme ve arşivler açısından dünyanın önde gelen kütüphaneleri arasına girmesini hedefliyoruz.
Çağdaş kütüphanecilik anlayışı çerçevesinde kullanıcı odaklı, nitelikli kütüphanecilik hizmetlerinin verilebileceği özelliklere sahip yeni kütüphaneleri hizmete açmaya devam edeceğiz. Kütüphane ve arşiv materyallerini sayısallaştıracağız.
Tüm Halk Kütüphanelerimizin internet erişimi ve bilgisayar konusundaki altyapı eksikliğini giderecek, kitap ve doküman varlıklarını artıracağız.
Kültür merkezlerinin sayısını ve niteliğini ihtiyaç duyulan mekânlarda artıracağız. İnşa edilecek kültür merkezleri için, yerelin ihtiyaçlarını daha fazla yansıtan, çok fonksiyonlu, çağın gereklerine cevap veren tarzda yeni modeller geliştireceğiz.
Kültür merkezlerinin drama, tiyatro, resim ve müzik atölyeleri olarak amatör ve profesyonel sanatçıların sürekli eğitim gördüğü ve eğitim verdiği yerler olmasını temin edeceğiz.
Kültür merkezlerinde edebiyatın her alanına yönelik okuma yazma ve edebiyat zevkini geliştirici kurslar düzenleyecek; çocuk ve gençlerimizi Türk ve dünya edebiyatının klasikleriyle tanıştıracağız.
Eğitimin her kademesinde geleneksel kültür ve dünya klasiklerinin okutulmasını sağlayacak, çocuk ve gençlerimizin kültür birikimini daha fazla destekleyeceğiz.
Cami, kütüphane, medrese, saray, tarihi kamu binaları gibi bütün kültür varlıklarımızın mimari çizimleri ve projelerinin oluşturulmasını ve eserlerin hasar görmesi durumunda tekrar inşa edilecek şekilde bu tasarım ve projelerin arşivlenmesini sağlayacağız.
Restorasyon Teknikleri Araştırma ve Uygulama Merkezi kurarak, bu alanda uluslararası standartlarda altyapımızı geliştirecek, yurtiçi ve yurtdışı çalışmalarımızda kaliteyi artıracağız.
Restorasyonlarının yapılması ya da fiziki varlıklarının korunmasının yanı sıra, mekânların mimari kimliğine ve orijinal işlevine uygun kullanılmasına yönelik azami hassasiyet göstereceğiz.
Özel şahıs müzelerini teşvik edecek, vatandaşlarımızın birikimlerinin değerlendirilmesini ve kullanıma açılmasını sağlayacağız. Tüm illerimizde şehir müzelerinin kurulumunu tamamlayacak, illerimizin kültür ve sanat varlıklarının koruma altına alınması ve gelecek nesillere aktarılmasını sağlayacağız.
Seçilecek şehirlerimizde ulusal düzeyde doğa tarihi, modern sanatlar, İslam Sanatları, mimari, tarihi halk kahramanları gibi tematik müzelerin kurulmasını sağlayacağız.
Başta özel müzeler ve kültür merkezleri olmak üzere iş dünyasının kültür ve sanata daha fazla bütçe ayırmalarını özendireceğiz. Bu sayede yerli sanat yönetmenleri, küratörler ve editörlerin yetişmesinin hızlanmasını hedefliyoruz.
Ülkemizde en çok ziyaret edilen müze olan Topkapı Sarayında, medeniyet tarihimizin mimari, sanat tarihi, eğitim, devlet ve yaşam biçiminin belirli bir bütünlük içerisinde sunulmasını sağlayacağız.
Geleneksel ve çağdaş sanatçılarımızın envanterinin çıkarılması, eserlerinin bir program dahilinde toplanması ve bu eserlerin sergilendiği müzelerin oluşturulmasını sağlayacağız.
Ankara ve İstanbul illerinde ulusal müze komplekslerinin kurulmasını ve depolarda kalan bütün değerli eserlerin sergilenmesini sağlayacağız.
Milli Arşivimizin bütün belgeleriyle düzenlenerek elektronik ortamda araştırmacıların hizmetine sunulmasını sağlayacağız. Kültür kaynaklarımızın tıpkıbasım, sadeleştirme ve dijitalleştirme çalışmaları sonucunda modern teknolojinin imkânlarıyla gelecek kuşaklara ulaştırılmasına yönelik çalışmalarımızı hızlandıracağız.
Tiyatro, film vb. kültür eserlerinin senaryo ve görüntülerine ilişkin derleme arşivlerini oluşturacak ve geliştireceğiz. Arkeoloji eğitimine önem verip, Anadolu’nun kadim medeniyetlerini de kapsayan, Selçuklu, Osmanlı ve Orta Asya arkeoloji anabilim dallarını geliştireceğiz. Arkeoloji ve sanat tarihi bölümlerini birbirlerini besleyen ve destekleyen bölümler olarak düzenleyeceğiz. Çanakkale Savaşları’nın 100. Yıl dönümünü sempozyumlar, paneller, konferanslar, sergiler, konserler, tiyatro oyunları ve kültürel etkinliklerle anılmasını sağlayacak ve bu tarihi hadisenin tarih ve kültür dünyamızdaki yerini ortaya koyacak çalışmalar yapacağız.

2.4.15

paralel aşağı, paralel yukarı



fakat bu "paralel bütün kötülüklerin anasıdır" muhabbeti de iyice kabak tadı vermedi mi artık? paralelsiniz işte, sonuçta aynı yere gidiyorsunuz.




26.3.15

sanatın hası hariçten gazeldir



 Her an ve her yerde Sanat'la, kendini Sanat sananla, Sanat olduğunu iddia edenle, bu yönde bir iddiası olmamasına karşın başkaları tarafından Sanat olduğu söylenenle burun buruna gelebilirsiniz. Yapmanız gerekenler ve bazı önemli noktalar aşağıda sıralanmıştır:

1.Paniğe kapılmayın. Derin nefes alın. Bunu bir yaşam düsturu olarak benimseyin. Nefesinizin üçte birini verin, durun ve ateş edin.

2.Karşılaştığınız şeyi beğenmeniz, sevmeniz, takdir etmeniz, alıp eve götürmek istemeniz ya da bu şey nedeniyle birden, tanımlanması güç bir coşku ya da hüzün duymanız için, gerçekten Sanat olup olmadığını anlamanız gerekmez. Dahası, ikinciye kafanızı fazla takmanız, birincinin olabilirliğini doğru oranda azaltacaktır.

3.Yanlış bir paranoyaya kapılmayın. Komplo, bakanın kafasındadır, başka yerde değil. Manavın Komplosundan söz edildiğini duydunuz mu? Ya da Kasabın Komplosundan? Ama eve geldiğinizde, aldığınız hıyarların çürük, bifteklerin kayış gibi çıktığı olmuştur, değil mi? Aynı şekilde, kötü Sanat'a maruz kalmanız, size karşı gizli bir işbirliği yapıldığı anlamına gelmez.

4.Sanat'ın çok büyük bir bölümü, tüketilmek için üretilmektedir ve bu, çok uzun bir zamandan beri böyledir. Bunda hayıflanacak birşey yoktur. Tüketim maddesi olan Sanat'ın genelde az da olsa besin değeri vardır, çilek ya da muz aromalıdır; bir bölümünün kaşıntı gibi çeşitli yan etkileri olabilir, böyle durumlarda kullanımı kesmek en doğrusudur. Son kullanma tarihlerini geçirmemeye de özen göstermek gerekir.

5.Sanat olmak için ortaya çıkmadığı halde, Sanat'tan anladığı vehmedilen bazı kişilerce Sanat olarak sunulan şeylerle ne yapacağınız tümüyle size kalmıştır. Bazı insanların çiklet, diş macunu, hatta çivi ve cam yedikleri bilinmektedir. Yemek ya da yememek sizin bileceğiniz iştir; yiyecekseniz de aşırıya kaçılmaması iyi olur.

6.Sanat'a para verecekseniz iş değişir. Hiçbir tüketici kazıklanmak istemez. Tabii en doğrusu Sanat'a asla para vermemektir. Bedava ya da görece ucuz Sanat bulmak, acil durumlarda komşudan ödünç istemek oldukça kolaydır. Sanat'ı bir yatırım aracı olarak görüyorsanız Borsayı tanımanızda yarar vardır. Sanat'ı tanımanızın bu alanda bir yararı olmayacaktır.

7."Sanat'a Fransız (Baudrillard) kalmak"tan korkmayın. Bir İngilizin, kazandibinin iyisinden anlaması nasıl mümkün olur? Öncelikle çok miktarda kazandibi yiyerek. Ama hep aynı pastanede yemek, yeterince iyi bir fikir vermeyecektir. Çeşitleme yapmak, farklı ustaları denemek gerekir. Kazandibinde olduğu gibi Sanat'ta da "gör"güyü arttırmak, beğeninin oluşumunda belirleyicidir.

8.Sanatçıların çoğu ahmaktır. Bazıları bunu üzücü bulsa da, sanatçıların çoğu, neyi neden yaptığını, bunun Sanat'ın geneliyle nasıl bir ilişki içinde olduğunu bilmez ve bunu uzun boylu dert etmez. Annesinden pilav tarifi alan herkes, iyi pilav yapan birinin pirince ne kadar su kattığının farkında olmayabileceğini öğrenmiştir. Bu, annelerin çoğunun ahmak olduğu anlamına gelmez.

9.Bunun iki sonucu olmuştur: a) "Hadi lenn!" deme hakkı, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi kapsamına alınmıştır,
b) "güzellik bakanın gözündedir" şeklinde ifadesini bulan kadim ilke, Anlam'ı da içine alacak şekilde genişletilmiştir. Mantının sarımsaksızını, mandalinanın tatlısını, yoğurdun kaymaklısını sevenler hakkında yasal işlem yapılmamaktadır.

10.Özetle: birşeyin aslında Sanat olup olmaması konunun dışındadır. Konu, kendini (ve olasılıkla Dünyayı) fazla ciddiye alan, serebral akıntısı fazla gelen kişilerin, başkalarının da onları ciddiye alması ve serebral akıntılarını önemsemesi için kurdukları komploya kurban gidilip gidilmeyeceğidir ("doğru paranoya"; bkz. madde 3). Gerçek Sanat'ın tek gerekli koşulu, az bulunur olmasıdır (ama bu, az bulunan herşeyin Gerçek Sanat olmasını gerektirmez kuşkusuz) ve tekil üretimin niteliğiyle, genel üretimin ortalamasıyla hiçbir ilgisi yoktur. İyi Sanat köçeklik yapmaz. Sanat'ın hası hariçten gazeldir. Ay akşamdan ışıktır.

20.3.15

Özdemir Beyin Salatası



2007'de, Radikal Kitap'ta yazarken Fransa'da yeni yayımlanmış bir kitabı tanıtmıştım kısaca:
"Paris Üniversitesi profesörlerinden Raymond Kevorkian’ın 1000 sayfalık araştırması Genoside des Armeniens (Ermeni Soykırımı) Fransa’da Odile Jacob tarafından yayınlandı. Ermeni soykırımı tezinin en kapsamlı ifadesi olan bu kitap Türkiye’de herhalde asla yayımlanmayacak, belki içinden alıntı bile yapılamayacak. Bu da en sevdiğimiz tartışma biçimi değil mi: Karşı tarafın ne dediğine bakmadan cevap vermek. Yeni ata sporumuz gölge boksu mu?"
Tepki gecikmedi. Muhterem beyefendi Özdemir İnce, Hürriyet'teki köşesinde beni kıvrak sözcük oyunlarıyla ağırladı:


Şefin, beyin salatası
EDEBİYAT yazarlarından Cem Akaş’ın Radikal Kitap ekinde "Şefin Salatası" başlıklı bir sayfası var. İsterseniz Şef’in 26 Ocak 2007 tarihli salatasının tadına bakalım:
"Paris Üniversitesi profesörlerinden Raymond Kevorkian’ın 1000 sayfalık araştırması Genoside des Armeniens (Ermeni Soykırımı) Fransa’da Odile Jacob tarafından yayınlandı. Ermeni soykırımı tezinin en kapsamlı ifadesi olan bu kitap Türkiye’de herhalde asla yayımlanmayacak, belki içinden alıntı bile yapılamayacak. Bu da en sevdiğimiz tartışma biçimi değil mi: Karşı tarafın ne dediğine bakmadan cevap vermek. Yeni ata sporumuz gölge boksu mu?"
DENEMESİ BEDAVA
Cem Akaş da kültür milli hakemlerimizden! Raymond Kevorkian’ın 1000 sayfalık kitabını okuduğundan, hatta gördüğünden bile emin değilim. Bildiğim kadarıyla bir yayınevinde çalışmaktaydı. Şimdi çalışmıyor olsa bile bu dünyanın içinde. Neden Yapı Kredi Yayınları’na tavsiye etmiyor bu kitabı? Sabancı Üniversitesi ile Bilgi Üniversitesi’nin liberal ve II. Cumhuriyetçi yayınevleri bu muhteşem kitabı yayınlayabilirler bence.
Ermenistan’ı bir yana bırakalım, örneğin Fransa’da Ermenilerin görüşlerine karşı olan kaç kitap yayınlanmış olabilir acaba? Ve acaba Kilikya’da Fransız-Ermeni işbirliği (1918-1922) konusunda herhangi bir kitap var mıdır? Ben olmadığını biliyorum. Türkçesi ve üslubu pek iyi olmasa da, bu konuda, Selehattin Sert’in "Fransızların Ermenileri Yok Etme Planı / Kilikya 1918-1922 / Haçin Ölüm Kampı" (Kum Saati Yayınları) adlı ilginç bir kitabı yayınlandı. Odile Jacob Yayınevi bu kitabı yayınlamak ister mi dersiniz? Cevap: Kapağını açmadan kitabı çöp kutusuna atar. Cem Akaş sey kardeşimiz isterse deneyebilir. Denemesi bedava !
Cem Akaş da Türklüğünden utananlar taifesinden. Öyle olmasa Fransızlar lehine haksız penaltı verir miydi?
BİR SORAR MISIN!
Raymond Kevorkian’ın kitabını bize tavsiye eden Cem Akaş kardeşimiz Gaston Gaillard’ın adını duydu mu acaba? Sanmıyorum. Gaston Gaillard’ın 1920 yılında Librairie Chapelot (Yayınevi) tarafından yayınlanan "Les Turcs et l’Europe" ("Türkler ve Avrupa") adlı çok önemli bir kitabı var. Kitap, bildiğim kadarıyla, "Demembrement de l’Empire Ottoman" ("Osmanlı İmparatorluğu’nun Parçalanması") başlıklı VII. bölümü yüzünden bir daha yayınlanmadı. Çünkü bu bölüm 1915 olaylarını tarafsız ve onurlu bir gözle inceliyor. Cem Akaş, bu çok önemli kitabın 1920’den sonra bir daha neden yayınlanmadığını, bir Fransız gazete ya da dergisinde, makale olarak bile değil, ama "Okur" köşesinde sorabilir mi acaba?
YARDIMCI OLSANA!
ABD’de yaşayan oğlum ve arkadaşları, Ermeni soykırımı konusundaki görüşlerini basının "Okur" köşelerinde 20 yıldır yayınlatamıyorlar. Fransa’da Max Jacob ödülü almış, Mallarme Akademisi ile Avrupa Şiir Akademisi’nin üyesi, Officier Nişanı sahibi gibi fiyakalı sıfatların sahibi olan bendeniz de bu konudaki görüşlerimi Fransız gazete ve dergilerinde yayınlatamadığım için Hürriyet Avrupa’da Fransızca yayınlıyordum. Salata uzmanı şef Cem Akaş yayımlanma konusunda bana yardımcı olursa pek sevinirim.

Özdemir İnce Beyefendi'nin "liberal II. Cumhuriyetçi" yayınevlerinden İletişim, kitabın çevirisini yayımlamış nihayet. Buyrun.

7.3.15

donald barthelme, 84




barthelme'ye, her zaman sevgiyle...


Bazılarımız Arkadaşımız Colby'yi Tehdit Ediyordu - Donald Barthelme 

 Bazılarımız arkadaşımız Colby'yi, son zamanlardaki davranışları yüzünden uzun bir süredir tehdit ediyordu. Sonra da fazla ileri gittiği için onu asmaya karar verdik. Colby sırf fazla ileri gitti diye (fazla ileri gittiğini inkar etmiyordu) asılması gerekmediğini öne sürüyordu. İleri gitmek herkesin zaman zaman yaptığı birşeydir, diyordu. Bu sava pek kulak asmadık. Cezanın infazı sırasında ne tür bir müziğin çalınmasını istediğini sorduk. Düşüneceğini ama bunun biraz zaman alacağını söyledi. Kararını bir an önce öğrenmemiz gerektiğini belirttim, çünkü orkestra şefi olan Howard'ın müzisyenleri bulup prova yaptırması gerekiyordu ve müziğin ne olacağını bilmeden de buna başlayamazdı. Colby, Ives'ın Dördüncü Senfonisini her zaman sevmiş olduğunu söyledi. Howard bunun bir "oyalama taktiği" olduğunu, Ives'ı çalmanın neredeyse imkansız olduğunu, haftalarca prova yapmak gerekeceğini, bunu da herkesin bildiğini, ayrıca orkestra ve koronun büyüklüğünün müzik bütçemizi çok aşacağını söyledi. "Biraz makul ol," dedi Colby'ye. Colby biraz daha kolay birşey bulmaya çalışacağını söyledi.

Hugh davetiyelerde yer alacak sözler konusunda endişeliydi. Ya davetiyelerden biri yetkililerin eline geçerse? Colby'yi asmak kuşkusuz yasalara aykırıydı, yetkililer de önceden planın ne olduğunu öğrenirse büyük olasılıkla gelip herşeyi alt üst etmeye çalışırdı. Ben dedim ki her ne kadar Colby'yi asmak büyük olasılıkla yasalara aykırıysa da, bunu yapmaya doğal bir hakkımız vardı çünkü o bizim arkadaşımızdı, bazı önemli biçimlerde bize aitti, ayrıca gerçekten de fazla ileri gitmişti. Olaydan "Bay Colby Williams'la İlgili Bir Etkinlik" olarak söz etmeye karar verdik.

Katalogdan fiyakalı bir hurufat seçildi, krem rengi bir kağıtta karar kıldık. Magnus davetiyelerin basılmasıyla ilgileneceğini söyledi ve acaba içki de sunsak mı diye sordu. Colby içkinin iyi olacağını düşündüğünü ama masrafların onu korkuttuğunu belirtti. Ona nazikçe masrafların sorun olmadığını anlattık, sonuçta hepimiz onun yakın arkadaşıydık ve eğer bir grup yakın arkadaşı bir araya gelip bu işi biraz eclat'sı olan bir şekilde gerçekleştiremeyecekse, o zaman ne olacaktı bu dünyanın hali? Colby kendisine de etkinlikten önce içki verilip verilmeyeceğini sordu. "Elbette," dedik.

Sonraki gündem maddesi idam sehpasıydı. Hiçbirimiz idam sehpası tasarımı hakkında fazla birşey bilmiyorduk, ama mimar arkadaşımız Tomas, eski kitapları karıştırıp planları çizeceğini söyledi. Anımsadığı kadarıyla önemli olan, alttaki kapağın kusursuz bir şekilde çalışmasıydı. Kabaca, işçilik ve malzemeyi hesaba katarak, dört yüz dolardan pahalıya çıkmayacağını düşünüyordu. "Aman allahım!" dedi Howard. gül ağacı mı kullanacağını sordu Tomas'a. Hayır, dedi Tomas, sadece doğru dürüst bir çam. Victor boyanmamış çamın biraz "kaba" kaçıp kaçmayacağını sordu, Tomas da malzemeyi koyu ceviz rengine boyamanın mesele olmayacağını söyledi.

Her ne kadar bütün bu hikayenin gerçekten iyi bir şekilde gerçekleştirilmesi gerektiğini düşünüyorsam da, içkiler, davetiyeler, müzisyenler vesaire için yapacağımız harcamaların üstüne bir de idam sehpası için dört yüz dolar vermenin bizi biraz zorlayacağını söyledim, neden sadece bir ağaç kullanmıyorduk – şöyle güzel görünümlü bir çınar filan? Bu bir Haziran idamı olacağı için bütün ağaçlar muhteşem bir yeşilliğe bürünmüş olacaktı, ağacın bu olaya yalnızca "doğal" bir hava katmakla kalmayacağına, özellikle Batıda son derece geleneksel de olduğuna dikkat çektim. Zarfların arkalarına idam sehpası eskizleri çizmekte olan Tomas, açıkhavada yapılacak bir idamın her zaman yağmur tehlikesini göz önünde bulundurması gerektiğini anımsattı. Victor bu işi açıkhavada, hatta belki bir nehir kıyısında yapma fikrini sevdiğini söyledi, ama herhalde şehrin biraz dışında bir yer bulmamız gerekeceğine, bunun da konukları, müzisyenleri vs. olay mahalline getirip geri götürme sorunu doğuracağına işaret etti.

Bu noktada herkes, araba ve kamyon kiralama şirketi olan Harry'ye baktı. Harry işimizi görecek kadar limuzin bulabileceğini düşündüğünü, ama şoförlere para verilmesi gerekeceğini söyledi. Adamlar Colby'nin arkadaşı olmadığı için, tıpkı müzisyenler ve barmenler gibi, bu işi bedavaya yapmazlardı. Elinde daha çok cenazeler için kullandığı yaklaşık on tane limuzini olduğunu, bir düzine arabayı da aynı işi yapan arkadaşlarını arayarak sağlayabileceğini söyledi. Ayrıca dedi ki etkinliği dışarıda, açıkhavada yapacaksak en azından ileri gelenler ve orkestra için bir çadır ya da tente bulmamız gerekir, çünkü idam sırasında yağmur yağması moral bozucu olur. İdam sehpası ile ağaç konusundaysa bir tercihi olmadığını ve bunun aslında Colby'ye bırakılması gerektiğini düşündüğünü söyledi, sonuçta idam edilecek olan oydu. Colby herkesin zaman zaman ileri gittiğini söyledi, biraz fazla sert davranmıyor muyduk? Howard kesin bir dille bu konunun çoktan kapandığını söyledi, hangisini istiyordu, idam sehpası mı, ağaç mı? Colby idam mangası olsa olmaz mı diye sordu. Hayır, dedi Howard, olmaz. İdam mangasının, bütün o gözleri bağlama ve son sigara hikayesiyle Colby için ego tatmininden başka birşey olmayacağını, böyle gereksiz teatral numaralarla "rol çalma"ya çalışmadan da başının yeterince belada olduğunu söyledi. Colby özür diledi, öyle demek istememişti, ağacı seçiyordu. Tomas yapmakta olduğu idam sehpası eskizlerini nefretle buruşturup attı.

Sonra cellat konusu gündeme geldi. Cellat gerçekten lazım mı, dedi Paul. Çünkü eğer bir ağaç kullanıyorsak, ilmek doğru şekilde ayarlanır, Colby de birşeyden atlayıverir – iskemle, tabure filan. Ayrıca, ülkede boş gezen ve parçabaşı çalışan cellat bulunabileceğinden çok kuşkulu olduğunu söyledi Paul; idam cezası geçici bir süre için de olsa kesin olarak kaldırılmıştı, büyük olasılıkla İngiltere ya da İspanya ya da Güney Amerika ülkelerinden birinden cellat getirtmemiz gerekecekti, bunu yapsak bile adamın profesyonel olduğunu, gerçek bir cellat olduğunu, hepimizi milletin önünde rezil edecek, paragöz bir amatör olmadığını önceden nasıl bilecektik? Hepimiz Colby'nin birşeyden atlamasında ve atlayacağı şeyin bir iskemle olmamasında hemfikirdik, çünkü bunun aşırı ucuz görüneceğini düşünüyorduk – güzel ağacımızın altında kıytırık bir mutfak iskemlesi. Oldukça modern bir dünya görüşü olan ve yenilikten korkmayan Tomas, Colby'nin iki buçuk metre çapında büyük lastik bir top üzerinde durmasını önerdi. Böylece Colby'nin hem yeterince yüksekten düşmesi mümkün olacaktı, hem de atladıktan sonra fikrini değiştirse bile top yuvarlanıp gidecekti. Normal bir cellat kullanmayarak olayın başarısının sorumluluğunun çok büyük bir bölümünü Colby'nin kendisine yüklediğimizi anımsattı ve her ne kadar Colby'nin saygın bir performans göstereceğinden ve son dakikada arkadaşlarını utandırmayacağından eminse de, böyle anlarda insanların bir parça kararsızlaştığının bilindiğini ve herhalde oldukça ucuza yaptırılacak iki buçuk metrelik lastik topun, bu gösterinin son anda tel tel dökülmesini engelleyeceğini söyledi.

"Tel" lafı geçince, şimdiye kadar sessiz duran Hank birden söze katıldı ve ip yerine tel kullansak daha iyi olmaz mı diye sordu – hem daha etkilidir, hem de sonuçta Colby için daha merhametli olur. Colby'nin yüzü yeşile döndü, haksız da değildi, ip yerine telle asılma fikrinde fazlasıyla nahoş bir yan var çünkü – düşününce bir tiksinti hissi geliyor insana. Hank'in orda oturmuş tel hakkında ileri geri konuşmasını gerçekten tatsız buldum, tam da Colby'nin neyden atlayacağı sorununu Tomas'ın lastik top fikriyle böyle güzel bir şekilde çözmüşken; o yüzden hemen atılıp tel kullanmamızın söz konusu olmadığını, ağacın zarar göreceğini söyledim -Colby'nin bütün ağırlığı binince bağlı olduğu dalı keserdi- çevre duyarlılığının artmış olduğu bu günlerde böyle birşeyi istemezdik, değil mi? Colby minnetar gözlerle bana baktı, sonra da toplantı dağıldı.

Etkinlik gününde herşey yolunda gitti (Colby'nin sonunda seçtiği müzik standarttı, Elgar seçmişti, Howard ve arkadaşları da çok güzel çaldı). Yağmur yağmadı, iyi bir kalabalık vardı, viskimiz filan bitmedi. İki buçuk metrelik lastik top koyu bir yeşile boyanmıştı, doğal ortama çok iyi uyum sağladı. Bütün bu hikayede en iyi anımsadığım iki şey, tel hakkında söylediğim şeyleri söylerken Colby'nin gözlerindeki minettar bakış, bir de bir daha hiç kimsenin fazla ileri gitmemiş olması.

14.2.15

vahşi türkiye ve "vigilante" kanunlarının doğuşu





din kurumunun varoluşunun sosyolojik nedenlerinden biri olarak, ahiret korkusunun suçu engellemekte ve toplumsal normları uygulatmadaki etkisi öne sürülür geleneksel olarak. türkiye'nin son 12 yılı, bunun doğru olmadığını kanıtlayan bir laboratuar deneyine dönüşmüş durumda. dinin hiçbir dönemde olmadığı kadar öne çıktığı, norm kılındığı, dayatıldığı bu dönemde, hukukun yerle bir edilmesi nedeniyle eşine modern dünyada az rastlayabileceğimiz bir hal ortaya çıktı: suç işleme eğilimi olanlar için bu dünyada ceza görme, kanunlar karşısında ceza alma korkusu neredeyse hiç kalmadı; bu korku olmayınca, ahiret korkusunun hiçbir şekilde suç dürtüsünü gemleyemediği anlaşıldı, anlaşılıyor. hırsızlık, tecavüz, adam öldürme, katliam - hafifinden ağırına bütün suçlarda patlama yaşanması bu gidişle kaçınılmaz olacak. özgecan aslan örneğinde gördüğümüz gibi, bunlarda hunharlık, gözü dönmüşlük dozu da artacak, bir irinin yurt sathına yayılışını izleyeceğiz. allah korumayacaksa, devlet korumayacaksa, insanlar kendi kendilerini korumanın yollarını aramaya başlayacak - bu da başlı başına bir felaket olacak toplum adına.