Cenk
Koyuncu’nun gülümsemesine
Bu noktadan yıllar öncesini görüyoruz önce, sesleri duymuyoruz, yalnızca J.S.
Bach’ın “Erhalte mich”i var kulak zarlarımızda: Küçük bir kız, 9-10 yaşında,
dedeyle evdeler, anne mutfakta kek pişiriyor, dede kızla sıcak-soğuk oynuyor,
küçük bir biblo var elinde, onu odanın bir yerine saklıyor, kız da arıyor,
yaklaşırsa sıcak, uzaklaşırsa soğuk diyor dede. İlk izlediğimiz elde kız
rahatça buluyor bibloyu, sonra yeniden odadan çıkıyor, döndüğünde dede yine
koltuğunda oturuyor. Kız arıyor arıyor, sonunda dedenin üstünü aramaya
başlıyor, elini cebine sokuyor, dede kendi fermuarını açıyor, tutturuyor, elini
de kızın külotuna sokuyor. Anne kek pişirmeye devam ediyor.
***
Hatice’nin temizliğe geldiği günlerden birinde Melike’nin cebi çalıyor – arayan
Hatice’nin kocası Şeref. “Hatice orda mı?” diye soruyor – Hatice son günlerde
garip davranıyormuş, Şeref onun başka bir erkekle ilişkisi olduğundan
kuşkulanıyormuş. Melike çok sinirleniyor, Şeref’i tersleyerek telefonu kapıyor
ve Hatice’ye çıkışıyor, bu tür aile içi şeylere karıştırılmak istemediğini
söylüyor, “O adam buraya gelmeye kalkar mı?” diye soruyor. Hatice gülerek
geçiştiriyor, fakat sonra Melike Hatice’yi ağlaya ağlaya bulaşık yıkarken
buluyor. Hatice anlatıyor: Şeref Hatice’den kuşkulanmaya başlayınca bütün eve
izleme kameraları ve ses alıcıları yerleştirmiş. Şimdi tedavi görüyormuş, bu
sefer de Hatice’nin paraları psikolog ücretine gidiyormuş. İki de çocukları var
öğrenci, Hatice perişan.
Melike’nin tepesi bunları duyunca iyice atıyor, Şeref’e telefon edip onunla
konuşmak istediğini söylüyor ve eve çağırıyor. Melike bu sıralarda pek dengeli
değil – neredeyse hiç uyumuyor, sürekli şövalyelik romanları okuyor, gözleri
biraz deli bakıyor; üstlendiği, teslim tarihi gelmiş tasarım işlerini boşlayalı
epey olmuş.
Şeref gelince Hatice’nin üzerine yürümeye kalkıyor ve işler beklenmedik bir
şekilde çığırından çıkıyor, Şeref’i ölümcül biçimde yaralıyorlar, küçük
tuvalete kilitliyorlar. Yorgun argın kanepeye çöküyorlar. Hatice Şeref’in cep
telefonunu almış, onu kurcalıyor. Telefonda bazı fotoğraflar ve videolar
buluyor: küçük kızların fotoğrafları, masum denemeyecek tuhaflıkta fotoğraflar,
bazı erkek çocuk fotoğrafları keza, bir de bir video, küçük çocukların
birbirlerine cinsel görünümlü şeyler yapması, komutları veren bir dış ses, bir
erkek. Hatice kuduruyor, ama Melike sinir krizi geçiriyor gerçek anlamda,
katılıyor. Konuşamaz oluyor. Acayip bir ağlama. Gidip odasına kilitliyor
kendini. Daha sonra, sakinleştiğinde, çıkıp anlatıyor Hatice’ye, dedesini.
Hatice paramparça oluyor, dili tutulmuş gibi; Melike’ye sarılıyor, hüngür
hüngür ağlıyorlar yeniden. Melike annesini arıyor, yıllardır izi yok adamın
çünkü, aile görüşmüyor dedeyle; annesine dedenin nerede olduğunu soruyor ama
kadın söylemiyor, tersliyor, kapıyor telefonu, anlamıyor Melike’nin ne halde
olduğunu. “Ne diyor Gönül Teyze?” diye soruyor Hatice. “Ne diyecek allahaşkına,
bilmiyor musun Gönül Teyzeni?” diyor Melike tükürür gibi. “Bulacağım ben bu
herifi, amına koyacağım,” diye ekliyor sonra, Hatice “Ben de,” diyor. Asıl onun
kararlılığı gözümüzü alıyor.
Televizyonda CNNTürk, yeni bir kadın cinayeti haberi veriyor – liseli bir kızın
evden kaçması, kocası ve akrabaları tarafından izinin sürülmesi, öldürülerek
kuyuya atılması. Melike’nin dudakları titriyor, “Hadi çıkalım şu evden,” diyor,
çıkıyorlar, sahile iniyorlar. Ne yapacaklarını konuşuyorlar – Melike Şeref’in
cesedini gece alıp arabayla bir yere götürüp gömmekten yana; Hatice o gece
çıkamayacağını, çocukların durumunu ayarlaması gerektiğini, akşama eltilerinin
geleceğini, işlerin karıştığını anlatıyor. Operasyonu ertesi gün yapmaya karar
veriyorlar. Melike o gece evde kalamayacağını söylüyor haliyle, sevgilisinde
kalabilir, ama bir süredir araları limoni, ayrıca Şeref’e yaptıklarını
öğrenirse ne yapacağı belli olmaz, polise bile gidebilir, “Öyle de şerefsizdir,”
diyor Melike. Bir erkeğe ihtiyaçları olmayacağı belli. Melike o gece başının
çaresine bakacak. Gülmeden ayrılıyorlar.
Melike gece bir barda tek başına takılıyor, pek iyi görünmüyor açıkçası. Bir
süre sonra yakışıklıca bir adam geliyor yanına; Melike’den 10 yaş kadar büyük,
düzgün birine benziyor. Yanına oturmak için izin istiyor, gülümseyerek
konuşuyor. Melike ona uzun uzun bakıyor – tanıyacakmış gibi, ama çıkaramıyor.
Adının Levent olduğunu söylüyor adam, iş için Antalya’dan gelmiş. Bayağı
içiyorlar, Melike sarhoş oluyor fena halde. Adam “Gidelim buradan,” diyor, “Gidelim,”
diyor Melike. Adam önce bir tuvalete gitmek için kalkıyor. Telefonu ve sigara
paketi masada. Telefonu çalıyor o sırada, Melike ışığını görünce bakıyor,
arayanın adını görüyor – Şenol Yerlikaya.
Adamla Melike adamın arabasında gidiyor. Bir sokakta duruyorlar, dışarıda
in-cin top oynuyor, karanlık. Melike’nin “ne oluyoruz” demesine kalmadan adam
kızın üstüne çullanıyor. Saçlarından tutup kafasını torpidoya vura vura
bayıltıyor Melike’yi, ayakkabılarını, pantolonunu çıkarıyor, tecavüz edip yarı
çıplak arabadan atıyor ve basıp gidiyor.
Gençten iki adamın yaklaştığını görüyoruz, Melike’yi görüyorlar o halde sokakta
yatarken, “Oha karıya bak” diyorlar birbirlerine, çöküyorlar başına,
bacaklarını kıçını ellemeye başlıyorlar, halleniyorlar, ama ellerine kan
bulaşınca bir duraklıyorlar, o sırada bir şangırtı – pencerelerden birinde bir
teyze, şişe atmış bunlara, avazı çıktığı kadar bağırıyor. İkili tırsıp
ikiliyor.
Teyzenin evi. Komşusu kadınla birlikte Melike’yi içeri almışlar, kanepeye
yatırmışlar, altına pijama giydirmişler.
Sabah. Melike korkunç bir baş ağrısıyla ve alnı şişmiş olarak kendine gelince
teyze kahvaltı hazırlamak istiyor ama Melike öğürmeye başlayınca demli çayda
karar kılıyorlar. Melike yavaş yavaş geceyi hatırlamaya başlıyor. Telefon çalıp
duruyor ama açmıyor, sonunda yekten telefonu kapıyor.
Melike teyzelere teşekkür faslının ardından eve dönüyor, yolda Hatice’yi
arıyor, o da geliyor. Dışarıda buluşup eve giriyorlar – Melike cesetten
tırsıyor çünkü. Ama Şeref’in cesedi ortada yok. Anlam veremiyorlar, ama hemen
gitmeleri gerektiği açık. Melike adamı bulmaya kararlı, ama sadece adını
biliyor. Sonra gelen telefonu hatırlıyor. “Şenol Yerlikaya” diye Google’a
girince karşısına üç kişi çıkıyor, ikisinin şirket telefonuna ulaşıyor. İlki
karavana, ikincisini arıyor. “Dün gece Levent Bey’i aramıştınız, o sırada
bakamamıştı, kolyesini bende unutmuş, telefonu cevap vermiyor, acaba başka
nasıl ulaşabilirim kendisine diye sizi aradım,” diyor Melike cilveli bir sesle.
Şenol diyor ki ben Levent diye kimseyi aramadım. Antalyalı hani? diye soruyor
Melike. Tanımıyorum, diyor Şenol ve kapamak üzere. Melike tarif ediyor. “Haa,
Mithat’ı diyorsun sen,” diyor Şenol, “İzmir’in en büyük orospu çocuğu avukatı
Mithat Yurdatapan’ı diyorsun.”
Melike’nin arabasına biniyorlar. “Nereye?” diye soruyor Hatice, “İzmir’e,”
diyor Melike, “yolda anlatırım.” Soğukkanlı bir delilik içinde görüyoruz onu.
Hatice daha aklı başında görünüyor, ama süreçte en acımasız cinayetlerden
bazılarını o işleyecek. Eskihisar’dan feribota biniyorlar. Topçular’a
yaklaşırken feribotta bir hareketlenme ve bağırış-çağırış oluyor, adamın biri
karısını tartaklıyor, “Yürü lan arabaya!” diye ite kaka aşağı götürüyor. Melike
ve Hatice çok sinirleniyor, ama feribot da yanaşmak üzere, arabaya iniyorlar.
Çıkışta adamı arabasını biraz kenara çekmiş, kadını döverken görüyorlar –
Melike ani bir frenle durduruyor arabayı, iniyorlar, müdahale ediyorlar. Adam
arabadan iniyor, ikisini de birer yumrukta yere seriyor, tekmeliyor da, sonra
arabaya atlayıp gidiyor. Kimse de bir şey yapmıyor.
Bayağı yamulmuşlar. Melike’de süngüsü düşmüş bir hal var, İstanbul’a dönmeye
teşne, ama Hatice sinir küpü olmuş, bilenmiş. Adamın plakasını da ezberlemiş o
arada. Trafik Şube’de FETÖ’cülerden boşalan kadrolardan birine yerleşip
başkomiser olmuş eniştesini arıyor. Orhangazi’de ekip adamı çeviriyor.
Bizimkiler Emniyet’e geliyor. Adamın karısı orada bekleşiyor, bunları görünce
ürküyor, polisler de Melike’yle Hatice’yi goygoylamaya çalışıyor. Komiser
yardımcısı kadın, gelip onları bir güzel haşlıyor, Melike ve Hatice’yi
götürüyor. Adamı nezarethaneden çıkarıyor, kamerası bozuk bir odaya götürüyor,
Melike’yle Hatice de oraya geliyor. Hatice adamı fena benzetiyor, kadının
verdiği copla. Melike de iki tane çakıyor sonunda, havaya giriyor. Kan revan
içinde kalıyor adam. Bizimkiler çıkıyor.
İzmir’e geliyorlar. Melike internetten Mithat’ın ofisini buluyor, kapısına
dayanıyorlar, Mithat şehir dışındaymış, sonraki gün gelecekmiş.
İki kadın otele yerleşiyor. Sonra çıkıp kendilerine üst-baş alıyorlar – Melike,
Hatice’nin türbanına biraz takılacak gibi oluyor, sonra saçmaladığını fark edip
daha şık bir türban aldırıyor. İzmir’de takılıyorlar.
Ertesi gün Melike yeniden arıyor Mithat’ı, toplantıda olduğunu öğreniyor. Gidip
ofisin önünde beklemeye başlıyorlar. Akşam saatlerinde çıkıyor Mithat.
Karşısında Melike’yi görünce önce afallıyor, hatta biraz tırsıyor, ama Melike
cilveli, “tadı damağımda kaldı” pozunda. Mithat fena halde yiyor bunu.
Evine gidiyorlar. Melike ve Hatice bu arada sürekli mesajlaşıyor. Gecenin
ilerleyen saatlerinde iş yatağa varıyor. Yatak odasına girdiklerinde Melike duvardaki
resmi görünce eli ayağı boşalıyor. “Bunun burada ne işi var?” diyor, “Eski
karımdan kalma, atamadım,” diyor Mithat. “Sen İpek’in kocası mısın?” diyor
Melike şaşkınlıkla. Mithat da şaşırıyor. İpek Melike’nin lisedeki en sevgili
arkadaşıymış meğer, okul bitmeden bir adamdan hamile kalmış, kızı okuldan
almışlar, adamla evlendirmişler. O adam da Mithat’mış. Birkaç yıl sonra
boşanmışlar, İpek taşralı bir iş adamının imam nikahlı karısı olmuş. Niye
boşanmışlar? Mithat başka birisine aşık olmuş, ama bu İpek’in suçuymuş,
ilgisizliğine, Mithat’ı kendine yanaştırmamasına dair bir şeyler anlatıyor.
Melike’nin adama duyduğu nefret üçe katlanmış durumda. Öfkesinden yerinde
duramıyor.
Kapı çalıyor – gelen Hatice. Melike o sırada karambolden yararlanıp mutfaktan
ekmek ve et bıçağı almış gelmiş. Mithat’la İpek konusunda yüzleşiyor Melike,
yeni kocasının Çorum’da Boğazkale’deki Kybele Otel’in sahibi olduğunu, oteli
birlikte işlettiklerini öğreniyorlar. Mithat’ın ağzını ve ayaklarını bağlayıp
ellerini ve dilini kesiyorlar. Salonun yanındaki kütüphanede Mithat’ın gerçek
olamaz gibi görünen, bir Tarantino filminden fırlamışa benzeyen bir silah
koleksiyonu varmış, iki çantaya doldurup çıkıyorlar. Gecenin bir saati, hedef
Çorum, daha doğrusu Boğazkale.
Kula çıkışında benzincideler, arabanın önüne arkasına iki araba dayanıyor,
bunların çıkışını engelliyor. Hatice arabada, Melike para ödemeye gitmiş.
Döndüğünde adamların köpekbalığı gibi arabanın etrafında dönendiğini görüyor.
Melike’ye zorla kapıyı açtırmaya kalkışacak gibi oluyorlar ama Melike zaten
dünden hazırmış gibi cilve yapıyor bunlara, Hatice şaşırıyor önce, sonra jetonu
düşüyor. Ağaçlığa gidelim ben battaniye getireyim diyor Melike. Hatice ve
adamlar önden gidiyor, bir tanesi Melike’nin yanında kalıyor. Melike bagajdan
tüfeği çekip herifi vuruyor. Hatice’nin yanındakiler silah sesi ve
arkadaşlarının çığlığını duyunca “nooluyo lan” diye geri geliyor ama tabii
ihtimal de vermiyorlar. Hepsini yere seriyor Melike – biraz beceriksizce
yapıyor bunu, bacak, karın, kol, neresi gelirse. Benzincinin çalışanları
tırsmış, ışıkları kapamışlar, dükkanın arka tarafına sığınmışlar. İki kadın
arabaya binip gidiyor. Yolda kendi tacize uğrama deneyimlerini, arkadaşlarının
ve ailedeki kadınların yaşadıklarını anlatıyorlar birbirlerine. Hatice’nin
komşusu, tecavüzcüsüyle evlendirilmiş, kaçmış, bulmuşlar, kocasının abileri ve
babası da tecavüz etmiş bunun üzerine. Melike dedesinin hikayesini bölük pörçük
anlatıyor. Yıllarca sürmüş.
Uşak’a gelmeden yol kenarında bir yerde arabayı sota görünen bir kenara çekip
uyuyorlar.
Sabah camları tıklatılıyor – iki trafik polisi. Genç ve sırnaşıklar – “buralarda
böyle yol kenarında uyuyan güzeller bulunmaz” sırnaşıklığı. Bizimkiler tam
dellenecek gibiyken polisleri merkezden çağırıyorlar, bilmeden canları
kurtulmuş oluyor. Belki Melike’yle Hatice’nin afyonu patlamış olsaydı, polisler
ölmüş olacaktı. Fakat anlıyorlar ki en azından arabanın plakasında arama yok
henüz. Seviniyorlar.
Şehir merkezlerinden kaçınarak, yolu uzatarak gidiyorlar.
Bir kasabaya gelince kahvaltı edecek yer arıyorlar. Bir kahve görüyorlar, bir
bakıyorlar ki burası kadınlar kahvesi, içeride tek bir erkek yok. Nefis çay
var, sıcak gözleme var. Adamları Soma’ya yolluyorlarmış termik santrale.
Kadınlar epey sert, küfürlü konuşmalar, hırslı okey oyunları, laf atmalar
filan. Bizimkilerin çok hoşuna gidiyor, “buraya yerleşsek” diyorlar. Ama görev
onları bekliyor, yola devam.
Seyitgazi. Arabayı birden durduruyor Melike yine, yolda bir oğlan – 13-14
yaşlarında, arkasında da çarşaflı kadınlar – ablası, annesi, teyzesi, annanesi.
Çıkıp kadınlara bas bas bağırmaya başlıyor Melike, Hatice arabada kalıyor – “Bu
çocukları yarrak gibi yetiştiriyorsunuz, büyüyünce gelip kafamıza sıçıyorlar
sizin yüzünüzden, bu ne biçim yürümek, bacak kadar çocuğun üç adım arkasında,
utanmıyor musunuz, koca insanlarsınız…” Kadınlar paniğe kapılıp telaş içinde
kaçmaya çalışıyor – Melike peşlerinden gidiyor, saydırmaya da devam ediyor. Bir
evin kapısında oturmuş bir grup kadının önünden geçiyorlar, kadınlar Melike’yi
durduruyor, “sen ne diyon?” “erkeğimize laf mı diyon?” İş itiş kakışa dönüyor,
Melike bunların hakkından gelecek gibi görünürken işin rengi değişiyor,
indiriyorlar, üstüne çullanıyorlar, durum kötü, o sırada Hatice geliyor, acayip
dövüyor hepsini, Matrix’teki Trinity gibi. İçlerinden biri kaçıyor, ama Melike
biraz peşinden koşup nişan alıyor ve bir atışta vuruyor – sanki “sniper”
mübarek. Bu işte hızlı -hatta biraz fazla hızlı- bir şekilde ustalaşıyorlar.
Koşarak arabaya dönüyorlar, insanlar sokağa çıkmış, bağırış çağırış, kadınlar
pencere kenarlarından bakıyor, birtakım adamlar bunların önünü kesmeye
çalışıyor ama bir-ikisini eziyorlar, bir-ikisini vuruyorlar pompalı tüfekle.
Melike gaza basarken Hatice geriye ateş ediyor. Seyitgazi’den çıkıyorlar.
M’nin telefonu ötüp duruyor – arayan sevgilisi Tankut. Açmıyor.
Eskişehir yolunda arabayı saklıyorlar, silah çantalarını alıp otostop
çekiyorlar. Telefon çalmaya devam ediyor. Hatice’nin de telefonu ötmeye
başlıyor bu sırada – onu da Şeref arıyor. Haydaa. Açmıyorlar.
Bir araba duruyor sonunda – altmışlarında, saçları boyalı, parmağında taşlı
yüzüklü, kaytan bıyıklı, hafif sakallı, biraz göbekli bir amca, Dario Moreno’yu
andırıyor. Melike öne oturuyor, Hatice arkaya. Az sonra “Şurada biraz durabilir
miyiz?” diyor Hatice, adam “Elbette hanımefendi,” diyerek kenara çekiyor,
Hatice onu arabadan indiriyor, bagaja girmesini istiyor elinde tabancayla, adam
ağlamaya başlıyor, “Niye böyle yapıyorsunuz hanımefendi, istirham edeceğim,
niye bagaja giriyorum,” diyor, eliyle “Hadi gir gir” işareti yapıyor H, “Kızım
ne yaptım ben size, sizin babanız yaşındayım,” derken Hatice “baba” lafını
duyduğu anda tetiğe basıyor, “Yapmışsındır,” diyor alçak sesle. Bagajı kapıyor,
yola devam.
Bir büfeden tost alırken televizyondaki haberlere takılıyor Melike – terk
ettikleri arabasını bulmuşlar, peşlerindeler, çember daralıyor.
Gecenin bir yarısı Boğazkale’ye varıyorlar. Hititlerin başkenti Hattuşaş
burası, bereket tanrıçası Kybele’nin memleketi. İpek Kybele Otel’de, kocası
otelin sahibi. Otele giriyorlar, resepsiyonda uyuklayan bir oğlan var,
resepsiyonun karşısındaki televizyonda haberler açık ama sessizde; oda
muhabbeti yaparken İpek geliyor. Melike’yi tanımıyor, ama Melike kadına
kilitleniyor. Kim olduğunu söyleyince İpek ağlamaya başlıyor, birbirlerine
sarılıyorlar. İpek toparlanıyor sonunda, “Aç mısınız?” diyor Hatice’yi de dahil
ederek, oğlana çantaları aldırıyor, oğlan çantaların ağırlığına şaşırıyor,
sızlana sızlana iki kadının odalarına götürüyor. Kadınlar mutfağa geçiyor, İpek
yiyecek bir şeyler hazırlıyor. Her şey unutulmuş gibi oluyor o mutfakta, neşe,
mutluluk, sevgi havası. “Ne işiniz var burada?” diye soruyor İpek, “Geziyorduk
uğradık,” gibisinden geçiştirme bir cevap veriyor Hatice, Melike de ek
yapmıyor. Bu sırada oğlan resepsiyona dönmüş, otelin köpeğine mama koymak için
dışarı çıkıyor, köpeği Melike’nin arabasının dibinde görüyor. Bakmaya
gittiğinde bagajdan bir şey damladığını görüyor, ama karanlıkta benzin sanıyor,
“Sakın la dur, benzin o, geberecen,” diyor köpeğe, çekiştiriyor, köpek hiç
ayrılmak istemiyor. Mutfağa gidiyor oğlan, bagajdan benzin damladığını
söylüyor, Melike paniğe kapılacakken Hatice sakin bir şekilde kalkıyor, “Ben
hallederim, bir göstersene bana nerede,” diyerek oğlanı alıp dışarı çıkıyor.
Mutfaktan çıkarken bir şiş sakladığını görüyoruz kolunun içine. İpek’le Melike
konuşmaya dalmış – eski günleri, İpek’in neler çektiğini, Melike’nin onu ne
kadar özlediğini anlatıyorlar birbirlerine. Hatice geri geliyor az sonra,
sakin. Oğlan yok.
Melike kendi hayatını hararetli hararetli anlatırken birden donakalıyor gözü
kapıya kayınca – eşikte duran adam, İpek’in kocası, Melike’nin onyıllardır
görmediği dedesi Zekai Bey. Melike’yi görünce ona büyük bir pişmanlıkla, içten
bir sevgiyle sarılıyor. Samimi olduğunu anlıyoruz. Zekai Bey kanser hastası
olduğunu anlatıyor, oteli zar zor götürüyor, İpek olmasa çoktan kapanırmış,
aslında pek ömrü kalmamış. Son günlerinde Melike’yi görmek onu inanılmaz mutlu
etmiş belli ki. İpek Hatice’yi alıyor, “Gel sana biraz oteli gezdireyim,”
diyor, dedeyle torunu yalnız bırakıyorlar.
Zekai Bey bir rakı koyuyor kendine, dipliyor, bir tane daha koyuyor, bir tane
de Melike’ye koyup karşısına oturuyor. Dökülüyor. Adamcağızı bu kadar perişan
görmek Melike’ye de dokunuyor, o da ağlıyor Zekai Bey’le, birbirlerine
sarılıyorlar – Melike’nin sonunda çocukluk travmasının çözüldüğünü, hesabı
kapattığını, artık normale döneceğini düşündüğümüz anda cebinden bir tabanca
çıkarıp Zekai Bey’i yere yatırıyor, bir bıçak kapıyor, adamın pantolonunu
indirip taşaklarını kesiyor ve ağzına tıkıyor, koli bandıyla da ağzını
bağlıyor.
Zekai Bey’in ağzı bağlı olsa da o sessizlikte iniltileri yine de duyuluyor.
İpek koşarak geliyor, Hatice arkadan. Kocasını kanlar içinde görünce sinir
krizi geçiriyor – meğerse çok seviyormuş adamı. Melike’nin üzerine yürüyor,
eline geçirdiği ne varsa onunla vurmaya çalışıyor. “Ambülans çağırın!” diye
bağırıp duruyor. Melike ve Hatice mutlu bir yorgunlukla yere oturuyor, biz
sahneyi yükselerek izliyoruz. O sırada içerisi ışığa boğuluyor, helikopter sesi
gümbür gümbür – çevreniz sarıldı sahnesi. Melike ve Hatice bakışıyor,
kaderlerine razılar artık.
Don Quijote anı: Meğer Melike yeldeğirmenlerine saldırdığını zannederken asıl
durum çok başkaymış. Gelen polis değil ambülans; helikopter değil bir
motosikletli – bu da resepsiyondaki oğlan çıkıyor. Tekrardan sahneye dönüyoruz,
Zekai Bey yerde ama kanlar içinde filan değil, İpek ağlıyor ama sinir krizi
filan geçirmiyor. Zekai Bey kalp krizi geçirmiş, durum ciddi, hemen hastaneye
götürülüyor, İpek de gidiyor. Hatice’nin telefonu çalıyor, açıyor bu sefer,
Şeref şaşkın, açılmasını beklemiyor çünkü. Onlar konuşurken Melike’nin de
telefonu çalıyor, o da açıp Tankut’la konuşuyor. Neler olduğunu anlatıyor, ama
başından beri olanları değil de onlara biraz benzeyen çok daha sıradan
olayları. Anlıyoruz ki Melike ve Hatice gerçekten bir dizi macera yaşıyor ve
birtakım erkekleri cezalandırıyor, ama bunları Melike’nin beyni bir bin katarak
yaşamış, tıpkı Don Quijote gibi. Dedenin kaldığı yeri Melike’ye annesi en başta
söylemiş zaten, aşırı rastlantılar hep hayaliymiş. Range Rover’a bindiklerini
görmüşüz ama aslında Nissan Micra’ymış araba; Şeref’i öldürmemişler,
yaralamamışlar bile; Tankut onu bir-iki gün sonra merak içinde Melike’nin evine
gidince küçük tuvalette kilitli bulmuş.
Ertesi gün: Tankut ve Şeref otele geliyor birlikte. Birbirlerini bulduktan
sonra beraberce iki kadını bulmak için yola koyulmuşlar ama belli ki çok
allahlık adamlar ikisi de. Bu iki adamın hali, kadınların kanlı gerginliğine
karşı komik bir tezat oluşturuyor hemen. Melike’yle Hatice’yi İstanbul’a
götürmek istiyorlar haliyle ama onlar kararlarını vermiş - “Biz burada
kalıyoruz.” Vazgeçirmeye çalışıyorlar, ama başaramıyorlar – çok ısrar edince
Hatice ve Melike onları düpedüz tartaklıyor. Adamları yolluyorlar sonunda.
Otelde üç kadın. “Boğazkale’nin Üç Kadını” gibi hafif mitolojik bir halleri
var. Otelin terasında baş başa kalıyorlar. İlk defa bir dinginlik ve sessizlik
oluyor. Güneş Hattuşaş’ın üzerinde batıyor.
Hissettiğimiz kadarıyla, Melike hep İpek’e aşıkmış, hatta belki lisedeyken bir
şeyler de olmuş olabilir tam yaşanmadan; bu yaşanmamışlık o efsaneyi büyütmüş
de büyütmüş, İpek’in başına gelen evlilik hadisesi de hep Melike’nin vicdanını
yaralı tutmuş. Lakin yolun sonunda, İpek’e kavuştuktan sonra, kafasında
büyüttüğü şeyin de tıpkı bu yolda yaşadığı şeyler gibi bir hayal olduğunu
anlıyor (zaten İpek’te de bunun karşılığı olmadığını, bir arkadaşlık bağı
olduğunu görüyor), asıl yanı başında duranı görmemesine neden olan bir hayal. O
zaman işte Hatice’yi görüyor gerçekten görmesi gerektiği gibi.
***
Baştaki sahneyi yeniden görüyoruz, sesli bu kez. Sonuna geldiğimizde içeriden
bir kadın sesleniyor, “Hatice, mutfağa gelsene kızım!” Kız çocuğu dedenin
gözlerine bakıp mutfağa koşuyor. “Bana şurdan bir tabak versene, ellerim yağlı,”
diyor Gönül Teyze.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
adınızın görünmesini istiyorsanız ama google hesabınız yoksa lütfen yorumunuzun sonuna adınızı ekleyin.