15.11.13

yaratıcılık dersleri




Yaratıcılık kitapları, yaratıcılık seminerleri, TED Talks, gurular, yaratıcılığın iş dünyası halleri, "kutunun dışında düşünme"ler vs. her tarafı sarmış durumda. Bir zamanlar yazdığım bir öykü geldi aklıma - bütün bunlara verilecek sağlıklı tepki, öykünün sonunda dile gelmiş sanki.

***


İlk gördüğümde ben de benzer bir tepki göstermiştim, “Hadi, bu da ne şimdi?” diyerek. Sahil yoluna bağlanan bir sokağın başındaki bir dükkanın camında bu ilan vardı.

Yaratıcılık Dersleri Verilir. 
Müracaat: 368 20 00 
Veya İçeriye. 

 O gün nedensiz yere sıkkın hissediyordum kendimi. Hayır, aslında bir nedeni vardı tabii – kız arkadaşım Yağmur, odun ve angut melezi bir yaratık olduğumu kuvvetle ima etmişti ondan önceki gün. İyi bir ilişkimiz olduğuna inanıyordum ama içimden onu bir daha aramak ya da yeniden birlikte olmak gelmiyordu artık. Belki de Yağmur haklıydı, ben odundum ve böyle bir ders almaya gerçekten gereksinmem vardı. Sanırım normal koşullar altında gülerek “Aferin, iş bilenin yoğurt yiyenin,” diye geçeceğim bu ilanın önünde çakılıp kalmamın nedeni de buydu.

Ne var ki çakılıp kalmak başka şey, içeri girip başvurmak apayrı birşeydi. Özellikle benim için. Bir tür dükkanofobia diyebiliriz sanırım: herhangi bir dükkana girmeden önce –isterse ciğerci olsun, hiç farketmez– mutlaka ve en azından bir on dakika kapısının önünde dolaşır, vitrine bakıyormuş gibi yapar ve tezgahtarla aramda nasıl bir konuşma geçebileceğini tasarlamaya çalışırım. Ancak bu sefer vitrin namına hiçbir şey yoktu, içerisi de bomboş gözüküyordu ve yanımdan geçen insanların, düz bir cama yiyecekmiş gibi dikkatle bakan beni yadırgamaları doğaldı.

Sonunda cesaretimi ve artık ne varsa toplayıp içeri girdim. Gerçekten de boş sayılırdı – sağ tarafta yerde duran birkaç kalas ve ortadaki masa dışında. Masanın üstünde bir telefon, birkaç kağıt ve bir-iki kalemden başka birşey yoktu. Daha çok, kullanılmayan bir depoyu andırıyordu burası. İçerisi yarı karanlıktı, o yüzden gerilerden gelen yaşlıca adamı ilk başta fark etmemiştim. Karışık beyaz saçlarıyla alay eden büyük, siyah çerçeveli gözlüğünü düzelterek yaklaştı.

“İyi günler,” dedim, “camdaki ilanı-”

“Elbette. Başka ne için olabilirdi ki zaten?” diyerek gülümsedi. “Yaratıcılığınızı arttırmak istiyorsunuz.”

“Bakın bundan pek emin değilim. Yalnızca ‘nedir, ne değildir?’ merakıyla girdim içeri. Yaratıcılık derslerini siz mi veriyorsunuz?”

“Ben mi? Evet, öyle de diyebilirsiniz. Eğer denemek isterseniz adınızı alacağım ve size yeniden gelmeniz için bir gün, bir armağan ve bazı bilgiler vereceğim. Böylece ders başlamış olacak. Her ders en fazla yarım saat sürer, gerisi size kalıyor. Gelişmenize bağlı olarak bir-iki ay geleceksiniz.”

“Ya parası? Hem sizin bu dersi verebilecek yeterlilikte olduğunuzu ne bileyim? Ya şarlatanın biriyseniz?”

İncinmiş gözlerle yanıtladı bakışımı. “Size söyleyebileceğim tek şey, böyle bir ders vermeye kalkışacak kadar yaratıcı olduğumdur. Paraya gelince: kurs sonunda öğrendiklerinizden hoşnut kalmamışsanız, tek kuruş ödemek zorunda değilsiniz. Güven ilkesiyle hareket ediyoruz. Yazılı bir kontratınız olmayacak hiçbir zaman.”

Camın kenarına gitti ve bir süre dışarısını seyretti. Seyredilecek birşey yoktu oysa – yayalar, arabalar, çöp bidonları, lokantalar – her gün aynı şeylere saatlerce bakıyor olmalıydı.

“Denemek istiyor musunuz?”

“Fena fikir değil gibi. Ama hafta içinde gelemem, yalnız cumartesileri boşum,” dedim.

“Çok güzel. Öyleyse sizi kaydedeyim. Yalnız depozito olarak on bin lira almam gerekiyor, makbuz karşılığında tabii. İstediğiniz zaman makbuzu getirip paranızı geri alabilirsiniz.”

Biraz duraksadım; enflasyon ve faiz hesapları geçti kafamdan, ama topu topu bir-iki ay sürecekti zaten. O kadar da önemli olmadığına karar verip parayı uzattım. Adam masaya gitti, çekmeceden büyük, muhasebe defterine benzer bir defter çıkardı ve adımı dikkatle yazdı. Sonra biraz beklememi rica ederek arka tarafta gözden kayboldu. Saat beşe geliyordu, daha eve gidecek, oradan da konsere yetişecektim, fazla zamanım kalmamıştı. Sabırsızlanıyordum. Nereye yok olmuştu bu adam?

Arkaya gittim, ama orası da ön taraf gibi boştu, uzak köşede, yerde bir kapak gözüküyordu yalnızca. Sonra sol tarafta yukarıya çıkan merdivenleri fark ettim, dediğim gibi içerisi oldukça karanlıktı. Saatime bir göz atıp hızlı hızlı çıktım merdivenleri.

Karşıma çıkan şey şaşkınlık vericiydi; aşağısıyla apayrı görünümde bir yere gelmiştim. Her şeyden önce burası aydınlıktı ve duvar kağıdı yerine kitap kullanılmıştı. Üç koca duvar silme kitap. Yazarlarına göre alfabetik sırayla dizilmişler – Aackburn’den Zustatsky’ye kadar. Nefis bir görünümdü. Böyle, kendimden geçmiş bir biçimde kitaplara bakarken, gözüme bir yazı ilişti – adam hala görünürlerde yoktu:

LÜTFEN OKUYUN!

Son derece gelişmiş bir teknolojinin en ileri ürünü olan sonik bilgisayarımız, yaratıcılık dersleri ile ilgili her türlü sorunuzu sesli olarak yanıtlayacak şekilde programlanmıştır.
Sorularınızı lütfen tane tane sorunuz.
Teşekkürler.


Ve hemen altında da sözü geçen bilgisayar. Boğazımı temizleyip, kafamı kurcalayan ilk soruyu sordum:

“Bu derslerin sonunda bende ne gibi değişikliklerin ortaya çıkmasını amaçlıyorsunuz?”

Kısa bir süre sonra, metalik ama babacan bir ses yükseldi: “Yaşamınızın bütününü bir sanat eseri olarak ele almaya başlayacaksınız. Günlük uğraşılarınızda yaratıcı olmayı öğrenecek, estetik kaygısı güdeceksiniz. Gerçek bir sanatçı olarak, yaşantınızı biçimlendirirken tümüyle özgür ve özgün olmayı, en ufak ayrıntıda bile şeytanın ve yaratıcılığınızın çekiciliğine kulak vermeyi öğreneceksiniz.”

“Oldukça iddialı. Nasıl başaracaksınız bunu?”

“Size çeşitli ödevler verilecek – yaşama karşı genel tutumunuzu sarsacak ve yeniden gözden geçirmenize yarayacak küçük ya da büyük projeler. Yalnızca ana fikir verilecek size; projenin kendisini oluşturmak ve uygulamak tümüyle size düşüyor. Projenizin yaratıcılığına ve uygulamadaki başarınıza göre değerlendirileceksiniz.”

Başta babacanlık taslayan metalik ses, sonlara doğru oldukça ukala bir havaya bürünmüştü – en azından bana öyle gelmişti. Beni yanıtlayabilmesi için soracağım sorunun önceden programına verilmiş olması gerekirdi. Nereden biliyordu ne soracağımı?

“Diploma ya da belge gibi birşey alacak mıyım sonunda?”

“Elbette hayır. Kursu bitirdikten sonraki yaşantınız, yaratıcılığınızın en büyük belgesi olacak. Bunu anlamış olmanız gerekirdi.”

Azarlıyordu beni. Bu aşağılık bilgisayar beni azarlıyordu.

“Pekala Sayın Çokbilmiş, bana bir armağandan söz edilmişti. Onu alıp hemen gitmek istiyorum çünkü konsere geç kalacağım. Söyle bakalım nerede bu armağan?”

“Gevezelik etmeyip arkanıza bakarsanız göreceksiniz.”

Sakin olmam gerektiğini yineleyerek arkama döndüm – çocukla çocuk olunmazdı. Gerçekten de ufak bir sehpanın üstünde bir kutu duruyordu. Yaklaşıp açtım – bir düdük çıktı içinden. Bildiğimiz, polislerin ve hakemlerin kullandığı, bazen tırnak makasıyla birlikte anahtarlığa takılan ve pantalonun belinden sarkıtılan sıradan bir düdük. Bilgisayarın kulak tırmalayıcı sesi yeniden duyuldu.

“Bunu, kapasiteniz elverdiğince yaratıcı bir biçimde kullanacaksınız ve buraya yeniden geldiğinizde projenizi ve uygulamanın nasıl gittiğini bildireceksiniz.”

Kapasite ha. Bana ha. Çok kızmıştım, ama dış mihrakların kışkırtmalarına gelmemem gerektiğini de biliyordum. Öyle bir soru sormalıydım ki bu bilgisayara, kısa devre yapıp parmak bile sayamaz hale gelsindi. Beklemediği, hazır olmadığı, yanıtlamaya programlanmadığı bir soru. O anda aklıma o dehşet fıkra geldi; hani müthiş bir bilgisayar yapılır, sonra çeşitli ülkelerden bilim adamları toplanıp çok karmaşık sorular sorarlar, bilgisayar hepsini yanıtlar; ardından bizim Türk gelir, “Ne var, ne yok?” der ve bilgisayarın devreleri erir. Pis bir sırıtmayla (utançla itiraf ediyorum) bilgisayarın yanına gittim.

“Ee, daha daha ne var ne yok bakalım?”

Sessizlik. Yaa, adamı böyle yaparlar işte sen düşün ben şimdi geliyorum sayman bozuntusu bit yuvası silikon yığını –

“Yemezler.”

Ardından kısık bir kıkırdama sesi duymuş muydum?

* * *

Konsere ucu ucuna yetiştim. Bu işi ne kadar ciddiye almam gerektiğine karar veremiyordum. Bir düdüğü yaratıcı bir şekilde nasıl kullanabilir insan? Kafam düdükteydi, konsere yoğunlaşamıyordum. Oysa orkestra, Çaykovski’nin İtalyan Kapriçyosu’nu olabilecek en kötü yorumla sunabilmek için hiçbir özveriden kaçınmıyordu. Eserin katledilmesi sona erince, salondaki tüm sanatseverlerle birlikte ben de “Bravo!” diye bağırıp ayakta alkışladım orkestrayı – üyeleri epey terlemişti; alın terine, emeğe saygı göstermek gerekir, değil mi. Zor iş tabii. Sen çık, onca insanın önünde, linç edilme tehlikesini göze alarak, kelle koltukta... Her neyse, ikinci bölümde Mozart çalmaya başladılar. Düdüğü elimde evirip çevirirken birden durdum; aklıma geleni yapabilir miydim? Yoksa korkak bir koyun olmayı kabullenecek miydim?

Soruyu böyle sorduktan sonra fazla şansım kalmamıştı; oturduğum yerden kalktım, emin adımlarla sahneye çıktım ve üflemeliler arasında yerimi alarak Mozart’ın Sol Majör Serenadına yeni bir boyut kazandırmaya koyuldum düdüğümle. Seyirciler ben daha sahneye çıkarken şaşkınlık homurtuları çıkarmaya başlamışlardı. Şef beni görünce derhal bir titreme nöbetine tutuldu, sağa sola baktı, ama kimseden yardım gelmiyordu. Zaten orkestra, adama “Nereden düştüm buraya?” dedirtmiş olmalıydı, bir de ben çıkınca şef pes etti ve kolları iki yanına düştü. İlkin ne olduğunu fark etmeyen orkestra, şefin artık kollarını sallamadığını görünce birşeylerin ters gittiğini anladı ve önce kemanlar, sonra da diğerleri çalmayı bıraktı. Bense herkes susana kadar sanatımı icra etmeyi sürdürdüm. Sonra susup olacakları beklemeye başladım.

Seyirciler galeyana gelmişti, her kafadan bir ses yükseliyordu, her an katran ve tüyle üzerime yürüyebilirlerdi. Geniş bir gülümsemeyle sanatsever halkıma el salladım. İyice kızdılar. Bu arada bas çalan iki adam, bar sandalyelerinden inip yanıma geldi ve beni sürüklemeye başladı.

“Bir saniye beyler, ben MİT görevlisi olarak burada bulunuyorum. Seyircilerin arasında uluslararası bir örgütün başı var, onu yakalamak için düzenlendi bütün bunlar. Sakin olun ve beni hemen bırakın. Size kimliğimi göstereyim,” dedim basçılara. Bir anlık şaşkınlıklarından yararlanarak sahnenin önüne koştum, seyircilere “Ne anlarsınız siz yaratıcılıktan?” deyip sahne arkasına kaçtım. “Yangın Çıkışı” işareti çarptı gözüme; peşimden gelenlerin için için yandıkları kesindi, yani bu çıkışın kullanılması yerindeydi. Gözümü tuta tuta biraz koştuktan sonra bir taksiye “atlayıp” oradan uzaklaştım. Yakalayamamışlardı beni.

Geldi Cumartesi. “Projemi ve uygulamasının nasıl gittiğini” bildirmek üzere kendimle gurur duyarak o dükkana gittim akşamüstü. Beyazsaç oradaydı, masasında oturuyordu.

“Merhaba, ben geldim,” dedim.

“Buyrun, sizi bekliyordum ben de. Neler yaptınız bir hafta boyunca?”

“Gazetelerde okumuş olmalısınız. ‘Konserdeşen Jack’ olarak tanınıyorum artık.”

“Evet, anımsadım. Tamam. O sizdiniz demek. Başlangıç için oldukça iyi.”

Çevresine bakındı. “Bir dakika izin verir misiniz bana, şimdi gelirim.”

“Tabii, buyrun.” Bu da buraya özgü bir alışkıydı anladığım kadarıyla. On beş dakika sonunda Beyazsaç hala ortada yoktu. Yine kaybolmuştu. Gidebileceği fazla bir yer yoktu ve yukarıya çıkmadığı da ortadaydı. Onu gördüğümde bunun ne anlama geldiğini sormaya karar verdim. Sonra vazgeçtim. Bu soruyu sormamı bekliyor olmalıydı, oysa benim bu tuzağa düşmemem, hep benden beklenilen şeyleri gözü kapalı yerine getirmemem gerekiyordu. Canı oyun istiyorsa ben varım, dedim kendi kendime. Arka tarafa gidip üst kata çıktım.

Bıraktığım gibiydi bu Kitap Tapınağı. Buranın kutsallığını lekeleyen Kafir Bilgisayarus da yerindeydi.

“Merhaba Ben Bilirim Bey. Günümü renklendirmek için ne yapacaksın bakalım?”

“Adınız lütfen.”

“Abuzittin Kelkavus.”

“Böylesine komik olmayı başarabilecek yalnız bir kişi kayıtlı belleğimde,” dedi mikroçip deposu. “Buz dağları üzerinde inceleme yapan bir arkadaşım var, ona sizden söz edeceğim. Üne kavuşacaksınız.”

Aklınca espri yapıyordu. “Sağol, hiç gerek yok, ben ünlü oldum bile.”

“Anlatmak ister miydiniz?”

Konseri anlatmaya başladım. Tam aklıma gelen korkunç fikirden söz edecektim ki sözümü kesti-

“Herhalde sahneye fırlayıp orkestrayla birlikte düdük çalmayı düşündünüz,” dedi.

“Aslında, yani evet, öyle düşünmüştüm. Nasıl bildin?”

“Konser salonunda elinde düdükle oturan, yaratıcı olması istenen ve bir parça cesareti olan herkesin aklına ilk gelecek şeyi yapmışsınız.”

“İlk akla gelecek şey mi?”

“Elbette.”

“İlk ha, hay allah.”

“Üzülmeyin. Düzenli olarak çalışırsanız kendinizi geliştirebilirsiniz, buna inanıyorum.”

Bir süre kitaplara baktım konuşmadan. “Bu hafta ne yapacağım konusunda bilgi verilmedi,” dedim sonunda.

“Bu hafta, evinizde bir hırsızla karşılaşırsanız ne yapacağınızı düşüneceksiniz. Adamın kafasına vazo indirmekten başka birşey bulmaya çalışın.”

* * *

Kolay gibi gözüküyordu bu seferki ödev, ama bütün zorluğu da oradaydı: kolay olmayan birşeyler bulmam gerekiyordu. Ne yapılabilirdi bir hırsıza karşı? Ya karşıma, yaratıcılığın ne olduğunu bilmeyen, az gelişmiş bir boğa çıkarsa? Gel derdini anlat bakalım.

Ne ki, bu konuyu düşünecek zaman bulamadım, araya başka sorunlar girip durdu. Yağmur’la kriz döneminde olduğumuz kesinleşmiş, konferanslar ve ikili görüşmeler de bir yarar sağlamamıştı. Perşembe akşamı salonda oturmuş bununla uğraşıyordum kafamda. Vivaldi’nin “Dört Mevsim”i de moralimi pek düzeltmiyordu. Kapattım. Karanlıkta ve sessizlikte, sevdiğim kızı düşünüyordum. Gerçekten seviyor muydum onu, yoksa o beni sevdiği ve iyi bir insan olduğu için seviyormuş gibi mi yapıyordum yalnızca? İlişkimiz düzelecek miydi, yoksa “son durak, herkes insin” mi yapacaktık?

O sırada kapının zorlandığını duydum. Yanılmış olabileceğimi düşündüm ama hayır – birisi gizlice kapıyı açmaya çalışıyordu. Aman tanrım, hırsız – yerde gökte aramazken kapımın önünde mi bulacaktım bu adamı? Polise telefon etmeli. Ama telefonunu bilmiyordum ki. Ha girdi ha girecek. Ve kafamın içinde yine bir ampul yandı: el fenerim olacaktı bir yerlerde, masanın çekmecesine koymuştum galiba, yok, mutfak dolabında duruyor, tamam, feneri alalım şimdi ne lazım, çuval, yok deve, karikatür mü çeviriyoruz burada bir de maske taksaydın bari neyse bir çanta bulayım bari adam girdi içeri oğlum göreyim sen heyecanlanma kanını beş derecede tut eğer bu işi kazasız belasız atlatırsak sana yemek ısmarlayacağım hadi aslanım yak bakalım feneri tamam herif salona daldı yavaş yavaş gidelim bakalım işte orada. Oha. İnsan taklidi yapan bir öküz bu. Dikkat dikkat. Sürat felakettir. Çiçekleri de sulamadım, babam o kadar da tembihlemişti. Hırsız beni fark etti. Fenerler birbirimizin yüzlerini yalıyordu. Demek ki ikimizin de eli titriyordu. İyi.

“Sen kimsin?” dedim hırsıza.

“Cevat,” dedi, “sen kimsin?”

“Ne işin var burada?”

“Evi boş sandım da, işe yarar birşeyler varsa diye, yani-”

“İyi be. Ayağım uğurlu geldi. İşe çıkalım dedik, millet de peşimizden. Bakalım daha kaç kişi damlayacak.”

Cevat, iri cüssesine rağmen iyi huylu ve uysal bir hırsıza benziyordu. Ama belli olmazdı, dikkatli olmalıydım.

“Bak arkadaşım,” dedim, “burayı önce ben buldum, onun için senin gitmen lazım, bu işin raconu böyle. Ama seni sevdim, iyi çocuğa benziyorsun, onun için evi beraber dolaşalım, beğendiğin bir-iki şeyi alırsın. Bu iyiliği herkese yapmam, ona göre.”

Analar neler doğuruyor.

“Abi sağol,” dedi hırsız, “ben de yeniyim bu işte. Bu yola düşmezdim ama geçim derdi, bilirsin.”

“İyi, iyi – ben salona baktım, birşey yok, gel arkaya bakalım.”

Odaları dolaştık. Cevat benim kasetçaları beğendiyse de para etmeyeceğini, çok eski olduğunu söyleyerek vaz geçirttim. “Ulan ne biçim yer burası, elimiz boş mu çıkacağız, nedir?” diye durmadan söyleniyordum. Sonunda bütün evi dolaştık; minik Cevat’ın almak istediği herşeye “yaramaz” demiştim ama çocuğu eli boş göndermek olmazdı, tepesi atabilirdi, o zaman da babalarla sıkı ilişkilere girmek durumunda kalırdım.

“Millette para kalmadı ki, herkes sürünüyor, şu hale bak,” dedi hırsız Cevat.

“Haklısın,” dedim. Televizyonun üstündeki küçük kedi biblosunu anımsadım birden. Yerinden aldım, evirip çevirip ona verdim.

“Al bakalım şunu, antikaya benziyor, belki biraz para eder sen daha yenisin siftah yapman lazım biz bir yolunu buluruz yine merak etme. Girdiğin evden birşey almadan çıkmak uğursuzluktur, ben de timsah biçimindeki şu küllüğü alayım, para etmez ya, koyarım bir köşeye durur. Hadi çıkalım şu fukarahaneden.”

Sokağa indik.

“Abi sağol,” dedi hırsız, “harbiden delikanlı adammışsın.”

“Ayıp ettin, görevimiz. Sen de gelecek için umut veriyorsun, yükselirsin bu meslekte.”

“İyi akşamlar abi.”

“Sana da. Yengeye selam söyle.”

* * *

“Buyrun, buyrun, gene dakiksiniz,” dedi Beyazsaç. Yine masasındaydı. “Ödev nasıl gitti?”

“İnanılmaz bir şekilde. Evime hırsız girdi.”

“Olamaz! Siz ne yaptınız peki?”

Anlattım. Beyazsaç’ın hoşuna gitti.

“Hızla ilerliyorsunuz, kutlarım. Şimdi eğer izin verirseniz-”

“Arka tarafa gideceksiniz ve beş dakika sonra da ben geleceğim peşinizden. Siz ortalarda gözükmeyeceksiniz, ben de bilgisayarla muhatap olacağım.”

Gülümseyerek kalktı ve gitti. Fazla beklemeden ben de kalkıp yukarı çıktım. Mavi köşede bilgisayar, rakibini bekliyordu.

“Ne haber abaküs kardeş?” diyerek yanağına –yanağı olması gereken yere– bir şaplak indirdim.

“El şakalarınızı kendinize saklayın lütfen,” dedi. Sesi buz gibiydi. “Raporunuz?”

Ballandıra ballandıra anlattım olanları.

“Fena değil,” dedi. “Bu arada Cevat olduğunu sandığınız iri yapılı şahsın adı Umur’dur, öğrencilerimizdendir. Kendisinden, hırsız kılığında bir eve girmesi istenmişti. Adres de sizinkiydi tabii. Onun da oldukça başarılı olduğu görülüyor.”

Bu bilgisayarda ne olduğunu bilmiyordum ama her gördüğümde, ekranını param parça etmek geliyordu içimden.

“Ne hakla evime hırsız salarsınız? Kim olduğunuzu sanıyorsunuz siz?”

“Telaşlanmayın, evinizden hiçbir şey çalınmayacaktı zaten. Yalnızca sembolik, ufak bir eşya alınacak, sonra size geri verilecekti. Bu olayı bu kadar büyütmenize gerek yok. Sakin olun. Gelişmeniz umut verici. Bu haftaki proje konunuzu öğrenmek ister misiniz?”

“Neymiş?”

“İsteğinize bağlı herhangi birşey yapabilirsiniz, yalnız bir devlet görevlisini içermesi gerekiyor. Ayrıca projeyi ufak bir kalabalık önünde yürütmeniz, sizin için artı puan olacak. Sorunuz var mı?”

“Hayır, haftaya görüşürüz.”

* * *

 “İzlanda Kültür Heyeti, bir haftadır süren temaslarını tamamladı. Bugün son olarak, İstanbul’da bulunan Başbakan tarafından kabul edilen heyet, kendisiyle iki saate yakın süren bir görüşme yaptı. Görüşme sonrasında düzenlenen basın toplantısında Başbakan, İzlanda ile yakın bir dostluk kurmak istediklerini, bunu yalnız devletler düzeyinde değil, iki ülkenin halkı arasında da tesis etmeyi amaçladıklarını belirterek, yapılan temasların son derece olumlu geçtiğini belirtti ve yakın bir tarihte bir Türk heyetinin de İzlanda’ya gideceğine ve karşılıklı anlayış ve hoşgörünün böylece pekiştirileceğine işaret etti. Bunun bir başlangıç olması dileğini dile getiren Başbakan, ‘İzlanda ile kültürel ve ticari bağlarımızın gelişmesi, her iki ülkenin de menfaati icabıdır’, dedi. Basın mensuplarının sorularını cevaplandıran İzlanda Kültür Heyeti Sözcüsü, Türkiye’den çok olumlu izlenimlerle ayrıldıklarını, bunu İzlanda halkına duyuracaklarını söyledi. Bu sırada söz alan İzlandalı gazeteci Aebus Satinne, İzlanda Başbakanının iyi dileklerini getirdiğini söyledi. İki ülke arasındaki ilişkilerin, İstanbul trafiği kadar yoğun olmasını dilediğini belirten Satinne; Başbakana, İzlanda Başbakanına kendisi aracılığıyla iletmek istediği kişisel bir mesajı olup olmadığını sordu. Bunun üzerine Başbakan, kurulan dostluğun bir simgesi olarak, kalemini, İzlanda Başbakanına iletmesi için Aebus Satinne’e verdi. İzlanda Kültür Heyeti, bu akşam Türkiye’den ayrılacak.”

 Sarışın olmanın ve dil bilmenin yararları.

* * *

Yağmur beni hiç anlayamamıştı. Altın kaplama kalemle birlikte Beyazsaç’ın dükkanına girdiğimde, içeride kimse yoktu. Doğru yukarı çıktım. Bu zaferime, o yassı suratlı bilgisayar bile gölge düşüremezdi. “Başbakan da aslında başbakan değil, öğrencilerimizden birisi,” diyecek hali yoktu ya.

“Yaa? Oldukça iyi. Sanırım sizi kutlamam gerekiyor,” dedi bilgisayar, olanları anlatınca. “Ama daha yolun başındasınız, öğreneceğiniz çok şey var.”

İşte o anda ne zamandır beni rahatsız eden, ama bir türlü çıkaramadığım şeyin ne olduğunu anladım. Parçaları birleştirmeyi başarmıştım. Poirot gibi hissediyordum kendimi – katil, uşak değil, şatonun efendisiydi. Her seferinde Beyazsaç’ın ortadan kaybolması, bu bilgisayarın bir insan gibi konuşması benimle – konuşması değil, düpedüz laf yetiştirmesi, her söylediğime bir karşılık bulabilmesi – ne kadar gelişmiş olursa olsun, bu düzeyde bir makine var mıydı? Türkiye’yi geçtim, dünyada?

“Çık dışarı Beyazsaç. İyi bir oyundu, ama buraya kadar.”

Daha önce nasıl uyanmamıştım? Hayret birşey.

Öne açılan kitap raflarının arkasından Beyazsaç ortaya çıktı. Gülümsüyordu.

“Kutlarım. Sonunda kendinize ve yaratıcılığınıza yeterince güvenecek düzeye geldiniz. Bilgisayara yenilmiş olmayı kabul etmediğiniz anda, bu işte bir bit yeniği olduğunu anladığınız anda kursu bitirmeye hak kazandınız. Yeniden kutluyorum sizi. Çok hızlı ilerlediniz. Üst düzeyde bir yaratıcılığa sahipsiniz. ‘O ses’e kulak vermeyi biliyorsunuz. Size söyleyebileceklerim bu kadar.”

Biraz durdu. “Ücret konusu, en başında konuştuğumuz gibi; değeri ve fiyatı siz saptayacaksınız. Ne diyorsunuz?”

“Son model sonik bilgisayar”a, altın kaleme, sonra da Beyazsaç’a baktım.

“Götümü ye.”

“Güzel,” dedi gülerek, “yemeğe çıkalım öyleyse.”

(1989)

14.11.13

valsle büyüyen kuşaklar



ilginçtir, bundan seksen yıl önce de "kızlı erkekli" etkinlikler yasaklanıyordu. 1931'de robert kolej başkanı gates, okul öğretmenlerine, öğrencilerin balolarda dans etmesinin birkaç yıl önce devlet tarafından yasaklandığını hatırlattıktan sonra, öğrencilerin küçük gruplar halinde öğretmenlerin evlerinde dans etmesinin daha da büyük sorun yarattığını belirtiyor, bu konuda yasaklara uyulmasını önemle rica ediyordu. robert o sırada erkek okuluydu ama arnavutköy'deki kız koleji'yle birlikte yönetiliyordu, iki okul arasında ortak etkinlikler düzenleniyordu vs.

1930'lardaki koşullarla 2010'lardaki koşulların bunca farklı olmasına rağmen benzer şeylerin konuşuluyor olması, bizim tarihimizin ilginç yanlarından. ben açıkçası 80 yıl öncesinden bu yana ilerlemediğimizi düşünmüyorum, ama 80 yıl öncesinin bir "altın çağ" olduğunu da düşünmüyorum. belki ilginç bir soru şu olabilir: "toplum mühendisliği açısından evrim ve devrim metotlarını karşılaştırınız."

12.11.13

kitap "test"isi: ne kadar "roman"tiksiniz?



 1. Çıngırak sesi eşliğinde açılan kapıdan, ürkek bakışlı, yağmurdan sırılsıklam olmuş birisi giriyor kitapçıya. Beyaz saçlı, gözlüklü, titrek, ihtiyar kitapçı ona doğru geliyor, soran bakışlarla süzüyor: bir okur bu ve sizi arıyor. Siz hangi kitapsınız? 
a) “Escher’in yağlıboya tablolarının röprodüksiyonlarını içeren bir kitap arıyorum, size yolladılar.”
b) “Moğolların Gizli Tarihi”nin 1848 tarihli manüskrisinin tıpkıbasımını arıyordum da.”
c) “‘Musluk Tamir Kılavuzu’ bulunur mu?”
d) Sonu intiharla biten, Honolulu’da bir bungalovda geçen neşeli bir aşk romanı var mı sizde?”

 2. Sizi nerede okumak en doğrusu olurdu? 
 a) Otobüste. Nasıl olduysa yer bulunmuş olsun ve alışverişten dönmekte olan 63 yaşındaki teyzenin canhıraş bakışlarından kılpayı kaçarak, sıcağa ve sarsıntılara da aldırmayarak, bu yolculuk kitap sayesinde olabildiğince zevkli kılınsın.
 b) Masa başında. Işık soldan ve önden gelecek. Kitapla gözler arasında 30 cm. mesafe kalacak şekilde ayarlanmış, tercihan tahta bir iskemleye oturarak. Sessizlik içinde. 
c) Tuvalette. Rahat rahat ve rahatlayarak.
 d) Yatakta. Dışarıda kar yağsın, yorganın altında büzüşülsün; komodinden gelecek yumuşak ışık, harflerin gölge bırakmasını mümkün kılsın.

 3. Bir Beyaz Dizi kitabısınız, şöyle 160 sayfa, ful-aksesuar: boşandığı kocasından kendisine kalan malikâneyi yeniden dekore etmek için Honolulu’ya uçan Laetitia, Yves Saint-Laurent marka eşarbını unuttuğundan uçağa koşarak geri döner ve yakışıklı ve olgun pilot Olgar’la, tam anlamıyla burun buruna gelir. Olgar nazik ve büyüleyici bir gülümsemeyle eşarbı bir kez kokladıktan sonra Laetitia’ya uzatır – adamın güzelim parmaklarına dokunan genç kadının tüm bedenini kateden elektrik akımı, güzel şeylerin yaşanacağının habercisidir. Peki, Laetitia’yla Olgar kaçıncı sayfada ve nasıl sevişir? 
 a) 14. sayfada - Olgar’ın Honolulu’daki küçük dairesine kahve içmeye giden Laetitia, çıkarken yine unuttuğu eşarbı almak için geri dönünce, Freud’un “Günlük Yaşamın Psikopatolojisi”ni yeni okumuş olan ve kadının kendisine bir mesaj vermeye çalıştığını anlayan Olgar, “Yer mi ulan Anadolu çocuğu” diyerek Laetitia’yı içeri çeker ve bir sonraki uçuşuna geç kalmayacak şekilde muradına erer. 
b) 21, 38, 67, 90, 125, 131 ve 143-150 arası. 150. sayfanın sonunda taraflar Beyaz Diziye yanlışlıkla geldiklerini anlar ve Limbo Yayınlarına doğru ilerler.
 c) Tabii ki 147. sayfada – bütün Beyaz Dizilerde böyle olur ve herhalde bir bildikleri vardır.
 d) Sevişmezler, çünkü Laetitia her ne kadar boşanmışsa da, Honolulu’daki malikâneye girince anıları depreşir, kocasını ne kadar çok sevdiğini anlar, aslında çözülebilecek sorunlar yüzünden ayrıldıklarına karar verir ve ilk uçakla ülkesine dönmek için sabırsızlanır; Olgar da zaten evlenmediği kadınlarla yatmamak gibi prensiplere sahiptir, ayrıca Laetitia’nın eski kocasına duyduğu sevgi onu derinden etkilemiştir; forsunu kullanarak ek bir sefer konmasını sağlar ve onu bizzat kendisi geri uçurur. Laetitia’yla eski kocası yeniden evlenir, bir oğulları olur ve ona Olgar Amcanın adını verirler.

 4. İçerik biçimde saklıdır – hangi “font”la dizilirdiniz? 
 a) Yıllardır tatmadığı bir heyecan ve huzur duyuyordu içinde.
b) Yıllardır tatmadığı bir heyecan ve huzur duyuyordu içinde.
c)  Yýllardýr tatmadýðý bir heyecan ve huzur duyuyordu içinde.
d) Yıllardır tatmadıgı bir heyecan ve huzur duyuyordu içinde.

 5. Hangi müzik eşliğinde okunmak isterdiniz? 
a) Chick Corea
b) Metallica
c) Duo Contemporain’den, “Diason” (Eugen Wendel) yorumu
d) Sibelius’un “Valse Triste”i

 6. Aşağıdakilerden hangisi, sizin kitabınızda olabilecek türden? 
a) Kollarında gevşeyip uyuyakalmış adamın saçlarını dalgın dalgın okşarken, bir sevişmenin daha sonra ermesiyle birlikte, içindeki boşluğun artık dayanılmaz ve üstü kapatılamaz bir hale ulaştığını, sessiz bir ünlemle kabullendi. Uzun bir süredir, neden birileriyle birlikte olduğunu, seviştiğini, yaşadığını bilememenin, yine de sürdürmenin ikiyüzlülüğüyle yüzleşmekten başarıyla kaçınıyordu, ama artık kendisi kendisine isyan ediyor ve güzel kokulu erkeklerden de, pislerinden de, sevecen ya da hoyrat erkeklerden de, eğlenceli ya da iç daraltıcı erkeklerden de sıtkının sıyrıldığını yadsınamaz bir şekilde açığa vuruyordu. Parmaklarının okşadığı saçlara kaydı gözleri; parmaklar –tümüyle istenci dışında– bu saçları sıkıca kavradı; elinin, ani ve tümüyle beklenmedik bir devinimiyle, koparırcasına çekti onları.
 b) Uzun kargaların dillerine güneş yağı sürmeye geldim açın kapıları açın dedim bozalar ekşidi yine ağlatmayın annemi demiştim size ama ağlattınız hiç aydınlanmayacak karabasanların içinde kuyruğumu kovalayarak ilerlerken karasabanla deştiniz beni öcü’mün öcünü alacağım bekleyin.
 c) İncinme, bir eklemi destekleyen ve onun hareketlerini sınırlayan bağların yırtılmasıdır. Ya bu bağların aşırı gerilmesi, ya da burulma tarzı bir hareket yapmak durumunda kalınması sonucu meydana gelir. Yırtılma sonucu eklemde kanama meydana gelir ve şişliğe, ağrıya ve çürüğe neden olur.
 d) Karanlık ve fırtınalı bir geceydi. Ağaçlar uğulduyor, gökgürültüsü ortalığı kasıp kavuruyordu. Tülin, bir süre pencereden dışarı baktı – şehrin boş sokakları ürküttü onu, “Ne zaman gelecek bu elektrikler,” diye söylendi. Elinde mumla mutfağa gitti sonra, ocağa kahve suyu koydu ve masaya oturup Selim’den gelen mektubu yeniden okumaya başladı. Yavaş yavaş bir gülümseme yayıldı yüzüne – sıradan olayları anlatan bu mektubun onu böylesine mutlu ve hoşnut kılabilmesine her seferinde şaşırıyordu.

 7. Bu soruda kitap değilsiniz, siz sizsiniz ve durup düşünüyorsunuz: kitap hediye etmeniz gerekse –mesela– hangi durumda, hangi kitabı hediye ederdiniz? 
 a) İlk kürtajını başarı ve soğukkanlılıkla atlatmış arkadaşınıza, Hamdi Koç’un Çocuk Ölümü Şarkıları‘nı.
 b) Ortaköy’de otururken gördüğünüz, iki masa ötede arkadaşlarıyla oturan ama muhabbete pek katılmayan, dünya tatlısı bir insan olduğuna emin olduğunuz ve kesmeye çalıştığınız hatun ya da er kişiye, Steve Runciman’ın Haçlı Seferleri Tarihi’nin ikinci cildini.
 c) Parasını bozmadığı için dolmuş şoförünü, başına vites koluyla vurmak suretiyle öldüren, 46 yıla mahkûm olan ama genel aftan yararlanıp çıkan komşunuza, kapınızı çalıp içeriye kaçamak bakışlar attığında, Oruç Aruoba’nın Yürüme’sini.
 d) Kendine yeni bir sevgili bulan ve çok mutlu gözüken, bunu da sizden gizlemeyen eski sevgilinize, Vedat Türkali’nin Bir Gün Tek Başına’sını.

 8. Başucu kitabınız niye başucunuzda duruyor? 
a) Su bardağına toz girmesin diye, bardağın üstünü kapatmak amacıyla.
 b) Kötü bir rüya görüp uyandığınızda, nerenizin baş, nerenizin ayak olduğunu daha hızlı anımsayabilmek için.
c) Gece sinek öldürmek için. Yastığa başımızı koyuyoruz herhalde.
 d) Tek kişilik bir yatakta tek başınıza yattığınızı hatırladığınızda kafanıza vurmak için.

 9. “Kitabına uydurmak” deyimi size aşağıdakilerden hangisini çağrıştırıyor? 
 a) Honolulu’da bir geneleve giren adam, yatağa girmeden önce kendi kendisine John Taylor’ın Kara Delik adlı kitabının Giriş bölümünü okur.
 b) Aynı adam, birlikte olmaya karar verdiği kadının kendisine sperm öldürücülü bir prezervatif uzattığını görünce, ağlamaklı bir sesle, Selim İleri’nin Dostlukların Son Günü’nden bir bölüm okur, yine kendi kendisine.
c) Prezervatifi tersten takmaya çalıştığını ve bu yüzden kan ter içinde kaldığını yaklaşık beş dakika sonra, kadın bir sonraki müşteriyi de yolladığında farkeden adam, Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı’sını kadına hediye eder ve gider. Kadının Türkçe bilmemesinin önemi yoktur, önemli olan jesttir.
 d) Azmin elinden hiçbir şey kurtulamayacağı için adam sonunda “başarıya ulaşır”, ancak yurda döndükten bir yıl sonra, AİDS’e yakalandığı anlaşılır. Karısına Kürşat Başar’ın Sen Olsaydın Yapmazdın, Biliyorum’unu verir, ama karısı ona çoktan Tahsin Yücel’in Peygamberin Son Beş Günü’nü ve Boris Vian’ın Mezarlarınıza Tüküreceğim’ini vermiştir bile.

 10. Yaşamınızı hangi kitabın içinde geçirmek isterdiniz? 
a) Italo Calvino, Bir Kış Gecesi...
b) Afşar Timuçin, Neden Bazı Akşamlar
c) İspanyolca Fiil Çekimleri
d) Gustave Flaubert, Madame Bovary

 Kitap Test-isi Değerlendirmesi: 
 en çok (a) işaretleyenler: Canınızın sıkkın olduğu her halinizden belli. Şu aralar romantikliğin doruğunda olduğunuzu söylemek biraz güç açıkçası. Yoğun bir ilişkiyi yeni bitirmiş olabilirsiniz. Canınız artık bu tür şeylerle uğraşmak istemiyor olabilir. Uzun zamandır gönlünüze göre birini bulamamış olabilirsiniz. Ancak bütün bu ahval ve şeraite rağmen siz aslında potansiyel bir romantiksiniz ve köşede bir yerde bir parça umut besliyorsunuz hala, ki bu da iyi birşey. Öldürmeyen Allah öldürmüyor. Kafanızı bu kadar da takmayın canım. 

en çok (b) işaretleyenler: Gerçekçi bir insansınız, o yüzden lafı evirip çevirmeden söyleyeceğimizi söyleyelim: o güzel filmleri siz de herkes gibi izlediniz ve hislendiniz, sevgilinizle mum ışığında yemek yiyorsanız nasır yakılarını karşılaştırmalı olarak incelemenin gereği olmadığını elbette biliyorsunuz ve arada sırada ona, kullanışlı bir hediye yerine çiçek filan vermenin yararına inanıyorsunuz. Ama bazen de bu işin fazla abartıldığını herkesin kendine göre bir romantikliği olduğunu ve biraz da işimize bakmamız gerektiğini düşünüyorsunuz. Romantiklik eğlenceyi içermeli sizce, sulusepkenliği değil.

 en çok (c) işaretleyenler: Yemezler güzelim. Anladık canın sıkılıyor, biraz dalga geçmek istiyorsun ama bu namuslu ve iyi niyetli bir test. Öyle gidip en kılçık seçenekleri işaretleyince boyun mu uzuyor? Madem teste inanmıyorsun, yapma kardeşim. Seninle mi uğraşacağız akşam akşam?

 en çok (d) işaretleyenler: Caanıım. Beyaz Dizi hakkında söylenenler sizi üzdüyse binbir özür. Tabii, onlar da iyi kitap aslında. Gerçek sevgi ve duyguya susamış o kadar çok insan var ki bu dünyada, o kadar çok yalnızlık ve duyarsızlık var ki, bilmez olur muyuz. Hay Allah. Ama bakın herkes sizin gibi saf ve dürüst olamıyor ve sırf romantik gözükebilmek için banko (d) şıkkını işaretleyebiliyorlar. Salı günleri iş saatlerinde ararsanız dertleşiriz dilerseniz. Hadi ama, biraz gülümseyin artık.

6.11.13

başbakan'ın krallığı


süreyyya evren'in son numarası bir tür roman a clef. beş yazar var, gerçek hayatta beş yazara benziyor: süreyyya (evren), selçuk (orhan), ismail (pelit), faruk (ulay) ve ben (deniz). ama gerçek hayatla benzerlik orada bitiyor, ülke hayali, başbakan hayali, karısı hayali, cumhurbaşkanı hayali, danışmanlar hayali, olaylar hayali. süreyyya uçar gider.

soytarılık


saray soytarısı önemli bir gelenekti, çünkü krallarla dalga geçilmesini kurumsallaştırıyordu.

bir avantajı da, kralları kendi kendilerinin (ve milletin) soytarısı olma durumundan kurtarmasıydı.

"dost acı söyler" gibi bir atasözünün olduğu ülkede bugün siyasal hiciv, tahammül edilebilir birşey olmaktan çoktan çıkmış durumda.

"gayrımeşru hayatlar"



başlık üretgeci v.2.0: recep tayyip erdoğan. müthiş!

kızlı erkekli


valilik kuvvetleri öğrenci evlerini basmaya başlar, ama geç kalmışlardır.

"Mihr ve Mushtari" - Muhammed Assar Tebrizi. Buhara 1523. Freer Galerisi, Washington, DC.

4.11.13

31 gün: takvimi icat edenler sarhoş muydu?



(hazır yılbaşı yaklaşırken, takvimlerden ne çektiğimizi, bu konuda neler yapılabileceğini bir değerlendirelim istedim.)

Kısa Reform Tarihi
 Bugün dünyanın önemli bir kısmının kullandığı takvim üzerinde görüş birliği sağlamak hiç de kolay olmamıştı, çünkü sağolsunlar, “takvim reformcuları” diyebileceğimiz bir kavmin üyeleri, insanın temel özelliklerinden bir olan elindekinden memnun olmama duygusunu en yoğun olarak yaşayan bireyler olageldi. İtiraf etmek gerekir ki bu duygunun nesnel temelleri de yok değildi. Julius Caesar’ın İÖ 46 yılında Roma takvimine müdahale ederek, dört yılda bir Şubat ayına bir gün eklenmesini sağlaması, kendi adıyla anılacak bir ay olsun diye değildi yalnızca (takvim değiştiren hükümdarların bu şekilde onurlandırılması bir gelenekti ve daha önce Quintilis olarak adlandırılan, bizim Temmuz dediğimiz ay, onun şerefine July olmuştu); 29 Şubatın eksikliği, bu tarihe gelindiğinde mevsimlerin ciddi olarak kaymasına, kış ortasında bahar havası yaşanmasına yol açmıştı. Caesar Augustus da 29 Şubatın önemini vurgulamış, İÖ 8 yılında bir takvim düzeltisi de o yapmıştı. Ağustos ayının (o zamanki Sextilis) isim babalığı hakkını kazanması da elbette çok normaldi. Bir ayın iç bölünmeleri Jülyen takviminde farklıydı; “kalends”, “nones” ve “ides” vardı. Bunların bizim bildiğimiz yedi günlük haftaya dönüştürülmesi için İmparator Constantine’i, yani dördüncü yüzyılı beklemek gerekecekti. Ne yazık ki Constantine’e gelene kadar bütün aylar kapıldığından, şimdi onu bir ayla anamıyoruz.

Ancak bu kez de takvim yılının güneş yılından biraz uzun olduğu ortaya çıktı. 16. yüzyılda Papa Gregory XIII, danışmanı Christopher Clavius’un aklına uyarak Ekim 1582’den on günü kesip attı ve artık yıl kuralını geliştirdi: 4’e tam bölünen yıllar artık yıl olacak, 100’e bölünenler olmayacak, ama 400’e bölünenler olacak. Ortada isim verilecek ay kalmamış olması, Gregory’nin pratik zekası için kolay lokmaydı: Gregory’nin kendi adını bu takvime vermesi şaşırtıcı olmadı.

Avrupa ülkelerinin çoğu bu reformu görece çabuk benimsedi. İngiltere her zamanki gibi ayağını sürüdü ve 1752’ye kadar bekledi; onunla birlikte beklemek zorunda kalan kolonileri, bu tarihte 11 günlük bir takvim kesintisine de razı oldu. 19. yüzyılda Fransızlar bir “Devrim Takvimi” çıkarıp on iki yıl kadar buna uydu, ama Napoleon 1806’da Gregoryen takvimine döndü. 1871’de Paris’te “Cumhuriyet Takvimi” birkaç aylığına yeniden benimsendiyse de, Parisliler nostaljiden çabuk sıkıldı.

Rusya ve Sovyetler Birliği, Devrimden sonra, 1918’de Gregoryen takvimini kabul etti, Doğu Ortodoks Kiliseleri Jülyen takvimini 1923’e kadar kullanmayı sürdürdü; bu tarihte kiliselerden bazıları Ekimin ilk 13 gününü atlayıp “gözden geçirilmiş Jülyen takvimi”ni kullanmaya başladı; bu takvimin artık yıl hesaplaması da kendine özgüydü. Bunun sonucunda Ortodoks kiliseleri arasında bir eski takvimciler-yeni takvimciler ayrımı ortaya çıktı – kan davası hala sürüyor.

Günümüzdeki Memnuniyetsizlikler ve Hal Çareleri
Gregoryen takvimi bütün sorunları çözmüş müydü? Hayır, bin kere hayır. Öncelikle Amerikalılar hangi ayın 30, hangisinin 31 çektiğini hala karıştırıyordu; uydurdukları tekerlemeyi de akıllarında tutamadıklarından fena halde sıkıntıdaydılar (parmak eklemi sayma tekniği Türk patentlidir). Ayrıca bir yıldaki gün sayısının hafta sayısına tam bölünememesinden kaynaklanan kayma pek çok insanın sinirini bozuyordu, yani her ayın 12’si diyelim ki hep Pazartesi olsa fena mı olurdu? Yöneticiler, dünya liderleri bu konuda birşey yapamaz mıydı?

Elbette yapabilirdi. Nitekim şu anda Birleşmiş Milletler düzeyinde etkin olan çeşitli reform girişimlerinin yanısıra, örneğin İngiltere’de taraftar toplamaya çalışan yeni bir takvim projesi var. Bunları bir gözden geçirmek, sonra da kendi naçiz –ama köklü- önerimi getirmek istiyorum.

Dünya Takvimi: Şu anda en fazla taraftar toplamayı başaran bu takvimde, bir yıl 364 günden oluşuyor; yine 12 ay var ve aylar, 31-30-30 sırasıyla gidiyor. Yılbaşı her zaman Pazara denk geliyor. İki ek gün gerekiyor bu takvimde, bu ek günler normal takvim günlerinin dışında sayılıyor, o yüzden de “boş gün” muamelesi görüyor; bir tanesi yılsonuna eklenen Dünya Günü (böylece yıl 365 güne tamamlanıyor), bir tanesi de artık yıllar için kullanılacak olan Artıkyıl Günü. (“Boş gün” fikrini 1745’te ilk ortaya atan, Amerika’da Maryland’de yaşayan ve Hiroosa Ap-lecim mahlasını kullanan bir kolonistti; fikri aslında adı kadar saçma değildi.)

Sabit Hafta Takvimi: Yılda yine 12 ay var, ancak her hafta altı günden, her ay da 5 haftadan oluşuyor. Her ay, her yıl, Pazartesi ile başlıyor. Bir ayın takvimi her ay için geçerli. Bu takvimde Pazar günleri kaldırılıyor, yalnızca çift sayılı ayların sonuna (Aralık hariç) bir Pazar ekleniyor. Artık yıllardaysa Aralık ayı da 31 çekiyor. Dolayısıyla 10 Martın hangi güne geldiğini bir kez ezberlediniz mi bir daha sorun yaşamıyorsunuz.

Bonavyan Takvimi: 364 gün, 12 ay, haftalar 7 günlük; ancak aylar 35-28-28 döngüsüyle gidiyor. Haftalar, aylar ve yıllar Pazar günüyle başlıyor. 28 yılda 5 defa, Aralık ayının sonuna bir hafta ekleniyor. 896’ya bölünen yıllarda artık hafta iptal ediliyor.

Yeni Binyıl Takvimi: Bu takvim İngiltere’de çok revaçta. Bir yılda 365 gün ve 12 ay var, her ay 30 çekiyor, Nisan 35. Bu takvimde de bir haftada 6 gün var, Pazartesiyi iptal etmişler (destekliyorum); her haftada 4 iş günü var, ama hafta sayısı 61’e çıktığından işgücü kaybolmuyor. Her hafta, her ay ve her yıl Pazarla başlıyor. 

13 Ay Takvimi: Fikir babalığını Auguste Comte’un yaptığı ve 1849’da ortaya atılan bu takvimde her ay 28 günden, her ay dört haftadan, her yıl da 13 aydan oluşuyor. Burada da iki “boş gün” kullanılıyor. Ortaya yeni bir ay çıkıyor, adı Sol. 20. yüzyılda Amerika’da Eastman, İngiltere’de Cotsworth tarafından savunulan ve onların adlarıyla anılan bu takvim, Amerikalıların tepkisini çekti – 4 Temmuz 17 Sol’a denk geliyordu ve bu fikir onlara (ve herhalde Tom Cruise’a) hiç de cazip gözükmüyordu. 1937’de konuyu gündemine alan Milletler Cemiyeti, bu tasarıyı reddedip gömdü.

Onlu Takvim: Adı üzerinde, onlu sisteme dayanan bu takvimde 10 ay var; çift sayılı aylar 36, tek sayılılar 37 çekiyor, artık yıllarda Şubata bir gün ekleniyor.

 Asıl Sorun Ne?
 Yukarıdaki önerilerin istisnasız hepsi, birtakım sayısal cambazlıklara dayanıyor, gözünüzden kaçmamıştır. Oysa asıl sorun, insanlığın bu dünyadaki varoluşunun temel koşullarından ve günümüzde gelinen noktadaki yaşam biçiminin bu koşullara artık uymamasından kaynaklanıyor. Bu sorunu iki öbekte netleştirebiliriz:

1.Mevsimler çok uzun. Çağdaş toplumları “hız toplumu” olarak tanımlamak mümkün, bunun sonucunda da dikkatin dağılmasını, insanların sıkılmasını engellemek gittikçe zorlaşıyor. Üç ay süren kışlar yüzünden insanlar Şubat ayında sıcak yaz günlerinin, bitmek bilmeyen yaz sıcaklarında da kazak giyecekleri soğuk günlerin özlemini çekiyor ve bunalıma giriyor. Oysa iki aylık mevsimler mükemmel olurdu, tadı damağımızda kalırdı.

2.Günler yetmiyor. 24 saatlik günler, çağdaş toplumlardaki koşuşturmalı yaşam biçimi için yetmez oldu. Bize artık 30 saatlik günler lazım, bunu da gece-gündüz döngüsüne uygun bir şekilde gerçekleştirmek şart, aksi halde biyolojik saatler şaşkına döner, yazık olur.

 Çözüm Ne?
 Birinci sorunun kaynağı, dünyanın güneş etrafında yeterince hızlı dönmemesi; dolayısıyla da bu hızı arttırmak gerek. Günümüz teknolojisi ve mühendislik bilgisi, dünyanın dönüş yönüne uygun, tercihen ekvator bölgesinde gerçekleştirilecek bir dizi bombanın yatacağı ivmelenmeyle bu hızı arttırabilecektir.

İkinci sorunu çözmek için yapılması gereken şey açık: dünyanın kendi etrafında dönmesi yavaşlatılmalı. Bunun nasıl olacağını şöyle bir analojiyle açıklamak mümkün: buz dansı yapan ve kendi etrafında dönen bir dansçıyı gözünüzün önüne getirin – hızlanmak için kollarını vücuduna doğru çeker, kollarını açtığındaysa yavaşlar. Basit bir fizik kuralı işlemektedir burada: kendi etrafında dönen bir cismin ağırlığı dönüş eksenine ne kadar yakınsa hızı o kadar artar, ağırlığın dağılımı eksenden ne kadar uzağa düşerse, dönme hızı da o kadar yavaş olur. Dünya örneğine gelirsek: ekvator bölgesine ağırlık taşımak gerekli, çünkü burası eksenden en uzak olan nokta. Kuzey ve güney yarımkürenin kutuplara olabildiğince yakın bölgelerinden kazılarak alınacak topraklar, düzenli aralıklarla ekvatora yerleştirilmeli; okyanusa dökmek de geçerli bir yöntem olabilir. İlk sorunu çözerken açılan kraterler bu topraklarla doldurulabilir.

Birtakım Sonuçlar
Sekiz aylık bir yıl size nasıl geliyor? Bir kere dört aydan feragat etmemiz gerekecek. Dolayısıyla insan ömrünün hesaplanmasından tutun, sebze-meyve yetiştirme döngüleri (gerçi artık seracılık çok yaygın ama olsun), dini ve milli bayramlar, doğumgünleri vs tümüyle alt üst olacak. İnsan ömrünün bir çırpıda uzatılmasının kötü bir yanını göremiyorum. Önemli günler bahsindeyse bir yoğunlaştırma programı uygulanabilir – daha geniş bir takvimi daha dar bir takvime sıkıştırmak zor değil, sadece bazı günler üst üste binecek. Doğa ise kendi başının çaresine bakacak güçtedir.

30 saatlik gün nedeniyle de bir dizi karışıklık ortaya çıkacak – gece ve gündüz on beşer saat olacak, ama bunun ne kadarı iş saati olarak geçecek? İnsanlar 12 saatlik gecede 8 saat uyurken, 15 saatlik gecede 10 saat mi uyumaya başlayacak? Saat endüstrisi bu duruma ne diyecek? Bunları ve başka soruları tartışabiliriz; korkunun ecele faydası yok, önemli olan devrim coşkusudur.

Hazır Oynamaya Başlamışken
Dünyanın ekseninin eğikliğini de düzeltmek mümkün olsa gerek. O zaman mevsim derdimiz de olmaz. Bu sıkıcı olabilir. Öte yandan dünyanın güneş etrafında dönüşünü hızlandırmak için, güneşe daha yakın bir yörüngeye oturtulması da düşünülebilir. Ama havaların çok fazla ısınmasını göze almamız gerekir ki, ben şahsen alamam.

Sonuç İtibariyle
Yılların 8 ay, günlerin 30 saat olmasından sonra, takvimi daha rasyonel bir şekilde tasarlamak mümkün olacaktır ve o zaman, yazının başında sayılan önerilere kulak verilecektir. Ama ancak o zaman! Önce, köklü sorunlara kökten çözümler bulunmalı, YENİ DÜNYA TASARIMI’ndan korkulmamalıdır! Gün bu gündür!

("Dünya Durursa Takvimler de Durur mu?", İse, Ki Değil, 1999)

2.11.13

kafa meselesi


bir ülke 30 küsur yıldır şununla uğraşıyorsa, o ülkede yaşayanlar da, o ülkeyi yönetenler de ergen kafalıdır.




bir 30 yıl da şununla uğraşacağız sanki (zaten uğraşıyorduk da, birincisiyle uğraştığımız gibi demek istiyorum) (etme bulma dünyası, sarkaç o yana giderse bu yana da gider prensibi). kafa yine aynı kafa.

30.10.13

nükleer olasılıklar



Başbakan Recep Tayyip Erdoğan nükleer santral yapımı konusunda, "Kaza hiçbir zaman yüzde 100 yoktur' denilemez, milyonda 1 de olsa böyle bir tehlike, böyle bir kaza olabilir. Bunları da görmemezlikten gelmek mümkün değil. Uçaklara biniyoruz değil mi? Elimizde yüzde 100 garanti var mı? Her şey başımıza gelebilir. Ama burada adeta yüzde 100 güvenlik tedbirini, her marka, firma yatırımını yaparken almaktadır. Buna rağmen uçaklar da düşüyor; düşmez diye bir şey yok. Araçlara biniyoruz. Araçlar kaza yapıyor. Kaza yapıyor diye araca binmeyecek miyiz, uçaklara binmeyecek miyiz? Bunların hepsi olağan şeylerdir. Onun için de biz şu anda böyle bir nükleer enerjinin olması gereğine inanıyorsak, bu adımı atarız. Nitekim birinci adımımızı, Rusya Federasyonu ile attık. İkinci adımı da şu anda Japonya ile atıyoruz ve şu andaki bütün arzumuz, hızla bu yatırımı gerçekleştirebilmektir" dedi. Türkiye ile Japonya arasında Sinop'a yapılacak nükleer santral yapımı için imzalar atıldı.

Bir bakalım. Bir nükleer kazanın olasılığını belirleme konusunda ne nükleer enerji endüstrisi, ne de Nükleer Denetim Komisyonu NRC’nin iyi olduğu söylenebilir; bu olasılığın kaç olduğunu söylemekten ısrarla kaçındıkları bir gerçek. Elimizde bu konuda şöyle bir sayı var yine de: 1979’da NRC, hazırladığı bir raporda, “önümüzdeki 400 reaktör yılında (her reaktörün bir yıllık çalışma süresi, bir reaktör yılı ediyor) büyük bir kaza olma olasılığı binde 5’ten azdır” dedi. Binde 5’in, milyonda 1’den yirmi bin kat büyük oluşunu bir kenara bırakalım; bir uçak kazasında ölme olasılığımızın 4,7 milyonda bir olduğunu da bir kenara bırakalım. Bugüne kadar meydana gelmiş nükleer kazalar şöyle:
• Lucens reaktörü, İsviçre, 1969.
• Three Mile Island kazası, Pennsylvania, ABD, 1979.
• Chernobyl faciası, Ukrayna, 1986.
• Fukushima I nükleer kazaları, Japonya, 2011.

Diğer büyük çekirdek kazaları da şöyle:
• NRX (askeri), Ontario, Kanada, 1952
• EBR-I (askeri), Idaho, ABD, 1955
• Windscale (askeri), Sellafield, İngiltere, 1957
• Fermi 1 (sivil), Michigan, ABD, 1966
• Chapelcross nükleer enerji istasyonu (sivil), İskoçya, 1967
• Saint-Laurent nükleer enerji santrali (sivil), Fransa, 1969
• A1 santrali, (sivil) at Jaslovské Bohunice, Çekoslovakya, 1977
• Saint-Laurent nükleer enerji santrali (sivil), Fransa, 1980.

 Bu örnekler, bir kaza olasılığının “milyonda bir” gibi bir düzeyde olmadığını açıkça gösteriyor. Bu tür olasılıkları hesaplamadaki temel problem, nükleer enerji kullanımının çok kısa bir tarihe sahip olması (nükleer santraller 1951'den beri kullanımda) ve istatistiksel anlamda doğru sonuçların saptanmasının güçlüğü. Fukushima’daki kazadan bir gün önce sorulsa, santral yetkilileri tesisin yeterince güvenli olduğuna yemin eder, buna kanıt olarak da o güne kadar kazasız çalışmış olduklarını gösterirlerdi. Ama kaza yine de oldu. Bu kadar kısa bir tarihçede (reaktör yılı olarak bakıldığında), geçmiş performans, gelecekteki performansın garantisi olamaz çünkü.

20.10.13

"kavramsal sanat" versus "sanatsal kavram"



bir bienalin daha sonuna geldik. bugüne kadar gördüğüm bütün bienaller -istanbul, new york, venedik- benim için büyük oranda hayalkırıklığı oldu, 13. istanbul bienali de farklı değildi. sorun onlarda değil, bende, iki nedenden ötürü:
 birincisi, bienallerde, günümüz sanatının geldiği son noktayı görmeyi bekliyorum, "state of the art" denen şeyi; çoğu zamansa niye orada olduğu bile belli olmayan vasat fotoğraflar, videolar ve "iş"lerle karşılaşıyorum. bu kadar yüksek bir beklentiyle gitmemek gerek.
 ikincisi tabii daha vahim bir neden: bazı istisnalar dışında "kavramsal sanat" diye birşey olmadığını, "kavramsal sanat" diye sunulan şeylerin çoğunlukla "sanatsal kavram"lardan (kavramların cisme büründürülmesinden, "kavram ilüstrasyonu" haline getirilmesinden) ibaret olduğunu düşünüyorum. fikrin kendisini iki cümleyle anlatabiliyorsanız, bir de onun "yapılmış hali"ni göstermeniz gerekmiyor aslında. vonnegut'a sormuşlar, romanınızın mesajı nedir diye; "buna cevap verebilecek olsaydım roman yazmaz, telgraf çekerdim," demiş. biraz o hesap. roman, telgrafa sığmayan şeydir; gerçek "kavramsal sanat" da, kavramın ötesinde içerdiği neyse onunla sanattır.

10.10.13



ergenekon'la birlikte, türkiye'nin son döneminin en çok tartışılacak ve üzerinde çalışmalar yapılacak davası olan "balyoz", yargıtay aşamasından geçti, neredeyse sonuçlandı. en az ergenekon kadar sorunlu bir dava oldu "balyoz" - delillerin ve tanıklıkların şüpheli yapısı, adil muhakeme koşullarının sağlanmadığına dair göstergeler, bu davaya ciddi gölgeler düşürdü, hatta inanılırlığını sıfırladı. bunları şöyle özetlemek mümkün:

 http://forum.fok.nl/topic/1654038/1/50

(çetin doğan'ın kızı pınar doğan ve damadı dani rodrik tarafından hazırlanmış)

öte yandan, "balyoz"un temelini oluşturan bir mart 2003 tarihli, 1. ordu plan semineri var, bunun tüm kayıtları da ses ve transkripsiyon olarak mevcut. burada "olasılığı en yüksek tehlikeli senaryo" tartışılıyor; iç ve dış tehditler var, iç tehdit ise kürt ayaklanması ve öellikle de irtica. bu, çetin doğan'ın da ifade ettiği gibi sıradan bir "savaş oyunu" değil, dış tehdit olarak gösterilen yunanistan çatışması vs de aslında "tali bir mesele" - asıl mesele "belli bir partinin militan kadrosu[nun] adım adım irticai örgütlenmeyi bütün yurt sathında yaymak için" çalışıyor olması. konuşmasının o bölümü ekte. burada da açıkça, meşru bir hükümetin, kendi silahlı kuvvetleri tarafından nasıl hedef alındığını görmek mümkün.

seminerin sunumlarına ve ses kayıt transkripsiyonlarına şuradan ulaşabilirsiniz:

http://cdogangercekler.files.wordpress.com/2011/04/oyts.pdf

http://cdogangercekler.files.wordpress.com/2010/07/1inci-or-plan-semineri-2003-ile-ilgili-yayimlanan-emir-ve.pdf 

http://balyozdavasivegercekler.com/2011/04/08/5-7-mart-2003-1nci-ordu-plan-semineri-ses-kaydi/

(çetin doğan'ın kızı pınar doğan ve damadı dani rodrik tarafından hazırlanmış)

gerçekten de asıl mesele bu - ordu, "irtica"yı ve "iç tehdit"i tanımlama, buradan görev çıkarma ve gereğini yapma hakkına sahip midir, değil midir? son on yıl içinde "irtica" sözcüğünün "sekülaristler" tarafından kullanım sıklığındaki bariz düşüş, bu konuda bir ipucu sağlayabilir.

sonuçta türkiye bir kez daha, haklı bir soruyu haksız yollardan sorma ve yanıtlama ikilemiyle karşı karşıya kaldı. türkiye de, türk hukuku da bundan daha iyisini hak ediyor; daha iyisini yapabilmeli.

8.10.13

andolsun!

 

reşit galip bey, atatürk döneminin en önemli kültür adamlarından biriydi. maarif bakanlığı yapmıştı. türk tarih tezinde, güneş dil kuramında, türklerin brakisefal ırka dahil edilmesi çalışmalarında olduğu kadar, yeni türkçe sözlüğün yazımında, halkevlerinin açılışında, üniversite reformunda önemli rolleri vardı. her konuşması olay olur, gazetelerde sayfa sayfa yayımlanır, hatta tefrika edilirdi. o günler, amerikan sefirinin atatürk'e "süper mussolini" dediği ve bunun büyük bir övünç vesilesi olarak yine gazetelere yansıdığı günlerdi. ne yazık ki reşit galip bey, cumhuriyet halk fırkası'nın 1936 yılındaki kurultayına yetişemeden öldü; yoksa oradaki "ırk temizleme" çalışmalarına (mahkumları kısırlaştırmak vs) büyük katkılar yapacağı kesindi.

yani böyle bir "türkiye gazdı" döneminin, "türklük"ün tamgaz gittiği bir dönemin, budunlar zamanının ürünüydü ilkokulda söylenen öğrenci andı. 1933'teki orijinal hali daha kısaydı; "Ey bugünümüzü sağlayan ulu Atatürk! Açtığın yolda, kurduğun ülküde, gösterdiğin amaçta, hiç durmadan yürüyeceğime and içerim" ve "ne mutlu türküm diyene" kısımları 1972'de eklendi. 1997'de bir sadeleştirmeden geçti, "bugünümüzü sağlayan" sözü de kaldırıldı. 2013'te tuhaflıklar müzesi'ndeki yerini aldı. 80 yıl iyi bir performanstı. üstü kalsındı.






2.10.13

istanbul'a matbaanın gelişinin 525. yılı



tüm okur, yazar, yayıncı, matbaacı ve kitapçılara kutlu olsun.

 istanbul'da ilk matbaa 1488'de, selanik'teyse 1515'de kuruldu (selanik 1430'da osmanlı devleti'ne katılmıştı). karşılaştırmak için: mainz'da ilk matbaa 1456'da, strasbourg'da 1460'ta, köln'de 1464'te, nüremberg'de 1470'te, basel'de 1477'de, hamburg'da 1486'da kuruldu.*

ibrahim müteferrika'nın 1727'de kitap basmaya başlamasından 250 yıl önce, istanbul'da kitap basılıyordu. yunan alfabesiyle türkçe metinlerin de yine müteferrika'dan önce, 1700'lerin hemen başında basıldığı biliniyor. bazıları müteferrika'yı da yeterince bizden/buralı saymadığı için (macar asıllı bir dönmeydi) ilk matbaayı 1796'ya kadar taşıyanlar da var.




 *Kaynak: Febvre, Lucien ve Henri-Jean Martin, L'Apparition du livre, Paris: Albin Michel (1958).

1.10.13

editörleri alaylı olmaktan kurtarma girişimi




semih gümüş (notos) ile birlikte bir editörlük ve yayıncılık atölyesi açtık. bu hafta ilk ders yapılıyor. kayıtlar doldu, ama ilgilenenler bir sonraki dönem için başvurabilir.

Notos Okul - Editörlük ve Yayıncılık Atölyesi.

İlk dönemi 3 Ekim-26 Aralık tarihleri arasında yapılacak. Sonraki döneminin tarihleri de, 9 Ocak-27 Mart 2014.

Bunun bir gereksinim olduğunu biliyoruz. Otuz yıldan uzun süredir içinde yaşadığımız için. Bu arada yayıncılık sektörü önemli bir değişim yaşadı. Otuz yıl önce neredeyse 100 yayınevinin olduğu sektörde, bugün 2.000 dolayında etkin yayınevi var. Yayımlanan kitap çeşidi ve satılan kitap sayısında geçmişle karşılaştırılamayacak bir gelişme görülüyor. Gelin görün ki, yayıncılık dünyasının temel gereksinimi olan editörlük konusunda aynı gelişme yaşanamadı. Bir yılda 40.000’den çok kitap yayımlanıyor. Peki bu kitapların editörlüğünü kim yapıyor? Yayınevleri bu konuda üstlerine düşenleri yerine getirebiliyor mu?
Bağımsız dergilerin yanında, büyük medya kuruluşlarının sayısız dergisi var. Bazıları çok satıyor. Peki nitelikli bir ekip kurma olanağına her zaman sahip oluyorlar mı? Dergilerin yazıişleri kadrosunu baştan iyi seçilmiş editörlerden oluşturmak mümkün değil mi?
Editörlük hâlâ tam anlamıyla bir kurum olamadı. Nedenleri pek çok. Ekonomik nedenler belirleyici.
Yayıncılığı aynı zamanda bir kültür, bir estetik beğeni ve uygulama olarak almak da gerekiyor.
Notos Editörlük ve Yayıncılık Atölyesi, yayıncılık dünyasının bu temel gereksiniminin karşılanmasına, nitelikli bir atölye çalışmasıyla katkıda bulunmayı amaçlıyor.
Kitap yayıncılığı ve dergi yayıncılığı alanlarında ve bütün medya dünyasında çalışanlar için bir program oluşturduk.
Bu arada editör ya da yayıncı olmak isteyen sayısız gencin temel eğitimi için de doğru bir karşılık vermeyi amaçlayarak.
Yayıncılık dünyasında uzun yıllardan beri var olan, deneyimli bir ekiple birlikte.
Editörlük ve Yayıncılık Atölyesi Çalışma Biçimi
1. Çalışma grupları en çok 20 kişiden oluşur.
2. Dersler perşembe günleri, saat 19.00-22.00 arasında, üç saat yapılır.
3. Editörlük ve Yayıncılık Atölyesi on iki haftada tamamlanır.
4. Kayıt sırasında Katılımcı Sözleşmesi doldurulur.
5. On iki haftalık Atölye çalışmasının (36 saat) ücreti 780,00 TL’dir. İki eşit taksitte ödenebilir.

EDİTÖRLÜK VE YAYINCILIK ATÖLYESİ
1. YAYINCILIĞIN GELİŞİMİ VE BAŞLANGIÇ (Cem Akaş)
2. BİR YAYINEVİ TASARIMI (Cem Akaş)
3. YAYINA HAZIRLIK (Cem Akaş)
4. DİL VE ANLATIM (Semih Gümüş)
5. ÇEVİRİ (İknur Özdemir)
6. ÇEVİRİ (Cem Akaş)
7. BİÇİM VE TASARIM I (Semih Gümüş)
8. BİÇİM VE TASARIM II (Semih Gümüş)
9. TASARIMI GELİŞTİRME (Emre Senan)
10. DAĞITIM, SATIŞ VE TİCARİ BOYUT (Semih Gümüş)
11. TANITIM – DERGİ YAYINCILIĞI (Semih Gümüş)
12. METİN ÇALIŞMALARI-UYGULAMALAR (Cem Akaş-Semih Gümüş)

 Notos Okul: İnönü Caddesi Dümen Sokak 7/7 Gümüşsuyu 34427 Beyoğlu İstanbul
Tel: 0212 243 49 07
 http://notosokul.com/editorluk-ve-yayincilik-atolyesi/

16.9.13

bir sergiden tablolar



yeri ya da zamanı değil, o yüzden yazayım: müzesiziz. hala. sanat tarihinin en iyi sanat yapıtlarından bazılarını barındıran, dünya klasmanında gerçek bir sanat müzemiz hala yok. olmadığı için de, memleketin halinden, kendi yaşamımızdan, sıkışmışlığımızdan bunaldığımızda bize derinliğiyle nefes aldıracak, aklımızı ve duygularımızı bambaşka şeylere çekecek ve bize herşeye rağmen insanlığımızı hatırlatacak yapıtların önünde durma, durup kalma, bakakalma şansımız yok.

siyaset diline çevirerek söyleyecek olursak: istanbul'un satın alacağı her bir "baba" rembrandt, picasso, o'keeffe, hokusai vs, yılda 40 bin yeni yabancı turist demektir. haydarpaşa'yı müze yapın, kadıköy-haydarpaşa arasını da "sanat koyu" olarak yeniden düzenleyin. dediğim çıkmazsa ben buradayım.

8.9.13

organik olimpiyat oyunları




2020 olimpiyat oyunlarını istanbul düzenlemeyecek. bu fırsatı değerlendirerek, "organik olimpiyat" önerimi sahaya sürmek istiyorum. 

kısaca ifade etmem gerekirse, 20. yüzyılın modernizm ve faşizm geçmişi nedeniyle hızlı ve sürekli el büyüten bir biçimde "mega-endüstriyel"leşen olimpiyat konseptine artık bir alternatif sunmanın zamanı geldi; bunu da en iyi yapabilecek olan yerlerden biri türkiye bence. bu alternatif konsepti "organik olimpiyat" olarak ifade etmek mümkün. devasa stadyumların yerini küçük, kalıcı, yerel ve güzel ("small is beautiful") spor tesislerinin alacağı, organik tarım için aranan hava-su-toprak-trafik-beslenme vs gibi koşulların bu tesisler, yarışlar, gösteriler (ve sporcular?) için aranacağı, olimpiyat köylerinin gerçekten köy olacağı ve şehirden uzakta yer alacağı bir olimpiyat. bunun çalışmalarına da hemen, 2024'ü alacakmışız gibi başlamalı ve konseptin tanıtımıyla birlikte çalışmaların gelişimi de duyurulmalı.

20.8.13

robinsonların adası



istiklal caddesinde iki güzel kitapçı vardır - biri ilk gözağrım pandora, ikincisi robinson crusoe. yeri dardır ikisinin de, ama en verimli şekilde kullanmasını bilirler. ikisi de gerçek kitapçıdır, kitaptan anlama ve iyi kitabı öne çıkarma anlamında.

robinson crusoe'nun adası belli ki giderek küçülüyor, köpekbalıkları etrafı sarmış. kitapevi bir kampanya başlatmak zorunda kaldı, bir tür bağış kampanyası aslında - nakit sıkıntısını atlatabilmek için, müşterilerine peşin ödemeli kart satıyor, sonra o tutardan, zaman içinde alacağınız kitapların bedelleri düşülüyor.

robinson crusoe'nun günü kurtarmak zorunda kalacak hale gelmesi, bütün kitapseverler/kitapçıseverler için üzücü elbette. daha da üzücü olanı, bu yöntemin -eğer bir saadet zinciri oluşturmayacaksa!- kısa sürede yetersiz hale geleceği ve kitapevinin daha da büyük bir maddi yükümlülükle karşı karşıya geleceği gerçeği.

acaba robinson için geniş ve genişleyecek bir mütevelli heyeti kurulsa, yıllık kira gideri bu heyetin bağışlarıyla mı karşılansa? bir kitapçı kolektifine doğru...

17.8.13

istemediğimiz halde bazı şeyleri müthiş bir kesinlikle bildiğimiz gerçeği



Buraya gelmeyi planlamamıştım, hiçbir şeyi planlamamıştım aslında, sevgilimden ayrıldıktan sonra uzun süre toparlayamamıştım kendimi, günlerce evden çıkmadığım oluyordu, işlerimi de savsaklamıştım, hazırlanması gereken kitap kapakları, web sitesi taslakları, ambalaj tasarımları öylece bekliyordu, sıyrılamıyordum nedense, bir sabah, hiç uyumadığım ve sonunda çizgi roman çizmeye başladığım gecenin sabahı İtalya’ya gitmeye karar verdim, ertesi gün Palermo’daydım, bir Fiat kiralayıp kuzeye doğru tırmanmaya başladım, Roma’ya kadar geldikten sonra içeri kıvrılıp Pescara’ya, Adriyatik kıyısına geçtim, başka zaman olsa, belirli bir sürede belirli bir yere ulaşmam gerekse İtalya’dan, daha doğrusu yol tabelalarından nefret edebilirdim, ülkedeki tabela sistemi dayanılmaz aptallıkta, ama bir yere yetişmeye çalışmıyordum, o yüzden çok da aldırmadım tabelalara, hatta yanlış bir yola, gitmeyi düşünmediğim bir yere giden o yola sapıp adının herkesçe bilinmemesini ve olabildiğince gizli kalmasını, mümkün olduğunca bozulmadan mümkün olduğunca uzun süre varlığını sürdürmesini istediğim, o yüzden de İa demekle yetineceğim o yere de bu tabelalar sayesinde geldim, ufacık bir Roma yerleşimiydi burası, dar ağızlı ve kendisinden de ufak bir koyun çevresine kurulmuştu, şimdiyse on beş – yirmi köy evi, bir kahve-lokanta ve yukarıda iki pansiyon dışında hiçbir şey yoktu İa’da, benim kaldığım pansiyon hayret edilecek kadar temiz ve bakımlıydı, eşyalarımı bırakıp kahveye indim, kimse yoktu, az sonra orta yaşlı bir kadınla iki çocuğu geldi, buralı gibiydiler ama hallerinde az biraz dışarılılık da yok değildi, çocuklardan küçük olanı kumral, kısa saçlı bir oğlandı, kızsa dokuz on yaşlarında olmalıydı, bilmiş bilmiş konuşuyordu annesiyle, sonra kalkıp yanıma geldi, buraya ne zaman geldiğimi, nerede kaldığımı, kimi tanıdığımı, denize girip girmeyeceğimi sordu, bakalım dedim, belki daha sonra, yüzme bildiğimden emin olmak istedi, denizde görüşürüz dedi ve kardeşine birşeyler söyleyerek geldiği gibi gitti, çok sıcaktı hava, denize girmek iyi olacaktı aslında, koyun ağzına yürüdüm, kayalara tırmanınca yan taraftaki kumsalı ve küçük iskeleyi gördüm, ben iskeleyi gördüğüm anda iskeleden ayaklarını sarkıtan kız çocuğu da beni gördü, el salladı, ben de ona el salladım, ağır adımlarla iskeleye yürüdüm ama kuma oturdum, iki kardeş el ele yanıma geldiler, kızın yanıma serdiği havlunun üstüne oturdular, çocuklarla yakınlaşmayalı kimbilir ne kadar olmuştu, İa’da hiç hesapta yokken iki gece kaldım, çocukların annesi beni kendi kardeşinin balık çiftliğine yemeğe davet etti, ekip olarak neşeliydik, doğanın sömürülmesinin Marksist açıdan eleştirisini yaptığımda çocukların dayısıyla az daha papaz oluyorduk, ama balık da, şarap da fazlasıyla lezzetliydi, kavga etmekle uğraşılmayacak kadar lezzetliydi, şimdi fark ediyorum ki bu gezi beni yumuşatmış, beni tanıyanların bana yakıştıramayacağı kadar mülayim biri oldum aniden, yalnızca mülayim de değil, duygusallaştım düpedüz, çocuklarla arkadaşlık eden biri, bu iki kardeş büyüdüklerinde nasıl insanlara dönüşecekler acaba diye düşündüm, hayatın bir aşamasında onlarla yeniden karşılaşır mıydım, kendi çocukluğumdan hatırladığım, sonrasında hiç görmediğim, ama görsem hemen tanıyacağım insanlar ve onlarla ilintili keskin tanımlı anılarım vardı, bu çocuklar da beni hatırlarlar mıydı, oğlan küçüktü gerçi, ama kız hatırlardı belki de, ertesi sabah gideceğimi haber verdiğimde çok bozuldu, şımarıklıklar yapmaya başladı, deniz kıyısında, iskelede oturuyorduk, ben gülüyordum yaptıklarına, annesi kıyıdan beni rahat bırakmasını söylüyordu ama o oralı değildi hiç, sonra bir sözüme, belki de gülüyor oluşuma çok kızdı, itmeye, yumruk atmaya başladı, gel bakalım sen buraya, artık çok oldun dedim ve kucakladığım gibi denize attım onu, karın üstü düştü suya, dağlar taşlar gibi küsmüş olarak çıktı iskeleye, belli ki canı da yanıyordu, özürler diledim, gönlünü almaya çalıştım, hiç işe yaramadı, annesinin yanına gitti, kurulandı, güneş gözlüklerini takıp güneşlenmeye başladı, akşama doğru toparlanıp pansiyona döndüm, yemeğe lokantaya gelmedi, ertesi sabah kahvemi içerken oradaydı ama, tek başına, uyku mahmuruydu, barışalım mı artık, dedi, elimde olmadan güldüm ama hemen ciddileştim onun ciddiyetini görünce, barışalım dedim, elini uzattı, gayet resmi resmi el sıkıştık, gidiyor musun bugün, diye sordu, kahvemi bitirince dedim, aniden belime sarıldı, ağlamaya başladı, ne yapacağımı bilemedim, annesi geldi o sırada, adresini al arkadaşının, dedi, mektup yazarsın, ev adresimi yazıp verdim, yıllar sonra bir sabah kapıyı açtığımda karşımda tanımadığım bir İtalyan kızı bulduğumu düşündüm o an, görüntü gözümde canlanıverdi, bir hafta sonra geldim Urbino’ya, dolaşa dolaşa, tatili biraz uzattığımı düşünmeye başlamıştım, gece içkisi için Piazza della Repubblica’ya yeni gelmiştim ki bombalar patlamaya başladı, herkes panik içindeydi, otele dönmeye karar verdim, Dükalık Sarayının önünden geçecektim, ama buraya da bomba isabet etmişti anlaşılan, yol kapanmıştı, her yer yanıyordu, döndüm, kaldırımda yatan, feci halde yanmış bir kız çocuğu gördüm, küçük kızın orada olması için hiçbir neden yoktu tabii, karanlıktı, suratı kapkaraydı, tanımam imkansızdı, yine de eminim, zamanla anlayacağım sanırım nasıl emin olduğumu, Marx’ın doktora tezinde mealen dediği gibi, bazı şeyleri bilmek istemeyişimizin iyi nedenleri olabilir, insan doğası kendini korumaya güdümlüdür, yine de bu, istemediğimiz halde bazı şeyleri müthiş bir kesinlikle bildiğimiz ve bu bilgi karşısında tümüyle güçsüz kaldığımız gerçeğini değiştirmez, yapılabilecek tek şey, hakiki bilginin doğaya ters düşemeyeceği ilkesine sığınmaktır, ben de öyle yapıyorum, bulmayı yine de ummadığım azıcık iç huzuru için.

("Marksist", Gitmeyecekler İçin Urbino, 2007)

5.8.13

bir dava için kitabe-i seng-i mezar


akp iktidara geldikten sonra, "bu adamlar şeriat getirecek, bu böyle gidemez, asker müdahale etmeli," diyen milyonlarca insan vardı türkiye'de. "ergenekon", herşeyden önce bu ülke halkının, bu talebin çarpıklığıyla hesaplaşmasına vesile olmalıydı. öte yandan, "asker müdahale etmeli" diye düşünmekle, konuşmakla, yazı yazmakla, bunun fiziksel olarak gerçekleşmesini sağlamaya çalışmak arasında dünyalar kadar fark var - "ergenekon", bunun ayrımını da yapabilmeliydi.

 bir darbenin maddi koşullarını sağlayabilecek olanların varlığını ve bunların "ülke bir darbeye hazır hale nasıl getirilebilir, uluslararası kamuoyunun ve abd'nin desteği nasıl alınabilir, koşullar olgunlaştığında hangi aşamalarla hareket edilmelidir" gibi meseleler hakkında aktif olarak çaba harcadığını, organize bir biçimde adımlar attığını biliyoruz. adil yargının görevi, bütün bu çalışmaların tartışılmaz kanıtlarını ortaya çıkarmak, sapla samanı ayırmak, gerçek suçlulara gerçek cezalar vermek ve bu konuda haksızlık edildiği hissini uyandıracak suçlama/yargılama/cezalandırma tasarruflarından kaçınmaktı.

 bütün bu açılardan "ergenekon", çok doğru bir teşhisten yola çıkan, ama bu teşhisi kanıtlama ve "mevcut ve açık tehlike" kıstasını doğru uygulama konusunda yaptıkları ve yapamadıklarıyla, onyıllarca tartışılacak bir dava oldu. kamuoyu, gerçek örgüt yapısının, gerçek elebaşıların ortaya çıkarıldığına ikna olmadı; suçsuz insanların cezalandırılmadığına da ikna olmadı. bu nedenlerden dolayı da "yarım adalet"in aslında "adaletsizlik" teşkil ettiğine dair vicdani şüpheler doğdu; bu da yargının, yürütme elinde ya da başka ellerde bir araç haline gelip gelmediği konusunda ciddi sorular yarattı.

 sonuç olarak türkiye'nin demokrasi macerasında her şeye rağmen çok önemli bir kilometre taşı olan "ergenekon", adil yargı konusunda kat etmemiz gereken ne çok yol olduğu konusunda da çarpıcı kanıtlar sundu.