26.12.15

sanat tarihinde recep tayyip erdoğan - paralel okumalar



bu fotoğraftaki en güzel şey, gözlüklü koruma bence. nereden nereye... (ikincisi caravaggio)




yine müthiş bir tablo. hiçbir bakış çizgisinin kesişmediği, kurmaca acının kurmaca bile olsun ilgi göremediği bir dram sahnesi/ sahnelenmiş bir dram. sinisizmin yeni bir doruğu. (ikincisi jan van hemessen)








24.11.15

yeni toplum fikri: paradan, puldan tüketimden sonrası (post-monetary/ post-consumer society)



şöyle bir toplum üzerinde çalışıyorum:

-haftalık maksimum ücretli çalışma süresi: 20 saat
-haftalık minimum kamu hizmeti süresi (ücretsiz): 20 saat
-kamu hizmeti imkanları yerel yönetimler ve merkezi yönetim tarafından saptanıyor ve duyuruluyor, ama bireyler ne iş yapacaklarına kendileri karar veriyor - bostan görevlisi de olabilirsiniz, yaşlılara da bakabilirsiniz, eğitim de verebilirsiniz.
-maksimum çocuk sayısı: iki kişi başına bir (50 yıl boyunca)
-maksimum ücret saptanmalı, kimse bundan fazla kazanamamalı. mesela ayda 10 bin tl.
-eğitim, sağlık ve barınma ücretsiz
-bütün okul programları yeniden yazılacak
-gereksiz sağlık hizmetleri kaldırılacak
-maksimum barınma alanı kişi başına 40 m2 olacak; bütün barınma ihtiyaçları devlet tarafından karşılanana kadar ödenebilecek maksimum kira: maksimum ücretin dörtte biri
-ekonomik hedef: yılda %5 küçülme - 10 yıl, parasallaşmışlık azaltılacak
-kitap, müzik ve film erişimi: yıllık 240 tl vatandaşlık vergisiyle sınırsız erişim; 18 yaş altı ücretsiz, 18-26 arası %50 indirimli
-kentlerin küçülmesi öncelikli olacak; küçülen kentlerde yerel tarım, bahçecilik ve mandıracılık olanakları geliştirilecek
-enerji tüketimi hedefi: yılda %5 azalma - 10 yıl
-askeri harcamalar: yılda %20 azalma - gittiği yere kadar

(bazılarınıza tanıdık gelecektir tabii)

"yeni demokrasi" adlı çalışmamın devamı olarak okumlayalım lütfen:
http://sefinsalatasi.blogspot.com.tr/2015/01/yeni-demokrasi.html

17.11.15

Siz Kimin Kitaplığından Çalıyorsunuz?



tüyap olayları hatırlattı - emekli olmuş bir hırsızın hikayesi:

“Çalmak” sözcüğünü taşımak zor iş – peşinde sürüklediği bagaj çok ağır çünkü; din, ahlak, felsefe ve hukuk gibi başka ağır sözcükler gerekiyor “çalmak”ı hakkıyla kuşatmaya başlayabilmek için. Bir yaşam pratiği olarak ele alındığındaysa, tıpkı varoluş gibi, dayanılırlığı şüpheli bir hafifliğe bürünebiliyor. Cümle içinde kullanırsam daha kolay anlaşılacak: Ben kitap çaldım.

Bu “iş”e bulaştığımda gençtim; Argos dergisi yeni çıkmaya başlamıştı, güzel dergiydi Argos, pahalıydı ama; alınamayacak kadar değilse de, bedavaya getirildiğinde sevinilecek bir paha. O ilk “alçış” esnasında harcadığım adrenalin, sonraları, kaşarlandıkça, sıfıra yaklaşır sanmıştım, hiç öyle olmadı; dükkandan çıkıp köşeyi dönene ya da kalabalığa karışana kadar duyulan titrek ve gergin heyecan ve ardından gelen rahatlama/efori tadı, çok az rakipli bir kategoride yarışır.

Hızla genişledi kapsama alanım: Argos’un yanısıra Hürriyet Gösteri ve Milliyet Sanat da gitmeye başladı ilkin, ardından da kitaplar, üçer beşer. Hediye edeceğim kitapları bile çalıyordum. Teknik gelişme ve pervasızlık da başat gidiyordu: ceketin-montun içine alelacele saklanılan ya da pantolonun beline sokulan, bavuldan bir gömlek küçük çantalara sokuşturulan kitaplar, bir süre sonra açık açık elde taşındı ve hiçbir şekilde saklanmadan, “güpegündüz”, üstelik kitapçıyla gevezelik ede ede kapıdan geçirildi. Kısa sürede belli başlı dükkanların kör noktalarının, “sote” kitaplarının envanteri çıkmıştı (Cumhuriyet Kitap Kulübünü vurmak öyle kolaydı ki, “acemi sürücü eğitim parkuru” olarak kullanıyorduk, hevesli arkadaşlarımızı oraya salıyorduk önce); pek çok kitaba artık tenezzül bile etmiyordum; pahada ağır olanlar yükte de ağır (ve hacimce büyük) olduğundan bir challenge teşkil ediyordu ve ben artık yalnızca bu kitaplardan haz alıyordum. Kafaya koyduğum matbuat tek başıma kaldıramayacağım boyutlara ulaşınca grup çalışmasına yöneldim (“girişimci ruh” böyle birşey mi?) – two is company, three is a crowd ilkesi uyarınca, şüphe uyandıracak kadar kalabalık olmamaya özen gösteriyorduk. En azından başlarda.

Sonra bir dalak yarılması hasıl oldu elbette. O yazı unutamıyorum: beşi hatun, altı kişilik bir çeteydik ve mütevazı bir çekirge sürüsü gibi talan ediyorduk her yeri, manyetik alarmlar henüz yaygınlaşmamıştı ve şık giyim mağazaları, kotçular, ayakkabıcılar, marketler, kuruyemişçiler savunmasızca kurbanımız oluyordu. Terbiyesizce çalıyorduk. Kitapçılara pek uğramaz olmuştuk artık – ben kendi adıma, yalnız kitap çalmayı meşru addeden entelektüel elitizme karşıydım ve kitap çalmaya karşı bir tepki geliştirmiştim; kitap ucuzdu ayrıca, riske girmeye değmezdi; tezgahtarını abandone ettiğimiz Levi’s dükkanından üç kot pantolon, Lee’den kemer, Mudo’dan ceket-gömlek-kazak, irikıyım bir marketten mükellef bir kahvaltı sofrası donatacak malzeme götürmek varken, kıçıkırık iki kitap için kendimizi yoramazdık. Ama sırf şıklık (daha doğrusu gösteriş) olsun diye, iki avuç dolusu Knorr bulyon yürüttüğümü hatırlıyorum; hırsızlık yaptığıma inanamayan ve bir gösteri talep eden arkadaşlarım vardı yanımda; dükkanın dışında, tedirginlik içinde bekleşmişlerdi – iki dakikanın altında tamamlanmıştı işlem.

Nasıl oluyordu da oluyordu? Meslek sırrı mıdır bilmem, herkes zaten bilirmiş bu numaraları gibi geliyor bana, bu saatten sonra da farketmez herhalde. Öyleyse işte: temel ilke, ortamda “uyaran fazlalığı” yaratmaktı – hepimiz birden raflardaki giysilere, deneme kabinlerine saldırınca, bedenler ve modeller hakkında seri sorular sorunca, dışarıdakiler çaktırmadan veya alenen kabindekilere giysi verince, içeridekilerle dışarıdakiler sürekli yer değiştirince, zavallı tezgahtar(lar)ın yapabileceği fazla birşey kalmıyordu. Ya kabine çantayla giriyor ve arzulanan nesneleri içine tıkıştırıyor, ya da (özellikle kışın) doğrudan üzerimize giyiyorduk. Market düzeninde çalışan yerlerdeyse, “görünürlüğü azaltma”ya yarıyordu kalabalık olmamız: aktif hırsızla satış elemanı arasına girme taktiği. Bazen, dükkanda duran çocuk (ya da kız) neler döndüğünü anlamış ama ya emin olamadığından, ya cesaretsizliğinden, ya da boşvermişliğinden dolayı bize dokunmuyormuş gibi gelirdi bana; bazense, en yakınının ihanetine uğramışçasına, “bu bana yapılır mı?” gözleriyle bakarlar, riyakar sorularımıza cevap vermeyi sürdürürler, çıkarken bizi uğurlarlardı. Bu koyardı işte; sonraları emekli olmaya karar vermemin bir nedeni de bu oldu.

Hiç yakalanmadık mı peki? Ölümsüz olduğumuzu, ama bunun yalnızca ölene kadar süreceğini biliyorduk. İlk uyarı işareti bir gün, sağlıklı beslenmemizi sağlamakla yükümlü kıldığımız markete, iki bavul eşliğinde girdiğimizde geldi, kasiyerler bizi gördüğünde bir koşuşturma oldu ve reyonları dolaşmaya başladığımızda, peşimize iki adam takıldı. Paniğe kapıldık, ama defans çabuk toparlandı, hızla çıktık kendi sahamızdan: ikili gruplar halinde üçe ayrıldık; iki hatundan oluşan gruplar birinci dereceden şüpheli sayıldığı için onlar hiçbir şey “alç”madan kuru gürültü yaptı ve marketten çıktı; bense temiz yüzlü, efendi halli ve erkek olmamın getirdiği avantajı çok hızlı kullanıp üç çeşit peynir, tombul salam, bir kavanoz yeşil zeytin, bir kavanoz fıstık ezmesi ve iki paket hazır çorbayı sırt çantama doldurdum, tıraş bıçağı ve iki paket Orkid’i alışveriş sepetime koydum, kasada parasını verdim ve çıktım. Oraya bir daha girmedik.

Çekirge: bir haftasonuydu, canım sıkılıyordu, yağmur yağıyordu, yeni şarkılara ihtiyacım vardı. İlk Argos’umu kaldırdığım kitapçıya girdim – çok kalabalıktı içerisi, kaset reyonuna üç tezgahtar birden bakıyordu, kimseye görünmeden hareket çekmeye kalkmak delilikti. Parasıyla almaya karar verdim ve her zaman yaptığım gibi reyonun başından başladım, almayı düşünebileceğim kasetleri toplayarak ilerledim, sona geldiğimde de topladıklarımın sayısını ikiye indirecek bir eleme yaptım, vazgeçtiklerimi geri koydum. Kasaya gidecek ve namusumla alıp verecektim. Ama işte şeytan: insanlar para ödeyebilmek için kuyrukta bekliyordu – anlaşılmaz şey. Kasetleri yumuşak bir bilek hareketiyle şemsiyemin içine attım, sol topuğumun üstünde döndüm ve hiç acele etmeden, raflardaki kasetlere bir kez daha bakarak kitapçıdan çıktım. “Beyefendi,” dedi arkamdan bir ses, gülümsemeye çalıştım, “oraya koyduklarınızın parasını vermiş miydiniz?” İki kişiydiler, konuşan çocuk suratıma hiç bakmıyordu. “Hayır,” dedim. “Buyrun kasaya,” dedi karşı kaldırımda bir tanıdığını görüp görmediğinden emin olmaya çalışan insan taklidi yapan çocuk; “Oluyor böyle yanlışlıklar”, dedi diğeri, affeden bir sesle. “Ne yanlışlığı canım,” dedim, kızardığımı biliyordum ama artık gülümsüyordum, “çalıyordum, yakaladınız.” İki yıl boyunca o kitapçının önünden geçmek bile midemin kasılmasına yetti. Bir daha şemsiye kullanmadım, sanırım başka nedenlerden ötürü. O yazdan sonra “çete” dağıldı; ikili-üçlü çalışmalar yaptık zaman zaman, ama arası gittikçe açıldı, yaşlandık belli ki. Bir gün Paris’te küçük bir şarküteride, peynirlerin önünde fazla oyalandığımı dışbükey aynadan gören çığırtkan dükkan sahibi, diğer müşterilere dert yana yana beni kapı önüne koyunca, çalmadan yakalanmış olmanın üzüntüsü çöktü içime fena halde, zaten yıkamıştım eleğimi, uygun bir yere astım.

Bagajlı sözcüklerin evrenine dönersek ve soyutlarsak: en azgın dönemimde bile iki kurala bağlı kıldım kendimi: yalnızca satılığa çıkartılmış şeyler meşru hedeftir; yalnızca satıcı-alıcı ilişkisi dışında bir ilişki söz konusu olmadığında çalınabilir. Tanıdıklarımın dükkanlarından, kütüphanelerden, arkadaş evlerinden çalmadım. Kitap ödünç almamaya çalıştım, aldıklarımı mutlaka geri verdim. Kitaplığıma sulanılmasına çanak tutmadım, evlerine rahatça girip çıkmadığım insanlara kitap vermekten olabildiğince kaçındım. Dolayısıyla ex libris’lerle işim olmadı hiç, “kebikeç”imi içimde taşıdım, ben böcek.

1996

12.11.15

iyi edebiyat eğlendirir mi?



(executive summary: yes.)

iyi edebiyatın sulandırılması, gündelik hale getirilmesi, ağırlığını yitirmesi, ortadan kaybolması gibi bir tehlike sezenler her zaman olmuştur; genellikle de iki ya da üç kuşak önce yazılan (yani kendileri yeni yeni "iyi okur" olmaya başlamışken okudukları) romanların hep daha iyi olduğunu, bugün edebiyatın yozlaştığını söylerler. son yüz elli yılda bu yakınma devam ediyor tabii; dolayısıyla ciddiye alacak olursak artık edebiyat diye bir şeyin kalmadığını kabul etmemiz gerekecek.

ben durumun bu kadar vahim olduğunu düşünmüyorum. bana göre edebiyat (kurguya dayanan edebiyattan söz ediyorum burada) üçe ayrılıyor: 1. eğlencelik edebiyat - tortu bırakmayan, okuyup geçtiğimiz, okuduğumuz sırada var olan ama sonrasında unuttuğumuz kitaplar; bunlar bir yılda yayımlanan kitapların büyük çoğunluğunu oluşturuyor, 2. eğlenceli edebiyat - okurken iyi vakit geçirdiğimiz, aynı zamanda düşündüren, duygulandıran, soru sorduran edebiyat, mesela don quixote, hamlet, calvinolar, tutunamayanlar, godot'yu beklerken, saatleri ayarlama enstitüsü, ulysses; bunların sayısı az, ama yetmeyecek kadar da az değil; 3. okuyucunun canına okuyucu kitaplar - (burada sıkıcılıktan geberen kitapları, yazarı yaşlanınca acılaştığı için okurdan intikam almaya çalışarak yazılmış kitapları saymıyorum tabii) varoluşsal bir mesele olarak karşımıza dikilen, yutmakta zorlandığımız, çiğnedikçe ağzımızda büyüyen, ama sindirirsek bizi sonsuza dek değiştirecek kitaplar - bunlar neyse ki bir okurun ömrü süresince birkaç defa karşısına çıkıyor.

bütün iyi edebiyatın bu sonuncu grup gibi olmasını istemek de, bunu beklemek de anlamsız ve edebiyatın ruhuna aykırı bence. hepsi lazım, hepsinin oranı da böyle iyi.

2.11.15

Türkiye - Önümüzdeki 25 Yıl


Hayırlı sabahlar. Türkiye'nin siyasal tarihinde önemli bir yer tutacak bir seçime tanık olduk. Gördüğümüz şey, tahmin edilmeyen bir siyasal sihirbazlık örneğiydi, kuşku yok. Recep Tayyip Erdoğan, çok riskli ve toplumsal maliyeti çok yüksek bir hamleyle, beş ay gibi bir süre içinde, partisinin oylarını %20'den fazla artırarak tek başına iktidar olmasını sağladı. Sözünü ettiğim maliyetin yüksekliği, bu zaferin ne kadar kritik olduğunun göstergelerinden biri olarak değerlendirilmeli.

Neden bu kadar kritik bir zaferdi bu? AKP'nin iktidardan düşmemesini sağladığı için elbette, ama salt siyasalın çok ötesinde bir anlamı var AKP'nin iktidarda kalmasının. Siyasal olarak AKP %30'un da altına düşebilir, ANAP gibi yok olabilir, ya da tam tersine CHP gibi ölmek bilmeyebilir ve kemikleşmiş bir tabanı elinde tutup gerici bir kuvvete dönüşebilir. Ama bunu tartışmadan önce, AKP'nin sosyolojik/sınıfsal anlamını net bir biçimde görmek gerekiyor.

Türkiye'de burjuvazi, devlet eliyle oluşturulageldi. Cumhuriyet'in 1930'lardan beri yaptığı buydu - ülkenin ve devletin kaynaklarını kullanarak, etnik gerekçelerle yok etmiş olduğu burjuvaziyi, girişimci ve yatırımcıyı yeniden yaratmak. Bunun tüm bilindik yolları kullanıldı - arazi vermek, tesis vermek, vergi indirimi ya da muafiyeti sağlamak, ayrıcalıklarla teşvik etmek, kolluk gücünü kullanmak, doğrudan para vermek vs. 60 yılda, hala ciddi eksikleri olsa da, iyi kötü bir burjuvazinin yaratıldığını söylemek mümkün. AKP, %13 civarına sabitlenmiş bir seçmen kitlesini %50'ye taşırken, yeni bir burjuva kesimi yaratma, ülke kaynaklarının kullanımını ve devlet eliyle yeniden paylaşımını gerçekleştirme projesini benimseyecek ve sahiplenecek bir kitle oluşturmayı başardı. Bu, Türkiye toplumunun önümüzdeki yaklaşık 25 yılını belirleyecek bir başarı oldu. Bu süreci tamamlamak dediğim gibi AKP'ye nasip olabilir, olmayabilir de, ama sürecin adı bu.

Bu süreç, aslında Türkiye'nin geleceğe dair umudunu da canlı tutacak, görünürdeki tek süreç şimdilik. AKP tabanının bugünden yarına, Müslüman burjuvazi konsolide olana kadar ifade özgürlüğüne, hatta özgürlüğün kendisine ve adalete ihtiyacı yok, ama sonunda ihtiyacı olacak. Ne zaman? Varlığını geri dönüşsüz bir biçimde sağlama aldığında. Ne kadar çabuk, o kadar iyi. Tanımı gereği hakkaniyetli, liyakata dayalı, şiddetten arındırılmış bir süreç olmayacak bu, tıpkı laik burjuvazinin konsolide edilişinde olduğu gibi. Bu taban, burjuvalaşma sürecini tamamladığında, burjuvaziyi laik ve Müslüman olarak değil, Burjuvazi olarak görebildiğimizde, özgürlük ve adaletin konsolidasyonunda da önemli bir yol almış olacağız.

Tabii aynı süreci bir Kürt burjuvazisinin yaratılması için de yaşamak zorunda olduğumuzu söylemek gerekir. Bu iki süreç eşzamanlı gerçekleşebilir mi, ardışık mı olur, Kürtler burjuvalaşmadan kalır ya da başka çözümler/çözülmeler mi gündeme gelir, yoksa Kürtler laik burjuvazi - Müslüman burjuvazi hatlarına eklemlenerek mi kendi sınıfsal dönüşümlerini gerçekleştirir, bunu da önümüzdeki 25 yılda göreceğiz.

Siyasal olarak bakıldığında, Erdoğan'ın özel durumunu bir kez daha teyit etmek, önümüzdeki 25 yıldan neler beklenmesi gerektiğini doğru saptamak açısından önemli. Türkiye'de daha önce Özal gibi dönüştürücü liderler oldu, Demirel gibi çok uzun ömürlü liderler oldu, Ecevit gibi kitlelerin romantik ihtiyaçlarına cevap veren liderler oldu, ama Erdoğan bunların hiçbiri değil, ya da hepsinin toplamı gibi; aslında Erdoğan en çok Atatürk'e benziyor. Onun kişiliğinde oluşan lider kültünün etkilerini o yaşarken görüyoruz. Atatürk'ün İnönü ve Bayar'la yaptığını Erdoğan da Davutoğlu'yla ve başkalarıyla yapacak ve kendi kültünün sürekliliğini sağlama almaya çalışacak. Erdoğan öldüğünde onun da hagiografisi yazılacak, aslında olmayan ilkeleri -çünkü o da Atatürk gibi saplantı derecesinde iddialı, ama gerektiğinde pragmatikleşiverebiliyor- saptanıp taşa kazılacak. Daha bugünden, Türkiye'nin yarısına yakını için dokunulmaz bir lider Erdoğan; ölümünden sonra bu dokunulmazlık talebi daha da güçlenecek ve dayatılacak, Atatürk'te olduğu gibi. Ona dokunmaya çalışmanın bedeli, uzun süre artmaya devam edecek.

Ne zamana kadar? Müslüman burjuvazi kendini güvende hissedene kadar. Kazanımlarının elinden alınmayacağına ikna olana kadar. Erdoğan'ı aşmaya ihtiyacı olduğunu anlayana kadar.

O gün geldiğinde ortada bir AKP olabilir de, olmayabilir de. Sınıfsal taleplerin taşıyıcılığını kimin yapacağı o kadar da önemli değil. CHP'nin DP'yi, DP'nin de AP-MHP-MSP'yi doğurması gibi AKP de kendi içinde liberal, muhafazakar ve milliyetçi gruplara ayrışabilir, var olan benzer gruplara eklemlenebilir; ama uzun bir süre, AKP iktidardan düşse bile, bu sınıfın kendi yerini sağlamlaştırmasına, bu sosyal dönüşümün gerektireceği siyasal yansımalara tanık olacağız.

Müslüman burjuvazinin gelişiminde gerçek rekabet ve liyakat koşullarının sağlanması, bu sınıfın varlığını sağlıklı bir biçimde sürdürebilmesi için bir noktada mutlaka gerekli olacak, bütün burjuvaziler için olduğu gibi. Bu da büyük oranda kaliteli eğitimi ve geriye değil bugüne ve geleceğe bakan bir kültür-sanat üretimini mümkün kılarak olacak. Bu noktanın henüz uzağında olduğumuzu söylemek gerek; bu noktanın öncesinde otoriterleşme ve toplumsal dinamiklerin tümünü tek bir merkezden yönetme güdüsünün güçlenmesi -daha önce de yaşadığımız gibi- muhtemel. Konjonktürel gelişmeler bu süreci hızlandırabilir ya da yavaşlatabilir, ama bu burjuvalaşma sürecinin tamamlanması, artık toplumsal barış ve ilerleme için elzem görünüyor.

(fotoğraf: Justin Vela)

25.10.15

oksijen, demiri nasıl ikna eder?



bu sorunun cevabı, toplumsal ve bireysel yaşamlar için önemli - hayat verdiğini sandığımız şeyler sonunda yaşamla bağımızı kesip bizi işlevsizleştirebiliyor, çürütebiliyor.



hikaye nedir, öykü niçindir?



şuraya yazıyorum, lazım oldukça kullanabilirsiniz:

1. türkçede "kısa öykü" diye bir şey yok. "short story"ye biz "öykü" diyoruz. ingilizcede "story" hikaye demek; zavallıların "öykü"ye karşılık gelecek bir terimleri olmadığı için "short story" demek zorunda kalmışlar. bizi bağlamaz.

2. öykünün kısası uzunu olabilir tabii, o zaman "kısa öykü" ya da "uzun öykü" diyebilirsiniz. bu da 1. maddenin sağlaması aslında: "kısa kısa öykü" ya da "uzun kısa öykü" demek ayıptır.

3. "hikaye", anlatılan şeydir, içeriktir, "öykü"yse o anlatılanın yazınsal formudur. yani bir öykü bir hikaye anlatır (anlatmayabilir de, o başka). günlük hayatta "size çok komik bir hikaye anlatacağım" denir, "çok komik bir öykü anlatacağım" denmez. her plağın bir hikayesi vardır, öyküsü yoktur.

4. eskiden yalnızca "hikaye" vardı, "öykü" onun "öztürkçe"si olarak çıktı, evet. ama zaman içinde bu eşteşlik bozuldu, anlam kayması yaşandı, birbiriyle ilişkili ama farklı şeyleri gösterir oldular. bu nedir? dilin evrimidir. dil devrimine karşı koyabilirsiniz, dil evrimine karşı koyamazsınız.

21.10.15

akp ve allah





















şöyle enteresan bir olay oluyor, paylaşmadan edemedim. ismail pelit adını belki duymuşsunuzdur, genç kuşağın en tuhaf yazarlarından biri - kitapları geniş kitaplık'tan, geyikligece'den, raskolun baltası'ndan çıktı. niğde yöresinin mahsulü bir yazar ismail, çok okuyan, okuduğu metinle çok girift ilişki kuran, yazdıklarında da bu tür bir ilişkiyi çağıran bir yazar. bir diğer özelliği de tanıdığım en sıkı, en bilgili müslümanlardan olması. alışılmadık bir müslümanlığı var - onun dindarlığında basmakalıp olan hiçbir şey yok, her şey düşünülmüş, tartılmış, bazen ortodoks, bazen de hiç ortodoks olmayan yorumlara ulaşılmış. ama günsonu aldığınızda, tam anlamıyla kafası açık bir mümin.

bunu şundan anlatıyorum: ismail pelit'in yayımlanmış iki kurgu kitabı "şeytanın sevdiği ayetler" ve "köpekler ve allah" hakkında, "dine hakaret"ten dava açıldı, bir okurun şikayeti üzerine. marmara üniversitesi ilahiyat fakültesi'nden bir profesör bilirkişi atandı, o da bu kitapların "genç okurların kafasını karıştıracağı için sakıncalı" olduğunu belirten bir rapor hazırladı. ilk duruşma şubatta. ismail pelit şimdi uzun bir savunma hazırlıyor - bunun bir kısmı kurgu nedir, karakter/anlatıcı/yazar farkları nelerdir gibi temel edebiyat bilgisi dersi olacak, bir kısmıysa elbette "dine hakaret" olarak gösterilmeye çalışılan şeylerin kuran ve hadisteki, islam teolojisindeki yerini anlatacak.

belki derinleşmekten, farklılıktan ve sahicilikten her zaman korkan bir toplum olduk, ama son on yılda bunun boyutları da kapsamı da genişledi bana kalırsa. dindar geçinen bir iktidarın en büyük darbeyi inanca ve ahlaka indirmiş olması büyük bir ironi kuşkusuz, anlayan için önemli dersler de barındırıyor, ama hiçbir şeyin "som" olamaması, her şeyde "kaplama"nın prim yapması ve bununla yetinilmesi bana çok acı geliyor, gülemiyorum.

türkler ne kadar türk?



milliyetçilik genelde de mantıksız, daha doğrusu efsaneye dayalı bir ruh hali, ama türkler için iyice öyle. ms 11. yüzyılda anadolu'ya gelmeye başlayan türklerden önce burada hititler, urartular, persler, hurriler, ermeniler, rumlar, kimeryalılar, galatyalılar, lidyalılar, likyalılar, frigyalılar, aramlar, süryaniler, kapadokyalılar, kilikyalılar ve kürtler yaşıyordu. bizans imparatorluğu döneminde anadolu'ya batıdan rumlar yoğun bir biçimde getirtildi, doğudaki ermeniler de anadolu içine taşındı. türkler geldiğinde yerli halkın ciddi bir kısmını öldürdü ya da sürdü, ama yine de türklerin oranı genel nüfusun içinde oldukça küçüktü. kültürel açıdan islamlaşma/türkleşme geçerli olmakla birlikte, genetik olarak bakıldığında türklerin yerel genetik havuza karıştığını görüyoruz. osmanlı döneminde yahudilerin gelmesi genetik açıdan çok büyük bir değişiklik yaratmadıysa da, 19. yüzyılda kırım, kafkaslar ve balkanlardan gelen nüfus dalgaları, 20. yüzyıldaysa rum ve ermeni nüfusunun neredeyse sıfırlanması, anadolu'nun genetik yapısında önemli değişikliklere yol açtı.

bugün yapılan dna araştırmalarında türklerin gen yapısının %35'inin kadim anadolu halklarıyla, %38'inin avrupa (yerel rum nüfus ve balkan göçleriyle gelenler) halklarıyla, %18'inin güney asya halklarıyla, %9'ununsa orta asya halklarıyla benzerlik taşıdığını ortaya koyuyor.

yani türküm dediğimizde aslında %10 oranında türküz. hititiz desek, rumuz desek, ermeniyiz, kürdüz desek daha doğru.


bazı kaynaklar:
1. Schurr, Theodore G.; Yardumian, Aram (2011). "Who Are the Anatolian Turks?". Anthropology & Archeology of Eurasia 50 (1): 6–42. doi:10.2753/AAE1061-1959500101.
2. Hodoğlugil, Uğur; Mahley, Robert W. (2012). "Turkish Population Structure and Genetic Ancestry Reveal Relatedness among Eurasian Populations".Annals of Human Genetics 76 (2): 128. doi:10.1111/j.1469-1809.2011.00701.x.PMID 22332727.
3. Rosser, Z; Zerjal, T; Hurles, M; Adojaan, M; Alavantic, D; Amorim, A; Amos, W; Armenteros, M; Arroyo, E; Barbujani, G (2000). "Y-Chromosomal Diversity in Europe is Clinal and Influenced Primarily by Geography, Rather than by Language". The American Journal of Human Genetics 67 (6): 1526.doi:10.1086/316890. PMC 1287948. PMID 11078479.
4. Nasidze, I; Sarkisian, T; Kerimov, A; Stoneking, M (2003). "Testing hypotheses of language replacement in the Caucasus: Evidence from the Y-chromosome".Human genetics 112 (3): 255–61. doi:10.1007/s00439-002-0874-4 (inactive 2015-02-12). PMID 12596050.
5. Cinnioglu, Cengiz; King, Roy; Kivisild, Toomas; Kalfoglu, Ersi; Atasoy, Sevil; Cavalleri, Gianpiero L.; Lillie, Anita S.; Roseman, Charles C.; Lin, Alice A.; Prince, Kristina; Oefner, Peter J.; Shen, Peidong; Semino, Ornella; Cavalli-Sforza, L. Luca; Underhill, Peter A. (2004). "Excavating Y-chromosome haplotype strata in Anatolia". Human Genetics 114 (2): 127.doi:10.1007/s00439-003-1031-4. PMID 14586639.
6. Arnaiz-Villena, A.; Karin, M.; Bendikuze, N.; Gomez-Casado, E.; Moscoso, J.; Silvera, C.; Oguz, F.S.; Sarper Diler, A.; De Pacho, A.; Allende, L.; Guillen, J.; Martinez Laso, J. (2001). "HLA alleles and haplotypes in the Turkish population: Relatedness to Kurds, Armenians and other Mediterraneans". Tissue Antigens 57(4): 308. doi:10.1034/j.1399-0039.2001.057004308.x. PMID 11380939.
7. Wells, R. S.; Yuldasheva, N.; Ruzibakiev, R.; Underhill, P. A.; Evseeva, I.; Blue-Smith, J.; Jin, L.; Su, B.; Pitchappan, R.; Shanmugalakshmi, S.; Balakrishnan, K.; Read, M.; Pearson, N. M.; Zerjal, T.; Webster, M. T.; Zholoshvili, I.; Jamarjashvili, E.; Gambarov, S.; Nikbin, B.; Dostiev, A.; Aknazarov, O.; Zalloua, P.; Tsoy, I.; Kitaev, M.; Mirrakhimov, M.; Chariev, A.; Bodmer, W. F. (2001). "The Eurasian Heartland: A continental perspective on Y-chromosome diversity". Proceedings of the National Academy of Sciences 98 (18): 10244.Bibcode:2001PNAS...9810244W. doi:10.1073/pnas.171305098.JSTOR 3056514. PMC 56946. PMID 11526236.
8. Comas, D.; Schmid, H.; Braeuer, S.; Flaiz, C.; Busquets, A.; Calafell, F.; Bertranpetit, J.; Scheil, H.-G.; Huckenbeck, W.; Efremovska, L.; Schmidt, H. (2004). "Alu insertion polymorphisms in the Balkans and the origins of the Aromuns". Annals of Human Genetics 68 (2): 120. doi:10.1046/j.1529-8817.2003.00080.x.PMID 15008791.
9. Mergen, Hatice; Öner, Reyhan; Öner, Cihan (2004). "Mitochondrial DNA sequence variation in the Anatolian Peninsula (Turkey)" (PDF). Journal of Genetics 83 (1): 39–47. PMID 15240908.
10. Arnaiz-Villena, A.; Gomez-Casado, E.; Martinez-Laso, J. (2002). "Population genetic relationships between Mediterranean populations determined by HLA allele distribution and a historic perspective". Tissue Antigens 60 (2): 111.doi:10.1034/j.1399-0039.2002.600201.x. PMID 12392505.
11. Keyser-Tracqui, Christine; Crubézy, Eric; Ludes, Bertrand (2003). "Nuclear and Mitochondrial DNA Analysis of a 2,000-Year-Old Necropolis in the Egyin Gol Valley of Mongolia". The American Journal of Human Genetics 73 (2): 247.doi:10.1086/377005. PMC 1180365. PMID 12858290.
12. Clisson, I; Keyser, C; Francfort, H. P.; Crubezy, E; Samashev, Z; Ludes, B (2002). "Genetic analysis of human remains from a double inhumation in a frozen kurgan in Kazakhstan (Berel site, Early 3rd Century BC)". International journal of legal medicine 116 (5): 304–8. doi:10.1007/s00414-002-0295-x (inactive 2015-02-12).PMID 12376844.
13. Kim, Kijeong; Brenner, Charles H.; Mair, Victor H.; Lee, Kwang-Ho; Kim, Jae-Hyun; Gelegdorj, Eregzen; Batbold, Natsag; Song, Yi-Chung; Yun, Hyeung-Won; Chang, Eun-Jeong; Lkhagvasuren, Gavaachimed; Bazarragchaa, Munkhtsetseg; Park, Ae-Ja; Lim, Inja; Hong, Yun-Pyo; Kim, Wonyong; Chung, Sang-In; Kim, Dae-Jin; Chung, Yoon-Hee; Kim, Sung-Su; Lee, Won-Bok; Kim, Kyung-Yong (2010). "A western Eurasian male is found in 2000-year-old elite Xiongnu cemetery in Northeast Mongolia". American Journal of Physical Anthropology 142 (3): 429.doi:10.1002/ajpa.21242. PMID 20091844.
14. Xue, Y.; Zerjal, T; Bao, W; Zhu, S; Shu, Q; Xu, J; Du, R; Fu, S; Li, P; Hurles, M. E.; Yang, H; Tyler-Smith, C (2005). "Male Demography in East Asia: A North-South Contrast in Human Population Expansion Times". Genetics 172 (4): 2431–9.doi:10.1534/genetics.105.054270. PMC 1456369. PMID 16489223.
15. Psarras, Sophia-Karin (2003). "Han and Xiongnu: A Reexamination of Cultural and Political Relations (I)". Monumenta Serica 51: 55–236. JSTOR 40727370.
16. Machulla, H.K.G.; Batnasan, D.; Steinborn, F.; Uyar, F.A.; Saruhan-Direskeneli, G.; Oguz, F.S.; Carin, M.N.; Dorak, M.T. (2003). "Genetic affinities among Mongol ethnic groups and their relationship to Turks". Tissue Antigens 61 (4): 292.doi:10.1034/j.1399-0039.2003.00043.x. PMID 12753667.
17. Cinnioglu, Cengiz; King, Roy; Kivisild, Toomas; Kalfoglu, Ersi; Atasoy, Sevil; Cavalleri, Gianpiero L.; Lillie, Anita S.; Roseman, Charles C.; Lin, Alice A.; Prince, Kristina; Oefner, Peter J.; Shen, Peidong; Semino, Ornella; Cavalli-Sforza, L. Luca; Underhill, Peter A. (2004). "Excavating Y-chromosome haplotype strata in Anatolia".Human Genetics 114 (2): 127. doi:10.1007/s00439-003-1031-4.PMID 14586639.
18. Shou, Wei-Hua; Qiao, En-Fa; Wei, Chuan-Yu; Dong, Yong-Li; Tan, Si-Jie; Shi, Hong; Tang, Wen-Ru; Xiao, Chun-Jie (2010). "Y-chromosome distributions among populations in Northwest China identify significant contribution from Central Asian pastoralists and lesser influence of western Eurasians". Journal of Human Genetics55 (5): 314. doi:10.1038/jhg.2010.30. PMID 20414255.
19. Cruciani, Fulvio; La Fratta, Roberta; Torroni, Antonio; Underhill, Peter A.; Scozzari, Rosaria (2006). "Molecular dissection of the Y chromosome haplogroup E-M78 (E3b1a): A posteriori evaluation of a microsatellite-network-based approach through six new biallelic markers". Human Mutation 27 (8): 831. doi:10.1002/humu.9445.PMID 16835895.
20. Gokcumen, Omer (2008). Ethnohistorical and genetic survey of four Central Anatolian settlements (Thesis). University of Pennsylvania.OCLC 857236647.
21. Varzari, Alexander; Stephan, Wolfgang; Stepanov, Vadim; Raicu, Florina; Cojocaru, Radu; Roschin, Yuri; Glavce, Cristiana; Dergachev, Valentin; Spiridonova, Maria; Schmidt, Horst D.; Weiss, Elisabeth (2007). "Population history of the Dniester–Carpathians: Evidence from Alu markers". Journal of Human Genetics 52(4): 308. doi:10.1007/s10038-007-0113-x. PMID 17387576.
22. Di Benedetto, G; Ergüven, A; Stenico, M; Castrì, L; Bertorelle, G; Togan, I; Barbujani, G (2001). "DNA diversity and population admixture in Anatolia". American Journal of Physical Anthropology 115 (2): 144–56. doi:10.1002/ajpa.1064.PMID 11385601.
23. Caner Berkman, Ceren; Togan, İnci (2009). "The Asian contribution to the Turkish population with respect to the Balkans: Y-chromosome perspective". Discrete Applied Mathematics 157 (10): 2341–8. doi:10.1016/j.dam.2008.06.037.
24. Berkman, Ceren (September 2006). Comparative Analyses for the Central Asian Contribution to Anatolian Gene Pool with Reference to Balkans (PDF) (PhD Thesis). Middle East Technical University. p. 98.
25. Çamlıbel, Cansu (December 24, 2009). "Turks, Armenians share similar genes, say scientists". Hurriyet Daily News. Retrieved 7 May 2013.
26. Dienekes (May 4, 2011). "A solution to the problem of Indo-Aryan origins (part 2)"
27. http://img6.imageshack.us/img6/7793/fairyprincesspca.png
28. Behar, Doron M.; Yunusbayev, Bayazit; Metspalu, Mait; Metspalu, Ene; Rosset, Saharon; Parik, Jüri; Rootsi, Siiri; Chaubey, Gyaneshwer; Kutuev, Ildus; Yudkovsky, Guennady; Khusnutdinova, Elza K.; Balanovsky, Oleg; Semino, Ornella; Pereira, Luisa; Comas, David; Gurwitz, David; Bonne-Tamir, Batsheva; Parfitt, Tudor; Hammer, Michael F.; Skorecki, Karl; Villems, Richard (2010). "The genome-wide structure of the Jewish people". Nature 466 (7303): 238.Bibcode:2010Natur.466..238B. doi:10.1038/nature09103. PMID 20531471.
29. http://4.bp.blogspot.com/…/RezgY2l49…/s1600/ADMIXTURE_10.png
30. http://www.genomturkiye.com/blog/15-turk-musunuz.html

18.10.15

inadım inat



"inadına barış, inadına hdp".

bunun iyi bir seçim sloganı olduğundan emin değilim. "barış" bir inatlaşma meselesi olabilir mi, çocukça bir talepten mi ibaret? "inadına" demek "her şeye rağmen" demek değil, "yılmadan" demek değil. "seni başkan yaptırmayacağız"ın anlamını da geriye dönük olarak bozuyor bu; o da basit bir inatlaşmanın ayak diremesi haline geliveriyor. "inat"ın bu kadar vurgulanmasında, hdp'nin yansıtmaya çalıştığı olgun ve yapıcı duruşun altını oyan bir şey var.

17.10.15

"perinçek'in hukuk zaferi"



bir "zafer"dir gidiyor. perinçek'le ilgili aihm nezdinde alınan karar konusunda yayın yapan televizyon kanalları ve gazeteler, ifade özgürlüğünü bu kadar çok mu önemsiyor gerçekten? isviçre, "ermeni soykırımı yapılmadı" demeyi yasaklamıştı biliyorsunuz; bence kendi içinde saçma bir yasak, "yahudi soykırımı yapılmadı" demenin bazı ülkelerde yasak olması gibi. perinçek de önce isviçre'de bu yollu konuşmalar yaptı, mahkum olunca aihm'de dava açtı, mahkeme de "ermeni soykırımı yapılmadı demek serbesttir" kararı verdi. tabii hemen ardından medyanın büyük bir bölümü ve akp-mhp-chp bloku, emre kongar'lar filan dahil olmak üzere, bu kararı "ermeni soykırımı olmadı"nın kabul edildiği şeklinde sundu. insaf. ne büyük sahtekarlar olduğunuzu, her fırsatta yeniden kanıtlamazsanız rahat edemiyorsunuz. osmanlı devleti'nin politikaları ve uygulamaları yüzünden yüz binlerce ermeninin öldüğünün inkarı ya da dile getirilmemesi üzerine zafer kurgulama çabası, alçaklığın evrensel tarihindeki haklı yerini çoktan aldı. nafile muzafferler.

13.10.15

burasını ortadoğu yapmak



türkiye'yi yönetmekte olanları sevenler, duygusal bağ kuranlar hala var, az da değiller. ama yönetenlerden ölesiye (öldüresiye) nefret edenlerin sayısı herhalde hiç bu kadar çok olmamıştı. çiviyi çıkaran da bu zaten; demokrasi, bu olmasın diye var hesapta. adına layık bir demokraside halk, yönetenlerden memnun olmayabilir, ama ölmelerini, sürüne sürüne can vermelerini genelde istemez. bunu umursamamak, ülkenin yönetilemez hale gelmesine yol açıyor. "burası ortadoğu, burada böyle şeyler olur" demek de, bumerangın dönüp sizi vuracağını kabul etmenizi gerektiriyor, çünkü ortadoğu'da öyle olur.

"that's all, folks"



sevgili akp'liler:

ülkeye başkan olsun istediğiniz, eşi benzeri görülmemiş liderlik vasıflarına sahip olduğuna inandığınız, kiminiz tarafından "mehdi" yerine konan recep tayyip erdoğan, televizyonun tepesinden inmek bilmeyen, her yarım fırsatı konuşma yapmak için kullanmakta mahir olan recep tayyip erdoğan, 24 saattir çıt çıkarmıyor (ofisinin hazırladığı "terör kötü, kardeşiz, yakalarız" şablonlu basın duyurusunu siz de "çıt"tan saymazsınız herhalde) . türkiye'nin gördüğü en büyük saldırılardan biri, ülkenin başkentinin göbeğinde gerçekleşmişken.

bu konuda kendinize herhangi bir şey sorma ihtiyacı duyuyor musunuz?

bir gün "that's all, folks" yazısıyla çizgi film bittiğinde, en azından bir kısmınızın eli böğründe kalacak diye tahmin ediyorum, bu soruyu size soruyorum. diğerlerinin ellerinin nerede olacağını tahmin etmek güç değil.

5.10.15

korku filmi seti olarak türkiye



recep tayyip erdoğan ne yaptı diye sorduklarında şöyle demek istiyorum: yok edemediğimiz, nasıl yok edeceğimizi bilemediğimiz, o yüzden tavan arasında kilitli tuttuğumuz, varlığını unutmaya çalıştığımız ama geceleri kokusunu hep hissettiğimiz ne kadar zehir varsa hepsini getirip salonun orta yerine boca etti. ilaç dolabındaki panzehirlerin hepsini çöpe attı. salonun kapısını da üstümüze kilitledi. kimimiz çoktan öldü, kimimiz ucubeye dönüştü. bakalım kim nasıl sağ çıkacak.

başkanlık yanılsaması kuralı



çizgi filmlerden öğrendiğimiz bir şey: havada durmayı bir mucize eseri başarmış olsanız bile, düşmekten korktuğunuz an düşersiniz. bildiğimiz gibi buna fizikte presidential fallacy rule ("başkanlık yanılsaması kuralı") deniyor. aşağı bakmamaya ne kadar çalışsanız da sonunda bakıyorsunuz işin kötüsü.

ruh, yazar



"İnsan yazarak ruhunu kurtarabileceğinden asla emin olamaz. Durmadan yazabilir, ruhunu çoktan yitirmiştir oysa."

Italo Calvino, Atalarımız

lüx hayat



Kum Kitabı italik, So What tırnak içinde olacak. Madem lükse girdik...

naiflikten ölüyorduk



trampet çalan izciler kuşağı - 1940'ların sonları. 17-18 yaşındalar, daha da büyük görünüyorlar. bugün 80'li yaşlarını sürdürüyorlar. hayatın eski türk filmi naifliğinde yaşandığı günleri en çok onlar özlüyor herhalde; biz çaktırmadan özenebiliyoruz en fazla.

kraliçenin çağdaş sanatı



Anish Kapoor, Versailles Sarayı'na bu heykeli diktiydi - sanatçının verdiği ad "Dirty Corner" ama "Queen's Vagina" adıyla biliniyor. Kamusal alanda çağdaş sanatı savunanlar - bana bunlarla gelin! Türkiye'de Saray bahçesine böyle heykeller koyabildiğimiz zaman konuşalım.

hayat güzeldir



BKM, bu sözüm sana:

Suriyeli mültecilerin yaşadığı kampta hayat olağan akışında sürmektedir. Yiyecek ve su sıkıntısı, sıcak ve soğuk, kamp yönetiminin iyi polis - kötü polis yaklaşımları, mülteciler arasında zorbalıklar ve dayanışma örnekleri, arka planda Işid'in gizli etkinlikleri vs. Mülteciler, hayatta kalabilmiş oldukları için mutludur, ama kendilerine ve çocuklarına bir gelecek göremedikleri için de mutsuzdur.

Bu ortamda, eskiden Suriye milli takımında futbol oynayan Omar, çocuklardan bir futbol takımı kurmayı düşünür ve bu fikrini adım adım hayata geçirir. Toz toprak içinde topu ıskalaya ıskalaya oynamaya başlayan bu çocuklar türlü fedakarlıklar, komiklikler ve üzüntülerle hızla gelişecek ve bütün engelleri aşıp U-17 dünya şampiyonasına katılmaya hak kazanacaktır.

Hayat Güzeldir. Oscar da öyle.