james stuart mill'in "düşünce ve ifade özgürlüğü"nden bir bölüm alıntılamak istiyorum - inançlar ve otorite eleştirilebilir mi, alay ya da mizah konusu yapılabilir mi tartışmalarında özgürlükçü çizginin temel duruşunu iyi özetliyor.
gelgelelim tarihsel konjonktür açısından baktığımda, bu çizginin günümüzde tüm dünyada giderek anakronikleştiğini de görmüyor değilim. gündelik bağlamdan örnek vermem gerekirse, "sticks and stones may break my bones/ but words will never hurt me" tekerlemesini bütün çocukların ezbere bildiği dünya geriliyor, "anama küfretti" dünyası ağır basmaya başlıyor. doğu'nun otoriteye ve "kutsal" addedilenlere kayıtsız şartsız saygı talebi, avrupa'nın ve amerika'nın gerilemesine ve çin'in dünya lideri olma koşusuna koşut bir şekilde yükseliyor. bu paradigma değişikliği belki de gerçekleşecek ve on yıllar boyunca dünyaya hakim paradigma "korku ve saygı" olacak. otorite ve kutsal kavramlarını hayatı boyunca sorgulamış ve bunu çok doğal bir alışkanlık olarak yapmış insanlar/kuşaklar için kötü haber elbette; yine de "henüz herşey bitmiş değil" diyenlere inanmak ve mücadeleye devam etmek gerektiğine inanıyorum.
**
İçinde
bulunduğumuz çağda -ki “inançtan yoksun ama kuşkuculuktan ödü kopan” bir çağ
olarak tanımlanmıştır ve insanlar görüşlerinin doğruluğundan değil, onlar
olmaksızın ne yapacaklarını bilmeyeceklerinden emindir- bir görüşün açık
saldırılardan korunması gerektiği iddiaları, bu görüşün doğruluğuna değil, onun
toplum için olan önemine dayandırılır. Söylendiğine göre, insanların iyiliği
için olmazsa olmaz ve çok yararlı öyle bazı inançlar vardır ki, devletlerin
görevi, toplumun diğer çıkarlarını korumak olduğu kadar bu inançları da
yaşatmaktır. Böyle bir gereklilik durumunda ve tümüyle görev tanımları
dahilinde olarak hükümetler, insanlığın genel görüşüyle desteklenmiş bir
şekilde kendi görüşlerini, kesinlik aramaksızın uygulayabilir, hatta bunu
yapmaya da zorunludurlar. Sık sık iddia edilen ve çok daha yaygın bir şekilde
düşünülen bir başka şey de, yalnızca kötü insanların bu saygıdeğer inançları
zayıflatmak isteyeceğidir; kötü insanları dizginlemekte, yalnız onların yapmak
isteyeceği şeyleri yasaklamakta hiçbir kötülük olmadığı da düşünülmektedir. Bu
düşünce biçimi, tartışmaya getirilen sınırlandırmayı öğretilerin doğruluğuna
dayanarak değil, onların yararlılığına bakarak gerekçelendirir; bu yolla da
görüşler konusunda hata yapmaz bir yargıç olma iddiasının sorumluluğundan
kurtulduğunu zanneder. Ama kendilerini bu yolla tatmin edenler, hata yapmama
varsayımının yalnızca bir noktadan bir başka noktaya taşınmış olduğunu
algılamamaktadır. Bir görüşün yararlılığı da kendi başına bir görüştür; görüşün
kendisi kadar tartışmalı, tartışmaya açık ve tartışma gerektiren bir şeydir.
Bir görüşün zararlı olduğuna karar verebilmek için, onun yanlışlığına karar
verirken gerekli olan hata yapmayan yargıca aynı şekilde gerek vardır, eğer
suçlanan görüş kendini savunmak için her türlü fırsata sahip değilse. Ayrıca
kafirlik eden kişinin, kendi görüşünün doğruluğunu savunması yasak olsa da
yararlı ya da en azından zararsız olduğunu savunmasına izin verilebileceğini
söylemek de yeterli olmayacaktır. Bir görüşün doğruluğu, onun yararının bir
parçasıdır. Bir önermeye inanılmasının istenir olup olmadığını bilmek
istiyorsak, onun doğru olup olmadığı sorusu dışlanabilir mi? Kötü insanların
değil, insanların en iyilerinin görüşüne göre, gerçeğe aykırı olan hiçbir görüş
gerçekten yararlı olamaz: yararlı olduğu söylenen ama yanlış olduğuna
inandıkları bir öğretiyi reddettikleri için suçlandıklarında, bu tür insanların
bu çağrıyı yapmalarını engelleyebilir misiniz? Genelgeçer görüşlerin
savunucuları, bu çağrıdan olabildiğince çok yararlanmaktan asla geri durmaz;
yararlılık konusunu doğruluktan tamamen ayrı bir şeymiş gibi ele aldıklarını
göremezsiniz: tam tersine, kendi öğretileri her şeyden önce “doğru” olduğu için
onu bilmek ya da ona inanmak o kadar gereklidir. Böylesine yaşamsal bir savunu
bir tarafta kullanılıp öbür tarafta kullanılamazsa, yararlılık konusunda adil
bir tartışma yapılamaz. Zaten kanunlar ya da kamu vicdanı bir görüşün
tartışılmasına izin vermediğinde, onun yararlılığının reddedilmesi konusunda
bir o kadar hoşgörüsüzdürler. En fazla, o görüşün mutlak gerekliliğinin ya da
onu reddetmenin pozitif suçluluğunun hafifletilmesine razı olurlar.
Biz kendi
muhakememizde lanetledik diye bazı görüşlerin dile getirilmesini engellemenin
kötülüğünü daha iyi örnekleyebilmek için, tartışmayı somut bir duruma bağlamak
iyi olacak; ben de kendim için en az istenir bulduğum durumları seçiyorum – hem
doğruluk hem de yararlılık açılarından düşünce özgürlüğüne karşı yapılan
savununun en güçlü olduğu durumlar bunlar. Saldırılan görüşler, bir Tanrıya ve
ahrete inanç olsun, ya da genelgeçer ahlak öğretilerinden herhangi biri. Böyle
bir zeminde savaşmak, haksızlık yapan saldırgana büyük bir avantaj verir; çünkü
neredeyse kesin olarak diyecektir ki, Yasalarca korunacak kadar kesin
olmadığını düşündüğünüz öğretiler bunlar mı? (haksızlık etmek istemeyen pek çok
insan da bunu içinden söyleyecektir). Bir Tanrıya duyulan inanç, ondan emin
olabilmek için kişinin hata yapmazlığı varsayımını gerekli kılan görüşlerden
biri mi? Ancak burada, hata yapmazlık varsayımı dediğim şeyin, bir öğretiden
(bu her ne olursa olsun) emin olma duygusu olmadığını belirtmem gerek. Benim
sözünü ettiğim şey, bu konuyu başkaları
adına, karşı taraf için söylenebilecekleri duymalarına izin vermeden karara
bağlama girişimidir. Bu kendini bilmezliği, en derin inançlarım adına
kullanılsa da reddediyor ve lanetliyorum. Bir görüşün yalnızca yanlışlığı
değil, sonuçları açısından zararlılığı -yalnızca sonuçlarının zararlılığı da
değil, görüşün kendisinin (benim tümüyle nefret ettiğim sözcükleri kullanmak
gerekirse) ahlaksızlığı ve dine saygısızlığı- konusunda herhangi birinin inancı
ne kadar sağlam olursa olsun; ülkesinin halkının ya da çağdaşlarının ortak
yargısını da arkasına alsa, onu destekleyecek görüşün dile getirilmesini
engelliyorsa, hata yapmaz olduğunu varsayıyor demektir. Görüşün ahlaksız ya da
dine saygısız olduğu söylendiği için bu varsayımın daha az karşı çıkılır ya da
daha az tehlikeli olması şöyle dursun, en ölümcül olduğu durumdur bu. Bir
kuşağın insanlarının, sonraki kuşakları şaşkınlığa ve dehşete düşüren o korkunç
hatalar, tam da böyle durumlarda ortaya çıkar. Kanunların gücünün, en iyi
insanları ve en onurlu öğretileri yok etmekte kullanıldığı unutulmaz tarihsel
anlar bunların arasından çıkar; insanlar söz konusu olduğunda kanun gücü iğrenç
bir başarıyla kullanılmıştır kullanılmasına, ama bu öğretilerden bazılarına, onlardan ya da onların genelgeçer
yorumlarından ayrılan insanlara karşı benzer davranışları savunmak için (alay
edercesine) başvurulduğu da olmuştur.
Bir zamanlar
Sokrates adında bir adamın yaşadığı, insanlığa ne kadar anımsatılsa azdır;
zamanında kendisiyle yasal yetkililer ve kamuoyu arasında kaydadeğer bir
çatışma olmuştu. Büyük insanların bol olduğu bir çağ ve ülkede doğmuş olan bu
adam, hem onu hem de o çağı en iyi bilenler tarafından, dönemin en erdemli
kişisi olarak aktarılmıştır bize; biz ise onu, kendisinden sonra gelen bütün
erdem öğretmenlerinin başı ve ilk örneği olarak, hem Platon’un yüksek ilhamının
hem de Aristoteles’in dengeli yararcılığının kaynağı olarak tanıyoruz., “i maestri di color che sanno”
diyebileceğimiz, etik ve tüm diğer felsefe kollarının iki hayat pınarıdır bu
düşünürler. Ondan bu yana yaşamış olan bütün önde gelen düşünürlerin bu saygı
duyulan ustası –aradan iki bin yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen ünü
hala büyüyor, doğduğu şehre şan katan tüm diğer isimlerin toplamından daha ağır
basıyor- kendi ülkesinin insanları tarafından, mahkeme önünde dine saygısızlık
ve ahlaksızlık yapmaktan suçlu bulunarak öldürüldü. Dine saygısızlığı, devletin
tanıdığı tanrıları reddetmekti; gerçekten de onu suçlayan kişi, hiçbir tanrıya
inanmadığını öne sürdü (bkz. “Apologia”). Ahlaksızlığıysa, öğretileri ve
yönlendirmeleriyle “gençliği kötü yola sevk etmek”teydi. Mahkeme onu bu
eylemlerden suçlu buldu, bunu dürüstçe yaptığına inanmamız için de her türlü
gerekçe var; herhalde o zamana kadar doğmuş olanlar arasında, insanlığın elinde
en iyi muameleyi görmeyi hak etmiş bu insan, mahkeme tarafından, bir suçlu
olarak öldürülmeye mahkum edildi.
Sokrates’in mahkumiyetinden sonra, ani bir düşüş duygusu yaratmayacak tek yargısal haksızlık örneğine geçelim: bin sekiz yüz yıldan fazla bir zaman önce, Golgotha’da gerçekleşen olaydan söz ediyorum. Yaşamına ve konuşmalarına tanık olanların belleklerinde, ahlaki yüceliğine dair öyle bir iz bırakmıştır ki bu adam, ondan sonraki on sekiz yüzyıl boyunca ona Tanrı’nın kişileşmiş hali olarak saygı duyulmuştur; ama öldürüldüğünde neyle suçlanıyordu? Kafirlikle. İnsanlar kurtarıcılarını tanımamakla kalmadı, olduğu şeyin tam tersi sandılar onu, dine saygısızlığın önderi olarak davrandılar ona; şimdiyse onlar, ona yaptıklarından dolayı böyle görülüyor. İnsanoğlunun bugün bu üzücü olayları, özellikle de ikincisini, ele alırkenki duygusu, bu iki mutsuz aktörü yargılamalarında son derece büyük bir haksızlık yaptıklarını ortaya koyuyor. Bunlar, nereden bakılırsa bakılsın kötü insanlar değildi – insanların genelde olduğundan daha kötü değillerdi, tam tersine; kendi dönemlerinin ve insanlarının sahip olduğu dini, ahlaki ve vatani duyguların hepsine, hatta biraz fazlasına sahip adamlardı ikisi de: bizimkisi de dahil olmak üzere hangi çağda olursa olsun, hayatlarını suçlanmadan ve saygı görerek geçirme olasılığı büyük olan insanlardı. Ülkesindeki bütün görüşlere göre en kara suçu oluşturan o sözcükler söylendiğinde cüppesini yırtan başrahip, büyük olasılıkla düştüğü dehşet ve hakarete uğramışlık duygusunda içtendi, tıpkı bugün saygıdeğer ve dindar insanların, sahip oldukları dini ve ahlaki duygular konusunda olduğu gibi; oysa bugün başrahibin davranışları karşısında dehşete düşenlerin çoğu, onun devrinde yaşasaydı ve Yahudi olsalardı, aynen onun yaptıklarını yapardı. İlk din şehitlerini taşlayanların kendilerinden daha kötü insanlar olduğunu düşünen Ortodoks Hıristiyanlar, taş atanlardan birinin Aziz Pavlus olduğunu anımsamalı.
(çeviren: Cem Akaş)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
adınızın görünmesini istiyorsanız ama google hesabınız yoksa lütfen yorumunuzun sonuna adınızı ekleyin.