26.3.15
sanatın hası hariçten gazeldir
Her an ve her yerde Sanat'la, kendini Sanat sananla, Sanat olduğunu iddia edenle, bu yönde bir iddiası olmamasına karşın başkaları tarafından Sanat olduğu söylenenle burun buruna gelebilirsiniz. Yapmanız gerekenler ve bazı önemli noktalar aşağıda sıralanmıştır:
1.Paniğe kapılmayın. Derin nefes alın. Bunu bir yaşam düsturu olarak benimseyin. Nefesinizin üçte birini verin, durun ve ateş edin.
2.Karşılaştığınız şeyi beğenmeniz, sevmeniz, takdir etmeniz, alıp eve götürmek istemeniz ya da bu şey nedeniyle birden, tanımlanması güç bir coşku ya da hüzün duymanız için, gerçekten Sanat olup olmadığını anlamanız gerekmez. Dahası, ikinciye kafanızı fazla takmanız, birincinin olabilirliğini doğru oranda azaltacaktır.
3.Yanlış bir paranoyaya kapılmayın. Komplo, bakanın kafasındadır, başka yerde değil. Manavın Komplosundan söz edildiğini duydunuz mu? Ya da Kasabın Komplosundan? Ama eve geldiğinizde, aldığınız hıyarların çürük, bifteklerin kayış gibi çıktığı olmuştur, değil mi? Aynı şekilde, kötü Sanat'a maruz kalmanız, size karşı gizli bir işbirliği yapıldığı anlamına gelmez.
4.Sanat'ın çok büyük bir bölümü, tüketilmek için üretilmektedir ve bu, çok uzun bir zamandan beri böyledir. Bunda hayıflanacak birşey yoktur. Tüketim maddesi olan Sanat'ın genelde az da olsa besin değeri vardır, çilek ya da muz aromalıdır; bir bölümünün kaşıntı gibi çeşitli yan etkileri olabilir, böyle durumlarda kullanımı kesmek en doğrusudur. Son kullanma tarihlerini geçirmemeye de özen göstermek gerekir.
5.Sanat olmak için ortaya çıkmadığı halde, Sanat'tan anladığı vehmedilen bazı kişilerce Sanat olarak sunulan şeylerle ne yapacağınız tümüyle size kalmıştır. Bazı insanların çiklet, diş macunu, hatta çivi ve cam yedikleri bilinmektedir. Yemek ya da yememek sizin bileceğiniz iştir; yiyecekseniz de aşırıya kaçılmaması iyi olur.
6.Sanat'a para verecekseniz iş değişir. Hiçbir tüketici kazıklanmak istemez. Tabii en doğrusu Sanat'a asla para vermemektir. Bedava ya da görece ucuz Sanat bulmak, acil durumlarda komşudan ödünç istemek oldukça kolaydır. Sanat'ı bir yatırım aracı olarak görüyorsanız Borsayı tanımanızda yarar vardır. Sanat'ı tanımanızın bu alanda bir yararı olmayacaktır.
7."Sanat'a Fransız (Baudrillard) kalmak"tan korkmayın. Bir İngilizin, kazandibinin iyisinden anlaması nasıl mümkün olur? Öncelikle çok miktarda kazandibi yiyerek. Ama hep aynı pastanede yemek, yeterince iyi bir fikir vermeyecektir. Çeşitleme yapmak, farklı ustaları denemek gerekir. Kazandibinde olduğu gibi Sanat'ta da "gör"güyü arttırmak, beğeninin oluşumunda belirleyicidir.
8.Sanatçıların çoğu ahmaktır. Bazıları bunu üzücü bulsa da, sanatçıların çoğu, neyi neden yaptığını, bunun Sanat'ın geneliyle nasıl bir ilişki içinde olduğunu bilmez ve bunu uzun boylu dert etmez. Annesinden pilav tarifi alan herkes, iyi pilav yapan birinin pirince ne kadar su kattığının farkında olmayabileceğini öğrenmiştir. Bu, annelerin çoğunun ahmak olduğu anlamına gelmez.
9.Bunun iki sonucu olmuştur: a) "Hadi lenn!" deme hakkı, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi kapsamına alınmıştır,
b) "güzellik bakanın gözündedir" şeklinde ifadesini bulan kadim ilke, Anlam'ı da içine alacak şekilde genişletilmiştir. Mantının sarımsaksızını, mandalinanın tatlısını, yoğurdun kaymaklısını sevenler hakkında yasal işlem yapılmamaktadır.
10.Özetle: birşeyin aslında Sanat olup olmaması konunun dışındadır. Konu, kendini (ve olasılıkla Dünyayı) fazla ciddiye alan, serebral akıntısı fazla gelen kişilerin, başkalarının da onları ciddiye alması ve serebral akıntılarını önemsemesi için kurdukları komploya kurban gidilip gidilmeyeceğidir ("doğru paranoya"; bkz. madde 3). Gerçek Sanat'ın tek gerekli koşulu, az bulunur olmasıdır (ama bu, az bulunan herşeyin Gerçek Sanat olmasını gerektirmez kuşkusuz) ve tekil üretimin niteliğiyle, genel üretimin ortalamasıyla hiçbir ilgisi yoktur. İyi Sanat köçeklik yapmaz. Sanat'ın hası hariçten gazeldir. Ay akşamdan ışıktır.
20.3.15
Özdemir Beyin Salatası
2007'de, Radikal Kitap'ta yazarken Fransa'da yeni yayımlanmış bir kitabı tanıtmıştım kısaca:
"Paris Üniversitesi profesörlerinden Raymond Kevorkian’ın 1000 sayfalık araştırması Genoside des Armeniens (Ermeni Soykırımı) Fransa’da Odile Jacob tarafından yayınlandı. Ermeni soykırımı tezinin en kapsamlı ifadesi olan bu kitap Türkiye’de herhalde asla yayımlanmayacak, belki içinden alıntı bile yapılamayacak. Bu da en sevdiğimiz tartışma biçimi değil mi: Karşı tarafın ne dediğine bakmadan cevap vermek. Yeni ata sporumuz gölge boksu mu?"
Tepki gecikmedi. Muhterem beyefendi Özdemir İnce, Hürriyet'teki köşesinde beni kıvrak sözcük oyunlarıyla ağırladı:
Şefin, beyin salatası
EDEBİYAT yazarlarından Cem Akaş’ın Radikal Kitap ekinde "Şefin Salatası" başlıklı bir sayfası var. İsterseniz Şef’in 26 Ocak 2007 tarihli salatasının tadına bakalım:
"Paris Üniversitesi profesörlerinden Raymond Kevorkian’ın 1000 sayfalık araştırması Genoside des Armeniens (Ermeni Soykırımı) Fransa’da Odile Jacob tarafından yayınlandı. Ermeni soykırımı tezinin en kapsamlı ifadesi olan bu kitap Türkiye’de herhalde asla yayımlanmayacak, belki içinden alıntı bile yapılamayacak. Bu da en sevdiğimiz tartışma biçimi değil mi: Karşı tarafın ne dediğine bakmadan cevap vermek. Yeni ata sporumuz gölge boksu mu?"
DENEMESİ BEDAVA
Cem Akaş da kültür milli hakemlerimizden! Raymond Kevorkian’ın 1000 sayfalık kitabını okuduğundan, hatta gördüğünden bile emin değilim. Bildiğim kadarıyla bir yayınevinde çalışmaktaydı. Şimdi çalışmıyor olsa bile bu dünyanın içinde. Neden Yapı Kredi Yayınları’na tavsiye etmiyor bu kitabı? Sabancı Üniversitesi ile Bilgi Üniversitesi’nin liberal ve II. Cumhuriyetçi yayınevleri bu muhteşem kitabı yayınlayabilirler bence.
Ermenistan’ı bir yana bırakalım, örneğin Fransa’da Ermenilerin görüşlerine karşı olan kaç kitap yayınlanmış olabilir acaba? Ve acaba Kilikya’da Fransız-Ermeni işbirliği (1918-1922) konusunda herhangi bir kitap var mıdır? Ben olmadığını biliyorum. Türkçesi ve üslubu pek iyi olmasa da, bu konuda, Selehattin Sert’in "Fransızların Ermenileri Yok Etme Planı / Kilikya 1918-1922 / Haçin Ölüm Kampı" (Kum Saati Yayınları) adlı ilginç bir kitabı yayınlandı. Odile Jacob Yayınevi bu kitabı yayınlamak ister mi dersiniz? Cevap: Kapağını açmadan kitabı çöp kutusuna atar. Cem Akaş sey kardeşimiz isterse deneyebilir. Denemesi bedava !
Cem Akaş da Türklüğünden utananlar taifesinden. Öyle olmasa Fransızlar lehine haksız penaltı verir miydi?
BİR SORAR MISIN!
Raymond Kevorkian’ın kitabını bize tavsiye eden Cem Akaş kardeşimiz Gaston Gaillard’ın adını duydu mu acaba? Sanmıyorum. Gaston Gaillard’ın 1920 yılında Librairie Chapelot (Yayınevi) tarafından yayınlanan "Les Turcs et l’Europe" ("Türkler ve Avrupa") adlı çok önemli bir kitabı var. Kitap, bildiğim kadarıyla, "Demembrement de l’Empire Ottoman" ("Osmanlı İmparatorluğu’nun Parçalanması") başlıklı VII. bölümü yüzünden bir daha yayınlanmadı. Çünkü bu bölüm 1915 olaylarını tarafsız ve onurlu bir gözle inceliyor. Cem Akaş, bu çok önemli kitabın 1920’den sonra bir daha neden yayınlanmadığını, bir Fransız gazete ya da dergisinde, makale olarak bile değil, ama "Okur" köşesinde sorabilir mi acaba?
YARDIMCI OLSANA!
ABD’de yaşayan oğlum ve arkadaşları, Ermeni soykırımı konusundaki görüşlerini basının "Okur" köşelerinde 20 yıldır yayınlatamıyorlar. Fransa’da Max Jacob ödülü almış, Mallarme Akademisi ile Avrupa Şiir Akademisi’nin üyesi, Officier Nişanı sahibi gibi fiyakalı sıfatların sahibi olan bendeniz de bu konudaki görüşlerimi Fransız gazete ve dergilerinde yayınlatamadığım için Hürriyet Avrupa’da Fransızca yayınlıyordum. Salata uzmanı şef Cem Akaş yayımlanma konusunda bana yardımcı olursa pek sevinirim.
Özdemir İnce Beyefendi'nin "liberal II. Cumhuriyetçi" yayınevlerinden İletişim, kitabın çevirisini yayımlamış nihayet. Buyrun.
7.3.15
donald barthelme, 84
barthelme'ye, her zaman sevgiyle...
Bazılarımız Arkadaşımız Colby'yi Tehdit Ediyordu - Donald Barthelme
Bazılarımız arkadaşımız Colby'yi, son zamanlardaki davranışları yüzünden uzun bir süredir tehdit ediyordu. Sonra da fazla ileri gittiği için onu asmaya karar verdik. Colby sırf fazla ileri gitti diye (fazla ileri gittiğini inkar etmiyordu) asılması gerekmediğini öne sürüyordu. İleri gitmek herkesin zaman zaman yaptığı birşeydir, diyordu. Bu sava pek kulak asmadık. Cezanın infazı sırasında ne tür bir müziğin çalınmasını istediğini sorduk. Düşüneceğini ama bunun biraz zaman alacağını söyledi. Kararını bir an önce öğrenmemiz gerektiğini belirttim, çünkü orkestra şefi olan Howard'ın müzisyenleri bulup prova yaptırması gerekiyordu ve müziğin ne olacağını bilmeden de buna başlayamazdı. Colby, Ives'ın Dördüncü Senfonisini her zaman sevmiş olduğunu söyledi. Howard bunun bir "oyalama taktiği" olduğunu, Ives'ı çalmanın neredeyse imkansız olduğunu, haftalarca prova yapmak gerekeceğini, bunu da herkesin bildiğini, ayrıca orkestra ve koronun büyüklüğünün müzik bütçemizi çok aşacağını söyledi. "Biraz makul ol," dedi Colby'ye. Colby biraz daha kolay birşey bulmaya çalışacağını söyledi.
Hugh davetiyelerde yer alacak sözler konusunda endişeliydi. Ya davetiyelerden biri yetkililerin eline geçerse? Colby'yi asmak kuşkusuz yasalara aykırıydı, yetkililer de önceden planın ne olduğunu öğrenirse büyük olasılıkla gelip herşeyi alt üst etmeye çalışırdı. Ben dedim ki her ne kadar Colby'yi asmak büyük olasılıkla yasalara aykırıysa da, bunu yapmaya doğal bir hakkımız vardı çünkü o bizim arkadaşımızdı, bazı önemli biçimlerde bize aitti, ayrıca gerçekten de fazla ileri gitmişti. Olaydan "Bay Colby Williams'la İlgili Bir Etkinlik" olarak söz etmeye karar verdik.
Katalogdan fiyakalı bir hurufat seçildi, krem rengi bir kağıtta karar kıldık. Magnus davetiyelerin basılmasıyla ilgileneceğini söyledi ve acaba içki de sunsak mı diye sordu. Colby içkinin iyi olacağını düşündüğünü ama masrafların onu korkuttuğunu belirtti. Ona nazikçe masrafların sorun olmadığını anlattık, sonuçta hepimiz onun yakın arkadaşıydık ve eğer bir grup yakın arkadaşı bir araya gelip bu işi biraz eclat'sı olan bir şekilde gerçekleştiremeyecekse, o zaman ne olacaktı bu dünyanın hali? Colby kendisine de etkinlikten önce içki verilip verilmeyeceğini sordu. "Elbette," dedik.
Sonraki gündem maddesi idam sehpasıydı. Hiçbirimiz idam sehpası tasarımı hakkında fazla birşey bilmiyorduk, ama mimar arkadaşımız Tomas, eski kitapları karıştırıp planları çizeceğini söyledi. Anımsadığı kadarıyla önemli olan, alttaki kapağın kusursuz bir şekilde çalışmasıydı. Kabaca, işçilik ve malzemeyi hesaba katarak, dört yüz dolardan pahalıya çıkmayacağını düşünüyordu. "Aman allahım!" dedi Howard. gül ağacı mı kullanacağını sordu Tomas'a. Hayır, dedi Tomas, sadece doğru dürüst bir çam. Victor boyanmamış çamın biraz "kaba" kaçıp kaçmayacağını sordu, Tomas da malzemeyi koyu ceviz rengine boyamanın mesele olmayacağını söyledi.
Her ne kadar bütün bu hikayenin gerçekten iyi bir şekilde gerçekleştirilmesi gerektiğini düşünüyorsam da, içkiler, davetiyeler, müzisyenler vesaire için yapacağımız harcamaların üstüne bir de idam sehpası için dört yüz dolar vermenin bizi biraz zorlayacağını söyledim, neden sadece bir ağaç kullanmıyorduk – şöyle güzel görünümlü bir çınar filan? Bu bir Haziran idamı olacağı için bütün ağaçlar muhteşem bir yeşilliğe bürünmüş olacaktı, ağacın bu olaya yalnızca "doğal" bir hava katmakla kalmayacağına, özellikle Batıda son derece geleneksel de olduğuna dikkat çektim. Zarfların arkalarına idam sehpası eskizleri çizmekte olan Tomas, açıkhavada yapılacak bir idamın her zaman yağmur tehlikesini göz önünde bulundurması gerektiğini anımsattı. Victor bu işi açıkhavada, hatta belki bir nehir kıyısında yapma fikrini sevdiğini söyledi, ama herhalde şehrin biraz dışında bir yer bulmamız gerekeceğine, bunun da konukları, müzisyenleri vs. olay mahalline getirip geri götürme sorunu doğuracağına işaret etti.
Bu noktada herkes, araba ve kamyon kiralama şirketi olan Harry'ye baktı. Harry işimizi görecek kadar limuzin bulabileceğini düşündüğünü, ama şoförlere para verilmesi gerekeceğini söyledi. Adamlar Colby'nin arkadaşı olmadığı için, tıpkı müzisyenler ve barmenler gibi, bu işi bedavaya yapmazlardı. Elinde daha çok cenazeler için kullandığı yaklaşık on tane limuzini olduğunu, bir düzine arabayı da aynı işi yapan arkadaşlarını arayarak sağlayabileceğini söyledi. Ayrıca dedi ki etkinliği dışarıda, açıkhavada yapacaksak en azından ileri gelenler ve orkestra için bir çadır ya da tente bulmamız gerekir, çünkü idam sırasında yağmur yağması moral bozucu olur. İdam sehpası ile ağaç konusundaysa bir tercihi olmadığını ve bunun aslında Colby'ye bırakılması gerektiğini düşündüğünü söyledi, sonuçta idam edilecek olan oydu. Colby herkesin zaman zaman ileri gittiğini söyledi, biraz fazla sert davranmıyor muyduk? Howard kesin bir dille bu konunun çoktan kapandığını söyledi, hangisini istiyordu, idam sehpası mı, ağaç mı? Colby idam mangası olsa olmaz mı diye sordu. Hayır, dedi Howard, olmaz. İdam mangasının, bütün o gözleri bağlama ve son sigara hikayesiyle Colby için ego tatmininden başka birşey olmayacağını, böyle gereksiz teatral numaralarla "rol çalma"ya çalışmadan da başının yeterince belada olduğunu söyledi. Colby özür diledi, öyle demek istememişti, ağacı seçiyordu. Tomas yapmakta olduğu idam sehpası eskizlerini nefretle buruşturup attı.
Sonra cellat konusu gündeme geldi. Cellat gerçekten lazım mı, dedi Paul. Çünkü eğer bir ağaç kullanıyorsak, ilmek doğru şekilde ayarlanır, Colby de birşeyden atlayıverir – iskemle, tabure filan. Ayrıca, ülkede boş gezen ve parçabaşı çalışan cellat bulunabileceğinden çok kuşkulu olduğunu söyledi Paul; idam cezası geçici bir süre için de olsa kesin olarak kaldırılmıştı, büyük olasılıkla İngiltere ya da İspanya ya da Güney Amerika ülkelerinden birinden cellat getirtmemiz gerekecekti, bunu yapsak bile adamın profesyonel olduğunu, gerçek bir cellat olduğunu, hepimizi milletin önünde rezil edecek, paragöz bir amatör olmadığını önceden nasıl bilecektik? Hepimiz Colby'nin birşeyden atlamasında ve atlayacağı şeyin bir iskemle olmamasında hemfikirdik, çünkü bunun aşırı ucuz görüneceğini düşünüyorduk – güzel ağacımızın altında kıytırık bir mutfak iskemlesi. Oldukça modern bir dünya görüşü olan ve yenilikten korkmayan Tomas, Colby'nin iki buçuk metre çapında büyük lastik bir top üzerinde durmasını önerdi. Böylece Colby'nin hem yeterince yüksekten düşmesi mümkün olacaktı, hem de atladıktan sonra fikrini değiştirse bile top yuvarlanıp gidecekti. Normal bir cellat kullanmayarak olayın başarısının sorumluluğunun çok büyük bir bölümünü Colby'nin kendisine yüklediğimizi anımsattı ve her ne kadar Colby'nin saygın bir performans göstereceğinden ve son dakikada arkadaşlarını utandırmayacağından eminse de, böyle anlarda insanların bir parça kararsızlaştığının bilindiğini ve herhalde oldukça ucuza yaptırılacak iki buçuk metrelik lastik topun, bu gösterinin son anda tel tel dökülmesini engelleyeceğini söyledi.
"Tel" lafı geçince, şimdiye kadar sessiz duran Hank birden söze katıldı ve ip yerine tel kullansak daha iyi olmaz mı diye sordu – hem daha etkilidir, hem de sonuçta Colby için daha merhametli olur. Colby'nin yüzü yeşile döndü, haksız da değildi, ip yerine telle asılma fikrinde fazlasıyla nahoş bir yan var çünkü – düşününce bir tiksinti hissi geliyor insana. Hank'in orda oturmuş tel hakkında ileri geri konuşmasını gerçekten tatsız buldum, tam da Colby'nin neyden atlayacağı sorununu Tomas'ın lastik top fikriyle böyle güzel bir şekilde çözmüşken; o yüzden hemen atılıp tel kullanmamızın söz konusu olmadığını, ağacın zarar göreceğini söyledim -Colby'nin bütün ağırlığı binince bağlı olduğu dalı keserdi- çevre duyarlılığının artmış olduğu bu günlerde böyle birşeyi istemezdik, değil mi? Colby minnetar gözlerle bana baktı, sonra da toplantı dağıldı.
Etkinlik gününde herşey yolunda gitti (Colby'nin sonunda seçtiği müzik standarttı, Elgar seçmişti, Howard ve arkadaşları da çok güzel çaldı). Yağmur yağmadı, iyi bir kalabalık vardı, viskimiz filan bitmedi. İki buçuk metrelik lastik top koyu bir yeşile boyanmıştı, doğal ortama çok iyi uyum sağladı. Bütün bu hikayede en iyi anımsadığım iki şey, tel hakkında söylediğim şeyleri söylerken Colby'nin gözlerindeki minettar bakış, bir de bir daha hiç kimsenin fazla ileri gitmemiş olması.
14.2.15
vahşi türkiye ve "vigilante" kanunlarının doğuşu
din kurumunun varoluşunun sosyolojik nedenlerinden biri olarak, ahiret korkusunun suçu engellemekte ve toplumsal normları uygulatmadaki etkisi öne sürülür geleneksel olarak. türkiye'nin son 12 yılı, bunun doğru olmadığını kanıtlayan bir laboratuar deneyine dönüşmüş durumda. dinin hiçbir dönemde olmadığı kadar öne çıktığı, norm kılındığı, dayatıldığı bu dönemde, hukukun yerle bir edilmesi nedeniyle eşine modern dünyada az rastlayabileceğimiz bir hal ortaya çıktı: suç işleme eğilimi olanlar için bu dünyada ceza görme, kanunlar karşısında ceza alma korkusu neredeyse hiç kalmadı; bu korku olmayınca, ahiret korkusunun hiçbir şekilde suç dürtüsünü gemleyemediği anlaşıldı, anlaşılıyor. hırsızlık, tecavüz, adam öldürme, katliam - hafifinden ağırına bütün suçlarda patlama yaşanması bu gidişle kaçınılmaz olacak. özgecan aslan örneğinde gördüğümüz gibi, bunlarda hunharlık, gözü dönmüşlük dozu da artacak, bir irinin yurt sathına yayılışını izleyeceğiz. allah korumayacaksa, devlet korumayacaksa, insanlar kendi kendilerini korumanın yollarını aramaya başlayacak - bu da başlı başına bir felaket olacak toplum adına.
11.2.15
Sokakların Kedileri Üzerine Notlar
İ.Ö. 6666 yılıydı şehrin kurtlara ilk çıktığı zaman; ayın siyaha, ulumaların mora boyandığı; kopkoyu gecenin içinde, bir hücre olsun ışık arayan insanların, bu karanlıktan korkan ama onu “bil”meyen gen soyunun, önüne geleni ateşe verdiği, ışık için, ateşi tüketircesine. Ve küre bile olamayan yuvarlağın üstünde kendine ait tüm izleri sildikten sonra, temiz bir ağaç yaprağına yeniden başlaması, yine aynı tarihe rastlar. Mor’un anlaşılmaz, o ölçüde de önlenemez bir yükselişle mürekkeplerin kanına girmesi, onları da mora dönüştürmesi, koridorlarda böylesine yankılanmasını gerektirir miydi, bilinmez. Bilinebilecek tek şey, gecenin renginin bilinemeyeceği ve tanımlanamayacağıdır.
Avril Daltan
“Cennetten Kovuluş”
Devrilen çöp tenekesinden çıktı, çevresine çabuk çabuk bakındı, kaldırımda yürürken durup onu izlemeye koyulan gözlemciyi süzdü bir süre, önemsiz biri olduğunu anladı ve duvar dibinden hızla yürümeye başladı. Durdu. Bir apartman girişinde top oynayan çocukların çığlıklarını yönetti kulaklarıyla bir süre, bir orkestra şefi gibi, ama sıkıldı tabii. Çabuk sıkıldı. Öyle olması gerekiyordu – uzun süre dikkatini vermesine değecek pek az şey vardı çünkü. Belki de birkaç saat önce, motorunu sakladığı beygirlerin hala orada olup olmadığını bu sokakta denemek isteyen bir gencin –genç olmalıydı, değil mi? “ “lik bir genç– arabası altında ezilen, boynundaki kan henüz tam pıhtılaşmamış soydaşının yanından kayıtsızca yürümeyi sürdürdü. Başını çevirip bakmadı bile. Belki gözlemci onu izlediği için. Bu sokaklarda ölen kediler en fazla bir gün yerde kalırdı. Ertesi gün, öldükleri yerde bulamazdınız onları. Nereye gittikleri bilinmezdi. Sorumlu sayılmayız elbette sokağın bir kedisi sonuçta arabadan ölmese açlıktan ölecek soğuktan doğa kanunu çöp tenekelerini didikleyip bir gün, bir saat daha canlı kalmaya çalışmak da hayat mı ölmüş kurtulmuş işte ama insansın ne de olsa kan görünce üzülmeden edemiyorsun. O da bir can taşıyor sonunda.
Her neyse bu can. Nasıl taşınır ki. Kim kimi taşıyor sonra.
Yani şehirler neden var: insan soyu ölümle daha az yüzleşsin diye. Kusursuz değil – henüz. Yakında. Sinemanızda. Israrla isteyiniz. Bu ezilen kediler de olmasa, ölüm hepten unutulacak. Televizyon çatışmalar gösterecek, kafalar kopacak, kimsenin kılı kıpırdamayacak. Yatılan divandan, mahmur gözlerle seyredilecek. Sevgili arsız ölüm. Ne kötü şeysin sen öyle. Olur mu beyler? Olmaz. Nasıl olmaz? Ee, bu işin depremi var, kasırgası var, savaşı var. Yaa. Var ya, çat orada çat burada, çat kapı arkasında.
Belli olmaz bu işler. Ama hal-i hazırda, bir kediler bulunuyor elimizde.
Burada amme hizmeti yapılmıyor efendim. Hayır, maalesef. Evet. Kim ne taşıyorsa, karşılığını alır. Ne döviz kuru beyefendi? Metafizikten söz ediyoruz. Tecimsel kaygılardan arının. Aşın bunları. Tabii, neden olmasın, atların yaptığı gibi. Olabilir. Yaşar Kemal’den okudunuz Anadolu’nun üç efsanesini. Şimdi de dördüncüsü, öyle mi? Kediler de durup dururken yapmıyorlar bu işi. Bir beklentileri var. Yoksa hobi olarak bile çekilmez Ölüm Sekreterliği. Ona anımsat, buna anımsat. Bayar.
Bekliyorlar dendi. Kim? Kediler. Neyi? Güzel bir soru. Arşivimizde bulunsun. Her hafta bir soru bitirelim.
Ancak kedinin, yani yürüyen ve gözlemcinin gözlediği kedinin, yerde yatan soydaşına ilgi göstermemesi için başka bir nedeni vardı. Gerçi o bilinçsiz bir militandı, ama bu, soy ağacının şimdiki zaman uçlarında bulunan bu varlığın bir soy ağacının olduğu ve tarihsel bir görevin ağacın dallarıyla birlikte ilerlediği gerçeğini değiştirmez.
Kente insanla birlikte geldi kedi. Artık bilmiyoruz tabii, insanlar mı kurdu kentleri, yoksa kentler vardı da insanlar mı gelip yerleşti. İlk kentler yani? Sonuçta bu savaş, o gün başlayan savaştır: egemenlik savaşı. Ama bir garip. Bu konuda toplu bir bilince ya da bilinç-dışına sahip olanlar kediler çünkü, insanlar değil. Şehirleri ele geçirecekleri günü, ya da geceyi, sessiz bir sıkıdüzenle bekliyorlar. Duygusal zayıflıklara yer yok; çöp tenekesini paylaştığın arkadaşın düşman tarafından öldürüldü: bakmayacaksın. Çünkü tek şansları bu. Dayanmak. Cesedi kaldırmayacaksın – ne kadar durursa o kadar iyi. İnsan bu – güçlü ama zayıf – ezilen kediyi gördüğünde –varsın iki saniye olsun– irkilir. Bu irkilmeye güveniyorlar sonuçta. Küçük gediklere. Bin yıllık muhasebelere. Toplama çizginin çekileceğine.
Kedi duvarın dibine uzandı. Ön ayağını yalamak ve gözlemciyi izlemek için iyi bir yerdi burası. Bahanesi de öyle.
Hepsi birer kaplandır aslında. Sirk çemberine kıstırılmış yasaklı bir şaman olan o alev kütlesinin gölgesini taşır hepsi. Öldürmesi kolaydır; ama ölen yalnızca kedidir, gölgesi değil. Kaplanlık ruhunu, “vahşetin çağrısı”nı, bir duvar üstünde tepenize atlayacakmış gibi durduğunda duyabilirsiniz, fısıltı olarak belki ama atlamaması ve neden olmasın az önce görülen filmin tadı unutturur bunu. Sonra bir gece uyandığınızda, yalnızsanız ve nerede olduğunuzu bilmiyorsanız, aradaysanız yani ve duyularınız elle tutulamayan bir sise benziyorsa, anımsayabilirsiniz.
Birleşik bir krallığa daha geçemediler. Feodal toplum aşamasındalar. Derebeyleri var her sokakta, kimileyin bir mahallede. Aristokrasi de mevcut ama etkisiz.
Gözlenen kedi bunların farkında değil büyük olasılıkla. Şehri ele geçirmek bir kavram olarak oluşmamış onda, yap denileni yapıyor, gördüğünü, işe yarayanı. Ele geçirmek işe yaramıyor oysa. Belki de yarıyor ama anımsamıyor. Önceki gece sevişirken, pencereden atılan sabunu bile anımsamıyor ki artık. Ancak tarihin ileriye doğru anımsanması söz konusu olabilir belki: her kedi, yaptığı şeyin ne olduğuna ve neden yaptığına aldırmadan yapıyorsa, genlerine işlenmiş, geleceğe ait bir anı var demektir. Ulaşılacak noktayı, ulaşılmış nokta olarak yaşatan birşeyler. Şehirler onların olduğunda –kimbilir, insanlar artık olmadığında belki– diyecekler ki, “buraya daha önce gelmiştik biz.” Déjà vu. Ama çıkaramayacaklar bir türlü, ne zaman, nasıl? Gelmemişlerdi çünkü – yalnızca geleceğe ait bu anıyı, bellek bağlarında taşımışlardı kuşaklar boyunca. Belki de bundan önceki tarihte, bundan önceki evrende, yani bilimsel kılıklı bir açıklama gerekiyorsa, bir önceki Big Bang’den sonra ortaya çıkan yaşamda, değişik biçimlerde de olsa, insanlık ve kedilik bilinçleri benzer koşullar altında karşı karşıya geldi, ama bu kez üstün olan, hükmeden kedilik bilinciydi. O zamanda yaşamı oluşturan moleküller, şimdi belleğin bir parçasıysa ve silik bir iz bile değilse de o yaşam, kedilerin gururlu ve gelecek için sabırlı olmasına yeter bu.
Gözlemci, yetişmesi gereken otobüsü düşündü. Yürümeye başladı. Duvar dibindeki kedi, kayıtsızca onu izliyordu. Hayır, uyuyordu. Belli değildi. “Ama uzattın,” dedi gözlemci, “‘kedilerden korkuyorum,’ desene açıkça.”
(1990)
25.1.15
zamanlama herşeydir
hayattan süzdüğüm bir bilgeliği paylaşmak istiyorum:
yeni yılda ya da pazartesi ya da yarın sigarayı bırakmak, rejime başlamak yalan oluyor.
sigarayı bırakmanın ya da rejime başlamanın tek bir zamanı var:
hemen şimdi, şu an.
(hamiş: şu an pazartesiye denk geliyorsa onu bilemem.)
(hamiş 2: sigara bırakmaya ya da rejim yapmaya kalkışmış biri değilim. bilgeliğim tamamen hariçtendir.)
17.1.15
"saçma"nın tipolojisine bir giriş
(duyulan lüzum üzerine)
Algılama ve anlamlandırma süreçlerinin dansı ve birinin, diğerinin ayağına basıp durması, modern yaşamın belirleyici unsurlarından biri haline gelmiş ve kendine özgü bir kuramsal çatı talep etmişse, analitik düşünce geleneğinin bu duruma şapka çıkartması, olanaklarını seferber ederek konuyu kendi bağlamına çekmesi ve teşrih masasına yatırması kaçınılmazdır. Bu seferberliğin ilk ve bizce en önemli ürünü, “ad koyma” etkinliği olarak da adlandırabileceğimiz ve daha derinlemesine nüfuz edecek düşünsel çabaları mümkün kılacak tipoloji oluşturumudur. Buradaki girişimimiz, nihai bir tasnif sunmadan çok, başlıkta da işaret edildiği gibi, böyle bir tasnifi hedef alacak “program”ın temellerini oluşturma çabası olarak düşünülmelidir.
1. “Saçma”nın Anlamı: “Saçma” sözü, günlük dilde yaygın kullanım bulduğu için, anlamsal bir bulanıklaşmaya uğramıştır. Bilimsel analize sekte vurucu bu durumun üstesinden gelmek için, ilk etapta üç anlam öbeğini ayrıştırabiliriz:
a) Saçma (absurd): “Komik derecede anlamsız, iler-tutar yanı olmayan” anlamında bir sıfat olarak kullanılan bu sözcük, isim halindeyken, insanın akıldışı ve anlamsız bir evrendeki halini; böyle bir evrende yaşamanın, kendi varlığı dışında hiçbir anlam taşımamasını anlatır. “Yaşamda anlam aramak, yaş amda anlam aramakla birdir” şeklinde özetlenebilecek bu tavır, modern edebiyat ve sanat için çok önemli bir zemin hazırlamıştır.
b) Yokanlam (Nonsense): Bu sözcük de genelde bir anlamsızlık, anlaşılmazlık içerir, ama “saçma” kadar aristokratik değildir. “Yokanlam”ın ilginç bir yan anlamı, genetik konusunda ortaya çıkar: hiçbir amino asidi kodlamayan ve genellikle protein sentezinde moleküler zincirin bitmesine yol açan kodon ya da kodonlardan oluşan genetik bilgiye de bu ad verilir. Bir eğretileme olarak ele alındığında bu tanım, “saçma”nın işleyişi hakkında bize önemli ipuçları sunar: “saçma”, tekabül edermiş gibi gözüktüğü şeye aslında tekabül etmez; işlevsiz bir parodidir; daha da kötüsü, nihilist sonuçlara yol açabilir, çünkü üretmediği yetmez, üretime engel de olur ve boşunalık duygusunu arttırır.
c) Bokma (bullshit): “Saçma”nın argodaki karşılığı olarak ele alınabilecek bu sözcük, yukarıdaki iki terimin yanında, bir Brueghel tablosundan fırlamış gibi durur. Daha ziyade saçmasapan konuşmalar, özellikle de aldatma ya da yanlış yönlendirme amacı taşıyan sözler için kullanılır; tepkisellik dozu daha yüksektir.
2. “Saçma”nın Yapımı: Açık ki (1)’de yaptığımız ayrıştırım, konuya bir ölçüde açıklık getirmiş ve birtakım ipuçları sağlamışsa da, “saçma”nın nasıl yapıldığı, nelerden oluştuğu, temel özelliklerinin neler olduğu konusunda balta girmemiş alanların oranı hala fazlasıyla yüksektir. Şimdi bu “yapım”ın nasıl gerçekleştiğini görelim; bunu yaparken örneklerden de yararlanacağız. Bu örnekler her ne kadar “yazı”nın bağlamından alınmışsa da, görsel-işitsel bağlamlarda da mebzul miktarda örneğin bulunduğunu belirtmek gerekir. Ancak bunlar, başka bir yazının konusu olacaktır.
“Saçma”yı “saçma” kılan üç ana unsur vardır: ciddenlik (seriousliness), abartılılık (excessivity) ve ilişkisellik (relationality).
a) Ciddenlik (seriousliness): “Poz” çok önemlidir: ciddi gözükür ama ciddi değildir, ciddiye alınmayacak özellikler taşır “saçma”; kullanılan sözcükler çok ağır ve söylem çok ağdalıdır ama bu yüzeyin altı abuk-sabuktur.
Örnek: Feminin ve maskulin kimliklerin eşdeğer katılımla kuracağı içbükey dengelem ve dışbükey yayınım süreçlerinin işlevselleştirilmesi, fizibilite kıstasları göz önünde bulundurulduğunda, post-yapısal eleştirinin de savladığı gibi, tepkiselliğin baskılanmasıyla virilitesini yitiren eşgüdümlü ilişkilerin konjonktürel kısırlığı nedeniyle olanaksızlaşmaktadır.1
Ciddenlik kendi içinde ikiye ayrılır: diliyanaktalık (tongue-in-cheek) ve dilidışarıdalık (tongue-out).
i. Diliyanaktalık (tongue-in-cheek): Ciddi olunup olunmadığını kesin olarak belirlemek nispeten zordur; “saçma”, kendini açık etmenin sınırına gelmiş ama orada durmuştur, dolayısıyla “saçma”nın keşfi alımlayıcıya kalmıştır.
Örnek: Dişisel ve erkeksel kimliklerin gelincanlar birolalımcılıkla şeyettireceği tahterevallilik, hoştumsal degetçilik sonucu çabalama kaptan gidemem noktasına fecaen gerilemişse gerilemiştir.2
ii. Dilidışarıdalık (tongue-out): Ciddi gözüküldüğü ama öyle olunmadığı, alenen ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde konur; alımlayıcının kapasitesine duyulan bir güvensizlik vardır, gerçekten ciddiye alınma korkusu ağır basar ve kurulan oyun aslında kurucu tarafından bizzat yıkılır.
Örnek: Kadınların ve kadmayınların yanyanalıklarından yanak yanağa yanmanın yanısıra, haftasonlarında musluk tamir ettirmek de mümkünsel değildir.3
b) Abartılılık (excessivity): Parodi ve karikatürde de görülen abartma tekniği, normal boyutlarındayken bağlamına uyumlu unsurların, boyutları değiştirildiğinde (yani nitel ya da nicel olarak arttırılıp azaltıldığında) bu uyumu zorlaması ve giderek “saçma”nın alanına girmesi şeklinde kendisini ortaya koyar.
Örnek: Justine’i ne kadar sevdiğini ona kanıtlamaya çalışırken ne yapacağını şaşırıyordu; ona öyle geliyordu ki Justine’i göremediği zamanlar kalbi İskenderiye’nin yirmi altı mahallesine bölüştürülüyor, hafta boyunca kurulan her pazarda güneşe çıkartılıp sineklenmeye bırakılıyor, yük taşıyan katırlar kalp parçalarının üzerine işiyor, sonra bu parçalar siğillerle kaplanıyor ve sefil birer kurbağaya dönüşüyordu; o zaman kalbin yeniden kalp haline gelebilmesinin tek yolu, Justine’den beklenmedik bir telefon almak ya da beyaz giysileri içinde onunla sokakta karşılaşmak oluyordu, bir öpücükle uyandırılmak gibiydi bunlar.4
Abartılılıkta esasen iki yöntem kullanılır: süsleme (ornamentation) ve yokanlam (nonsense).
i. Süsleme (ornamentation): “La sagrada familia sendromu” olarak da adlandırılan bu yöntem, yalınlığın yok edilmesinin abartılı gerçekleştirimiyle hedefine ulaşır; o kadar ki, süsleme öğeleri çelişik bile olabilir.
Örnek: Önce adımı sayıklamaya başladı Susan; iniltiden haykırışa varan bir kreşendonun ucuna vardığımızda gelmeye başladı, sanki bir yamaçtan aşağı yuvarlanırmışçasına bana sıkı sıkı sarılıyordu, başını taşlara çarpmasın diye göğsüme saklamıştım, ot ve dallar bacaklarımızı, sırtımızı çiziyordu, bazen boşlukta kalıyor, sonra olanca ağırlığımızla çarpıyorduk yere ve yuvarlanmaya devam ediyorduk, yüzüm gözüm toz içinde kalmış, ağzıma kum dolmuştu. Sonunda dibe vardığımızda, gözlerini şaşkınlıkla açtı ve “Sörf tahtan paramparça olmuş,” dedi.5
ii. Yokanlam (nonsense): Kimi zamansa abartı, her türlü anlamı yoksayacak bir boyuta varır ve böylece hiperbolik bir şekilde saçma”ya ulaşılır.
Örnek: Bir elindeki tabancayı adamın kafasına dayamıştı, öbür eli ise, Birinci Dünya Savaşından kalma bir DX-8 tipi mayına benzeyen kıçında, patlatmaktan korkmaksızın geziniyordu.6
Yokanlam da kendi içinde üçe ayrılır: gerçeküstü (surreal), gerçekdışı (unreal) ve gerçekaltı (subreal).
1. Gerçeküstü (surreal): Düşsel motifler kullanarak “saçma” üretimi, özellikle gerçeküstücülük akımının boy vermesiyle yaygınlaşmış, günümüzde ise, sinema dilinin çokça kullandığı, ama yansımasını yazıda da bulan bir yönteme dönüşmüştür.
Örnek: Zürafanın bacağındaki çekmeceleri karıştıran Elena, portatif çekirge sürüsünün arkasında Michel’in sağ gözünü buldu, rahmine soktu, işedi.7
2. Gerçekdışı (unreal): Bu kategoriyi bir öncekinden ayıran şey, “saçma”yı oluşturan unsurların fantastik olmaması, ama gerçek de olmamasıdır.
Örnek: Atatürk’ün ayakları 46 numaraydı ve hiç kokmazdı; boyu da 1.70 olduğu halde, yanında kim durursa dursun daha uzun ve seksi gözükürdü.8
3.Gerçekaltı (subreal): Gerçeküstünün gerçeğe göre durduğu yer, gerçeğin gerçekaltına göre durduğu yere benzer.
Örnek: “Adınız?” “Sinem.” “Kodlayın.” “Samsun’un s’si, İzmir’in i’si–” “İzmir’in nesi?”9
c) İlişkisellik (relationality): “Saçma”nın yapımında, belki yukarıdaki örneklerde de zaman zaman dikkatinizi çekmiş olabilecek şey, hangi unsurların nasıl bitiştirildiği ya da ayrıldığının, ne tür bir bağlamın oluşturulduğu ya da parçalandığının belirleyiciliğidir. Özellikle eğretilemeler söz konusu olduğunda ilişkisellik ön plana çıkar.
Örnek: Ona güvenmemesi gerektiğini farkettiği günden beri her gece ayaklarını yalıyor, diliyle parmak aralarında kum taneleri arıyordu – intihar etmeye kalkışacağından ve bunu yapmadan önce elmasları yutacağından emindi.10
İlişkiselliği iki alt başlıkta inceleyebiliriz: Sıkıştırıcı kopuşturum (compressive disjunction) ve uyumsuz bitiştirim (disharmonic conjunction).
i. Sıkıştırıcı kopuşturum (compressive disjunction): Bu teknik; bağlamdan kopartma suretiyle anlamın bir unsurda sıkışıp kalması, bağlam içinde anlamlıyken, tek başına kaldığında o anlamı taşımak zorunda kalmasının “saçma”ya yol açması şeklinde açıklanabilir.
Örnek: Kolundan yakaladı ve kaçmasına izin vermeden yere indirip üstüne çullandı, boynunu, saçlarını, yanaklarını, neresi gelirse öpmeye başladı, bir yandan da omuzlarını, belini avuçluyordu. Sonra arkadaşları da katıldı. Son dakika golünün sevinci bir başka oluyordu.11
ii. Uyumsuz bitiştirim (disharmonic conjunction): Burada bir altbaşlık olarak ele aldığımız bu teknik, aslında mizah sanatının temel taşlarından birisidir. İlgili literatürde “yerdeğiştirme” olarak da anılan bu teknik gerçekte daha geniş bir alanı kapsamaktadır (nitekim yerdeğiştirmeye tekabül eden “ornatım”ı, “uyumsuz bitiştirim”in bir alt kolu olarak az sonra inceleyeceğiz). Unsurların beklenmedik, alışılmadık bir şekilde yan yana getirilmesinin yarattığı uyumsuzluk giderek “saçma”ya yol açabilmektedir.
Örnek: Clark Kent tam pantolonunu çıkartıyordu ki telefon kulübesinin kapısı hışımla vuruldu. “Beyefendi biraz ayıp olmuyor mu?” dedi hışmın sahibi Margaret Thatcher, hala güzeldi, “ben iki dakikalık konuşacağım, acelem var, çıkın lütfen!” “Biraz bekleyeceksiniz,” dedi Kent, gülümsemeyi ihmal etmeden, “bu arada, bir parça tuvalet kâğıdınız var mıydı?”12
Uyumsuz bitiştirim ikiye ayrılır: mantıksal dizimbozum (logical de-sequencing) ve ornatım(substitution).
1. Mantıksal dizimbozum (logical de-sequencing): Burada, mantıksal beklentilerin oluşturduğu zincir bozulur ve bir halkanın ardından, akışı bozacak türden bir halka konur.
Örnek: Üç yaşındayken ilk romanını, altı yaşındayken otobiyografisini yazdı. Yedi yaşında ilkokula başladı, ancak okuma yazma öğrenmesi normalden uzun sürdü. On iki yaşında ekmek kabuğu çalma suçundan idam edildi. On yedi yaşında bir çamaşırhane açıp mazbut bir hayat sürmeye başladı.13
Mantıksal dizimbozumun bir türü tümevarım (induction), bir diğer türü de tümdengelimdir(deduction).
a) Tümevarım (induction): Tekten tüme giden yolda yapılan dizimbozumlar bu gruba girer.
Örnek: Hale’ye karşı duyduğu sevecenliğe benzer duygunun, aşk boyutundan tümüyle yoksun olduğunu itiraf etti Okan; zaten kadınlarla şimdiye dek olan bütün ilişkilerinde bir yandan şımartılmayı istemiş, bir yandansa doludizgin yaşamaktan ürkmemiş miydi?14
b) Tümdengelim (deduction): Çıkarım “hata”sı yapılarak oluşturulan “saçma”lar bu gruptadır.
Örnek: Prezervatif kullanmaktan hoşlanmıyordu, dolayısıyla Joelle’in kırmızı ojesini memnunlukla karşılaması beklenemezdi.15
2. Ornatım (substitution): Bir unsurun yerine, anlam bütünlüğünü zedeleyecek başka bir unsurun konması ornatımdır, ancak burada mantıksal akışın bozulması yukarıdaki anlamında şart değildir; eğretileme tekniğini daha çok çağrıştırır.
Örnek: Witmayer her sabah yaptığı gibi işe giderken şapkasını öptü, karısının başını koltuğunun altına sıkıştırdı ve ıslık çalarak çıktı.16
Ornatımın iki çeşidi vardır: abartılılık (excessivity) ve mantıksal dizimbozum (logical de-sequencing).
a) Abartılılık (excessivity): Yerine koyma işleminin “saçma”yı yaratabilmesi için zaten bir abartı unsurunun varlığı gereklidir, daha doğrusu bu işlem kendiliğinden bir abartı hissi yaratır; yani bu kategorik ayırım nitelden ziyade niceldir.
Örnek: Göbek çukurundan, göğüslerinin arasındaki vadiye yalayarak çıkarken yarattığı sel, biraz aşağıda ihtişamlı bir şelaleye dönüştü ve yatak odasını kaplayan ayışıklı çağıltı, komşuların tavana, duvarlara, yerlere vurmasına, kapıları çalmasına ve giderek yumruklamasına yol açtı; ama ses o denli kaplayıcı ve yalıtıcıydı ki, corn flakes yerken kendi düşüncelerini bile duyamıyorlardı.17
b) Mantıksal dizimbozum (logical de-sequencing): Unsurların yerdeğiştiriminde akıldışı bir mantık silsilesinin kullanılması mümkündür.
Örnek: Corelli, mandolinini yere bırakıp pencerenin önüne gitti; aşağıda, Prensi karşılamak için toplanmış ve bir Warhold tablosundan fırlamışçasına bağırıp çağıran kalabalığı gördü ve üzerlerine işemek için dayanılmaz bir istek duydu. O sırada içeri giren ve durumu sezen karısı, göğüslerini ortaya çıkartacak şekilde bluzunu indirip Corelli’ye yaklaştı. Onu böyle görünce Corelli’nin dikkati dağıldı ve karısının üzerine işedi.18
Mantıksal dizimbozumu oluşturan belirtileri üç gruba ayırmak yerinde olacaktır: ciddenlik(seriousliness), saçma (absurd) ve mantıksal dizimbozum (logical de-sequencing).
i. Ciddenlik (seriousliness): Kendini ciddiye alan, hatta mantıklı olduğunu sanan ve bunda direten bir mantıksızlığın “saçma”ya yol açacağı ortadadır.
Örnek: “Kime geldiniz?” diye sordu pencereye çıkan atletli adam. “Birisine mi gelmem gerekiyordu?” dedi McAlcott, gecenin sessizliğinin bozulmasına elinden geldiğince katkıda bulunarak. “Zil mi bozuk?” dedi adam. “Bilmem.” “Ama ıslık çalıyordunuz?” dedi şaşkınlıkla. “Ziller çalışırken ıslık çalmak yasaklandı mı?” diye endişeyle sordu McAlcott. “Hayır, niye yasak olsun ki?” “Bilmiyorum, son hükümet değişikliğinden beri bir sürü yeni yasa çıktı da.” “Niçin ıslık çalıyordunuz peki?” dedi adam biraz sinirli bir şekilde, konuya dönmeye çalışarak. “Çok güzel bir gece, mehtap da var, bu bende hep ıslık çalma isteği uyandırır.” “Gecenin bu saatinde ve bu apartmanın önünde mi?” dedi atletli adam, tehlikeli bir hızla öfkeleniyordu. “Bu apartmanın diğerlerinden ne farkı var ki?” diye bağırdı McAlcott, o da kızmaya başlamıştı. “Bu ne demek oluyor?” “Komşu apartmanlarla olan sorunlarınız beni hiç ilgilendirmez anladınız mı?” dedi McAlcott. “Ne sorunu, benim kimseyle sorunum yok, en azından siz gelene kadar yoktu,” dedi atletli adam, bağırıyordu ama sesinde bir çaresizlik belirmeye başlamıştı. “Bu kadar bağırırsanız bütün mahalleyi uyandıracaksınız,” diye bağırdı McAlcott. “Ben mi? Ben mi uyandıracağım? Gecenin köründe uykumdan bir ıslık sesiyle uyanıyorum, apartmana bir misafir geldi ama kapıyı açtıramadı herhalde diye cama geliyorum ve bir manyakla çene yarıştırmak zorunda kalıyorum, sonra da rahatsızlık vermekle suçlanıyorum! Siz aklınızı kaçırmışsınız!” diye camları zangırdattı atletli adam. “Bakın size bir dost tavsiyesi,” dedi McAlcott sükûnetle, “toplum içinde yaşayacaksanız bazı kurallara uymanız gerekir. Gece vakti pencereye çıkıp böyle avazınız çıktığı kadar böğürmek büyük saygısızlıktır, üstelik ses tellerinize de iyi gelmez. Bundan kaçınmaya çalışın. Başaracağınıza inanıyorum. Kurallara uymak sizde çok stres yaratıyorsa arada sırada ıslık çalın, iyi gelir. Şimdi izninizle, gitmem gerek. İyi geceler.” McAlcott penceredeki adamı şapkasıyla selamladı ve kendi kendine “Ne insanlar var,” diye söylenerek uzaklaştı.19
ii. Saçma (absurd): Mantıksal anlamda saçmalayarak ornatım yapımı, “saçma”nın katmerlenmesini sağlar.
Örnek: “Ne bağırıp duruyorsun öyle?” diye sordu karısı, başını yastıktan hafifçe kaldırarak. “Şimdi de sen başlama lütfen, bu gece bir deliyle uğraşmak bana yetti de arttı,” dedi adam. “Aman iyi, kes sesini de yat,” dedi kadın, başını yeniden yastığa gömerek. “Bana masal anlatsana,” dedi adam. “Off, her gece her gece, başım ağrıyor, bıktım,” dedi kadın bıkkın bir sesle. “O zaman gün doğmadan başına neler geleceğini biliyorsun,” dedi adam. “Bayılıyorum şu senin ‘Bana Masal Anlatmayan Karılarımı Öldürtüyorum’ masalına. Sen onu anlat bari,” dedi kadın alaycı alaycı, bir yandan da yorganı başının üstüne çekerek. Bu saçmalıklar adamın canına tak ettiğinden muhafızlarını çağırdı.20
iii. Mantıksal dizimbozum (logical de-sequencing): Mantıksal dizimbozumun dizimini mantıksal olarak bozmak suretiyle yapılacak ornatımın gerçekten “saçma” olacağını belirterek tipoloji denememizi sonuçlandırıyoruz.
Örnek: “Götürün ve şafak vakti kellesini uçurun,” dedi adam. “Nasıl yani, boğmayacak mıyız?” dedi şef muhafız. “Şefim, niye boğalım, siz öyle ölmek ister miydiniz?” dedi şefin yardımcısı. “Gürültü etmeyin, uyuyacağım,” diye diklendi kadın. Adam tam yatağın altındaki baltasını kapmış, kadının boynuna indirecekken, sirenler, çanlar ve ziller çalmaya başladı ve adam uyandı. “Tanrım, hepsi bir rüyaymış,” dedi rahatlayarak. Kollarına yapışan üniformalı iki adamaysa ilk önce bir anlam veremedi, süpermarkette raftan aldığı baltayla yedi müşteriyi doğradıktan sonra kapıdan yürüyerek çıkmaya çalışırken, baltanın parasını vermediği için yakalandığını anlaması gereğinden uzun sürdü. Gördüğü kötü muameleyi büyük bir günlük gazetenin tüketici sayfasına yazarak süpermarketi kamu nezdinde şikâyet etti; özür dileyen bir mektup yazan süpermarket müdürü, baltanın kuru temizlenmesini üstlenmeyi teklif ettiyse de, kalbi kırılan müşterisini ilelebet kaybetmiş olduğunu acıyla öğrenecekti.21
1996
Notlar:
1 Jeremy J. Lewis; When A Man Loves A Woman: A Brief History Of Natural Calamities; Bantam, Londra (1992); s.32.
2 Sönmez Barut; Börekçiler; Arbat, Ankara (1989); s.16
3 Küçük Fuat; Aparttım Koparttım; Halvegidiş, İstanbul (1982); s.3.
4 Lawrence Darral; The Four Ages of Alex Andria; Cromwelle, New York (1954); s.389.
5 Henry Tiller; The Suckling; Mender, New York (1945); s.211.
6 Bell Hookes; Man No More; Troy, Chicago (1985); s.65.
7 Andrés Beton; A la Recherche du Swan; Gallimorte, Paris (1928); s.24.
8 Salih Sıtkı Hatay; Ankara’nın Eteklerinde; Sayan, Ankara (1972); s.76.
9 Hami Çağcıl; Bilimsel Tetkikler; Anka, İstanbul (1980); s.13.
10 Ian Flamance; Naked Rifle; MIT, Boston (1967); s.116.
11 İslam Çapa; Futbolcuyuz Ama Önce Erkek; Ulusal, İstanbul (1988); s.42. Burada “saçma”nın oluşumunun, futbolcular hakkındaki beklenti ve önyargılara bağlı olduğuna dikkatinizi çekmek isteriz.
12 Janet Jocksohn; The Duperman Strikes Back; Norton, New York (1969); s.78.
13 Pecker Wode; Memoirs; Penguin, Londra (1978); s.19.
14 Salim İlerler; Her Gece Her Gece; Adım, İstanbul (1981); s.97.
15 Sheer Kite; Keeping Up With A Good Woman; Clarion, Los Angeles (1993); s.239.
16 Olivier Sucks; The Man Who Thought His Wife Was A Hat But Soon Realized She Was A Bowling Ball; Pentagrain, New York (1986); s.136.
17 Tomris Uygun; Mayonezli Soda; Canlar, İstanbul (1983); s.24.
18 Salmon Rusher; Midnight Dancing; FSG, Londra (1979); s.199.
19 James Furber; Can We Do Without Sex and Other Bedtime Stories; Viking, New York (1956); s.43.
20 Michel Bateire; Reconnaisance; Seul, Paris (1976); s.84.
21 Hüseyin Cüreklibatur; Sanki, Belki, Bazen: Ataerkil Toplumlarda Güçlü Kadın Tipinin Yaratılışı ve Sürdürülmesi, yayımlanmamış doktora tezi; On Altı Mart Cuma Üniversitesi, İzmir (1996); s.436.
14.1.15
12.1.15
gerçekaltı
bu bir parodi değildir.
bu bir film seti değildir.
bu bir nasreddin hoca fıkrası değildir.
bu bir muz cumhuriyeti değildir.
bu bir rüya değildir.
bu bir halüsinasyon değildir.
bu, sürekli kendini aşarak hepimizi, şapkadan çıkarıldıktan sonra gözüne far tutulmuş tavşan gibi hipnotize eden, gerçekaltı bir "şimdi"nin "gelecek"e tasallutudur.
8.1.15
kuşku/inanç (charlie olmak)
dinlere inandık, milyonlar öldü.
ırkların üstünlüğüne inandık,
milyonlar öldü.
milliyetçiliklere inandık, milyonlar öldü.
ideolojilere inandık, milyonlar öldü.
liderlere inandık, milyonlar öldü.
bilime inandık, milyonlar öldü.
gözünüzü seveyim artık inanmayın.
huzur ve barış kuşkuda.
kuşkudan korkmayın. kuşku duymanızı istemeyenlerden korkun.
(görsel, katolik kilisesi'ne ait.)
5.1.15
yeni demokrasi
frequafra grubu (freedom-equality-fraternity/ özgürlük-eşitlik-kardeşlik) yeni bir demokrasi tanımı öneriyor. dinleyelim:
"iki-üç büyük partinin dört-beş yılda bir seçilmek için uğraştığı, toplumdan kopuk, sözüm ona "temsili" demokrasinin sonu geldi.
artık yeni bir demokrasinin zamanı. herkesin katıldığı, hep katıldığı, yalnız itiraz etmekle kalmayıp yapıcı katkıda bulunduğu bir demokrasi.
nasıl olabilir? birlikte düşünmek gerek:
temel seçim mekanizması: mahalli, yerel ve ulusal düzeyde elektronik oylama. sürekli oylama.
yürütme: tek bir hükümet yok - kabaca her "bakanlık" için ayrı bir ekip seçiliyor, bir yıllığına. devlet bürokrasisi bakanlıklar altında toplanıyor; dışarıda kalanlar kurumların başındaki bürokratlar halkoyuyla seçiliyor.-.
devlet başkanı halkoyuyla seçiliyor, beş yılığına. görevi devleti temsil etmek ve bakanlar kurulu'na başkanlık ederek bakanlar arasında eşgüdüm sağlamak. bakanlar kurulu kararları oylamayla alınıyor; devlet başkanının ancak eşitlik durumunda bir oy hakkı var.
yürütmeye ihtiyaç var, çünkü aday ekiplerin sunacağı seçenekler arasından seçim yapılacak ve devlet bürokrasisi ona göre yönlendirilecek.
yasama: yasa koyucular ayrıca seçiliyor ve yürütmeden bağımsızlar. görev süreleri dört yıl. bağımsız aday olma destekleniyor. seçim bölgesi yok; ülke genelinde alınan toplam oya göre görev alıyorlar.
yargı: anayasa mahkemesi ve hsyk üyeleri 10 yıllığına halk oyuyla seçiliyor.
merkezi yönetimin yetki ve görevleri, yerel yönetimler lehine kısıtlanıyor.
devlet bütçesi: her yıl yerel yönetimlerin ve bakanlıkların kullanacağı bütçe halk oyuyla kararlaştırılıyor. bütçe önerisi sunmak birey ve grupların elinde. kamuoyu oluşturmak serbest. herkes bireysel olarak bakanlıkların toplam bütçedeki oranını saptıyor, bunların ortalaması alınıyor.
her yıl bakanlıkların ve yerel yönetimlerin kendi bütçeleri ibra edilmek zorunda. hesaplar ve denetim halka açık. ibra edilmeyenler düşüyor.
sistemde değişiklikler (yeni bakanlık, yeni bütçe kalemi, yeni yasa gerekliliği vs) yasamanın alanına giriyor. yasa teklifi meclis'in içinden, bakanlardan ya da belli bir sayıyı tutturmuşsa halktan gelebiliyor.
mahalli lig/ yerel lig/ ulusal lig: bireylerin bir araya gelip politika üretmesini desteklemek için devlet sanal ortam sunuyor üç düzeyde, bunların da kendi içlerinde üçer kademesi var, politika ekipleri taraftar topladıkça bir üst kademeye çıkıyor. diyelim ki ulusal ligin en alt kademesinde söz alabilmek için 50 bin destekçiye ihtiyaç var, ikinci kademe için 100 bin, en üst kademe için 200 bin. bu sayılar da yasayla, yani meclis çalışmasıyla belirleniyor.
bakanları bir yıllığına seçmek ve bütçelerini denetlemekle iş bitmiyor. yıl içinde halk, yukarıdaki klasmanlarda politika yaptığı gibi, meclis'ten yasa da talep edebiliyor belli bir destekçi sayısına ulaştığında. yasa tasarısını hazırlayacak komisyon üyeleri yine halk oyuyla seçiliyor meclis içinden. belirlenmiş bir süre içinde tasarı hazırlanıp meclis'e sunuluyor, tartışılıyor, oylanıyor."
(özgün metin: https://frequafra.wordpress.com/2015/01/05/new-democracy/)
28.12.14
masumiyet müzesi'yle süleymaniye arasındaki fark
kutsal kitaplar, dünyanın en önemli edebi metinleri - hem metin olarak öyleler, hem de siyasal, toplumsal, psikolojik etkileri açısından. edebiyat eleştirisi de keza bu metinleri yorumlama çabasından ortaya çıktı tarihsel olarak. masumiyet müzesi ve goethe evi ile süleymaniye ve notre dame arasındaki fark da bir tür farkı değil, çap farkı aslında.
dilimde bir tuhaflık
üçü de devletin en üst makamındaydı, üçü de despot olmakla suçlanmıştı, üçüne de hakaret etmek vatan hainliğiyle bir tutuluyordu; fakat asıl tuhafı, üçüncüsü, kendini birinciyle ikincinin melezi/sentezi sanıyordu.
ve üçüncüsünden söz ederken geçmiş zaman kipi kullanmanın acayip bir kafası vardı.
demek devrim gerçekten de dilde başlıyordu.
25.12.14
hayat bilgisi 1 yaşında
hayat bilgisi'ni geçen yıl bu zamanlarda kurduk. kültür endüstrisi - kültür - yaşama kültürü alanlarında, ilginç dersler olsun, ne dediğini bilen insanlar tarafından verilsin bu dersler, katılanlar da hem mesleki bilgi, hem de "bunu bilmeden olmaz" denebilecek kapsamdaki bilgiyi edinebilsinler istedik. bu derslere başlangıçta atölye demedik, "atölye" lafı bana hep makrame çağrıştırıyor çünkü, hala da demiyoruz aslında, ama google'da herkes "sanat tarihi atölyesi," "yazarlık atölyesi" diye arattığı için internetteki metinlerde mecburen geçiriyoruz bu sözcüğü (burada da böylece geçirmiş oldum!).
bu bir yılda toplam beş dönem yaptık. ilk dönem öğrenci sayımız epey azdı, epey moralimiz bozuldu aslında, ama sonra toparlandı, iyi bir iş yaptığımızı, yapmaya değer bir iş yaptığımızı, doğru dürüst yaptığımızı hissetmeye başladık. yayıncılık ve sanat tarihi odaklı bir okul olarak yola çıktık; bu odağı kaybetmedik, ama etrafını epey ördük. 2015'in ilk dönem dersleri arasında kozmoloji, genetik, lacan ve psikanaliz var örneğin. hem fizik, hem ortadoğu tarihi, hem de sihirbazlık dersi alabileceğiniz çok fazla yer yok!
mekanın eli yüzü düzgün, rahat, sıcak bir yer olmasına uğraştık; bu konuda koordinatörümüz edibe buğra en büyük paya sahip kuşkusuz - kahvesi, çayı, tuzlu ve tatlı atıştırmalıklarıyla ders aralarında onun masasının etrafında toplaşıp laflamayı, edibe hanım'ın arşivcilik hikayelerini dinlemeyi hocalar da, öğrenciler de, biz de seviyoruz.
bakalım bu ikinci yıl nasıl geçecek - macera dolu türkiye!
http://hayatbilgisi.co
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













