İ.Ö. 6666 yılıydı şehrin kurtlara ilk
çıktığı zaman; ayın siyaha, ulumaların mora boyandığı; kopkoyu gecenin içinde,
bir hücre olsun ışık arayan insanların, bu karanlıktan korkan ama onu
“bil”meyen gen soyunun, önüne geleni ateşe verdiği, ışık için, ateşi
tüketircesine. Ve küre bile olamayan yuvarlağın üstünde kendine ait tüm izleri
sildikten sonra, temiz bir ağaç yaprağına yeniden başlaması, yine aynı tarihe
rastlar. Mor’un anlaşılmaz, o ölçüde de önlenemez bir yükselişle mürekkeplerin
kanına girmesi, onları da mora dönüştürmesi, koridorlarda böylesine
yankılanmasını gerektirir miydi, bilinmez. Bilinebilecek tek şey, gecenin
renginin bilinemeyeceği ve tanımlanamayacağıdır.
Avril Daltan
“Cennetten Kovuluş”
Devrilen çöp tenekesinden çıktı, çevresine çabuk çabuk
bakındı, kaldırımda yürürken durup onu izlemeye koyulan gözlemciyi süzdü bir
süre, önemsiz biri olduğunu anladı ve duvar dibinden hızla yürümeye başladı.
Durdu. Bir apartman girişinde top oynayan çocukların çığlıklarını yönetti
kulaklarıyla bir süre, bir orkestra şefi gibi, ama sıkıldı tabii. Çabuk
sıkıldı. Öyle olması gerekiyordu – uzun süre dikkatini vermesine değecek pek az
şey vardı çünkü. Belki de birkaç saat önce, motorunu sakladığı beygirlerin hala
orada olup olmadığını bu sokakta denemek isteyen bir gencin –genç olmalıydı,
değil mi? “ “ lik bir genç– arabası altında ezilen, boynundaki kan henüz tam
pıhtılaşmamış soydaşının yanından kayıtsızca yürümeyi sürdürdü. Başını çevirip
bakmadı bile. Belki gözlemci onu izlediği için. Bu sokaklarda ölen kediler en
fazla bir gün yerde kalırdı. Ertesi gün, öldükleri yerde bulamazdınız onları.
Nereye gittikleri bilinmezdi. Sorumlu sayılmayız elbette sokağın bir kedisi
sonuçta arabadan ölmese açlıktan ölecek soğuktan doğa kanunu çöp tenekelerini
didikleyip bir gün, bir saat daha canlı kalmaya çalışmak da hayat mı ölmüş
kurtulmuş işte ama insansın ne de olsa kan görünce üzülmeden edemiyorsun. O da
bir can taşıyor sonunda.
Her neyse bu can. Nasıl taşınır ki. Kim kimi taşıyor sonra.
Yani şehirler neden var: insan soyu ölümle daha az yüzleşsin
diye. Kusursuz değil – henüz. Yakında. Sinemanızda. Israrla isteyiniz. Bu
ezilen kediler de olmasa, ölüm hepten unutulacak. Televizyon çatışmalar
gösterecek, kafalar kopacak, kimsenin kılı kıpırdamayacak. Yatılan divandan,
mahmur gözlerle seyredilecek. Sevgili arsız ölüm. Ne kötü şeysin sen öyle. Olur
mu beyler? Olmaz. Nasıl olmaz? Ee, bu işin depremi var, kasırgası var, savaşı
var. Yaa. Var ya, çat orada çat burada, çat kapı arkasında.
Belli olmaz bu işler. Ama hal-i hazırda, bir kediler
bulunuyor elimizde.
Burada amme hizmeti yapılmıyor efendim. Hayır, maalesef.
Evet. Kim ne taşıyorsa, karşılığını alır. Ne döviz kuru beyefendi? Metafizikten
söz ediyoruz. Tecimsel kaygılardan arının. Aşın bunları. Tabii, neden olmasın,
atların yaptığı gibi. Olabilir. Yaşar Kemal’den okudunuz Anadolu’nun üç
efsanesini. Şimdi de dördüncüsü, öyle mi? Kediler de durup dururken yapmıyorlar
bu işi. Bir beklentileri var. Yoksa hobi olarak bile çekilmez Ölüm
Sekreterliği. Ona anımsat, buna anımsat. Bayar.
Bekliyorlar dendi. Kim? Kediler. Neyi? Güzel bir soru.
Arşivimizde bulunsun. Her hafta bir soru bitirelim.
Ancak kedinin, yani yürüyen ve gözlemcinin gözlediği
kedinin, yerde yatan soydaşına ilgi göstermemesi için başka bir nedeni vardı.
Gerçi o bilinçsiz bir militandı, ama bu, soy ağacının şimdiki zaman uçlarında
bulunan bu varlığın bir soy ağacının olduğu ve tarihsel bir görevin ağacın
dallarıyla birlikte ilerlediği gerçeğini değiştirmez.
Kente insanla birlikte geldi kedi. Artık bilmiyoruz tabii,
insanlar mı kurdu kentleri, yoksa kentler vardı da insanlar mı gelip yerleşti.
İlk kentler yani? Sonuçta bu savaş, o gün başlayan savaştır: egemenlik savaşı.
Ama bir garip. Bu konuda toplu bir bilince ya da bilinç-dışına sahip olanlar
kediler çünkü, insanlar değil. Şehirleri ele geçirecekleri günü, ya da geceyi,
sessiz bir sıkıdüzenle bekliyorlar. Duygusal zayıflıklara yer yok; çöp
tenekesini paylaştığın arkadaşın düşman tarafından öldürüldü: bakmayacaksın.
Çünkü tek şansları bu. Dayanmak. Cesedi kaldırmayacaksın – ne kadar durursa o
kadar iyi. İnsan bu – güçlü ama zayıf – ezilen kediyi gördüğünde –varsın iki
saniye olsun– irkilir. Bu irkilmeye güveniyorlar sonuçta. Küçük gediklere. Bin
yıllık muhasebelere. Toplama çizginin çekileceğine.
Kedi duvarın dibine uzandı. Ön ayağını yalamak ve gözlemciyi
izlemek için iyi bir yerdi burası. Bahanesi de öyle.
Hepsi birer kaplandır aslında. Sirk çemberine kıstırılmış
yasaklı bir şaman olan o alev kütlesinin gölgesini taşır hepsi. Öldürmesi
kolaydır; ama ölen yalnızca kedidir, gölgesi değil. Kaplanlık ruhunu, “vahşetin
çağrısı”nı, bir duvar üstünde tepenize atlayacakmış gibi durduğunda
duyabilirsiniz, fısıltı olarak belki ama atlamaması ve neden olmasın az önce
görülen filmin tadı unutturur bunu. Sonra bir gece uyandığınızda, yalnızsanız
ve nerede olduğunuzu bilmiyorsanız, aradaysanız yani ve duyularınız elle tutulamayan
bir sise benziyorsa, anımsayabilirsiniz.
Birleşik bir krallığa daha geçemediler. Feodal toplum
aşamasındalar. Derebeyleri var her sokakta, kimileyin bir mahallede.
Aristokrasi de mevcut ama etkisiz.
Gözlenen kedi bunların farkında değil büyük olasılıkla.
Şehri ele geçirmek bir kavram olarak oluşmamış onda, yap denileni yapıyor,
gördüğünü, işe yarayanı. Ele geçirmek işe yaramıyor oysa. Belki de yarıyor ama
anımsamıyor. Önceki gece sevişirken, pencereden atılan sabunu bile anımsamıyor
ki artık. Ancak tarihin ileriye doğru anımsanması söz konusu olabilir belki:
her kedi, yaptığı şeyin ne olduğuna ve neden yaptığına aldırmadan yapıyorsa,
genlerine işlenmiş, geleceğe ait bir anı var demektir. Ulaşılacak noktayı,
ulaşılmış nokta olarak yaşatan birşeyler. Şehirler onların olduğunda –kimbilir,
insanlar artık olmadığında belki– diyecekler ki, “buraya daha önce gelmiştik
biz.” Déjà vu. Ama çıkaramayacaklar bir türlü, ne zaman, nasıl? Gelmemişlerdi
çünkü – yalnızca geleceğe ait bu anıyı, bellek bağlarında taşımışlardı kuşaklar
boyunca. Belki de bundan önceki tarihte, bundan önceki evrende, yani bilimsel
kılıklı bir açıklama gerekiyorsa, bir önceki Big Bang’den sonra ortaya çıkan
yaşamda, değişik biçimlerde de olsa, insanlık ve kedilik bilinçleri benzer
koşullar altında karşı karşıya geldi, ama bu kez üstün olan, hükmeden kedilik
bilinciydi. O zamanda yaşamı oluşturan moleküller, şimdi belleğin bir
parçasıysa ve silik bir iz bile değilse de o yaşam, kedilerin gururlu ve
gelecek için sabırlı olmasına yeter bu.
Gözlemci, yetişmesi gereken otobüsü düşündü. Yürümeye
başladı. Duvar dibindeki kedi, kayıtsızca onu izliyordu. Hayır, uyuyordu. Belli
değildi. “Ama uzattın,” dedi gözlemci, “‘kedilerden korkuyorum,’ desene
açıkça.”
(Noktanın Kesişimleri Antolojisi, 1990)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
adınızın görünmesini istiyorsanız ama google hesabınız yoksa lütfen yorumunuzun sonuna adınızı ekleyin.