5.10.15
başkanlık yanılsaması kuralı
çizgi filmlerden öğrendiğimiz bir şey: havada durmayı bir mucize eseri başarmış olsanız bile, düşmekten korktuğunuz an düşersiniz. bildiğimiz gibi buna fizikte presidential fallacy rule ("başkanlık yanılsaması kuralı") deniyor. aşağı bakmamaya ne kadar çalışsanız da sonunda bakıyorsunuz işin kötüsü.
ruh, yazar
"İnsan yazarak ruhunu kurtarabileceğinden asla emin olamaz. Durmadan yazabilir, ruhunu çoktan yitirmiştir oysa."
Italo Calvino, Atalarımız
naiflikten ölüyorduk
trampet çalan izciler kuşağı - 1940'ların sonları. 17-18 yaşındalar, daha da büyük görünüyorlar. bugün 80'li yaşlarını sürdürüyorlar. hayatın eski türk filmi naifliğinde yaşandığı günleri en çok onlar özlüyor herhalde; biz çaktırmadan özenebiliyoruz en fazla.
kraliçenin çağdaş sanatı
Anish Kapoor, Versailles Sarayı'na bu heykeli diktiydi - sanatçının verdiği ad "Dirty Corner" ama "Queen's Vagina" adıyla biliniyor. Kamusal alanda çağdaş sanatı savunanlar - bana bunlarla gelin! Türkiye'de Saray bahçesine böyle heykeller koyabildiğimiz zaman konuşalım.
hayat güzeldir
BKM, bu sözüm sana:
Suriyeli mültecilerin yaşadığı kampta hayat olağan akışında sürmektedir. Yiyecek ve su sıkıntısı, sıcak ve soğuk, kamp yönetiminin iyi polis - kötü polis yaklaşımları, mülteciler arasında zorbalıklar ve dayanışma örnekleri, arka planda Işid'in gizli etkinlikleri vs. Mülteciler, hayatta kalabilmiş oldukları için mutludur, ama kendilerine ve çocuklarına bir gelecek göremedikleri için de mutsuzdur.
Bu ortamda, eskiden Suriye milli takımında futbol oynayan Omar, çocuklardan bir futbol takımı kurmayı düşünür ve bu fikrini adım adım hayata geçirir. Toz toprak içinde topu ıskalaya ıskalaya oynamaya başlayan bu çocuklar türlü fedakarlıklar, komiklikler ve üzüntülerle hızla gelişecek ve bütün engelleri aşıp U-17 dünya şampiyonasına katılmaya hak kazanacaktır.
Hayat Güzeldir. Oscar da öyle.
9.9.15
doğru mu, yanlış mı?
yukarıdaki listenin hepsine "yanlış" diyenler kaç kişidir türkiye'de ve bunlardan "değiltürkiye" adında yeni bir ülke kurulabilir mi?
1.9.15
ifade özgürlüğü ve gazetecilik
burada, “ifade özgürlüğü”yle “gazetecilik”in farklı farklı şeyler olduğunu hatırlatmak gerekir belki, çünkü “türkiye’de gazete var” diyebileceğimizden kuşkuluyum. türkiye’de farklı kesimlerin, farklı çıkar gruplarının sözcüleri var, tribün gazeteleri var, ama “gazete”? tarafsız haber diliyle aktarılan tarafsız haberler okuyabildiğimiz “gazete”? tarafsız haber derken, her gazetenin ya da gazetecinin, benimsediği siyasal görüş / toplumsal duruş çerçevesinde, farklı konuları haber sayma, farklı oranlarda öne çıkarma hakkının elbette farkındayım; ama bunu yaparken, kendi doğrusunu mutlak doğru olarak kabul ederek haberi biçimlendirmeme ve karşı örnekleri yok saymama sorumluluğunu taşıması gerektiğini de düşünüyorum. (itiraf: benim bu konudaki hassasiyetimin, pek çok kişiye abartılı gelebileceğini de biliyorum. sonuçta ben bir türk kulübünün oynadığı uluslararası bir maçta spikerin “defansımız çabuk toparlanmazsa gol yiyeceğiz” ağzıyla konuşmasından da rahatsız oluyorum. “biz”in kim olduğunu bana ne münasebetle dayatabilir bir spiker?) “üç asker öldü” haberini “şehitlerimize ağlıyoruz” ya da “kalleşler bunu ödeyecek” ya da “kahrolacaklar” ağzıyla verenleri de gazete sayamıyorum – sizin işiniz bana ne hissedeceğimi öğretmek değil.
bunlar bile, bugün türkiye’deki gazetecilik ortamında “lüks mesele” sayılabilecek hale geldi. bugün gazete diye yayımlanan şeylerde o kadar açıkça yalan söyleniyor, o kadar acemice sahte belge üretiliyor ki, bunların “basın özgürlüğü” altında ele alınabilmesini anlamak mümkün değil. bu sahteciliğin hiçbir yaptırımının olmaması da anlaşılır gibi değil – ne meslek kuruluşları bir iç denetim mekanizması yürütebiliyor, ne de yargının konusu oluyor bu “fotoşok” çalışmaları. elbette bu da en başa, “toplumsal sistem”in çöküşüne bağlanıyor. “istemeyen okumaz” diyerek geçilecek şeyler değil bunlar, çünkü hepsi, içine girdiğimiz “toplu cinnet hali”ni besliyor – en ufak bahaneyle "kurt adam"a dönüşmemizde, “ağzını burnunu dağıtırım senin” korosu haline gelmemizde, “tribün gazeteleri”nin (ve televizyon kanallarının elbette) payı büyük.
23.8.15
hakiki gerçekler: dinozorlar neden yok oldu?
kısa yanıt: vücut ağırlıkları birkaç saat içinde aşırı arttığı için.
uzun yanıt: önce biraz fizik. ağırlık dediğimiz şey neydi hatırlayalım, kütle çarpı yerçekimi ivmesi, yani mg. dünyanın çekim gücü, yüzeyindeki her şeyi merkeze doğru çekiyor (bu çekim kuvvetini de GmM/r^2 olarak ifade ediyoruz).
ancak iş bununla bitmiyor. dünya döndüğü için, bu dönüşün yarattığı bir merkezkaç kuvvet var, bu da yerçekiminin tam aksi yönünde etki gösteriyor. şöyle:
ne kadar büyük bir etki bu? hesaplamak için şu denklemi kullanıyoruz:
F=mv^2/r
burada v=dünyanın dönüş hızı, yani 465 m/s; r=dünyanın yarıçapı, yani 6.37x10^6 m. denklemdeki m ise cismin kütlesi. diyelim ki 60 kilosunuz,
yani 60 kiloysanız merkezkaç kuvveti 2 Newton civarında oluyor, sizi 2 N oranında hafifletiyor. binde 3'lük bir fark bu (ağırlığınız 588 N ediyor çünkü).
peki ya dünya daha hızlı dönerse? mesela jüpiter 11400 m/s hızla dönüyor. diyelim ki dünya üç katı hızla dönüyor olsa, hissedeceğiniz merkezkaç kuvveti dokuz kat artacak, yani yaklaşık 1.5 kg hafif hissedeceksiniz kendinizi.
peki dünyanın kendi çevresindeki dönüşü neden birden yavaşlasın? büyük bir gök cisminin, dönüş yönünün tersine doğru ve çok yakından geçmesi, böyle bir etki yaratabilir. bu cisim daha sonra güneşe çarpabilir, güneş çevresinde (mesela pluton gibi) yörüngeye girebilir, ya da yeterince hızlıysa kurtulup uzaklaşabilir.
şimdi t-rex için durumu tersten düşünelim. 6 ton ağırlığındaki bu hayvan, hızlı dönen dünyadan şimdiki hızıyla dönen dünyaya geçtiğinde (yani dünya, çok yakınından geçen gök cismi nedeniyle daha yavaş dönmeye başladığında) birden 150 kg daha ağır hale gelecek. birkaç saat içinde birden bu kadar kilo alsanız, siz de depresyona girip ölürdünüz bence.
saygılar.
15.7.15
boktan sanat
Sanat tarihinden bir yaprak: İtalyan sanatçı Piero Manzoni, 1961'de "Sanatçı Boku" adını verdiği 90 adet konserve üretti, her birinin içinde de kendisine ait 30 gr. dışkı olduğunu iddia etti. Bu konserveler, aynı ağırlıkta altınla eşdeğer olacak şekilde fiyatlandırılmıştı, ama örneğin 2008'de bir tanesi Sotheby's'de 400 bin liraya alıcı buldu. Kutuların içinde ne olduğu kesin değil - açıldığında yapıtın değeri kaçacağı için kimse bakamamış, kutular çelikten olduğu için röntgende de görülememiş. Bir keresinde bir galeri, kutudan kötü kokular geldiğini bildirmiş, ama bu durum çağdaş sanatın geneli için geçerli olduğundan dikkate alınmamış (diyerek çağdaş sanata bok atma vazifemi de yerine getirmiş olayım!).
Sanat piyasasının ve tüketim ekonomisinin gerizekalılığını gösteren bir parodi olarak değerlendirilen bu yapıtı siz de, boktan bir fikrin iyi para edebileceğine örnek aradığınızda kullanabilirsiniz en azından.
17.6.15
Kritik Kavşak
Koalisyon nedir, nasıl yapılır?
Koalisyonlar, parlamenter sistemin zayıf karnı mı, istenir bir özelliği mi?
Başkanlık sistemi, her zaman güçlü bir yürütme anlamına gelir mi, istikrarsızlık doğurabilir mi?
Kritik Kavşak, parlamenter sistemle başkanlık sisteminin güçlü ve zayıf yanlarını ele alırken, özellikle bugünlerin koalisyon tartışmaları için çok önemli veriler ve bakış açıları sunuyor.
***
Kritik Kavşak, parlamenter sistemle başkanlık sistemi arasında nasıl bir tercih yapılması, öncelikle de bu terimlerin nasıl tanımlanması gerektiği konusundaki tartışmanın kuramsal, tarihsel ve normatif ihtiyaçları göz önünde bulundurularak ortaya çıktı.
Bu tartışma Türkiye’de ilk kez yapılmadığı gibi, dünyada da ilk kez yapılmıyor; siyaset bilimi literatüründe de, dünya siyaset tarihinde de önemli bir yeri var. Konunun geçmişini dikkate alarak yola çıkan bu kitabın yaklaşımı, tartışmanın bir “sistem” tartışması olması gerektiğinin altını çizmek üzerine kurulu. Belli bir karmaşıklık barındıran her sistemin verimliliği, çok sayıda bileşenin birbiriyle ilişkisinin nasıl kurulduğuna bağlıdır. Dolayısıyla bir sitem tasarlarken ya da bir sistemde ciddi bir revizyon yaparken, tek bir bileşenin –bu en önemli bileşen olsa bile- nasıl oluşturulacağına ya da değiştirileceğine bakmak yeterli olmaz; diğer bileşenlerle ilişkisinin nasıl olacağına, nasıl değişeceğine de bakmak, yani sistemi bir bütün olarak ele almak ve tutarlılığını sağlamak gerekir. Bir siyasal sistemde güçlü bir meclisin, güçlü bir başbakanın ya da güçlü bir başkanın olması, tek başına sistemi “iyi” ya da “kötü” kılmaz; diğer bileşenlerin gücünün nasıl tanımlandığına bakmak gerekir.
Kritik Kavşak, siyasal sistemlerin kişiler üzerine değil, kurumsal tanımlar üzerine kurulması gerektiğini gösteren; demokrasinin kurumsallaşması ve Türkiye’nin siyasal kültürünün bir parçası haline gelmesi için temsil mekanizmalarının yasama organı bağlamında daha doğru kurulması gerektiğini savunan; istikrar sağlamak için uygulanan sistem mühendisliğinin tam tersine istikrarsızlığa yol açabildiğini, gerçek istikrarınsa tüm güçlerin tek bir aktörde toplanmasıyla değil, adil ve özgürlükçü bir biçimde bölüştürülmesiyle sağlanabileceğini öne süren bir makaleler derlemesi.
Koç Üniversitesi Yayınları'ndan çıkan Kritik Kavşak, siyaset biliminin Türkiye’de ve dünyadaki en önemli, en yetenekli isimlerinden bazılarını bir araya getiriyor:
Juan J. Linz,
Donald L. Horowitz,
Seymour M. Lipset,
Arend Lijphart,
Ergun Özbudun,
Sabri Sayarı,
Serap Yazıcı,
Adam Szymanski,
Üstün Ergüder,
Ersin Kalaycıoğlu,
Ayşen Candaş,
Selim Erdem Aytaç ve
Ali Çarkoğlu.
16.6.15
bir koalisyon alır mıydınız?
koalisyon ve azınlık hükümeti deneyimimiz pek fena sayılmaz:
ecevit - msp'yle, 26 ocak - 17 kasım 1974
ecevit - azınlık, 21 haziran - 21 temmuz 1977
demirel - mc, 31 mart 1975 - 21 haziran 1977
demirel - mc, 21 temmuz 1977 - 5 ocak 1978
demirel - azınlık, 12 kasım 1979 - 12 eylül 1980
demirel - shp'yle, 20 kasım 1991 - 16 mayıs 1993
çiller - shp'yle, 25 haziran 1993 - 5 ekim 1995
çiller - azınlık, 5-30 ekim 1995
çiller - chp'yle, 30 ekim 1995 - 6 mart 1996
yılmaz - dyp'yle, 6 mart - 28 haziran 1996
erbakan - dyp'yle, 28 haziran 1996 - 30 haziran 1997
yılmaz - dsp&dtp'yle, 30 haziran 1997 - 11 ocak 1999
ecevit - azınlık, 11 ocak - 28 mayıs 1999
ecevit - mhp&anap'la, 28 mayıs 1999 - 18 kasım 2002
en uzunu 41 ay, en kısası 3 ay sürmüş koalisyon hükümetlerinin, genelde 1 - 1,5 yıl sürmesi beklenebilmiş.
1970'lerdeki koalisyonları hatırlayanlar, siyasetimizdeki uzlaşmazlık kültürünün temellerini de hatırlayacak. ama oportünist bir temelde değil de iyi kötü ilkesel bir temelde ve spesifik pratik hedeflerle koalisyona giren ortakların, pekala etkili bir hükümet oluşturabileceğini de söylemek gerek.
yürütme-yasama-yargının birbirini denetleyemediği bir kısırdöngüden çıkış için, öncelikle yürütmenin bir koalisyon yapısı içinde kendini denetlemeye başlaması ve buradan denetimi yasama ve yargıya doğru yayması, belki tam da türkiye'nin bugün ihtiyacını duyduğu şey olabilir (her ne kadar ben dışarıdan destekli akp hükümeti bekliyor olsam da).
8.6.15
kır düğününe yağmur
bu kadarını beklemiyordum, onu söyleyeyim. bir defa hdp'nin barajı geçmesine "izin vermelerini" beklemiyordum; oy oranını yükselttiğini görüyordum, ama akp'nin kontrolünün daha mutlak olduğunu sanıyordum, değilmiş. sivil toplum dediğimiz şeye ülkece ne kadar ihtiyacımız olduğu böylece bir kez daha kanıtlandı. en karanlık ve boğucu iktidar uygulamalarına bile toplum, kendi imecesiyle karşı koyabiliyor. ikincisi, akp'nin milletvekili sayısının 276'nın altına düşmesini beklemiyordum haliyle; ama hdp'nin türkiye genelinde bütün illerde oy oranını bu denli artırması, türkiye'nin sürdürülebilirliği açısından yeni bir umut kaynağı oldu. güzel bir geceydi; sabah da güzeldi, ama artık öğle yemeğimizi de yediysek, biraz iş konuşalım derim.
kimsenin kır düğününe yağmur olmak istemem tabii, ama sevinçten çıldırmadan önce bir-iki şeyi hatırlamakta fayda olabilir. birincisi, akp hala hükümette. ikincisi, daha epeyce bir süre hükümette olmayı sürdürecek muhtemelen. chp'nin ya da mhp'nin ne yapacağını düşünmeye başlamadan önce, erdoğan ve akp'nin ne yapacağını düşünmek lazım, çünkü hamle sırası onlarda; şah çektikleri sürece de üstünlük onlarda kalacak.
erdoğan'ın önceliği ne? yargılanma yolunun açılmasını ne olursa olsun engellemek. bunun için cumhurbaşkanlığı koltuğuna ve ikinci bir beş yıl için seçilmeye ihtiyacı var, dolayısıyla bundan kolay kolay vazgeçmesi beklenemez. bu, belli koşullarda erdoğan'ı bazı uzlaşmaları kabul etmeye de yöneltebilir, o yüzden göründüğü kadar kötü değil. erdoğan'ın ihtiyacı olan ikinci şey, akp iktidarının ne pahasına olursa olsun sürmesi. cumhurbaşkanı olması ona bir zırh sağlıyor elbette, ama birlikte iş yaptığı insanları korumuyor; onların ipliğinin pazara çıkması da bir kapalıçarşı yangını doğuracağı için erdoğan'ın işine gelmez. dolayısıyla erdoğan akp'yi de kollamak zorunda. bu da pratikte 258 milletvekiline destek verecek 18 milletvekili satın almak demek. pek zor birşey değil, ecevit bile o şair haliyle 11 milletvekili alıp hükümet olmuştu. yani önümüzdeki bir ay içinde benim beklediğim şey, akp'nin ister partiye transfer etmek suretiyle, isterse dışarıdan destek suretiyle milletvekili sayısını 276'ya çıkarması ve oynak da olsa bir denge sağlayarak hükümet kurması.
bu istikrarsız dengenin uzun ömürlü olmayacağını erdoğan elbette bilir. bu nedenle yeni akp hükümetinin amacı, erken seçime olabilecek en güçlü haliyle girmek olacak. bu da pratikte iki şey demek: kaptırdığı oyları geri almak için kendi elini güçlendirmek ve rakiplerinin (toplumun) elini zayıflatmak. hdp'nin doğu'da aldığı akp oylarının yanı sıra, batı'da büyük şehirlerde aldığı oyların da sahiplerini pişman etmeye çalışacak erdoğan. bunun için hdp'nin itibarsızlaştırılması, apo-demirtaş arasına fay hattı döşenmesi, toplumsal barışın ve asayişin dinamitlenmesi gibi yollara başvurulması mümkün.
ne var ki bütün hamleleri de erdoğan yapmayacak. eli çok rahat olmayacak bir kere - yasamanın işleyişinde kalesinde çok sayıda gol görecek. ikincisi, ekonominin gidişatı, akp'nin kendi tabanında da oylarının zora girmesine yol açacak. üçüncüsü, sonun başlangıcını görenler, giderek artan bir hızla gemiyi terk etmeye yönelecek - yalnızca "yandaş" kitlede değil, doğrudan parti içinde de. iki yıl sonra erken seçime gidildiğinde, ülke bugünkünden daha iyi bir halde olmayacak muhtemelen. seçim de akp'nin istediği zamanda değil, meclis aritmetiğinin değişmesiyle dikte edilecek zamanda yapılabilir.
bu süreçte hdp, "mhp'nin yanındaki kürt milliyetçisi parti" olarak değil, "chp'nin ilerisindeki sol parti" olarak oyunu yüzde 20'lere çıkartmanın çalışmasını yapmalı.
izleyenler için çok dersler olacağı kesin.
6.6.15
kulak misafiri olduğum dokunaklı bir sohbet
kadıköy tarafında nezih bir kafe. yan masada üç amca, bir teyze brunch'ta. yaşlarıyla mütenasip bir biçimde bağıra bağıra konuşuyorlar.
"ben chp'liyim, bu seçimde demirtaş'a vereceğim," diyor teyze, "çok temiz çocuk, karısı da okumuş, çok düzgün konuşuyor."
demirtaş'ın esprilerini anlatıyorlar birbirlerine, gazoz açılışı yapmasını, "ben çaldığımı söylüyorum, sen de söylesene" diyişini.
amcalardan biri "ben gidip geliyorum, yarına kadar düşünmeye devam edeceğim, chp'ye mi versem hdp'ye mi," diyor.
amcalardan biri soruyor, "peki ya adamlar akp'yle koalisyon yaparsa?"
kararsız amca cevaplıyor, "aslında yaparlarsa yapsınlar, akp'nin tek başına iktidarda kalmasından iyidir," diyor.
üçüncü amca, "yahu hala geçemediler mi barajı? bu kürtlerin sayısı yetmiyor mu?" diye soruyor.
"onlar da bizim gibi yahu, çoğu akp'ci," diyor amcalardan biri.
kararsız amca da "işte sen ben oy verirsek geçecekler," diyor.
anketlerin saptırılması konusuna geçiyorlar.
sonra teyze, "bu kürtler çok dürüst, çok temiz insanlardır, çalmazlar çırpmazlar, ben adam çalıştırsam kürt çalıştırırım," diyor.
amcalar kendi "iyi kürt" hikayelerini anlatıyor.
bir sessizlik oluyor masada.
sonra memleketin bir diğer önemli konusu olan masonları tartışmaya başlıyorlar.
amcalardan biri reçeli verip tereyağı istiyor garsondan.
vicdan ne tuhaf şey. varsa, bir çatlak bulup çıkıyor sonunda.
2.6.15
bir vatan haininin kulak tıkanması gereken çağrısı
bütün siyasi hareketler boka batarak sona erer; chp, dp, anap, akp vs. hepsi için geçerli bu. dolayısıyla hdp de bir gün büyür ve kitleselleşirse, muhtemelen bir zirve yapacak, sonra da düşüşe geçecek; kendisine oy verenleri, kendisine sempati duyanları üzecek. bunu siyasetin kuralı olarak kabul edelim bir kere.
ancak, yukarıda saydığım siyasi hareketlerin sonu, yaptıkları çok önemli katkıları da silmesin derim - ve evet, akp'nin çok önemli katkıları oldu türkiye'ye, bugünkü sefaleti bunu iyice gölgeliyorsa da. hdp bugün türkiye'nin tek ilerici partisi: akp değişimci bir parti ama ilerici değil, chp ise açıkça gerici bir parti, çünkü herşey aynı kalsın istiyor - atatürkçülük aynı kalsın, ordu aynı kalsın, müslümanların yeri aynı kalsın, türk olmayanların yeri aynı kalsın, ermeni soykırımı yine kabul edilmesin vs. öyle olmuyor maalesef; türkiye değişiyor, dünya dönüyor, aynı yerde kalmayı istemek de gericilik haline geliyor. mhp'yi partiden saymıyorum tabii.
hdp'nin katkısı ne olacak? bizim şahane bir huyumuz var, herşeyi kendi mağduriyetimizden başlatıyoruz, yani hep "önce onlar yaptı" oluyor. öyle değil. pkk bir terör örgütü, binlerce insanın ölümünden sorumlu - bunun onaylanacak bir yanı elbette yok. ama sormak gerekmez mi, pkk neden var? devletin doğuda yaptıklarının ne kadar azını bildiğimizi tartmak için gezi olayları bir fırsat vermiş olmalı. milyonlarca insanın (bugün 15 milyon civarında olduğunu düşünüyoruz kürt nüfusun) onyıllarca sistemli bir şekilde bastırılmasından, süründürülmesinden, öldürülmesinden, en temel haklarından yoksun bırakılmasından; nüfusun geri kalanının büyük kısmının da bunu hiç umursamamasından, hatta onaylamasından söz ediyoruz.
bu sorun çözülecekse, silahla değil anlaşarak çözülecekse, hdp'nin meclis'e girmesi gerekli - kürtleri sevmiyor olabilirsiniz, hdp'den şüphe ediyor olabilirsiniz, ama çok sevdiğinizi söylediğiniz türkiye'nin, toplumsal sorunlarını meşru zeminlerde çözmesini istiyorsanız, hdp'nin meclis'e girmesini sağlamak sizin göreviniz. hepimizin görevi.
24.5.15
apo, demirtaş'ın nesi olur?
bir chp'li portresi: geçen gün biriyle görüştüm - aklı başında kadın akademisyenlerimizden biri. "şekerim ne olacak bu milletin eğitimsizliği, bu nedir böyle, çok kötü durumdayız valla," diye başladı daha "merhaba" demeden; metrodan iniyormuş, bekleyenlerden birisi inenlere yol vermemiş, "bekle önce ben bineyim sonra inersin" demiş. evet, tanık olduğumda beni de sinirlendiren birşey bu, ama "halkla ilgili birşey öğrendim bugün: eğitimsizler" diye ağzım dolu dolu anlatacağım birşey de değil. sonra da konuyu seçime getiriverdi, "bu hdp'ye oy vermeyi nasıl düşünebiliyor insanlar anlamıyorum, davutoğlu başımıza erdoğan'ı başkan yapmaya uğraşıyor, demirtaş da apo'yu getirecek tepemize," dedi, "gerçi ben onun böyle yarım türkçeyle çekinmeden konuşmasını sempatik buluyorum, ama o başka bu başka," diye de ekledi. bir yere yetişiyordum, çenemi tuttum, ama bu nasıl bir dünyayı kendinden ibaret sanma, nasıl bir densizlik bilemedim. benim kürt olmadığımı, hdp'ye oy vermediğimi nasıl varsayıyorsun bir defa? demirtaş'ın anadili kürtçe, en az senin kadar türkçe de konuşuyor, bu neyin cakası, aşağılaması?
dün akşam selahattin demirtaş yoğurtçu parkı'ndaydı; güzel canlı müzik vardı, herkesin keyfi yerindeydi, demirtaş da kısa ama hoş bir konuşma yaptı. benim görüşüm, hdp'nin chp seçmenine daha çok çalışması gerektiği yönünde; bunun da ilk ayağı, yukarıdaki örneğin de (çok benzerini duydum tabii) gösterdiği gibi, "apo meselesi"ne açıklık getirmek. chp seçmeninin apo'ya bakışını doğrudan hedeflemeden burada yol alması çok zor hdp'nin. bunun hdp açısından nazik bir konu olduğunu anlıyorum, ama selahattin demirtaş'ın bir hasleti var, herşeyi içtenlikle ve olduğu gibi anlattığını hissettiriyor, bu meseleyi de ondan başka kimse anlatamaz chp'lilere. chp'li olmayanlarımız da faydalanır hem.
(fotoğraf: esra özdoğan)
16.5.15
"mad men"i uğurlarken
mad men bu hafta sona eriyor. bugüne kadar izlediğim en iyi dizilerden biriydi tartışmasız - bunun birden fazla nedeni var, ama en başında sanırım "edebi" oluşu geliyor. bunun da kendi içinde bileşenleri var -karakterler, olay örgüsü, gerilim, isteklerle ihtiyaçların çatışması, diyaloglar, ironi, öngölgeleme vs- ama beni en çok etkileyen, hatta zaman zaman kıskandıran şey bir ayrıntı mantığı. ufak bir hareketin, sözün, bir sahneyi canlandırıvermesi, üç boyutlu kılması. nasıl bir şeyden söz ettiğimin birkaç örneğini vereyim:
don ve betty roma'da, sabah otel odasında uyanıyorlar. "yatağın öbür tarafında yatmak güzelmiş" diyor don. (pekala kendi tarafında yatabilir, ya da öbür tarafta yattığına dair bir yorumda bulunmayabilirdi. oysa bu söz bize hem ilişkilerinin durumu, hem de roma gezisinin anlamı hakkında ipucu veriyor.)
betty lokantada tuvalete girip oturuyor, tuvalet kağıdı koparıp koltukaltlarını siliyor. (burnunu silebilirdi, çişini yapabilirdi, sigara içebilirdi. oysa bu hareket hem havanın boğuculuğunu, hem deodorantın henüz kullanılmadığı bir dönemde olduğumuzu gösteriyor, hem de betty'nin sıkıntısına gönderme yapıyor.)
megan ve don, campbell'lere yemeğe gidecek, kapıdan çıkmak üzerelerken megan "takım elbiseyle mi gideceksin? kareli ceketini giysene, orası da sayfiye sayılır" diyor, don gri takımını çıkarıp kareli ceketini giyiyor. (doğrudan kareli ceketle evden çıkabilirdi. oysa bu duraklama, hem don'un kasıntılığıyla ilgili bir espri, hem megan'ın don üzerinde artan gücünün bir işareti.)
peggy evdeyken kapı çalınıyor bir akşam tv seyrederken. üzerinde yeşil elbisesi var. kapıyı açmak için kanepeden kalkarken eteğinin yan tarafındaki fermuarı çekiyor. (fermuarı açık olmayabilirdi. oysa bu hareket, açık vermemeye büyük dikkat gösteren peggy'nin yalnızken kendine verdiği rahatlama payını, bu payın ne kadar küçük olduğunu gösteriyor.)
bu tür ayrıntılar, olay örgüsünü yazarken ulaşılacak hedefe gözünü diken değil, karakterlerini oldukları durum içinde gerçekten hayal edebilen bir kalemin ürünü olabilir ancak. bu da bence amerikan öykücülüğünün en büyük hasleti zaten. büyük dizilerin ölümünün tartışıldığı, rafine işlerin soyunun tükendiği bir devirde mad men'i özleyeceğim.
10.5.15
diktatörün biri
hiç sırası olmayan diktatör hikayeleri (dk'den çıkacak diktatör antolojisinde yayımlanacak "diktatörler" adlı öyküden):
Emekli olduktan sonra kıyıdan uzakta, zeytincilikle geçinen bir kasabaya yerleşen diktatörün biri, birkaç yıl içinde toplumsal bellekten silindi, eski şaşalı günlerini kimse hatırlamaz, okeyde taş aşırmasına müsamaha göstermez oldu. Yüzü çok hatırda kalır bir yüz değildi; sesinde ya da konuşmasında belirgin bir özellik yoktu; sıradan bir diktatör olarak görevini yapmış, sıradan bir ihtiyar olarak günlerinin tükenmesini bekliyordu şimdi. Yolu kasabadan geçen ve onun tuhafiyeci dükkanına bir düğme, bir parça lastik ya da ufak bir şişe kolonya almak için gelen yabancılarla bazen yarenlik yapacağı tutar, ama eskiden diktatör olduğuna kimseyi gerçekten inandıramazdı. Böyle günlerin akşamlarında, evine döner dönmez gardırobunun diplerinden, düğmeleri kafatası kemiğinden yapılmış tören üniformasını çıkarıp giyer, ayna karşısına geçer, herkesin çoktan unuttuğu sönük konuşmalarından birini yapardı. Ne yazık ki bu hayal kırıklığı ölümünde de sürdü; vasiyetine rağmen, diktatör bu üniformasıyla gömülmedi.
***
Diktatörün biri, işin zorluklarına dayanamayıp aklını yitirmişti; bir dağın yamacında, orman içinde bir klinikte yaşıyordu artık, tedavisinin imkansız olduğu kabul edilmişti. Kendisinden sonra gelen diktatör, eski diktatörün tüm masraflarını bir vefa örneği olarak kendi cebinden karşılayacağını duyurmuştu. Aklını yitiren eski diktatör, diğer bazı hastalarla devlet işlerine dair toplantılar yaparak ve sekreter kılığına girmiş bir hemşireye mektuplar, gazete makaleleri ve konuşma metinleri yazdırarak geçiriyordu günlerini. Hastane hekimleri diktatörün ailesini kaçınılmaz sona hazırlamaya çalışmış, birkaç yıl içinde bu kadarını bile dikte edemeyeceğini anlatmışlardı, sonrasında perişan aileyi hiçbiri teskin edememişti.
***
On binlerin üzerine gözünü kırpmadan bombalar yağdırmış, sokaktaki masum insanları kurşun yağmuruna tutturmuş, siyasal rakiplerini işkenceyle öldürtmüş (bir-ikisini bizzat öldürdüğü anlatılırdı), halkının büyük bir kısmı yoksulluk çekerken kişisel servetini milyarlarca dolara çıkarmış, cebinden beş kuruş ödemeden, şirket patronlarına yaptırdığı sarayında şatafat içinde yaşayan bir diktatör bu, ama bakın: ülkenin en ünlü bestecisinin ablasını boğulmaktan son anda kurtardıktan, deniz kenarındaki muhteşem villasına kucağında taşıdıktan sonra, kendi elleriyle hazırladığı sıcak ıhlamuru yudum yudum içiriyor, müzik ve estetik konusunda yaşlı kadıncağızla sohbet ediyor şimdi.
***
Diktatörün ortadan kayboluşunun beşinci gününde ülkede yaşam durma noktasına geldi. İnsanlar bulvarlarda ruh gibi yürüyor, caddelerde sebepsiz yere birbirlerine sarılıyor, arka sokaklarda yere yığılıp hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Hayatın bu gerçeğini bir gün öğrenmek zorunda kalacakları, hiçbirinin aklına gelmemişti belli ki: bir diktatör tarafından yönetilen bir ülkede yaşamak zordu, ama asıl korkuncu, bir diktatör tarafından kaderine terk edilen bir ülkede yaşamak zorunda kalmaktı.
***
Ülke bir diktatörlük olmaktan çıkalı neredeyse on yıl oluyordu; herkes biliyordu bunu, diktatörün kendisi dışında herkes. Bir tek diktatör, ülkenin hala bir diktatörlük olduğunu, herkesin ondan ölesiye korktuğunu ve iliklerine kadar nefret ettiğini sanıyordu. On yıl kadar önce, kötü bir rüyadan uyanır gibi, artık bir diktatörlükte yaşamak istemediklerine karar vermişti insanlar, sessizce, hep birlikte, önceden anlaşmışçasına. Ne var ki bunu diktatöre söylediklerinde kalbinin kırılacağından herkes emindi; o yüzden, yine sessizce, kimsenin tek sözcük söylemesine gerek kalmadan, diktatörü idare etmeye, pışpışlamaya karar vermişlerdi. Zaten sağlığı bozuktu diktatörün, en fazla birkaç yıl daha yaşayabileceğini fısıldıyordu hekimler; son günlerini mutlu geçirmesini sağlamakta ne gibi bir sakınca olabilirdi? Ne var ki diktatör beklenenden daha dirençli çıkmıştı, onun haberi bile olmadan kendisine biçilen süreyi aşmış, dinç bir diktatör olarak yaşamını sürdürmüştü. Halkı bu durumu da sorun etmemiş, kendi bildikleri gibi yaşamış, iktidarı olmayan diktatörlerine sert erkek muamelesi yaparak gönlünü hoş tutmuşlardı. Zaten yalandan kim ölmüştü ki?
8.5.15
babamla arabada
babam 15 yıl öncesine kadar araba kullanmayı severdi, uzun yol yapmayı da severdi. ben çocukken, biz izmit'te yaşıyorken, sabah çıkıp iş için elbistan'a gittiğini, işini bitirip gecenin bir vakti eve geldiğini hatırlıyorum. annem hızlı kullandığını söyler, söylenirdi, ama arabalarını düşününce, herhalde en fazla 120'yle filan gidiyordu. onun araba kullanma sevgisi bana da geçmiş olabilir, ama dayanıklılığı geçmemiş, orası çok açık - beş saat yol yapınca bıkanlardanım ben.
1969'da, ben henüz bir yaşındayken ve biz mannheim'da yaşarken, babam annemi ve dayımı alıp almanya'dan hollanda'ya gezmeye götürmüş, ilk kez orada yürümüşüm. babamın arabalarıyla ve araba sürüşüyle tanışmam bu yolda olmuş. yolun önemli bir kısmını annemin ayaklarının dibinde oynayarak geçirmişim; ya o zamanlar ebeveynler şimdikinden daha "geniş"ti, ya da bizimkiler ekstra vurdumduymazdı, bilemiyorum. beyaz, değişik bir volkswagen'miş bu araba, ben hiç hatırlamıyorum ama fotoğrafına bakınca güzel bir alete benziyor.
hatırladığım ilk araba, uçuk sarı bir ford taunus, tavanı beyaz. küçük bir sokağın başındaki üç katlı apartmanımızın önünde durduğunu hatırlıyorum bunun. sanırım ikinci el bir arabaydı, modelini araştırınca anladığım kadarıyla.
1974'te bizimkiler türkiye'ye dönmeye karar verdi; iki işçi maaşından biriktirdikleri paralarla aldıkları eşyaları bir kamyona doldurdular, biz de babamın yeni aldığı gıcır vosvosa doluştuk ve alpleri aşarak üç günde türkiye'ye geldik. turuncu bir arabaydı, ama bizde çok kalmadı; babam bunu türkiye'de satmak için almıştı, kurmayı düşündüğü işe sermaye yaptı, bir süre sonra da cam göbeği bir murat 124 aldı. uzun bir tofaş döneminin başlangıcı oldu bu.
yazları yalova'ya giderdik, aydın 4 sitesi'nde kiralık bir yazlığımız vardı. izmit-yalova arasını yaklaşık bir saatte alırdık; kız kardeşimle gölcük-karamürsel arasında küçük kulelerde nöbet tutan askerlere el sallamak (ve onların da bize el salladığını görmek) en büyük eğlencelerimizden biriydi. bir de babamın kasetleri. aslında bizimkiler çok müzik dinleyen insanlar değildi, evde birtakım plaklar vardı almanya'dan getirdiğimiz, ama bunların üzerine pek az ekleme yapılıyordu. babam arada iş nedeniyle almanya'ya gittiğinde bazı tuhaf kasetler getiriyordu, bavyera şarkıları filan oluyordu mesela, o zamanlardan dilime takılan ve bugün izini bulmayı başaramadığım şarkılar var böyle ("bungeliche, bungeliche, bungeliche welt" diye aklımda yer etmiş bir şey, kimbilir aslında ne). bunların içinde en iyilerinden biri mireille mathieu'nün "an einem sonntag in avignon" adlı almanca parçasıydı, öyle anlatayım.
murat 131'e, oradan da doğan'a geçtik akabinde; hafta sonları izmit'ten istanbul'a, istanbul erkek lisesi'nin kolej hazırlık kursuna götürüyorlardı beni, arka koltukta uyuyordum, üstüme örttükleri yeşil battaniyenin yumuşaklığını hala hatırlıyorum. bu dönemde babamın bir arkadaşının verdiği iki kaset, arabada herhalde beş yüz kez çalınmıştır. biri daha ağırbaşlı parçalardan oluşuyordu bu kasetlerin, mesela emerson, lake & palmer'ın "c'est la vie"si vardı (ben bunu yıllarca "tel aviv" sandım). diğerindeyse daha oynak parçalar bulunuyordu, lipps inc.'in "funky town"u gibi (bu da ingilizceyi yeni yeni öğrendiğim dönemde arkadaşlarıma "pis kokulu şehir" olarak çevirdiğim bir parçaydı).
liseyi bitirip üniversiteye başladığım yaz, doğan'da baş başa iki önemli yolculuk yaptık babamla. ilki yaz başındaydı. bir kız arkadaşım vardı ve bodrum'a gidecektik birlikte, bizimkiler de bunun cinsel anlamları konusunda panik içindeydi. bir gün, yine izmit'ten yalova'ya giderken, babam bana ilk ve son kez kadınları anlattı - bizim yaşımızdaki kızların bizden çok daha akıllı olduğunu, ne isterlerse yaptırabileceklerini, kendimi korumam gerektiğini çünkü hayatta yapacak önemli işlerim olduğunu, allah korusun bir hamilelik durumunda hayatımın kayacağını filan. içimden "tabii tabii" diyerek dinledim, ama itiraf etmeliyim ki etkili bir konuşma ve boktan bir bodrum tatili oldu.
ikinci yolculuğu, boğaziçi'ne kayıt olmaya gittiğim sabah gerçekleştirdik; sabahın köründe yola çıktık, çünkü o yıllarda kayıtlar iki gün sürebiliyordu. e-5'te gidiyorduk, ben hala tam ayılmamıştım, fakat sanırım gebze'yi geçtikten sonra babamdan inleme sesleri gelince afyonum patlayıverdi. kenara çektik, bir beş-on dakika babamın buruşuk bir suratla, gözleri kapalı inlemesini izledim. galiba kalp spazmı geçiriyordu, ama durumun ciddiyetinin çok farkında değildim; kendine gelince yola devam ettik, okula geldiğimizde de onu arabanın başında bırakıp kız arkadaşımla buluşmaya koştum (o da boğaziçi'ne girmişti). hastaneye gitmeyi, doktor bulmayı filan hiç düşünmemiş olmamın herhalde hormonal bir açıklaması vardır.
araba kullanmayı da doğan'da öğrendim. babamın yanında çalışan halil abi'yle izmit'in köy yollarında dolaşıyorduk, fakat daha ikinci gün, sollasam mı fren mi yapsam kararsızlığıyla, önümde 15 km'yle giden bir traktörün römorkunun altına girip ön farı ve ızgarayı dağıttım. dönüp babama anlattığımda çok kızdı, ben de çok bozuldum, o da kızdığına üzüldü sonra, ama bir daha babamın arabasını kullanmadım. o da bunun nedeninin o kazadaki tepkisi olduğunu biliyordu, ama lafını etmedik hiç.
babamın tofaş macerası, kalkık kıçlı metalik gri bir fiat tempra'yla sona erdi. dijital kadranıyla çok havalı olduğu düşünülüyordu; en kolay çalınan arabalardan biri olduğunu da, araba bir gece apartmanımızın otoparkından çalınınca öğrendik polisten.
tofaş'ı bırakıp çok uzağa gitmedi babam - bordo rengi, hatchback bir ford escort aldı, uzun süre de kullandı.
en büyük hayali mercedes sahibi olmaktı - almanya'da çalışırken ama daha annemle evlenmemişken, kız istemeye bir mercedes'le gelmiş ve izmit'te büyük sükse yapmıştı vaktiyle (1966 olsa gerek - fotoğrafta ağzında sigara olan kişi kendisi). artık araba kullanmasa daha iyi olacak bir yaşa geldiğinde ikinci el bir mercedes alarak hepimizi şaşırttı, ama çok kullanamadı. biz onu arabayla gezdirmeye başladığımızdaysa "sağ koltuk sendromu"na yakalandı tabii - fren yap, debriyaja bas, sollasana şunu, tümseğe dikkat, rampada çekmiyor mu bu araba, sağdan araba çıkacak, klima üstüme üflüyor...
iki yıl kadar önceydi, babamı arabayla bizden evlerine götürüyordum, sokaklarına geldiğimizde "sen çok iyi şoför olmuşsun," dedi, "prima (almancı ya, araya almanca laflar sıkıştırır bazen) kullanıyorsun, valla bravo." doğan'ı traktörün altına sokmamdan sonra, yaptığı ilk yorumdu bu. tuhaf, aradan 25 yıl geçmişti, ama hala ufak bir şeyden gözlerimi yaşartmayı becerebiliyordu.
3.5.15
çeviri taşları
bir yayınevinden aldığım ilk çeviri işi, ruth rendell'in heartstones adlı novellasıydı. yıl 1990'dı, ilk öykü kitabım noktanın kesişimleri antolojisi hil yayın'dan çıktığı gün, yayınevine gidip hüseyin sönmez'den 10 nüsha aldım, ardından da murathan mungan'ın setüstü'ndeki evine gittim. murathan o sıralar remzi'nin yeni edebiyat dizisi "çilek"in editörlüğünü yapıyordu, çevirmen aradığı bazı kitaplar vardı, onlara bakacaktım. mühendislik stajı yaptığım bir yazdı, yalova'da aksa'da, bir atık kurutma havuzu için hesaplar yapıyordum ama epey boş vaktim oluyordu, kısa bir roman olursa çeviririm diye düşünüyordum.
murathan bana birkaç kitap gösterdi; aralarında pynchon'un the crying of lot 49'ı, ferlinghetti'nin city lights'tan çıkan bir kitabı ve ruth rendell'in kitabı vardı. sonuncusu işime geldi, onu aldım. sözleşme için remzi'ye gelmemi istedi, o dönemde remzi'nin babıali yokuşunda bir kitapçısı vardı, yayınevinin yeri de orası sandım, "yok artık," dedi murathan, "tezgahta durmuyoruz herhalde."
oradan ayrılmadan önce, taze öykü yazarı heyecanıyla, kitabımın çıktığını hatta daha o sabah yayınevinden aldığımı laf arasına sıkıştırınca, "e imzala bir tane," dedi. tabii kitap yazmak kolaydı, ama ilk kitabını meşhur bir yazara imzalamak pek o kadar kolay değildi. o sıcak yaz günü resmen ter döktüm ve sonuçta kitabı imzalarken yazacak hiçbir şey bulamadım. murathan bir süre sonra bıktı, "adımı yaz, tarihi yaz, imzanı at, yeter, hadi," dedi. ben de öyle yaptım, "murathan mungan'a, adını yazıyorum, tarih ve imza atıyorum, yetiyor," yazdım, kendimi dışarı attım.
ruth rendell'ın romanı kısaydı kısa olmasına, ama ingilizcesinde bir tuhaflık vardı, cümle kuruluşlarında normal ingilizcede olmayan türden, neredeyse "devrik" denebilecek bir yapı kullanıyordu sıklıkla. buna benzer bir dil tutturmaya çalışarak ve daktiloyla yazarak yaptım çeviriyi, bir ay kadar sonra gidip teslim ettim. bir-iki hafta sonra murathan aradı, çeviriyi konuşmak istediğini söyledi, gittim. benim için iyi bir çevirmenlik dersi oldu o günkü görüşmemiz - murathan çeviri yapacak kadar ingilizce bilmiyordu, ama çevirinin türkçe aksaklıklarını bir bakışta anlıyordu tabii. türkçede kurmaya çalıştığım rendell dilinin tutmamış olduğunu anladım, ciddi bir revizyondan geçirdim. son teslim ettiğim halini bugün bana biri getirse kapıdan kovarım - değiştirmediğim paragrafları daktilo edilmiş versiyondan kesip başka bir kağıda yapıştırmış, değiştirdiğim kısımları da aralara el yazısıyla serpiştirmiştim. murathan ses etmedi, ama herhalde arkamdan sıkı küfretmiştir.
kitap sonunda 1991'de temiz bir halde yayımlandı. gördüğüm kadarıyla remzi o birinci baskıyı hala satıyor, aradan geçen 25 yılda 3000 adedi tüketemedi.
ruth rendell dün öldü. kıyısından köşesinden tanıdığım bir yazardı, ama çeviriyi ve türkçeyi tanımama büyük katkısı oldu. müteşekkirim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




























