23.3.14

erdoğan'ın çıkış stratejisi



marquez'in novellası önceden duyurulmuş bir ölüm ("crónica de una muerte anunciada" - bizde "kırmızı pazartesi" diye çevrildi) vardır ya, bugünlerde recep tayyip erdoğan'la ilgili bütün haberler bana onu çağrıştırıyor.

recep tayyip erdoğan’ın trajik bir figür haline geldiğini daha önce söylemiştim; bu trajik figürün, sahneden nasıl çekilmeyi düşündüğünü merak ediyorum şimdi. çünkü çekilecek – bir seçim daha kazansa da, iki seçim daha kazansa da, sonunda çekilecek, çekilmek zorunda kalacak. en başarılı siyasal liderlerin de, en başarısızların da paylaştığı bir kader bu, oyunun kuralı hatta. o zaman geldiğinde ne yapacak, o zamana hazırlanmak için şimdi ne yapıyor? “ne yaparsa yapsın, cezasını bulsun yeter” diyenler vardır tabii, çoktur, ama ben merak etmeden duramıyorum.

burada bir aciliyet tespiti de yapmak gerek: evet, eninde sonunda erdoğan gidecek ama, eninde değil de sonunda giderse, yarattığı hasar daha da büyük olacak. ipliği pazara çıkmış, hiçbir ahlaki savunma noktası kalmamış (sandıkta alacağı oydan bağımsız bir şeyden söz ediyorum), ancak daha çok batırarak batmaktan kurtulabileceğini sanan bir iktidardan söz ediyoruz; iktidardan düşmek, şu anda bu iktidarın bileşenlerinin en büyük korkusu; bütün bileşenler de kendilerince bir çıkış stratejisi geliştirmeye çalışıyor elbette, gazetecisinden iş adamına, bürokratından siyasetçisine. bunların bir kısmı, mümkün olan ilk durakta inmeye çalışabilir, bir kısmıysa (özellikle göbeğinden bağlı olanlar) mecburen erdoğan gibi kendilerini daha çok batıracak işler yapabilir. bunların hepsinin faturası sonuçta türkiye’ye kesilecek elbette, ne kadar uzarsa fatura o kadar büyük olacak. o yüzden aciliyet var; o yüzden hepimizin oturup, erdoğan’ın ne düşündüğünü anlamamız lazım.

erdoğan kendisinin, ailesinin ve en yakınlarının geleceğini güvenceye almak, en azından kendine bir itibar payı kalmasını sağlamak, kurduğu organize suç yapısının devasa ağırlığını bir ihtimal dengelemek için ne yapabilir? bunun ekonomiyle ilgili bir atılım olamayacağı açık; haklar ve özgürlükler bağlamında bir açılım olmayacağı da açık; ab’ye girmek gibi bir çıpa hayalinin peşinden koşacak zamanı yok. ileride şantaj için kullanabileceği kozlar devşirmeye çalışabilir, ama bunun da garantisi yok. geriye iki şey kalıyor: türkiye’nin daha dindar insanlarının ona dua etmesini sağlayacak bir dizi köklü “reform”la dini, toplumsal-siyasal-hukuksal yaşamın tam anlamıyla ana ekseni, ana referansı haline getirmek bunlardan biri. ikincisiyse kürt sorununu gerçekten radikal bir biçimde, bugün kimsenin telaffuz edemediği bir biçimde (gorbaçov tarzı) çözmeye çalışmak.

ikisi de yüksek risk seçeneği, büyük dirençle karşılaşacağı kesin olan seçenekler ve muhtemelen kişisel olarak erdoğan için daha da trajik sonuçlara yol açacaklar. ama bunlar, erdoğan’ın duygusal-zihinsel yapısının kabul edebileceği tek yolun seçenekleri. bu yapıda bu yolun adı “şehitlik”. benim gördüğüm kadarıyla erdoğan’ın kendisi için isteyebileceği en iyi şey bu; ailesi, yakınları ve kader arkadaşları ne yapar bilemem.

peki türkiye, erdoğan’ın kendisini şehit mertebesine –ister metaforik, isterse gerçek anlamda- çıkarmasını bekleyecek mi?

22.2.14

sistem bilgisi


cemaatin ve akp iktidarının önce el ele, sonra karşı karşıya yaptığı sistemik tahribat, otuz yılda zor düzeltilecek cinsten. zaten matah bir sistemimiz yoktu, olanı da artık üstüne para verseniz kimse almaz. yasama ve yürütmesiyle siyasal sisteminin ve ona ek olarak yargı sisteminin işlerliği de, güvenilirliği de hiç olmadığı kadar çökmüş durumda. bu öyle bir kısır döngü ki, gücü elinde bulunduranlar kadar acımasızca bu gücü suiistimal edemeyecekler, kafalarını bile çıkaramaz dışarı; ya da gerzeklik derecesinde gözükara olmaları gerek. cemaat ve akp iktidarı zannetti ki sistemin bazı öğelerini kendilerine yontarlarsa sistem yine de işlemeye devam eder ama onların istediği gibi, onların yararına işler. dişlilere odaklanıp saati bozmakla sonuçlandı bu sistem bilgisizliği ve umursamazlığı, bozdukları saat de zamanı onların istediği gibi göstermiyor. bu tahribat, ekonomiye yapılabilecek tahribattan çok daha ağır, ülkenin yönetilebilirliğine, yaşanabilirliğine çok daha büyük ve uzun vadeli bir darbe vuruyor. (ayrıca korkarım akp'nin ekonomik başarısı olarak anlatılagelenler de on yıl sonra, dp'nin ilk üç yıldan sonra yaldızı dökülen dönemiyle karşılaştırılacak ekonomik zihniyet açısından.) akp iktidarı, kurnaz tüccar olmanın ekonomiyi iyi bilmek demek olmadığını, hele ticaret yapar gibi ülke yönetmenin, korkak memur gibi ülke yönetmekten daha iyi olsa da uzun vadede kendi büyük sakıncalarını getirdiğini kanıtlıyor. bu sakıncalar, elbette ülke genelinin şimdilik en çok umursayacağı sakıncalar değil, çünkü kurulan patronaj yönetiminin (patronaj daha önce de vardı tabii, yararlananları farklıydı ve daha sınırlıydı yalnızca) sürdürülmesinden daha yaşamsal, daha gündelik, daha gerçek sakıncalar değil. çöken sistem, zaten ayaktayken de berbat bir sistem olduğundan, aradaki farkı şu aşamada günlük hayatta fark etmek zor. hiçbir kurumunun saygın ve güvenilir olmadığı bir toplumda yaşamanın kabusu sonunda hemen herkesin üzerine çökecek tabii, büyük bir yalanın kişisel yalancıklarını hepimiz her gün çok daha büyük oranda ve kokusu üstümüze sinmiş olarak yaşayacağız çok uzun bir süre. eskiden komünist rejimin karanlığını karikatür derecesinde abartarak yansıtan filmler ve kitaplar vardı ya, işte bugün, onların bir versiyonu haline gelmiş bulunuyoruz.

herkes ölmeyi sürdürüyor sonra



köy büyük bir vadideydi genişti vadi uzundu içinden bir nehir akıyordu köylüler nesiller boyu vadiden çıkmamıştı her şey vardı vadide ne diye çıksınlar gerekli olan yaşamın sürmesiydi sürdüğüne göre daha ne isteyebilirlerdi hayvanlar ekinler güneş daha kendisinden sakınılması gereken bir katile dönüşmemişti buna çok da kalmamıştı gerçi çevreleyen dağlar yüksekti yüksek olmasına yine de aşılmaz değillerdi sanki doğal seçilim meraksızlığı savunmuş ile kayırmışçasına azınlıktaydı kedigiller yani mrtyr gen bozuğu bir beyin sakatı gibiydi o yüzden aralarında nitekim batıdaki dağa çıkmayı akıl edebilen yalnız o oldu bir sabah erkenden kimseye haber vermedi

dağın öbür yanına yol veren bir geçit bulması üç gününü aldı mrtyr’in gözlerindeki teri siler silmez karşılaştığı şey oracığa çökmesine neden oldu bu ne olamaz anlamadı indi yakından bakmak için hayır doğru görmüşüm neden bu korkunç titredi uzun kalın metalden kazıklar sık dizili aralarından geçilmiyor dokundu itti güç verip yüklendi kazık kımıldamadı ağla sevgili oğlum uzayıp gidiyordu kazıklar göz alabildiğine her iki yönde sabahı beklemeden geri dönüş felaket duygusu

hasat zamanıydı köy sessiz yorgun kim bu deli bağırıp duruyor dışarıda diyorum ki kazıkları gördüm dağın öbür yanında hiç bitmiyor bizi buraya hapsetmişler kalksanıza

bu hızla iki haftada kaldırırız ekini

kısıldık diyorum

gir içeri yat artık dedi karısı tarlan ne olacak günlerdir yoksun zaman geçiyor

zaman geçmiyor zaman burada biz buradayız kazıkların arasından kimse geçemez o bile

diyorsun

daha ekmek yapmadım

yağmur yağmasa bari

ver öyleyse maskemi gitmem gerek kazıkların bittiği yere

kötü bir şey sürünür karısının tüylerine gitme diyorum sana geçen sene köyü sel basıp komşunun çocukları boğulduğunda yedi gün önceden söylememiş miydim böyle olacağını üç yıl önce sonra depremde bütün evlerimiz yıkıldığında haber vermemiş miydim gitme o çit o kazıklar tehlikeli

söylemiştin mrtyr başını kaldırdı yine nefes aldı hep alırdı onun için gitmem gerek

delirdin mi sen

sen depremi haber verdiğinde ne yaptık hiç sel olacak dediğinde kimse ağaçlara aldırmadı bekleştik öylece yine beklersek bu çit bizim için daha tehlikeli olacak ben gidiyorum

gitti tek başına gitti çite vardıktan sonra yanından çok uzun yürüdü takvimsiz yürüyüş bitmek kazıklar için değildi sanki güneye doğru ilerledi sağındaydı çit çevre boş yaşamsız neredeyse otlar ile ağaçlar olmasa olmasa uzaktan geliyormuş gibi yapan bir su sesi bir gün çitin öbür yanından bir kadının yaklaştığını gördü yaklaştığını gördü inanmadı ama bekledi evet kazıkların öbür yanına kıstırılmış bir insandı bu göz göze
ben dynn dedi kadın kazıkların ucunda duran güneşe bakarak çıkalım buradan

kazıkların iki yanında ilerlemeyi sürdürdüler nerede biteceği içlerini kasan bir merak çünkü bitmeyebileceği bir kramp sarsıcı nefes veriş almadan durmadan veriş büzüşen ciğerler ölümüne yürüdüler zorundaydılar öteki tarafa geçemiyordu mrtyr hiç değilse dynn’le yan yana yürüyemiyordu aralarında hep kazıklar ile yiyecek bir şey bulamaz oldular su yoktu güçleri damla damla bir iz bırakıp arkalarında buharlaşıyor çit uzayıp gidiyor çıt çıkmıyor hiçbir şeyden sessizliğin çimeni ileride bir gün kazıkların üstünde karaltılar gördüler sanki insanlar son bir çabayla hızlanıp oraya gittiler evet insanlar kazıklara saplanmış ölüler bir sürü ölü kan deri ama koku yok hiç koku yok dedi dynn ile kendi kokularının yavaş yavaş yok olduğunu fark ettiler

kahretsin dedi mrtyr ilerlediler ölülerin bittiği yere yerde bir merdiven ile onların gölgesine dokunarak ürkütmeden yığıldı dynn artık hiç kokmuyordu neredeyse mrtyr dayan geliyorum dedi kazıkların sonunu bulamadan dynn’in öleceğini anlamıştı ne pahasına olursa olsun aynı tarafta ölmek istiyordu merdiveni dayadı tırmandı ileri baktı yana kazıklar hep oradaydı dynn’in yanına atlamak istedi tam merdivenden sıçrarken kazığa takılıyor karnını deşiyor kokusuz sıcaksız bir kan dökülüyor katı halde kurtarmaya çalışıyor kendini iyice saplanıyor dynn sonda

mrtyr aşağı atıyor kendisini boydan boya yarılan karnıyla dynn’in yanına sürünüyor biraz daha sürünüyor dynn’in yüzünü avuçlarına alıyor karnına bastırıyor kanına son bir kez kan kokusu duyuluyor çitin burasında herkes ölmeyi sürdürüyor sonra

(7, 1992)

11.2.14

öldürmeyeceksin - çalmayacaksın - yalan söylemeyeceksin (bu kadarı yeter)



nüfusunun %77'si rüşvet verildiğine ve yolsuzluk yapıldığına inanan, %46'sı yine de muhafazakar değerleri savunduğu için akp'ye oy verecek olan bir ülkede, neyi nasıl düzelterek işe başlamak gerekir? din ve ahlak işlerini birbirinden ayırmak?

1.2.14

kibrin kibriti, hayatın hayhuyunda söner



Bir oyuncu, kendine rağmen star olabilir mi? Nehir Erdoğan’ın ışıltısı, saklandıkça büyüyen cinsten – dolayısıyla sorunun yanıtı da “evet”.

İki itirafım var, aradan çıksınlar: birincisi, oyuncularla aram genelde iyi olmadı, kadın olsun erkek olsun. Çoğunun projeksiyon makinesi gibi çalıştığını, kendilerini çevrelerindeki yüzeylere (insanlara) büyüterek yansıttığını düşünürüm. Bazen daha da ileri gidip, doktorların doktorlarla, oyuncuların oyuncularla eşleşmesi ve diğer insanları rahat bırakmaları gerektiğini savunduğum da olmuştur. İkincisi, Nehir Erdoğan’a gıyabında uzun süre Irmak Aydoğan dedim. Artık ikisinden de pişmanlık duyuyorum.

Silsile öncesinde Nehir’le tanışmıyorduk; aslında Silsile’nin çekimleri sırasında da tanışmadık. Filmin senaryosu üzerinde Ozan Açıktan’la o kadar uzun süre (toplamda yedi yıl; arada neredeyse iki yıllık bir boşluk da oldu, daha fazla ilerleyemediğimizi görüp projeyi rafa kaldırdığımız sırada) çalıştık ki, iş filmi çekme aşamasına geldiğinde ben kendi hesabıma epeyce yorulmuştum. Halbuki asıl iş yeni başlıyordu tabii – çekim setine uğradığım seferlerde, zaten bildiğim bir şey teyit edildi: film çekmek kesinlikle delilerin yapacağı bir şey. Ufacık bir sahne için uğraşılan ayrıntıları, tekrar tekrar çekimleri izlemek bile bir ömür törpüsü gibi geldi bana, içim kıyıldı, setten elimi ayağımı hemen çektim. Nehir’in sahnelerine de denk gelmemiş oldum.

Etiler’le Arnavutköy arasında, Boğaz’a bakan bir sırtta, bir “gym”in uzantısı bir restoran-kafede buluştuk Nehir’le. Dışarıda oturalım, dedi, hava güneşli ama soğuktu; sen sigara içmiyorsun herhalde, diye sordu, o içiyordu. Sert bir gece geçirdiğini anlattı, zaten üç günlüğüne İstanbul’daydı, filmin dublajını tamamlayıp ertesi gün yeniden Paris’e dönecekti, bu koşuşturma onu belli ki huzursuz, biraz da huysuz etmişti. Bir süredir Paris’te yaşıyordu, orada oturan bir arkadaşı bir yıllığına Türkiye’ye dönünce Nehir de onun evine yerleşmişti, Sorbonne’da Fransızca kursuna gidiyordu. Ne yapacaksın Fransızcayı, dedim, omuz silkti – hoşuna gidiyordu, ders dinlemek, başka birilerini dinlemek ve birşeyler öğrenmek iyi geliyordu. Onun da ötesinde, Türkiye’de olmamak, farklı nefes almasını sağlamıştı, döndüğünde yaşadığı huzursuzluğun bir nedeni de herhalde buydu. İnsanlar burada hemen ast-üst ilişkisi kurarak konuşmaya başlıyor, dedi, orada böyle şeyler mesele olmuyor hiç, resmiyet de olsa karşılıklı, eşit bir resmiyet oluyor.

Silsile’de Ece’yi oynama teklifi de Nehir’i Paris’te bulmuştu. Casting ajansı sahibi Harika Uygur senaryoyu yollamış, bir bak demişti. Nehir dediğine göre pek de yeni bir projeye kalkışma havasında değildi o sıralarda; hatta oyunculuğa bir daha bulaşmamayı ciddi ciddi düşünüyordu. Filmin Ece-Cenk-Faruk üçgeninden genişleyen hikayesi onda birşeylere karşılık gelmişti ama; Ozan’la çalışma fikri de ona iyi gelmişti.

Türkiye’de dizi oyuncusu olmanın insanlık dışı yoruculuğu üzerine konuştuk biraz, 16 saat süren setler, bir köşeye kıvrılıp uyumalar ve kalkınca kaldığın yerden çekime devam etmeler vs. Oynadığı dizilerden fena olmayan bir para kazanmıştı, şimdi idareli olmaya çalışsa da sonuçta Paris’te yaşayabilmesini buradan kazandığına borçluydu, ama gerçekten bıktığı belli oluyordu.

Yalnızca maddi bir mesele olmadığını söyledi Nehir; düşünsene, zihinsel ve ruhsal olarak hiçbir şey almıyorsun, kendine katmıyorsun, ne kadar devam edebilirsin ki, dedi. Kitlesel bir gereksinimi karşılama anlamında dizileri önemsiyordu, yaptığı işi de küçümsemiyordu, ama uzun vadede maliyetini çok fazla buluyordu. Filmlerle geçinemezsin herhalde, diye sordum; eh, dedi, iyice küçüldüm aslında, yeni ayakkabılar almak peşinde değilim mesela, belki de geçinebilirim, ama film yapmak istediğimden emin değilim. Bana baktı, sen pek inanmadın galiba bırakacağıma, dedi. İnanmadım, bence bırakmazsın, bırakma da zaten, dedim.

Nasıl başladığını merak ediyordum, Marmara Üniversitesi’nde işletme okurken insan nasıl oyunculuğa geçmeye karar verirdi; öyle bir karar verecekse neden işletme okurdu? Kimya mühendisliğinde okurken yayıncı olmaya karar vermiş biri için tuhaf bir soruydu bu tabii; Nehir’in yanıtı da bana yabancı bir yanıt olmadı. Babasının mali müşavirlik şirketi vardı; Nehir’in abisi fizik mühendisliğini seçtiği için, baba mesleği ailenin küçük kızını bekliyordu. Nehir biraz itiraz edecek gibi olunca babası “benim bir ayağım çukurda – altın bilezik gelecek garantisidir” argümanını masaya bırakıp gitmişti. Orada yapabildiğim tek kurnazlık, dedi Nehir, İstanbul’da okuyacağımı kabul ettirebilmek oldu, yoksa İzmir’de kalır ve o ilişki çemberinin dışına muhtemelen çıkamazdım. Ne var ki Nehir’in hikayesinde baba gerçekten de kısa bir süre sonra ölüyordu, geride sözlerini daha da ağırlık kazanmış bir halde bırakarak. Ama televizyon programı sunuculuğu, dizi oyunculuğu, filmler derken, Nehir kendini işletmeciliğin çok uzaklarında bulmuştu.

Uzun süre kompleks yaptım konservatuar kökenli olmadığım için, dedi, onu aşmam çok zor oldu. Belki oyuncu olmadığını düşünmenin nedeni de odur, dedim, ama Los Angeles’ta iyi bir oyunculuk kursuna gitmişsin galiba? Bir şey demeden, ağzının kenarıyla gülümseyerek bana baktı; gittim tabii, dedi, ama o da pazarlama sonuçta, burada öyle bir hale getirdiler ki o kursu, büyüttükçe büyüttüler. Nasıl bir şeydi, diye sordum. Çok yararlıydı aslında, dedi, ama şöyle bir şey oldu, bir ölüm acısını oynamam gerekiyordu; hoca dedi ki yakınlarından kim öldü? Babam, dedim. Neden onu kullanmadın oynarken, diye sordu. Bilmem dedim, anısına saygısızlık olacakmış gibi geldi, kullanmak olacak gibi geldi. Saçmalama, dedi hocam, hayatın senin oyunculuk kütüphanen, lazım oldukça kitapları indirip kullanacaksın. Yapamadım. Böyle oyuncu mu olur allahaşkına?

Silsile nasıl gitti peki, diye merak ettim. Bir önceki gün, filmin bitmiş halini ilk kez seyrettiğini biliyordum Nehir’in. Önce duraladı yine, sonra çok beğendim, dedi, Ozan tabii o kadar ileride ki bizim sinemamızın geri kalanından, ben kendimi bile seyretmedim bir noktadan sonra, bence filmin en iyisi İlker. Nehir’in oynadığı Ece karakterinin sıkışmışlığından, hayatındaki erkeklerin ona çıkış fırsatı bırakmamasından konuştuk bir süre. Sette diğer oyuncularla ve ekiple nasıl geçindiklerini merak ettim sonra; öncesinden tanışıyorlar mıydı, birbirlerine gıcık olmak, birbirini sevmek, iyi geçinmek, birbirlerinin oyunculuğuna yardımcı olmak gibi şeyler olmuş muydu? Gıcık olacak bir durum olmadı, dedi Nehir, zaten herkes bir şekilde birbirini tanıyor, üç hafta gibi bir zamanda filmin bitmesi gerekli, Ozan da sette ne istediğini çok iyi bildiği için çok keyifli geçti bütün çekim. Ben normalde kontrol manyağıyımdır, diye ekledi, benden daha manyağı çıkınca ben çok rahat ettim.

Ozan’la ilgili bir gözlemimi sormak istedim Nehir’e: katıldığım çekimlerde ben de tanık olmuştum Ozan’ın milimetrik yaklaşımına – ışığın, kameranın yeri, oyuncuların pozisyonları, nereden nereye hareket edecekleri vs.; buna karşın, oyunculuğa çok az müdahale ediyordu. Bu durum oyuncular için önemli bir özgürlük alanı yaratıyor muydu? Tabii, dedi Nehir, ama çekime gelene kadar zaten karakterleri, durumları o kadar çok tartışıp incelemiştik ki, herkes filmin derinliklerine nüfuz etmişti bence. Bir sabah, güneş yeni doğarken setten çıkıp Ozan’ın evine gittik topluca, diye anlattı, bir de baktım, mutfakta ben Ece olmuşum, o Cenk olmuş, kavga ediyoruz. Bir süre sonra Ozan’ın eşi uyandı, işe gidecek, uykusunu almış bir insan olarak bizim o halimizi görünce şaşırdı tabii, biz de birden kendimize geldik, çok komik oldu.

Nedir peki filmin derinlikleri, diye sormak zorundaydım tabii. Kibir, dedi Nehir, hayata karşı, insanlara karşı kibirlenirsin, ama bir yerde hayat üstün gelir. Ben bunu dışarıda uzunca bir süre kalıp geri döndüğümde çok hissediyorum, ama bir hafta geçince artık fark etmez oluyorum tabii. Kadınlı erkekli bir ortamda mesela, erkekler en zekice espriyi yapma telaşında oluyor, kadınlar söyleyecekleri her cümleyi üç kere düşünmeden konuşmaya başlamıyor ve başladıklarında da edaları şu, nasıl bir tepkiyle ya da tepkisizlikle karşılaşacaklarını çok iyi bildiklerini ama yine de konuştuklarını anlatan bir eda. Ben Ece’ye benzemiyorum, ama ben de bıktım hayatımızdaki bu kibirden; iyi, sakin, aşağıdan ya da yukarıdan bakmayan insanlarla çevrili olmak istiyorum artık.

İyice üşümüş, çokça kahve içmiş, Cem Yılmaz’la selamlaşmış, Ozan’dan “nerdesiniz? dublaj?” mesajları almaya başlamıştık artık. Kalktık; Levent’e kadar yürüdük. Kendi halinde, kafası herkes kadar karışık, kalbini herkesten biraz daha açıkta taşıyan, kibirli olmamaya çalışmasının bir tür kibir olarak algılanmasından korkan, her an atalete teslim olacakmış gibi görünürken kıyısından kıvrılıp çağıldamaya başlayan Nehir’le vedalaştık. O kendi kendini seslendirmeye gitti, ben onun seslerinden yazı devşirmeye.

Vogue, Şubat 2014

24.1.14

yaşayan şehrin terk edilmişliği



Jimmy Carter’ın başkan, İspanyol paça pantalonların moda olduğu yıllarda uzaya fırlatılmıştı Voyager; amacı güneş sisteminin dışına çıkmak, uzayın derinliklerine dalmak ve karşısına çıkabilecek “akıllı canlılar”a, Dünya’yı ve insanların varlığını anlatmaktı. Bunu elbette ses ya da görüntü kaydıyla yapmayacaktı; “Altın Kayıt” adı verilen ve altın bir levha üzerine işlenen işaretler aktaracaktı insanlığın mesajını. Evrende, “dış kapının mandalı” bir konum işgal ettiğimizi nihayet kabullenmiştik 20. yüzyılın son çeyreğinde; ama bu, büyük olasılıkla hiç kimsenin bizi kurtarmaya, hatta görmeye gelmeyeceği anlamına da geliyordu ve bunu kabullenmek çok daha zordu. Voyager, bu anlamda küresel psikeyi rahatlatan bir jest oldu: İnisiyatifi ele alıyor, acınası bir naiflikle de olsa mesajımızı, bizimle o güne dek ilgilenmemiş birilerinin bizden habersiz yaşıyor olabileceğini düşündüğümüz bir tarafa, okyanusa şişe bırakır gibi salıyorduk. Hiçbir şey yapmamaktan biraz, çok az daha iyi bir tavırdı bu.

2000’li yılların ilk çeyreğinde, umulan ama beklenmeyen gerçekleşti: Voyager I ya da II gerçekten de misyonunu başarıyla tamamlamış, uzayın bilinmeyen bir köşesinde akıllı canlılara ulaşmış, onlar da bu mesajı gönderenlerin ne tür yaratıklar olduğunu merak etmiş, kalkıp Dünya’ya gelmişti. Ancak tuhaf bir sürpriz bekliyordu onları: Mesajı gönderenler sanki (dünya saatiyle) bir-iki saat önce hep birlikte ve geride hiçbir iz bırakmadan yok olmuştu. Hiçbir iz mi? Hayır, birtakım izler, işaretler bırakmışlardı aslında. Karmaşık bir labirente benzeyen şehrin çeşitli yerlerinde, son derece vurgulu biçimlerde sunulmuş bu işaretler, belki de bu ziyaretçilerin çözmesi gereken, yeni bir mesaj barındırıyordu – mesaj sahiplerinin nereye gittiğini, başlarına neler geldiğini açıklayan yeni bir mesaj.

Ayşe Ulay’ın ID:LA serisini, bu bilimkurgusal hikayeye eklemlenecek bir açıdan okumaya başlamak mümkün. Los Angeles’ta çekilmiş bu fotoğraflar, oraya özgü anlam katmanları barındırıyor elbette; farklı bir şehirde aynı yaklaşımla çekilecek fotoğraflar kuşkusuz çok farklı olurdu (Ulay’ın İstanbul ve Nice çalışmaları da bunu bizzat gösteriyor). Öte yandan, “dışarıdan” bir gözle bakıldığında, şehirler arasındaki farklılıkların, yani biçimin önemi de azalır, benzerlikler, yani anlam öne çıkardı. ID:LA’daki fotoğrafların renk, istif, grafik düzen gibi ögelerini (ve daha fazlasını) burada bir kenara ayırarak, işin ikinci kısmına odaklanmak istiyorum.

Tam olarak neyle karşı karşıyayız: Şehrin eskimiş tabelalarıyla. Bunlardan bazıları artık var olmayan işletmelerin, yıkılmamış tabelaları olarak ayakta; bazıları nesne olarak varlığını sürdürse de “gösteren” olma özelliğini yitirmiş durumda; bazılarına parazit tabelalar musallat olmuş; çoğuysa yıllar önce kurulmuş şirketlerin, yenilenmemişlikleriyle kendilerine özgü bir görsel statüye kavuşmuş tabelaları. Neler yok ki bu işletmeler arasında: lokanta, café, motel, dişçi, temizlemeci, gözlükçü, şömineci, hediyelikçi, alkol dükkanı, oto tamircisi, kambiyocu, manikürcü, rehin dükkanı, falcı, mobilyacı, emlakçı, LPG istasyonu, kaydırak, depo, merdivenci, market, eczane, sucu, sütçü vs. Bir şehri, bu şehri ayakta tutmuş hizmetlerin bir listesi sanki bu; onların gitmesi mi şehrin insansız kalmasına, terk edilmesine yol açan, yoksa insanların yok olmasıyla birlikte mi çökmüşler, belli değil.

Ama bu kadar da değil: Fotoğrafçının bunları saptama stratejisinin yarattığı kendi içinde tutarlı yanılsama da belirliyor neyle karşı karşıya olduğumuzu – şimdiki zamanı, tanımsız bir gelecek zaman çağrışımı üzerinden geçmiş zaman kılma stratejisi bu. Kurguladığımız “hikaye” ne olursa olsun, bu fotoğrafların “şimdiki zaman” sınırları içinde çekildiğini biliyoruz, yan göstergeler –arabaların modeli, cep telefonlu ilan, LPG istasyonu- doğruluyor bunu. Öte yandan izleyicinin, ne zaman olduğunu bilmesek de gelecekte bir zamanda olabilecek bir “yok oluş”a, insansız bir dünya haline gönderildiğini de söyleyebiliriz. İşte bu belirsiz gelecekten bakıldığında, şehrin bugünü, tıpkı içinde birer fosil olarak yaşattığı –yaşattığı demeyelim, varlığına tahammül ettiği, varlığından kurtulamadığı- geçmiş izleri gibi bir geçmişe dönüşecek.

Dediğim gibi, katmanlı bir geçmiş bu; kendi içinde ayrışan bir geçmişten söz ediyoruz. Bunu daha iyi anlayabilmek için tabelaların işaret etme dilini çözümlemek gerekiyor. Örneğin birindeki geçmiş zaman, diğerindeki geçmiş zamanla aynı değil – temelde görsel dilleri oluşturuyor bu katmanlaşmayı, ama bazılarının mesajında da farklı bir eskilik var. Ve bütün bu katmanlar, şehrin şimdisiyle, şimdisinin içinde varlıklarını sürdürüyorlar – bu eşzamanlılık, şehrin kendi fosillerini gömmeyi reddetmesi, şehir arkeolojisinin de çok farklı biçimlerde gerçekleştirilmesini mümkün kılıyor. Fotoğrafçının stratejisi, bu haliyle bir şehir arkeoloğunun stratejisine dönüşüyor: belirli hava, ışık ve berraklık koşulları gözetilerek saptanıyor fosiller.

Bu fosillerden bazıları, gerçekten “ölmüş”. Bazı mağaraların, milyonlarca yıl boyunca kullanılması ve bu süre boyunca evrime tanıklık edecek şekilde kemik biriktirmesi gibi, şehrin bazı köşeleri de bu tabelaları biriktiriyor sanki; yine de bu mekansal sürekliliği doğrulayacak hiçbir veri yok ID:LA’da, Ulay şehrin kimliğinin bu anlamda deşifre olmasına asla izin vermiyor. Fotoğrafçının arkeolog olarak portresine, yaman bir gazetecinin “kaynaklarını koruma” etosu da böylece renk vermiş oluyor.

Gelgelelim bu fosillerden bazıları, tıpkı doğada bulunanlar gibi, “yaşayan fosil” nitelemesini hak ediyor. Devri geçmiş bir dış iskeletin içinde yaşayan tuhaf canlılar görüyoruz. Onları yaşatan gelenek tutkusu mu, değişimin/yenilenmenin gerektireceği maddi külfeti karşılama yetersizliği mi, yoksa yalın bir umursamazlık mı? Belki biri, belki hepsi; ama gıcır gıcır olsalar da, dillerinin eskiliği değişmiyor. Başka tür bir eskilik bu, yeni tutulan bir eskilik; eski dilde konuşmaya özenmek ya da özen göstermek gibi bir şey. Bir tabelanın dediği gibi: şimdiyi, geçmişi ve geleceği bir arada gösteren psişik bir “görü” bu.

“Sağlıklı bir gezegen” tabelası, ne tür bir işletmeyi işaret ediyor olabilir? Uzayın derinliklerinden gelen akıllı canlılar, tam da bu noktada, bilmecenin çözümüne yönelik bir ipucu bulduklarını düşünecek olasılıkla. İnsan soyunun, altruistik bir jestle, gezegenin ve diğer canlıların bekası için, kendini imha yoluna gittiği tezine destek olabilecek bir tabela bu. Fakat, o da ne: paslanmaya yüz tutmuş bu tabelanın solgun yazısının altında, daha iri ama daha soluk harflerle “TEST ONLY” yazdığını fark ettiklerinde, bir adım olsun yol kat edememiş olmanın hüznü üzerlerine yeniden çökecek. Okları takip etmek sizi her zaman labirentten çıkarmayabilir: şehrin sokaklarında yürüyen ya da arabayla dolaşanların gerçekten de bu kadar çok oka ve yönlendirmeye ihtiyacı olup olmadığını sorduruyor. Tabelayla işletme arasındaki bağlantıyı kurmak ne kadar zor olabilir? İnsanın zeka düzeyi hakkında kuşkuları doğrular nitelikteki bu sorunun ardından, uzaylılar arasında homurdanmalar, bu kadar yolu gelmeye değmeyeceğini en başından söylemiş olanların serzenişleri daha çok duyulmaya başlayacak. Başka bir anlamlandırma yolunun sayı ve tekil harflerin gizemini çözmeye çalışmak olabileceğini söyleyen bir iki kısık ses de bu gürültüde kaybolacak. (Uzaylı araştırma grubunun içinde, yan unsurları değerlendirerek bir yerlere varmaya çalışacak Hastings’ler olur mu bilemiyorum, ama fotoğrafların asli ögesi arasında sayılmayacak çelik konstrüksiyon, tel ve neon-fluoresan-sodyum ışıklandırmaya duyulan büyük aşkın üzerinde durulacağına inanmak istiyorum.)

Bu insansızlık durumu o kadar baskın ki ID:LA’da, fotoğraflardan birisi izleyicide bir şok duygusu uyandırıyor. Burada da insan yok elbette, ama birbirinden bağımsız iki duvar resminde karşımıza çıkan insan figürleri, başka fotoğraflardaki antropomorfik ögeleri çok aşıyor. İki ustanın iki arabayla gösterildiği ön duvardaki resim, son derece naif çizgilere sahipken, arkada sağdaki duvarda dik açıyla duran resim; Elvis Presley, Arnold Schwarzenegger ve Marilyn Monroe’yu daha yetkin bir ilüstrasyon anlayışıyla ele alıyor. Bütün dizide insana en çok yaklaştığımız an, bizi aslında mekanik ve pop idollere yaklaştırmış oluyor; ama burası da Los Angeles zaten.

“Burası da Los Angeles zaten” – ID:LA serisini bir an için unutup, “Los Angeles”ın normalde neler çağrıştırdığını anımsayacak olursak, Ayşe Ulay’ın bizi nereden nereye getirmiş olduğunu anlamamız da kolaylaşacak. Bir şehre hiç gitmemiş olanların bile o şehir hakkında pek çok şey bilebildiği, pek çok yargı ve imge beslediği bir dünyada yaşıyoruz artık – son bir-iki yüzyıldır bu böyle elbette, ama özellikle de son yirmi yıldır. Bu “bilgi”, gerçekliğin ancak bir kısmını, basmakalıp olan kısmını kapsıyor hiç kuşkusuz, çünkü gerçeklik dediğimiz de artık bir genellemeye sığmayacak kadar çapraşık. Şehirler için de aynı şey geçerli, özellikle Los Angeles gibi toplumsal uçurumlu büyük şehirler için. ID:LA, gerçekliğin yeniden üretiminde, tutarlılık önkoşulunu asla çiğnemeden üretilebilecek bütünlüklerin birbirlerinden ne denli farklı olabileceğini ortaya koyuyor. Ayşe Ulay’ın bu fotoğraflarla kurduğu bütünlük, her ne kadar genelgeçer Los Angeles imgesinden çok uzağa düşse de, başka bir şehirde tam da bu şekilde kurulamayacağı açık; başka bir deyişle, gerçekten de burası Los Angeles.

Buradan bir adım geriye çekilip bakmaksa, bir fotoğraf politikası sorunu. İnce uzun palmiye ağaçlarının ve birkaç çiçeğin dışında hiçbir hayat emaresi görülmeyen, terkedilmiş hissi veren bir şehrin aslında yaşadığını görmek için bir adım geriye gitmek gerek. Kendi terk edilmişliğini ve hatta ölümünü içinde, bağrında taşıdığını ama onu karantinaya, çerçeveye almak zorunda kalmadan yaşamını sürdürebildiğini görmek için bir adım geri atmak gerek. Bu bize ölümü ve yıkılmış bir uygarlığı çevreleyen yaşamı ve hareketi gösterir göstermesine, kimine göre de bu daha doğru ve gerçeğe uygun bir bakışı mümkün kılar, ama ne pahasına: yalıtarak, odaklayarak gösterilen gerçekliğin çarpıcılığı pahasına.

Ulay’ın ID:LA serisi, yalnızca “bir şehir”in ya da “o şehir”in belirli bir izlek boyunca kaydedilmiş izdüşümlerini sunmakla kalmıyor, insanların yaşadığı bir şehri insansız yakalamayı başararak o eski ikileme –ormanda ağacın devrildiğini duyacak kimse yoksa, ağaç devrilirken ses çıkarır mı?- yeni bir yanıt da vermiş oluyor: İnsanın yokluğu, insanın varlığının kanıtına dönüşüyor. Ayşe Ulay, ID:LA’da genel anlamda “şehir” ve giderek “insan uygarlığı” kavramlarının seçilmiş bir yönüne odaklanarak ve bunu estetik bir süreklilik oluşturacak (yani bu düzlemdeki bir çeşitliliğin dikkatimizi dağıtmasına izin vermeyecek) bir biçimde yaparak, yok olmadan kendi yokluğumuzu hissettirmeyi başarıyor.

ID:LA - Şehir, İzdüşümler sergisi, Milli Reasürans Galerisi'nde ziyaret edilebilir.

19.1.14

geleneklerimiz, göreneklerimiz


Hrant Dink için, Hrant'ların öldürülmediği bir Türkiye için yürüyoruz. Bundan 99 yıl önce, yine bir Pazar günü, İstanbul'da yaşayan ve yazan yaklaşık 250 Ermeni entellektüeli toplamaya başlayan, sürgüne yollayan ve ardından öldüren, soykırımı yalanlama yollarından biri olarak da "İstanbul'da yaşayan Ermenilere dokunulmamıştı" diyebilen devlet geleneğinin sona ermesi için.

Resmini gördüğünüz Daniel Varujan, Sivas'ta yaşayan bir çocukken, okuması için İstanbul'a gönderilmiş, 1896 Hamit katliamlarından kurtulmuştu. 1914'te "Mehian" dergisini kurdu, döneminin en önemli Ermeni şairlerinden biri olarak ürün vermeye başladı. Ertesi yıl, 31 yaşındayken, Jön Türk yönetimi tarafından öldürüldü.

14.1.14

can'dan kapak devrimi



 

 


can yayınları'nın geleneksel kapak tasarımını terk etmesi konusunda ne düşündüğümü soranlar oluyor, buradan yanıtlamış olayım:

bir yayınevi, kapak tasarımı meselesini, tek bir şablonu bütün kitaplara uyarlamak suretiyle çözmeye karar verebilir - fransa'da, almanya'da bu tercihi yapmış büyük yayınevleri var. burada iki risk var: 1-şablonun yeterince ikonik olmaması ve özellikle büyük bir yayınevinin yükü altında bir süre sonra ezilmesi, 2-ikonik olsa bile tekil kitapların birbirinden ayrışmasını imkansız kılması, dolayısıyla yayınevi kimliğini, kitap kimliğinin önüne çıkarması.

can yayınları'nın geleneksel tasarımı, bence hem yeterince ikonik değildi, hem de tekil kitapları eziyordu. bunun en açık göstergesi, tasarımın tıkandığını yayınevinin yukarıdaki gibi zımnen kabullenişi: farklı "şeker portakalı" kapaklarına ihtiyaç duyan yayınevinin, aradığı "fark"ı bir türlü yakalayamayışının itirafı bu örnekler.
dolayısıyla ben can öz'ün değişim hamlesini gayet yerinde ve hatta gecikmiş buluyorum.

gelelim yeni kapaklara. ilk sunulan örneklerden gördüğüm kadarıyla, everest'in eski yayın yönetmeni, can'a geçerken everest'in tasarımcısını da yanında götürmüş. bu yeni kapaklarda biraz everest, biraz da yabancı yayınevlerinin esintisi açıkça görülüyor. bence bu zaman içinde düzelecek bir şey, eğer yayınevi bu konuya dikkatle eğilirse. aksi halde, elbette yüzlerce farklı kapağın dolaşımda olduğu bir ortamda, sadece onlar kadar farklı kapaklar üretiyor durumuna düşebilir. bu meselenin de daha radikal ve yapısal çözümleri mevcut tabii, ama belki adım adım gitmekte fayda vardır.

3.1.14

bazen bir yaz gecesi bir yazar



italo calvino, 1978 yazında, üzerinde çalışmakta olduğu romana bir ad bulmaya çalışıyordu. başlangıçta kitabın adının "incipit" (başlangıç) olmasını düşünmüştü, çünkü roman bir dizi roman başlangıcından oluşuyordu, ama daniele ponchiroli'ye 3 temmuz'da yazdığı mektupta bu addan vazgeçmeye hazır olduğu anlaşılıyordu:

"aslında 'incipit' yerine, bir ondokuzuncu yüzyıl romanının tipik açılış cümlelerinden birini de kullanabilirim, mesela:
'eğer bir yolcu günbatımında'
ne dersin? daha kısa bir şey bulmak zor, çünkü bir tür gerilimi de hissettirmesi lazım."

mektubun devamında calvino, bu romanın nasıl doğduğunu anlatıyordu:

"böyle bir başlık, bu kitabın fikrinin aklıma ilk geldiği ana geri gidiyor: masamın yanında bir peanuts posteri vardı, köpek snoopy daktilosuyla 'karanlık ve fırtınalı bir geceydi...' diye yazıyordu..."

calvino, 15 ağustos'ta yine daniele'ye yazdığı mektupta, bu başlıktan da memnun olmadığını anlatıyordu:

"kitabım bir adım ileri, bir adım geri gidiyor, penelope'nin ağı gibi.
başlıktan da hala emin değilim.
'eğer bir yolcu günbatımında' fazla uzun ve hatırlaması fazla zor geliyor. buna benzeyen daha basit bir şey düşündüm:
'aysız bir geceydi'
şimdi tümüyle farklı bir başlık fikrim var:
'sahte beyanlarla'
ne dersin?"

1979'da yayımlanacak eğer bir kış gecesi bir yolcu adlı calvino makinesinin yolculuğu snoopy ile başlamış, yaz gecelerinin sahte beyanlarıyla devam ettikten sonra hedefine -dolambaçlı yollardan da olsa- varmıştı. bazen bir yaz gecesi bir yazarın nereden neyi çıkaracağını kim bilebilirdi ki?

27.12.13

yavuz



adam bisiklet yürütüyor. 155'e haber veriyorsunuz. adamın karısıyla ilişkiniz var diye adamı yakalamıyorlar.

26.12.13

namus belası



epeydir kılıçdaroğlu dinlemiyordum, dün akşam yeni kabinenin açıklanmasını beklerken cnn'de dinledim. kılıçdaroğlu namuslu bir bürokrat; 1999'da da öyleydi, 2013'te de öyle. türkiye gibi bir memlekette azımsanacak bir erdem değil bu tabii (öte yandan, onun namuslu olması, çevresindekileri -sarıgül'dü, öztürk'tü vs.- aklamıyor elbette), ama kılıçdaroğlu'nun erdemi, aynı zamanda onun sınırlarını da belirliyor. onu dinlerken, amerika'nın icazetini, gülen'in desteğini aldığının düşünülmesinden için için memnun olduğunu, ama bunun ileride onun için ne anlama geleceğinin ayırdında olmadığını hissettim. ama onun da ötesinde, mesela bu namusluluk erdemini siyasal platformda dönüştürücü bir güç olarak kullanamıyor olması çok üzücü - türkiye için. bu akşam çıkıp "bu böyle devam edemez, ilköğretim için yeni bir ahlak ve yurttaşlık dersi programı hazırlıyoruz, bu iş akp'nin dar dindarlığına bırakılmayacak kadar önemli,"gibisinden bir şey söyleseydi, diye hayal kuruyorum, sahadaki boş alanları daha iyi kullanabilse, daha iyi deplase olabilseydi... ama zaten o zaman chp'de olmazdı herhalde.

23.12.13

hayat bilgisi dersleri

şubat ayından itibaren hayat bilgisi'nde (hayatbilgisi.co) üç ders veriyorum; kayıtlar 23 aralık itibariyle başladı:



öykü yönetimi
"Bu sınıf, “yaratıcı yazarlık atölyesi”ne benziyor olsa da -her hafta birşeyler yazılıyor, tartışılıyor- bazı yönleriyle farklı. “En iyi bildiğiniz şeyi anlatın” türü öğütler verilmiyor, “yaratıcılık” egzersizleri yaptırılmıyor. Bol bol “gerçek öykü” okunup tartışılıyor – bunların arasında ciddi miktarda “kötü yazılmış öykü” olmasına özen gösteriliyor. Asıl farkıysa, öykü yazımını “yönetilmesi gereken bir süreç” olarak ele almasında ve bunun için yazarın elindeki araçları geliştirmeye odaklanmasında."


çeviri - ingilizce
"Bu sınıfta ağırlıklı olarak edebiyat çevirisi, özellikle de kurmaca metinler ele alınıyor, ama sanat, müzik, siyaset, uluslararası ilişkiler gibi uzmanlık alanlarından metinler üzerinde de çalışılıyor.
Dikkat: Ödev var!
Katılımcılar derse, o haftanın çevirisini yapmış olarak geliyor; sınıf çalışması sırasında, farklı seçenekler ve tercihler tartışılıyor, İngilizce ve Türkçenin söyleyiş özellikleri karşılaştırılıyor, yazar kimliği – çevirmen kimliğinin değişken sınırları gözden geçiriliyor.
“Çeviri-İngilizce” sınıfının hedefi, katılımcıların kaynak metne sadakatle erek metnin güzelliği arasındaki dengeyi doğru kurmalarına yardımcı olmak."


yayıncılık ve editörlük
"“Yayıncılık ve Editörlük”, kendi yayınevini kurmak isteyenlerle, yayınevi yöneticisi ya da editör olan ya da olmayı hedefleyenler için, mesleki eğitim – kültür – vizyon sınıfı olarak düşünüldü.
Dersler yayıncılık tarihiyle başlıyor, ardından Türkiye’de yayın sektörü ve yayınevlerinin durumu ele alınıyor. Yayın programı belirleme, yayınevi organizasyonu, iş akışı, bütçe yapımı, yazar-çevirmen-matbaa-dağıtımcı-kitapçı-basın-okur ilişkileri irdeleniyor. Ardından yayınevi içi çalışmalara odaklanılıyor ve “kitabı her şeyinden sorumlu editör”ün hem kendi yapacağı, hem de yayınevinde başkalarına yaptıracağı işler ayrıntılı olarak inceleniyor. Bunlar arasında yazar ve çevirmenle ilişkiler, metin üzerinde çalışmak, arka kapak – yazar biyografisi – basın duyurusu gibi yan metinleri yazmak da var, kitap tasarımı, tanıtım ve pazarlama gibi konularda yapılacaklar da var. Derste konularının uzmanı konuklar yer alıyor, bir de matbaa gezisi var. Yayıncılığın geleceği, e-kitap ve küresel yayıncılık, copyright/copyleft gibi konular da kapsama dahil."

22.12.13

"reisin boku kokmaz"



abd'de, wisconsin'deki red cliff kızılderili rezervasyonuna gittiğimde, yıllık pow wow gösterileri yapılıyordu, ama ortam tuhaf bir şekilde coşkusuzdu. bu rezervasyonlarda kızılderililer özerk bir yaşam sürüyor, kendi iç işlerinde bağımsızlar, işleri kabile konseyi yürütüyor. törenlerdeki tatsızlığın nedenini bir süre sonra öğrendim: kabile, adı konmamış bir kolera salgının pençesinde kıvranıyordu, çok sayıda yaşlı ve çocuk ölmüştü, ama hala yeni vakalar yaşanıyordu. buna rağmen bir sağlık alarmı söz konusu değildi, tam tersine, kolera lafını ağzına alanlar cezalandırılıyordu. nelere dokunduğumu, kimlerin elini sıktığımı, ne yiyip içtiğimi hatırlamaya çalışırken ve otoparka doğru yönelmişken sıska, kafası tıraşlı bir kız yanıma geldi, "gölete sıçıyorlar," dedi. ne dediğini anlamadım önce, kim, hangi gölet, neden bahsediyor bilemedim. boş boş baktığımı görünce anlattı: rezervasyonun güvenliğinden sorumlu muhafız birliği'nin üyelerinin, bu insanların tek içme suyu kaynağı olan göleti yıllardır umumi tuvalet olarak kullandığı ortaya çıkmış önce, ardından birliğin en üst rütbelilerin de aynı işi yaptığı anlaşılmış. "deli mi bunlar, niye böyle bir şey yapmışlar ki?" diye soracak oldum, kız da bana "luke whitefeather'ı tanıyor musun?" diye sordu. tabii tanıyordum, kabilenin reisiydi. "bizde 'reisin boku kokmaz" diye bir söz vardır, onunkisi kokmasın diye onun sıçtığı yere sıçılır," dedi kız. bu skatolojik muhabbet midemi kaldırmıştı; arabaya atlayıp oradan uzaklaştım, ama yolda giderken, bir arabam olmasaydı boku yemiştim diye de düşünmedim değil.

20.12.13

yeni hayatlar için yeni hayat bilgisi


 


Hayat bilgisi dersinin uzun bir geçmişi var – ilk izlerine Rabelais’nin Gargantua‘sında rastlanıyor. 1800′lerin başında Avrupa’da eğitim programlarına giriyor.

Bu topraklarda ilk hayat bilgisi dersleri 1893′te, “malumat-ı dihkan” ve “malumat-ı belediye” olarak veriliyor, daha sonra “hads dersi” ve “eşya dersi” adını alıyor; “hayat bilgisi” adını taşıyan dersler 1920′lerde başlıyor.

Okula benzemeyen bir okul olarak Hayat Bilgisi ise, “yeni şeyler bilmek lazım” diyenler için bir merkez olmayı, bir tür “Yurttaş Üniversitesi” haline gelmeyi hedefliyor – üreten, katılan, umursayan “yurttaş”lar için.

Hayat Bilgisi’nin yapısı eklektik – sanatlara, yaşam kültürüne, içinde yaşadığımız dünyaya ve yaptığımız işlere yönelik, “yoğunlaştırılmış ve içeriden” bilgi sunuyor katılımcılarına.

Hayat Bilgisi sınıfları genelde sekiz hafta ve ikişer saat sürecek şekilde planlandı, ama bazen laf uzayabiliyor.
Derslerin tam saatinde başlamasına özen gösteriyoruz. Sınıfın tercihine de bağlı olmakla birlikte, her ders 15 dakikalık bir ara veriliyor.
Dersler iki salonda gerçekleştiriliyor – A ve B.
Hayat Bilgisi dersleri yıl içinde tekrarlanabildiği gibi, dönüşümlü olarak da açılabiliyor.
Kayıtlarda öğrencilere, öğretmenlere, öğretim görevlilerine ve emeklilere %15 indirim uygulanıyor. Hayat Bilgisi’nde bir derse katılmış olanlar, aynı yıl içinde sonraki derslere %20 indirimle kaydolabiliyor.
Çaylar şirketten.

Hayat Bilgisi; Azmi Karaveli, Cem Akaş, Esra Aliçavuşoğlu, Esra Özdoğan ve Zeynep Ögel tarafından, g yayın grubu – Helikon İletişim ortak girişimi olarak 2013′te kuruldu.

İlk dönem dersleri şunlar:

Nuri Çolakoğlu - “Demek TV Kanalı Kurmak İstiyorsunuz?”
Bülent Erkmen - “Tasarım – Master Class”
Kanat Emiroğlu - CEO Ne Düşünmeli”
Kurtcebe Turgul - “Reklamda Yaratıcılık Çok mu Lazım?”
Ahmet Levendoğlu – “Tiyatro - Sahne Eylemi”
Ozan Açıktan - “Reklam Yönetmenliği”
Özalp Birol - “Sanat Yönetimi”
Can Sertoğlu - “Müzik Endüstrisi ve Müzik Menajerliği”
Hakan Erdem - “Osmanlı’nın Uzun Yüzyılı”
Ahmet Kuyaş - "Hızlandırılmış Cumhuriyet Tarihi"
Süreyyya Evren - “21. Yüzyılda Siyaset”
Yetkin Başarır - "G8: Görsel Algı ve Tasarım"
Ergün Turan - "Bellekli Ayna: Analogdan Djitale Fotoğraf"
Esra Aliçavuşoğlu - “Yaratıcılık ve Kökenleri: Sanatın Tarihi” ve “Tanrıların İmgeleri: Görsel Sanatlar ve Mitoloji”
Cem Akaş - “Yayıncılık ve Editörlük”, “Çeviri - İngilizce” ve “Öykü Yönetimi”

hayat bilgisi hakkında ayrıntılı bilgi ve ders başvurusu için:




12.12.13

kitap test-isi 2: "deneme"kten hoşlanıyor musunuz?


1. Sabah yine saatin zırıltısıyla uyandınız ve alışık hareketlerle saati duvara fırlattınız – son iki ayda katlettiğiniz üçüncü saatti bu. Banyoya girdiğinizde gözünüz aynadaki yabancıya takıldı – bu aynanın da bozulduğuna kanaat getirip tamirci çağırmaya karar verdiniz. Tam o sırada –sıcak yerine soğuk su musluğunu açmış olmanın da etkisiyle belki– yaşamınıza yeni birşeyler katmanın zamanının geldiğini anladınız. (Soracaksan sor şu soruyu artık.) Saç stilinizi ya da şampuanınızı değiştirmek de kurtarmayacak. Önce neyi değiştirirdiniz?
a) Başucu kitabınızı – Mario Simmel’in Yalnız Havyarla Yaşanmaz’ını atıp yerine aynı yazarın Papaz Her Zaman Pilav Yemez’ini koyardınız.
b) Stephen King serisi – yerine Barbara Cartland serisi alırdınız.
c) Kütüphanenizi – pırıl pırıl bir leğen-mandal setiyle.
d) Nüfus kâğıdınızı – yeni bir renk denemenin vakti geldi artık.

2. Kuaförünüz bu kararınızı duydu ve kendisini yetersiz bulmanıza had safhada içerledi. Yine de terbiyeyi elden bırakmayarak, birlikte geçirdiğiniz acı-tatlı günlerin anısına, Tezer Özlü’nün Eski Bahçe-Eski Sevgi adlı kitabını armağan etti size. Bu kitabı nasıl değerlendirmeyi denerdiniz?
a) Şu ölümlü dünyada bir de ölümlü kitaplarla uğraşmamak için kapağını bile açmadan, eski toprak bir tanıdığınıza verirdiniz.
b) Tabii ki bahçıvanınıza verirdiniz – güllere daha sevecen davranmasının vakti geldi artık.
c) Daha sevgiliniz olmamış ama tavlamaya azmettiğiniz kişiye “eski sevgilime” diye imzalayarak yollamak gibi bir cesaret gösterirdiniz.
d) Tanrıya yollardınız kitabı – size bir Âdem ya da Havva ve şöyle yeşillikli, gürültüsüz bir yer bulması dileğiyle ve iadeli taahhütlü.

3. Bir gün posta kutusunu açtınız ve “Tanrı” imzalı bir mektup buldunuz. Şu bahçe işini bir konuşmak için belirli bir zamanda belirli bir yerde buluşmayı öneriyor. Şansınızı bir dener miydiniz?
a) Hayır. Postanecilerin bir sululuğu olmalı bu. Zaten siz de şu aralar Nietzsche okuyorsunuz.
b) Evet. Ama karşınıza çıkacak kişiyle konuşurken ikide bir “Bu bir kamera şakası mı?” diye sorup, bir yandan da Kuran, İncil, Tevrat gibi kitaplar hakkında zor sorular yöneltirdiniz.
c) Evet. Yalnız çekin altına atacağı imzayı, Yazıdan Karakter Tahlili kitabı eşliğinde çözümlemekten de geri durmazdınız.
d) Tabii ki evet. Bu densizlere kimin Tanrı olduğunu öğretme zamanı geldi artık.

4. Sizden bir kitap yazmanız istendi – Bahçe’yi hak etmek için. Nasıl birşey yazardınız?
a) Bu bahçe muhabbeti biraz fazla uzamadı mı? Ben zaten o şıkkı işaretlememiştim.
b) Nasıl Başardım? – anlamsız test sorularıyla amansızca savaşıp hayatta kalmayı başaran bir mazlumun nefes kesici sergüzeşti.
c) Tanrıların Arabalarının Krikosu - Zen ve Motosiklet Tamiri’nin ikinci cildi.
d) Kızıldenizin Biçareleri - İncil’de birkaç isim değişikliği yeter, nasıl olsa o da adamlarına yazdırtıp okumamıştır.

5. Yazdığınız kitap yayımlandı ancak yayıncınız, iyi niyetli gözüken birtakım bahanelerle telif ücretinizi ödemiyor. Çözüm?
a) Ben kitap falan yazmam kardeşim, boşuna ısrar etmeyin. Başımı zorla belaya sokacaksınız bak.
b) Dert değil, nasıl olsa Aktaş Elektrik’te ve İSKİ’de tanıdıklarınız var...
c) İkinci bir kitap yazıp, adını Sakalı Yolunmuş Yayıncı koyar, kitapta da adamı bir güzel harcardınız. Bu kitabı yayımlayacak yayıncı bulamamak sizi hiç bozmazdı; biriktirdiğiniz üç-beş kuruşu uğrunda harcayacak daha iyi bir amaç olabilir mi?
d) “Halkın İntikamcıları” adında bir örgüt kurup, bütün kitapçılardan kitabı çaldırtır, yayıncınızın da işaretparmaklarını kestirirdiniz, böylece dizgi yapamaz hale gelir, (“küçük yayıncı” olduğundan her işi kendi yapmak zorunda) ve kitap piyasasından ebediyen silinirdi. Hazır eliniz değmişken, şu geç kalkan Deniz Otobüsü Servisleri hakkında da birşeyler yapsanız...

6. Kitap inanılmaz bir başarı grafiği çizdi, 17 dile çevrildi ve siz o kadar saygın bir yazar haline geldiniz ki, Zimbabwe Cumhurbaşkanı adınıza bir davet vermekle kalmayıp, 3 Mayısta (Zimbabwe’nin Kurtuluş Günü) bir günlüğüne koltuğuna oturmanıza izin verdi. Ne olacak şimdi?
a) Anlatamadım galiba. Bırakın peşimi artık, ben bu testi yapmıyorum, o kadar, yapmıyorum işte, daha nasıl söyleyeyim yani, bak zabıtayı çağırırım.
b) Bir yazar olarak kendi ülkenizde zaten krallar gibi yaşadığınızdan, Allahın Zimbabwe’sine gitmezdiniz tabii.
c) Davet mektubunun bir kopyasını Çankaya’ya, bir kopyasını da 23 Nisan Şenliklerini Düzenleme Komitesi Başkanına yollar, Zimbabwe’den istedikleri birşey olup olmadığını sorardınız.
d) Hemen gider, kanun hükmünde ufak bir kararname çıkartıp, çağdaş Zimbabwe edebiyatının 50 cilt halinde Türkçeye çevrilmesi, Türkiye’de yayımlanması ve mümkün olduğu kadar çok ortaöğretim kurumuna dağıtılması, bu arada da size Zimbabwe halkının bir armağanı olarak, orta ölçekte, zarif bir çiftlik verilmesi için gerekli ödeneğin ayrılmasını sağlardınız. Zimbabwe edebiyatı Zimbabwelileri adam etmişse, bizi haydi haydi eder, etmezse de siz oraya yerleşirsiniz. (Nasıl mantık ama?)

7. Zimbabwe’den dönerken uçağınız düştü ve okyanusun ortasında üç-beş palmiyeli bir adacıkta buldunuz kendinizi – tek başınıza. Yanınıza üç tane kitap bile alamadınız üstelik. “Hiç değilse bir Cuma bulsam da muhabbet etsem” diyerek bütün adayı taradıysanız da kimseleri bulamadınız, meyveler dalında çürümüş zaten, hava da çok sıcak, lanet olsun. Burada epeyce bir süre kalmanız gerekecek. Deneyin bakalım.
a) Pes. Tamam. Pes. Biliyordum böyle olacağını. İnsan bir test hazırlayacaksa, önce atlası açıp bakar, Zimbabwe’yle Türkiye arasında hangi okyanus var diye. Her ay bu sayfayı böyle saçmalıklarla dolduracak olduktan sonra, ben de dergi çıkarırım.
b) Sineklerin Tanrısı’nda böyle birşey vardı, çocuklar adaya ilk düştüklerinde, tepeye çıkıp bir ateş yakıyorlardı, geçen uçaklar görsün diye. Sonraları nöbet işi tavsıyor ve ateş sönüyordu. Nitekim bir uçak geçiyor ama onları görmüyordu. Bundan gerekli dersi alır ve dağ başını duman almasını sağlardınız.
c) Nasıldı şimdi, buralarda bir define olacaktı, şu dik açılı palmiyenin gösterdiği yönde 250 adım ilerleyeceğiz, evet, işte insan kafası şeklindeki kaya, sağ göz oyuğuna elimizi sokuyoruz, elimiz pis kokulu ve ıslak bir sıvıya daldıysa da bozmuyoruz, bir anahtar çıkartıyoruz ve sol kulağa sokuyoruz, işte kaya ikiye ayrılıyor ve karşımıza bir sandık çıkıyor, aynı anahtarla bu sandığı da açıyoruz ve Allah kahretsin, kitap ulan bu: Erkeklerin Kadınlar Hakkında Bilmedikleri Herşey - Vakkorama Yayınları.
d) Buradan kurtulmak gerçekten zor gözüküyor, ama bunun bir rüya olma olasılığı epeyce yüksek. Şu ağacın altındaki yumuşak otların üstüne bir uzanayım, şöyle güzel bir uyku – sabah uyandığımda bir de bakmışım burada değil, evimdeyim. 2 Şubat, saat 06:00. Alışık hareketlerle saati duvara fırlatıyorum. Size de olmuş gibi oluyor mu bazen?

Kitap Test-isi Değerlendirmesi:
 en çok (a) işaretleyenler: Size pek ilişmemekte fayda var. Tuvalet kâğıdınızın rengi değişse bir hafta kendinize gelemiyorsunuz. Kendinizi bu kadar kasmayın canım. İlk adım olarak, her zaman gittiğiniz kitapçıya gidin yine, ama bu kez soldan sağa değil, sağdan sola dolaşın. Korkmayın.
en çok (b) işaretleyenler: Arada sırada yaşamınıza yeni unsurlar katmanız gerektiğinin siz de farkındasınız. “Arada sırada”yı “46 yılda bir” olarak tanımlamak tam sizin yapacağınız iş. Mevsimlerin değişim hızını biraz fazla buluyorsunuz: yani yaz dört ay sürse daha memnun olacaksınız, ama çok uzun boylu bir şikâyetiniz de yok. Denemeyi deniyorsunuz.
en çok (c) işaretleyenler: Gözünüzü, mümkün değişiklikler için hep açık tutuyorsunuz, ama herşeye balıklama atlamıyorsunuz. Abartmanın lüzumu yok. Yaşama amacınız, kendinizi de zaman zaman şaşırtma ilkesini kapsayacak şekilde düzenlenmiş. Geniş bir gardroba gerek duymadan kılık değiştirebiliyor olmanız, şizoid yollu yorumlara yol açsa da, devam. Deneyin denettirin.
en çok (d) işaretleyenler: Siz de bir acayipsiniz canım. Bokuna değdirmek şart mı yani. Bir işi de “ay ilginç ne yapsam” diye düşünmeden efendi efendi yapsanıza.

(1993)

20.11.13

azınlık olmanın raconu


demokrasi="çoğunluk ne istiyorsa o olur" sananlar için, farklı olma hakkının önemini anlatan bir kutsal metin (kronk, "arkderm ile arvar efsanesi"):

eskiden bayağı eskiden daha kronk dini yaygınlaşmamışken yani yarın da olabilir büyük bir toprak parçası vardı bütün insanların yaşadığı iki geniş ırmak bir okyanus ile çok yüksek bir dağla çevriliydi uzun süren bir evrim sonunda artık bütün insanlar kaşığı sağ elleriyle tutuyordu bütün insanlar mı hayır büyük ormanla okyanusun arasında kalan tronl köyünün halkı kaşığı sol elle tutmakla diretiyordu kuşaklar boyu bu münafıklıklarını türlü baskılara boyun eğmeden sürdürdüler köy halkı diğer insanlar tarafından tümüyle dışlanmıştı ancak onlar garip bir inatla kaşığı sol elleriyle tutmaya devam ediyordu yine de bir gün kral bu işe bir son vermeyi kafasına koydu kendi atalarının yöntemleri bu köye daha önce sökmemiş olduğundan yeni bir yol bulması gerekiyordu yoksa hiçbir zaman hükümdarlığı tam olmayacaktı neler denemedi ki yalnızca tronl köyü halkının katılabileceği bir yarışma düzenledi sağ elle kaşığı en güzel kim tutacak yarışması ödül korkunç büyüktü ama tronllular katılmaya yanaşmadılar sonra bir yasa çıkardı sol elle kaşık tutmak yasaktır diye kral gibi ülkenin diğer insanları da bunu çok zekice buldular çünkü hepsi için yasalar her şeyden önemliydi ile onlara karşı çıkmak düşünülemezdi bile o yüzden yaptırımlara bile gerek duyulmamıştı ne var ki tronl halkı farklı bir gerçeklik düzleminde yaşıyordu ile bu yasa onları hiç etkilemedi hiç takmadılar bildikleri gibi yaşamayı sürdürdüler kral iyice kızmıştı prestiji sarsılıyordu alay konusu olmaya başlamıştı ataları gibi bu da sonun başlangıcı demekti bu nedenle daha önce hiçbir kralın cesaret edemediği bir işe kalkıştı tronlluları toptan öldürmek çok zor olmasa gerek hepsi bir arada yaşıyor zaten

bu aşamada diğer insanlar arasında görüş ayrılığı çıktı büyük çoğunluk herkesin kendileri gibi olmasını istiyordu gerçi ama tronlluları öldürmenin olayı biraz abartmak olduğuna inanan bir azınlık doğmuştu ne yazık ki yoğun bir “kaşık düşmanları”-karşıtı propaganda nedeniyle bu azınlık iyice küçüldü seslerini çıkartmayı sürdürmeye çalıştılarsa da herkesin o kadar gözü dönmüştü ki kralın emriyle bu azınlığın hapse tıkılmasına ses çıkarılmadı onaylandı alkışlandı geriye tek bir düşman kalıyordu

her şey bu tür hikayelerden beklenilenden çok daha kısa bir süre içinde olup bitti gönüllüler ordusu tronl köyünü bastı gönüllü askerler önlerine çıkan tronllulara önce bir kaşık uzatıyor tronllu kaşığı sol elle tutunca da bir tür acıma duygusuyla onu öldürüyorlardı hiçbir tronllunun uzatılan kaşığı sağ eliyle almayacağını herkes daha başından biliyordu maksat gönül rahatlatmak bu eksende bütün köy kılıçtan geçirildi ordu zaferden emin olunca orta yerde büyük dev bir ateş yaktı ile bu ateşin önüne düşürdüğü upuzun gölgenin peşinden köyü terk etti

ne var ki tüm köy halkını öldürmeyi başaramamışlardı iki tronllu arkderm ile arvar saklandıkları yerden çıkıp dev ateşin yanına geldi birlikte ağlamaya ile yalvarmaya başladılar bunun haksızlık olduğunu haykırarak vurguladılar o sıralar bir tanrıları yoktu ama kronk onları duydu ile acıdı ile yardım etmeye karar verdi ile kronk konuştu ormanda derler ki kronk konuşacağı zaman gökyüzünde şimşekler çakar dinleyin insanlar dedi ben kronk yaptıklarınızı gördüm kaşığı sol elle tutan herkesi öldürdüğünüzü sanıyorsunuz ama yanılıyorsunuz çünkü iki tronllu hala yaşıyor bundan sonra emrediyorum herkes kaşığı sol elle tutacak hepinizi buna mahkum ediyorum aklınız biraz başınıza gelir belki hadi bakalım büyük ülkenin bütün insanları yani bütün insanlar bu kurala kolaylıkla uyum sağladı herkes artık sol elle tutuyordu kaşığı kimse bir zamanlar bunun tam tersinin kanun olduğuna kesinlikle inanmıyordu arkderm ile arvar bu durum karşısında büyük bir şaşkınlık yaşamış insanlara geçmişi anımsatmaya çalışmış ama başaramamıştı sonunda karar verdiler kaşığı bundan böyle sağ elle tutacaklardı bu davranışları herkesi allak bullak etti hiçbir şeye güven olmuyordu kronk arkderm ile arvar’ın bu son numarasını duyunca afalladı onları karşısına aldı bana bakın siz benimle dalga mı geçiyorsunuz dedi hayır dedi arvar bizim istediğimiz doğru bildiğimizi herkese kabul ettirmek değil ki yalnızca farklı olma hakkına sahip olmak istiyoruz bunu yalnızca bunu kronk dedi ki havanız batsın neler de biliyorsunuz sizin yüzünüzden güzelim efsane durduk yerde didaktik oldu bunun üzerine arkderm her şeyi yanlış anladın ile her zamanki gibi sıçıp batırdın kronk dedi oysa kronk daha “her zaman” denilebilecek kadar çok beceriksizlik göstermemişti ile kronk çok sinirlendi ile bütün kaşıkları yok etti arkderm ile arvar’a dedi ki illa ilginç olmanız gerekiyorsa kendinize kaşıktan daha anlamlı bir şey bulun dedi ile onları adadan kovdu o günden sonra herkes greyfurdu dilimleyerek yemek zorunda kaldı aeiou eioue iao oia psinoter

19.11.13

“Artık Daha İyi Yazıyorum” – Susan Sontag’la Söyleşi




1995'te Susan Sontag'la New York'ta bir söyleşi yapmıştım Fol için; zor ama sevdiğim bir söyleşi olmuştu. bulunsun burada.
 *** 

 Susan Sontag’ın iki yeni kitabını yayımlıyor YKY – Böyle Yaşıyoruz Artık, AIDS’e yakalanmış bir insanla çevresindekilerinin ilişki yumağını konu alan uzunca bir öykü; Yanardağ Aşığı ise 400 küsur sayfalık bir romans – 18. yüzyılın ikinci yarısında, Napoli’de geçiyor, koleksiyonuna ve yanardağına tutkuyla bağlı İngiliz Büyükelçisi Sir Hamilton, iki karısı ve Amiral Nelson baş kahramanlar. Hem Sontag’ın çevirmenlerinden biri oluşum, hem de New York’ta bulunuşum hasebiyle, “Amerika’nın en akıllı kadını” ile “exclusive” bir söyleşi yapmam son derece mantıklıydı. Tabii ciddi bir ön hazırlık gerekiyordu, kalkıp da “en sevdiğiniz yazar kim?” türünden sorular sormak yakışık almazdı, ayrıca Sontag’ın vahim ölçüde ciddi olduğunu biliyordum, söyleşiyle ilgili ayrıntıları saptamak için yaptığımız faks yazışmalarında bütün espri girişimlerimi “görmedim – duymadım” edasıyla yok saymıştı. Öte yandan ben de kamera karşısında sayısız Türk edibiyle konuşmuş ve hasımlarımı (stüdyo ışıklarının değerli katkılarıyla) terletmiş olmanın deneyimiyle geliyordum, öyle her uzun siyah (ve biraz beyaz) saçlı, akıllı ve asık suratlı ve dişi Amerikan yazarına kolay kolay pabuç bırakacak değildim.

Sontag külliyatının bir kısmını daha önce okumuştum, bunları yeniden gözden geçirdim; ilk iki romanı The Benefactor ve Death Kit’i, son romanı Yanardağ Aşığı’nı ve Sohnya Sayres’in 1990’da Routledge’dan çıkan Sontag biyografisini okudum. Draje yaşamöyküsü: anne-baba Çin’deyken “rahme düşmüş” ama 1933’te Amerika’da doğmuş, onlardan uzak büyümüş, ilkokula başladığının ilk haftası Susan’ı üçüncü sınıfa geçirmişler. 16 yaşında üniversiteye başlamış ve “karşılaştırmalı din” okumuş. 17 yaşında hocasıyla evlenmiş, edebiyat ve felsefe master’ı yapmış, Harvard’da başladığı felsefe doktorasını yarıda bırakmış, 20 yaşında oğlu David (Rieff) doğmuş, bir yıl Paris’te kalmış, tiyatro yönetmiş, dönüşte kocasından ayrılmış, ilk romanını 28 yaşındayken yayımlamış, pek çok burs kazanmış, savaş sırasında Vietnam’a, kriz sırasında Küba’ya gitmiş, (şimdi Sarajevo’ya gidiyor), İsveç’te iki film yönetmiş. Sayres’in biyografisinde, boşanması hakkında “Yaşamla Proje arasında seçim yapmam gerekiyordu – ikincisini seçtim,” diyor. Kanseri “yenmiş”.

24. Sokakta, yaklaşık beş yüz daireli bir apartmanın en üst katına çıkıp kapıyı çaldığımda kafamda bunlar uçuşuyordu, bir de kurgu türüne giren kitaplarından yalnızca son ikisini beğendiğim. Kapıyı açan siyah kadife eşofmanlı, bir sürü saçlı, güleryüzlü kadın Susan Sontag’dı tabii, ama buna şaşırmaktan vazgeçmem epey uzun sürdü. Saraybosna’dan yeni dönmüştü, asistanı günlük programını ayarlamakla meşguldü; mutfakta oturduk – söyleşi sırasında bitireceği Philip Morris paketinden ilk sigarasını aldı ve Türkiye’de hangi kitaplarının yayımlandığını sordu. Çevirmen, yayınevi, korsan baskı/yasal baskı, telif yasası vs. gibi karmaşık bir konuyu iki kez anlatmam gerekti, sonunda yazıp verdim ve teybimi çalıştırıp şu sıralarda ne üzerinde çalıştığını sordum.

“Yine tarihsel bir roman, 19. yüzyılın son çeyreğinde geçiyor. Polonyalı bir grup entellektüel, sanatçı ve tiyatrocuyla ilgili; 1876’da California’ya gelip ütopik bir koloni kurmuşlar, ama yürümemiş, çoğu Polonya’ya geri dönmüş. Grubun lideri olan kadın, büyük bir yıldızmış Polonya’dayken; o kalmış ve parlak bir oyunculuk kariyeri yapmış. Kitabın çoğu Amerika’da geçiyor; zaten adı da Amerika’da. Bu insanların Amerika hakkındaki fantezilerini, neden kalkıp geldiklerini anlatıyor, sonra buradaki tiyatro dünyasına giriyor. Daha önce yazdıklarımdan farklı temalar işliyorum, aslına bakarsanız her kitabımın öncekilerden radikal bir şekilde farklı olmasını isterim, kendimi yinelemek istemiyorum, bana ilginç gelen, her seferinde yeni bir anlatım biçimi keşfetmek. Bu açıdan bakıldığında bence Yanardağ Aşığı şimdiye kadar yazdığım en iyi kitap. Aynı zamanda en çok okuyucuya ulaşan kitabım, ki bu da garip aslında, ama çok farklı insanalr bu kitabı okudu ve sevdi, bu da benim için büyük bir mutluluk tabii. Yeni kitabım da farklı olacak, endişelerim yok değil, bilirsiniz, yazarlar atletlere benzer: bir rekor kırarsınız, sonra onunla boy ölçüşmeniz gerekir, yeniden yapıp yapamayacağınızı merak edersiniz. Şimdi bununla uğraşıyorum işte, bir yandan da sinema ve tiyatroyla uğraşmayı sürdürüyorum, ama sürdürmek sitemediğim, ya da çok minör bir şekilde sürdürmek istediğim tek şey, deneme yazarlığı.”

Gerçekten mi? Yoruma Karşı’nın, Fotoğraf Üzerine’nin, Metafor Olarak Hastalık’ın yazarı artık deneme yazmayacak mı?

“Evet, deneme kapsamına girecek tek etkinliğim, yayımlanmasında katkım olan kitaplara önsöz yazmak – bir tür hizmet olarak görüyorum bunu; benim için tek anlamlı deneme türü artık bu.”

Neden?

“Çünkü sanırım denemede yapabileceğimin en iyisini yaptım, başka konularda yazmayı sürdürebilirim tabii, ama bunu zevkten değil, görev duygusuyla yaparım. Pek çok konuyla ilgileniyorum hala, ama bunları yazmak yeni bir maceraya atılmak olmayacak. Oysa kurgusal şeyler yazmak beniö için büyük bir zevk ve bu alanda yapılabilecek herşeyi yapmadım daha.”

Aslında Sontag’ın deneme ve kurgu yazarlığı kimliklerini bu kadar ayrı düşünemiyorum ben. Hem dil, hem de anlatım tekniği açısından birbiriyle yoğun alışverişi var bu ikisinin. Yanardağ Aşığı örneğin, denemelerle bezeli bir kurgu olarak ele alınabilirdi.

“Tabii, bunu bilinçli olarak yapıyorum, ama insanlar kitaplarımı değerlendirirken şunu genellikle unutuyor: bu yeni birşey değil, 19. yüzyıl roman tekniğinin bir uzantısı. Savaş ve Barış’ı yeniden okudum bu yakınlarda, dördüncü kere, Bosna’daydım. Her gidişimde tek bir kitap götürüyorum, etrafımda olup bitenlerden uzaklaşmak için. Genellikle daha önce okuduğum, bildiğim bir kitap oluyor bu. Bu kez Savaş ve Barış’ı götürdüm, en son herhalde sekiz yıl önce okumuştum. İçinde bu kadar çok deneme olması beni şaşırttı. Koca koca bölümlerde Tolstoy savaş, Napolyon, tarih, strateji vs. hakkında görüşlerini anlatıyor. 19. yüzyıl yazarlarının çoğu yapmıştır bunu, Proust ve Mann da dahildir buna.”

Sontag’ın durumu biraz daha farklı değil mi, bu iki tür arasında daha organik bağlar oluşturmuyor mu, denemeyle kurgu daha çok kaynaşmıyor mu? eski üstadlardan bahsediyorum sanıyor Sontag, itiraz ediyor.
“Hayır, yeniden okuyun bakın, şaşıracaksınız. Mann’da baştan sona yalıtılmış deneme bölümleri vardır romanın ortasında; zaman düşüncesiyle ilgili bölüm örneğin, yazar konuşuyor burada, anlatının bütünüyle bir bağlantısı yok, düpedüz ayrı bir deneme. Balzac, Tolstoy, Mann, Musil – hepsinde aynı şey. Demek istediğim şu: roman herşey olabilir. Roman çok ilginç bir form; denemeler içeren, yalıtılmış ya da kaynaştırılmış haliyle denemeler içeren roman da bir roman geleneği. Yani ben deneme yazdığım ve kendime hakim olamadığım için romanlarıma deneme katıyor değilim. Her kitap farklıdır dedim, ama bir süreklilik de var elbette.”

Yanardağ Aşığı’nın konusunun nereden çıkıp geldiğini, bir İngiliz büyükelçisinin yaşamıyla ilgilenmeye nasıl başladığını merak ediyorum.

“Kitap konuları nereden çıkar? Bilemiyorum, günde on hikaye konusu gelir insanın aklına, bir tanesi ‘bunu yazabilirim’ diyeceğiniz bir konudur. Bu seçimi yaptıran şeyi yakalamak çok zor. Neden, neden... sanırım pek çok neden var da çoğunu bilmiyorum bile, ama belki şu anda yazdığım kitabı, Amerika hakkında birşeyler yazmak istediğim için yazıyorum. Bunu ikinci romanım Death Kit’te yapmaya çalıştım, ama şimdi çok daha iyi bir iş çıkarabileceğimi düşünüyorum, çok daha iyi bir yazarım artık. Bilmiyorum, ama aradığımı biliyorum, hikayenin kendisini. Boston’da bir kitapçıda dolaşırken bir kitapta bu hikayeyle ilgili birşeylere rastladım. Ama daha önceden de hayal meyal birşeyler hatırlıyordum, çünkü çok okuyorum, neyse, orada öyle dururken, ‘Bundan bir roman çıkabilir,’ dedim. Yalnızca bir çıkış noktası elbette, ondan sonrasını hep kendim yaratmam gerekecekti. Bir sürü hikaye anlatacağım, hikayeler anlatmayı seviyorum.”

Bu benim ilgimi çekiyor – yani hikaye anlatmak başka şey, tarihi yeniden yazmak başka. Sontag Yanardağ Aşığı’nda bazı tarihsel verileri alıyor, bazılarınıysa kendisi yaratıyor – “Gerçek”e müdahale ettiğini hissediyor mu?

“Hmm. Aslında verilerden başlamıyorsunuz. Yanardağ Aşığı iki basit şeyle başladı: Sir William Hamilton’ın takıntılı bir koleksiyoncu oluşu –bütün koleksiyoncular tanım gereği takıntılıdır- ve yanardağlara ilgi duyması. Bu benim çok ilgimi çekti, çünkü toplamak demek korumak demektir, yanardağlara ilgi duymaksa büyük, yok edici bir güce ilgi duymaktır. İlk başta tamam dedim, bu adam hakkında bir roman yazacağım, ama bütün bu 18. yüzyıl zırıltılarıyla uğraşmak istemiyorum. Bu adam Amerika’nın Filipinler’deki büyükelçisi olsun, Çin porselenleri toplasın, Manila’nın yakınlarında gayet uygun bir yanardağ da var; Nelson karakteri Amerikalı bir amiral olur; Emma Hamilton’ı Filipinli bir fahişe yaparım vs. Sonra fark ettim ki, 20. yüzyıl sonlarındaki Filipinler hakkında, 18. yüzyıl sonlarındaki Napoli hakkında bildiğimden daha az şey biliyorum. Romanda bir dünya yaratmanız gerekir – ben her zaman bir karakterle, bir duyguyla, tutkuyla başlarım. Tabii ki bu kitap için çok şey okudum, okumayı seviyorum, pek çok şey biliyorum, sonra da yazmaya başladım ve süreç boyunca verileri kontrol ettim. Bu da hoştu, örneğin at arabalarıyla ilgili iki kitap okumam gerekti. At arabalarını ayrıntılarıyla anlatmam gerekmez, zaten anlatmoyurm, ama o duyguyu bilmem gerekli.”

Yanardağ Aşığı’nda, yinelenmesi dikkatimi çeken bir söz var: “O zamanlar ‘gerçek hayat’ diye kabul edilen şey” – kurguyla kurgu olmayan mı karşılaştırılıyor burada, Borges ve Kafka’yı konuya dahil edecek şekilde, yoksa bana mı öyle geliyor?

“Yoo, ‘gerçek’ ve ‘asıl’ olanın kurgu olduğunu düşünmüyorum. Bunu düşünmek için deli olmak gerekir; gerçek olan şey gerçek hayat. Ama insanların kurgu sayesinde pek çok şeyi yaşadığını düşünüyorum. Beni şaşırtan şeylerden biri – aslında şaşırtmıyor, ama farkında olunması gereken şeylerden biri bence – insanların aracı olmadan deneyimlere ulaşamamaları. Mitler, fanteziler, kurgular aracılığıyla ulaşıyorlar deneyime. Eski bir Marksist-Hegelyen klişe kullanacak olursak, insanların çoğunu ‘sahte bilinç’ yönlendiriyor. Deneyimlerini doğrudan kavramıyorlar, deneyimleri hakkındaki fikirler aracılığıyla kavrıyorlar. İnsanların kendi deneyimlerini nasıl kurgu haline getirdiğinin farkındayım ve bununla ilgileniyorum. Yanardağ Aşığı’nda, bu hikaye Şimdi anlatılan, Şimdinin bilgisiyle anlatılan bir hikayedir diyorum, ikinci paragrafta sanırım, ‘o zaman için uzun sayılacak bir adamdı’ diyorum, ‘uzun bir adamdı’ demek yerine. ‘Tarihsel roman’ denen şeylerin çoğunda bu yoktur, oradasınızdır. Bu iki katman, yani ‘böyle böyle düşünüyorlardı’ derken arkadan da ‘ama biz şimdi farklı düşünüyoruz’ demek, benim için anlatının en önemli yanlarından biriydi. Kitapta sanat konusu açıldığında, o zamanki estetik anlayışının, acı çekmekte olanların bunu onurlu, görgülü, özdenetimli bir şekilde bize göstermelerini gerektirdiğini söylüyorum. Oysa biz, alabildiğince dışa vurmayı, kontrolsüzlüğü değerli buluyoruz, çünkü bu, insanların içtenliğini, duygularını bastırmadıklarını gösteriyor. O zamanlarda duyguların bastırılması çok önemliydi. Bu karşıtlık sürekli olarak sergileniyor, çünkü 18. yüzyılın sonu modernliğin başıdır ve modernliğin sorunlarının tohumlarını görürsünüz.”

İçeride çalışan asistanının yanına gidiyor Susan Sontag; döndüğünde, “Roman nedir?” sorusuna da geri dönüyor.

“Bence roman, edebiyat formlarının en büyüğü – içine deneme, şiir, herşeyi koyabilirsiniz, romanda herşeye yer vardır. İlginç olan bu kapsayıcılığı. Tabii herşeyi atıp son derece dışlayıcı bir hale de gelebilir. Bunu negatif bir gelişme olarak görüyorum, romanı roman yapan şeylere yer verilmemesi açısından – olay örgüsü yok, anlatıcının sesinden başka ses yok vs...”

Amerikan romanı bu bağlamda nereye gidiyor?

“Hiçbir fikrim yok. Herşeyden önce birkaç yönelim var. Bilemiyorum. Kendimi bir Amerikan yazarı olarak görmüyorum. Tabii ki Amerikalıyım, coğrafya kaderimizdir, zamanımızdan kopamayız, ama Amerikan kültürünün ya da edebiyatının beni çektiğini söyleyemeyeceğim. Amerikan romanına ne olduğu beni ilgilendirmiyor. İngilizceye ne olduğu ilgilendiriyor öte yandan – İngilizce yazıyorum ve bundan sonra başka bir dilde yazacağımı sanmıyorum; bir dilin nasıl geliştiği, nasıl gerilediği benim için çok önemli.”

Birkaç soru da o bana sormak istiyor. Türk şairi okuduğunu ama Türk denemecisi ya da romancısı okumadığını söylüyor – romancı var mı Türkiye’de? Var birkaç tane, diyorum. “Anti-laik” gelişmelerle ilgileniyor, Türkiye’yle Mısır’ı karşılaştırıyor; ne oluyor orada, Atatürk dönemi bitiyor mu? Sonra Bosna – insanlar ne diyor bu savaşa? Türkiye neden bu kadar ilgisiz, diye soruyor, sonunda bir konuda Avrupalı oldunuz demek. Sırpların Boşnakları Türk diye çağırdığını, din konusunun, Batının eylemsizliğini açıklamakta çok önemli olduğunu söylüyor.

Burada soruları ben sorarım: bir yandan Saraybosna’ya gitmek, bir yandansa edebiyat yapıyor olmak ne demek?

“İşin yarısının yapılması demek. Zamanımın üçte birini orada geçiriyorum. Bosna hakkında bir kitap yazmıyorum, orada gazeteci olarak bulunmuyorum; iki insan gibiyim, orada yazar kimliğimi tümüyle unutuyorum, çalışmıyorum, bir okul projesiyle ilgileniyorum, oyun sahneliyorum, radyoya çıkıyorum, oradaki Yazarlar Birliğiyle çalışıyorum, para topluyorum, tiyatro akademisinde misafir hocalık yapıyorum. Ne kadar korkunç olduğunu hayal bile edemezsiniz. Ve sanırım gerçekten ümitsiz. Bunu söylemek çok kötü, ama oradaki arkadaşlarıma, 1937’de Almanya’da Yahudi arkadaşlara vereceğim öğüdü veriyorum: gidin buradan. Pek çok insan ‘ne yapılabilir?’ diye soruyor. Ben oraya kimseyi temsil ederek gitmiyorum, birey olarak gidiyorum. Onları kurtaramam, ama yapabileceğim herşeyi yapmak istiyorum.”

Savunmam yok, söyleyecek sözüm yok. İnsan olma etiği konusunda ben de bütünlemesiz sınıfta kalanlar arasındayım. Sontag’ın ses tonu, Yanardağ Aşığı’nda, kitabın sonundaki tonu anımsatıyor. Kitap boyunca karakterlere bir şekilde sempati duyuyor Sontag, son bölümündeyse yargının tokmağı iniveriyor – müthiş ahlakçı bir ses kaplıyor o bölümü.

“Evet. Sinema dilini kullanacak olursak, o noktaya kadar herşey yakın plan, orta plan çekimlerle veriliyor. Sonundaysa geniş plana geçiyoruz, genel görünümü izliyoruz. Geri çekilip bakıyoruz. Yakından herkese sempati duyabilirsiniz, sonuçta hepimiz yaşamın içinde ilerleyen kırılmış çocuklarız. Dokunaklı, neredeyse patetik bir sevgi ihtiyacı var, ama geri çekildiğinizde, yapılanlar korkunç. Eleanora’nın ağzından kendi yargımı verdiğimde, bu son yargıdır, okuyucu da böyle düşünmeli ve bundan önce söylenenleri unutmalıdır demiyorum. İki bakış açısı da yan yana tutulmalı. Bu kitap ahlaksal bir itkiyle yazıldı, o yüzden insanların bu karakterleri iki şekilde de görmelerini istiyorum. Tolstoy da yapar bunu. Sonunda ahlak ve adalet hakkında birşey söylersiniz, ama o karakterler için yarattığınız sempati de yanlış ya da sahte değildir.”

Yanardağ Aşığı ve Böyle Yaşıyoruz Artık arasında, Sontag’ın ölüme yaklaşımı konusunda bir karşılaştırma yapılabilir sanırım, özellikle Ölümün Sontag’da tümüyle doğal bir tema olduğunu göz önünde bulundurursak: ilkinde, kitabın sonunda ölen insanlar kendi seslerine kavuşuyor, kendi adlarına konuşabiliyor, hatta ölüm sürecini anlatabiliyorlar; Böyle Yaşıyoruz Artık’taysa ölümün sessizliği etrafında konuşuluyor.

“Çok iyi söylediniz.”

Ki bunu çok etkili buluyorum.

“Bu ikisi benim şimdiye kadar yazdığım en iyi şeyler. Böyle Yaşıyoruz Artık’ta, adı anılmayan ana kahramanın adı anılmayan hastalığı AIDS tabii, ama yazdığım sırada, yakın bir arkadaşımın AIDS’e yakalanması deneyimini yaşamamıştım daha, hastanın en yakın çevresini oluşturan iç grubun üyesi olmamıştım. Ölmekte olan, ya da belki ölecek olan insanın çevresindeki dünyayı anlatan bu kitaba giren kişisel deneyimlerim iki koldan geliyor: bir tanesi, ben kanserken yaşadıklarım, diğeriyse çok ciddi bir felç geçiren ve benim çok yakınım olan bir adamın yaşadıkları. 40’larındaydı, eski sevgilimdi ve çok yakın dostumdu, hala öyleydi aslında, tiyatro dünyasından. O sırada artık sevgili değildik ama kızkardeşi, sevgilisi ve iki arkadaşıyla birlikte ben de o iç grubun bir parçasıydım. Her gün hastanedeydim, onun hakkında konuşuyorduk. Aylarca sürdü bu, ölmesi bekleniyordu. Öyküyü bitirdiğimde, Upstate New York’ta bir üniversitede okudum, bittikten sonra bir kadın gelip, ‘Kocam kalp krizinden öldüğünde de aynen böyle oldu,’ dedi. Bu kitap hasta olmanın dramıyla ilgili ve ben de yaşadım bunu, kanserken iki buçuk yıl boyunca hastaneye yatıp çıktım. İnan ölüm hakkında nasıl düşünmez bilemiyorum.”

Öyküde kullanılan gramer ve kurulan sentaks da çok uygun.

“Evet, seslerle ilgili bir kitap bu, seslere bayılıyorum. Çevirmenim olduğunuza göre daha ayrıntılı konuşabilirim. Yazacağım kişinin sesini bilmeden yazmaya başlayamam – biçimini, hızını. Bu öykü şöyle de başlayabilirdi, tabii o zaman başka bir öykü olurdu: ‘Pencerenin kenarındaki yatağında yatıyordu. Solgun bir ışık vuruyordu yüzüne. Hemşire içeri girip, “Bugün nasılsınız bakalım?” dedi.’ Benim yazdığım öykü etkili oldu çünkü o sesi, o hızı yakaladım, böylece hereksin hissettiği duyguları, acıyı aktarabildim. Tepki yelpazesini verebildim: inançlı arkadaş, inançsız arkadaş. Ölümle yüzleşemeyen insanlar. Binbir çeşit tepkiyle karşılaşıyorsunuz. Ben hastanedeyken, en karanlık zamanımda, kesinlikle öleceğimi düşündüğüm sırada, arkadaşlarımdan bazıları tek kelimeyle harikaydı, bazılarıysa inanılmaz derecede sığ. Çok yakın bir arkadaşım geldi bir keresinde, ağlamaya başladı, ‘Buna dayanamıyorum, dayanamıyorum, beni çok bunaltıyor,’ dedi ve kayıplara karıştı! Her tür davranış biçimiyle karşılaşıyorsunuz, ilginç olan bu işte, bu yelpaze, çünkü insanlar tek bir kalıptan çıkma değil.”

Bu noktada, Sontag’ın ilk romanlarıyla ilgili sıkıntımı dile getirmek ihtiyacı duyuyorum; zaman içerisinde, iki boyutlu “fikir karakterleri” yaratmaktan vazgeçtiğini, tutkulara, duygulara daha fazla yer verir hale geldiğini düşündüğümü söylüyorum.

“Kesinlikle. Daha özgürüm. Değişmedim, aynı insanım, ama yazar olarak daha fazla özgürlüğüm var; daha iyi bir yazarım, ilk iki romanımı yazan yazar değilim artık. Her zaman sahip olduğum ama nasıl anlatacağımı bilemediğim duyguları anlatabilecek düzeye geldim. Basitleştirerek söyleyecek olursak, inhibisyonlarımı yendim. Ama bu birden değişip yirmi yıl öncekinden apayrı bir insan haline geldiğimi göstermez. Bu özgürlüğe kavuşmam uzun sürdü. Ben yazarlar arasında bir azınlığın içindeyim, zaman geçtikçe daha iyi yazıyorum.”

İlk dönem ürünleriyle yakın dönemdekiler arasında başka nasıl farklar göze çarpıyor?

“Bu söylediklerim psikolojik şeylerdi tabii, önemli olan ürünün nasıl olduğu. Ürüne, yani sonuca baktığımda, daha büyük olduğunu görüyorum. İçinde daha fazla şey var, daha büyük bir yumak gibi. İlk yapıtlarım çok daha bunalımlı ruh hallerini, önü kesilmiş, istediğini olamamış insanları, duygusal açıdan takılıp kalmış insanları konu ediniyordu. İlk iki romanımdaki karakterler kitabın başında neyse sonunda da o. Yanardağ Aşığı’ndaysa karakterler kitap boyunca değişiyor, kendi kişiliklerinin mantığını sergilemekle yetinmiyorlar. Edebiyatta süreci, değişimi, evrimi gösterebilmek onu daha büyük kılıyor, temalardan ayrı olarak. Sorularınız bana çok ilginç geliyor, zorlanıyorum yanıt verirken, hoşuma gitmiyor değil ama kafa yormam gerekiyor ne yaptığımı anlatabilmem için. Çünkü beni düşünmeye davet ettiğiniz şekilde düşünmüyorum normalde. Yazarken yaptığım pek çok şey somut – ayrıntıları ve zarif olan bir dili yaratmaya çalışmak, hareket etmesini sağlamak. Yeni romanım bir yemek davetiyle başlıyor örneğin – kaç garson var, kaç mum yanacak gibi şeyler düşünüyorum. Tanık oluyormuşum gibi hayal etmeye çalışıyorum.”

Yanardağ Aşığı’nın yapısıyla ilgili birşey sormak istiyorum – her bölüm yedi alt bölümden oluşuyor, yanardağın yedi resmi var; her bölümün başındaki resimler bir şekilde bölümün içeriğiyle uyumlu – mu, yoksa bana mı öyle geliyor?

“Haklısınız. Ben çok görsel bir insanımdır, bu imgelerle oynamak istedim. Ayrıca –bunu bilemezdiniz tabii- müziksel bir yapı oluşturdum. 20. yüzyıl bestecilerinden Paul Hindemith’in ‘The Four Temperaments’ adlı bir yapıtı vardır, belki bir yerde karşınıza çıkar, çok ilginç bir yapıttır – pekala, işte Yanardağ Aşığı’nın gizli yapısı: hikaye daha önce kafamda vardı tabii, ama nasıl kuracağımı bilemiyordum. Hindemith’i dinleyince aynı şemayı kullanmaya karar verdim, çok iyi uyuyordu çünkü – üçlü prologdan sonra ‘melancholic’ – melankoli ve bunalım; sonra ‘sanguinic’ – arzu ve kan; sonra ‘phlegmatic’ – stoisizm ve duyguların bastırılması; en sonunda da ‘choleric’ – öfke. Şimdi size en büyük sırrımı vereceğim: Yanardağ Aşığı’na gelene kadar yalnızca melankoliyi yazıyordum, bu kitapta dört hali de yazdım, o yüzden benim için büyük bir aşama oldu bu kitap. İlk iki romanım ve ilk öykülerim hep depresyon ve melankoli hakkında. Şimdiyse insan duygularının tümünü kapsayan klasik tipolojideki dört tabiat da var. Artık herşey hakkında yazabilirim!”

Romanda genel olarak iki eksen tanımlamaktan hoşlandığımı anlatıyorum: bir yanda kurma edimine ağırlık verme, öbür yanda tanıklık edimine; bir yanda kendi masalını oluşturma, öbür yandaysa olduğu gibi anlatma. Amerikan romanında ikincisini daha çok gördüğümü söylüyorum. Böyle bir açı Sontag’a anlamlı geliyor mu, diye sormadan edemiyorum.

“Ben yalnızca kendim hakkında yazmakla ilgilenmiyorum, var plan herşeyle ilgileniyorum, bazen bu ‘herşey’e bildiğim, yaşadığım şeylerin, kişiliğimin bazı yönlerini katıyorum. Ama yalnızca kendini anlatmak bence ucuz bir araç. Dolayısıyla Amerikan romanına ve yazarlarına saygı duymuyorum. Norman Mailer’a saygı duymuyorum. Kennedy olmak ve Monroe’yla sevişmek istiyor, CIA’de çalışmak istiyor, bu fantazilerini yazarak harcıyor yeteneğini. Duygusal sahicilik yok yazdıklarında. Sonra kendi küçük dünyalarını ve deneyimlerini anlatanlar var – boşanmalar, korkunç çocukluklar, uyuşturucu satma ve kullanma hikayeleri. Dünya hakkında yazmak isteyen çok az insan var aslında – John Updike örneğin, inanılmaz güzellikte cümleler kurar, ama kitaplarının konusuna bakın, eşlerin birbirini aldatması. Yani, harika değil. Kitaplar harika olmalı. Yeniden okumak istemelisiniz. İki kez okumaya değmeyen bir kitap, bir kez okumaya da değmez. Kitaplar semptom haline geliyor. Amerika’nın ne olduğunu öğrenmek istersem rock konserine, sinemaya giderim; Amerikan nihilizmini romanlardaki raporlardan, bültenlerden öğrenmeye ihtiyacım yok. Roman gerçek bir dünyayı; okuyanın kalbini, duygularını, bilincini eğitecek, daha iyi hale getirecek şekilde kurma gücüne sahip. Dostoyevski’den söz etmiştik – onu okumak beni daha büyük bir insan yaptı. Bir roman okuduğumda bana bunu düşündürmesini isterim. Bir Amerikan romanını okuduğumdaysa en iyi olasılıkla, Amerikan kültürünün ne kadar kaba ve aptalca olduğu anımsatılıyor bana. Bunu kapıdan baktığımda da görüyorum ben.

“Bence iyi romanın satmasının hiç sakıncası yok. Öyle bir dönemden geçiyoruz ki, ciddi edebiyat ürünlerine duyulan ilginin, ciddi şiire duyulan ilgi kadar düşük olması beklenmeli. Kitaplarla ve okumakla ilgilenen insanlar var olmayı sürdürecek, önemli olan bu. Roman 19. yüzyıl Avrupasındaki merkezi konumuna bir daha ulaşamaz. Sakıncası yok – tohum orada; daha büyük ve daha iyi birşeyin varlığını anımsatıyor bize. Dil varoldukça edebiyat varolacaktır. Gutenberg devrinin sonu filan gelmedi.”

 (Fol, 1995)

18.11.13

kurt ölme


(fotoğraf: vo anh kiet. vietnam'ın moc chau – ha giang vilayetinde, h’mong azınlığından çocuklar; ocak 2012)

kürtçede bir deyim varmış - "gor o memir bihar tê pîrê memir purru pincar dibe", kurt ölme bahar gelecek, nene ölme otlar şifalı olacak.

allah kimseyi umudundan dolayı utandırmasın.

öte yandan, apartheid'i dansöze bağlayabildiğimize göre, kürt sorununu düğün derneğe bağlamamızda garipsenecek birşey olmasa gerektir! bu mantıkla, 2015'te ermenistan'la ortak bir baklava-börek zincirinin açılacağını öngörebiliriz belki:





15.11.13

örümcekler yarışıyor - bir yarışma önerisi




Konsept: İnternet kullanımının yaygınlaşması ve arama motorlarının kalitesinin artması, internet üzerinden bilgiye ulaşma konusunda özellikle gençler arasında yeni bir "uzmanlık" alanı doğurdu: interneti daha iyi, daha hızlı kullanmakla, "Google uzmanı" olmakla övünenler var artık. Bunu bir yarışma formatına dökmek hem ilgi çekici olur, hem de bu yarışmaya sponsor olacak şirketler açısından çok doğru bir tanıtım aracı oluşturur.

"Örümcekler Yarışıyor", henüz benzeri olmayan bir yarışma formatı önerdiği için, yayınlanacağı kanala uluslararası bir prestij ve kazanç potansiyeli de sunmaktadır.

 Süreç:
1) Yarışma duyurusu yapılır, başvurularda başlangıç düzeyinde İngilizce bilgisi aranır.

2) Ön eleme: Adaylar, olanakların elverdiği ölçüde kalabalık gruplar halinde sınava alınır. Sınav 60 sorudan oluşur, asıl yarışmanın kapsayacağı alanları kapsar, 60 dakikayla sınırlıdır. Sorular, değişik zorluk derecelerindedir ve hiçbir adayın tüm soruları doğru yanıtlaması beklenmemektedir. Amaç, adaylar arasındaki bilgi-beceri farkının olabildiğince net olarak ortaya çıkmasıdır. En çok soruyu doğru yanıtlayan ilk 16 kişi, ön elemeyi geçmiş kabul edilir.

3) Turlar: Her yarışma, kura sonucu eşleşmiş iki yarışmacıdan oluşur ve haftada bir yapılır. İlk turda 8, çeyrek finalde 4, yarıfinalde 2 ve finalde 1 olmak üzere toplam 15 karşılaşma yapılır.

Format: Yarışmacılar bilim, tarih, sanat, edebiyat, aktüalite ve hayat bilgisi alanlarında yarışırlar. Her alanda 4 soru, her soru için de 2 dakika zaman verilir. Her yarışmacıya bir bilgisayar verilir; istenen arama motorunun kullanılması serbesttir. Sunucu, soruyu okur; sorular yarışmacıların ve izleyicilerin görebileceği büyük bir ekrana da yansıtılır. Çekimler hem yarışmacıları, hem de bilgisayar ekranlarını gösterir. Yorumcu, bilardo karşılaşmalarında olduğu gibi alçak bir sesle, yarışmacıların arama etkinliklerini yorumlar, neler düşündükleri, bilgiye hangi yoldan ulaşmaya çalıştıkları, taktikleri vs. hakkında yorumlarda bulunur. Turlar ilerledikçe sorular zorlaşır. Hazırlanan sorular, kullanım öncesinde program danışmanlarına kontrol ettirilir.