27.9.19

Hırsız ile Yakamoz

Babası ölmek üzereydi ve çilekli tart sayıklıyordu. Bunun ne olduğunu pek bilemiyordu Yakamoz, hiç çilek ya da tart yememişti, ama babasının anlattıklarından, canının çok güzel, tatlı, soğuk, ıslak, kıtır kıtır ve yumuşak birşeyi çektiğini anlamıştı. “Jöleli bisküi gibi mi?” diye sorduğunda, depremden beri eski günlerin hayaliyle yaşayan ve bıkıp usanmadan anılarını anlatan babası, her zamanki gibi iç çekip suskunlaştı. Yakamoz babasının yüzünü karanlıkta seçemiyordu, ama buna alışıktı – mum kullanmaları çok gerekmedikçe yasaktı; yaşlı adamın gözlerinde biriken yaşları göremiyordu, ama hala gür olan saçlarını okşamak için elini uzattığında başparmağının kenarıyla hissettiği ıslaklık, genç kızı birden çok üzdü; hayatta başka hiçbir şey yapamayacak olsa bile babasının bu isteğini yerine getirmek zorunda olduğuna karar verdi. Işık Gözcüsünün hesaplarına göre 16-17 yaşındaki bu solgun yüzlü, zayıf bedenli kız, arkadaşlarına göre oldukça güçlüydü, bu da ona, yapmayı düşünmeye başladığı şeyin altından kalkabileceğine dair bir güven veriyordu.

Babasına çilekli tartın nerede bulunduğunu sorduğunda “Pastanede,” yanıtını aldı, pastanenin ne olduğunu sorduğundaysa buranın çilekli tart satan bir yer olduğunu öğrendi. Bu bilgiyi alan Yakamoz, babasının uykuya dalmasını beklemeye başladı, bir yandan da gözünde babasının o güne kadar anlattıklarını canlandırmaya, dışarı çıktığında ne yapması, nereye gitmesi gerektiğini belirlemeye çalışıyordu. Babası Yakamoz’un dışarı çıkmasına öteden beri taraftardı, ama Konsey babasını, kızının vesayetini devralmakla tehdit ettiğinden beri bu konuda konuşmayı bırakmıştı. Yakamoz’dan birkaç yaş büyük olan ve dışarısını hayal meyal anımsayan Kaya Abisi de babasıyla ciddi ciddi tartışır, dışarıda düşmanların ve ölümün beklediğini, iyice hazırlanmadan çıkmanın intihar demek olacağını, onları ölüme terk edenlerin karşısına tüm silahlarıyla dikilebilecekleri güne kadar beklemeleri gerektiğini söylerdi. Babasının bazı arkadaşlarıysa dışarı çıkılmasına tümden karşıydı – dar ve basık kovuklarda gerçekleştirilen Konsey toplantılarının en gözde tartışmasıydı bu, üstelik o aralar iyice alevlenmişti, çünkü yaklaşık yirmi yıl önceki bir depremle yerle bir olmuş ve çevresi kapatılarak sonraki kuşaklara ibret olsun diye doğal anıt-milli park haline getirilmiş bu şehrin yıkıntılarının içinde yaşayan topluluğun yiyecek stokları tehlikeli bir düzeye inmişti.

Zamanında o kadar yoğun bir yerleşim merkeziydi ki burası, depremin ardından neredeyse yekpare bir yıkıntıya dönüşmüştü yapılar; iki gün süren arama-kurtarma çalışmalarından sonra bastıran kar fırtınası ve keskin soğuk, çökmüş şehri iki hafta boyunca kar altına gömmüş, içeridekilerin yaşamlarından umut kesilince de “park” fikri ortaya atılmıştı. Yıkıntıların çökme tehlikesi olduğundan bu alana girilemiyor, ancak etrafında dolaşılabiliyordu. İçeride kalanların birbirini bulması, ölülerini gömmesi ve yeni bir yaşam biçimi kurması üç yıl sürmüştü; izleyen yıllarla birlikte farklı bir kültür de serpilmeye başlamıştı. İlk başta konserve gıdalarla ve haplarla beslenen yıkıntı halkı, zamanla fare, karga, böcek gibi hayvanları özel gözcüler aracılığıyla avlamaya, yosun ve mantar yetiştirmeye de yönelmişti, ama konservelerin iyice azalması ciddi bir tehdit oluşturuyor ve bir önlem alınmasını zorunlu kılıyordu. Şahinler grubu daha fazla zaman istiyordu; Konseyde ağırlıkları olmasından yararlanarak karneyle dağıtılan yiyecek paylarını iyice kısmışlar ve topluluğun tüm olanaklarını savaş hazırlıkları için seferber etmişlerdi. Güvercinler grubu, baskıcı ve yalıtımcı siyasal kültürlerine eklenen bu yeni unsuru eleştirmeye çalışıyorsa da, bu davranışları yurtsevmezlik olarak algılanıyordu.

Bu nedenle Yakamoz, dışarıya çok gizli bir şekilde çıkması gerektiğini, yaptığı şey Konseyin kulağına giderse başının büyük belaya gireceğini biliyordu; yıkıntılarda yaşayan insanların dışarıya çıkması kesinlikle yasak olduğu gibi, dışarıdan da içeriye hiçbir şeyin, hatta ışığın bile girmemesi için bütün delikler ilk fırsatta kapatılmıştı, Konseyin ilk icraatlarından biriydi bu.

Surlarda bir gediğin açıldığını görmek için yirmi yıl geçmesini beklemek gerekecekti. Yakamoz babasının başucunda plan yaparken birden yukarıda bir tıkırtı duydu. İlk başta her zamanki gibi karnı aç bir farenin ya da kapanını arayan bir karganın sesi sandı bunu, ama tıkırtı giderek arttı, arttı, kovuklarının içine toz dolmaya başladı. Tam Yakamoz kalkıp ne olduğunu görmek için mum yakacakken içerisi aydınlanıverdi. Işık gözüne girince Yakamoz çığlığı bastı; dışarıda da birinin bağırarak yuvarlandığını duydu; ışık içeri düştü. Az sonra ışığın sahibi, yeni açılan deliğin ağzında belirdi. Bir erkekti bu, genç bir erkek; iki taraf da şaşkınlık ve heyecan içindeydi. Adam orada birinin olup olmadığını sorunca Yakamoz terslenerek olumlu yanıt verdi, ama o da adamın dışarıdan mı geldiğini sormayı akıl edebildi ancak. Adam yanıt vermek yerine içeri atladı ve yerde duran el lambasını alıp kovuğun içini taradı, Yakamoz’u ve bütün bu patırtıya uyanmayan babasını gördü. Yakamoz genç adamdan ışığı söndürmesini istedi, aydınlıktan şikayet ederek. Oraya define aramak için gizlice gelmiş olan genç, el lambasını söndürdü bunun üzerine. Yakamoz hemen çilekli tartın ne olduğunu bilip bilmediğini sordu; define avcısı çilekli pastayı biliyordu. Pastanenin ne olduğundansa elbette haberi vardı. Yakamoz bunun üzerine ondan, babasına çilekli tart getirmesini, babasının çok hasta olduğunu söyledi. Define avcısı, Yakamoz’un yüzünü yeniden görmeyi çok istiyordu, sesi onu çok etkilemişti. El lambasını tavana tutarak kısa bir süre için yaktı – bu yüze aşık olduğunu hissediyordu. Onun için yapmaya hazır olacağı şeylerin listesi hızla uzuyordu kafasında; çilekli tartın esamesi bile okunmazdı.

Onlar karanlıkta oturmuş konuşurken Kaya Abi ve iki güvenlik görevlisi girdi içeri – gözcüler birinin yıkıntılara doğru yaklaştığını ve içeri girmeye çalıştığını bildirmişti. Böyle birinin istihbarat açısından değerinin büyük olduğu açıktı; kendini define avcısı olarak tanımlayan ama onlara göre hırsız olan genç hemen, acil toplantıya çağrılmış olan Konsey üyelerinin önüne çıkarıldı.

Konsey, hırsızın dışarıdaki dünyayla ilgili olarak anlattıklarını büyük bir merak ve dikkatle dinledi. Ardından üyeler saatler süren bir tartışmaya girişti ve oturumun sonunda hırsızın sınırdışı edilmesini oybirliğiyle; toplu olarak dışarı çıkılması projesinden vazgeçilmesine, yiyecek sorununun gerilla taktikleriyle çözülmesine ve dışarıdan gelecek saldırılara karşı yıkıntıların zayıf noktalarının saptanıp güçlendirilmesine oy çokluğuyla karar verdiler. Yıkıntıların olduğu bölgeye izinsiz girmek büyük bir suç sayıldığından ve kimse, bir hırsızın anlatacağı saçma sapan hikayeye inanmayacağından onu bırakmakta bir sakınca görmemişlerdi. Böyle bir suçun cezasını göze alıp yıkıntıların içinde kalmış olabilecek şeyleri bunca yıl sonra talan etmeye çalışmaktan başka bir çaresi olmayan insanlar yetiştiren bir düzenin de, kendi düzenlerinden çok daha zavallı bir halde olduğunu düşünmüşlerdi. Konseyin büyük çoğunluğu, eskiden aşırı bulunan muhafazakarlara hak vermeye başlamıştı.

Hırsız ertesi gece elinde çilekli tart paketiyle geri döndü. Ne var ki bu kez Yakamoz’a ulaşamadı, çünkü önceki gece açtığı deliğin olduğu yerde koca koca beton bloklar vardı artık – ne kadar yıkık da olsa duvar, duvardı. Aşkını kalbine gömmekten başka seçeneği yoktu hırsızın. Paketi de bir karanfil gibi oraya bırakmak aklından geçtiyse de, o kadar para saydığı çilekli tartın tadına bakmak daha cazip geldi. Bir molozun altına sıkışmış pastane paketiyse uzun yıllar orada durdu.

31.7.19

Hariciye'den Gazel - Sevil Yurdakul





Sevil Yurdakul'la bundan on yıl önce tanıştım. Çok hoş, hoşsohbet bir insandı, 1960'lardaki Ankara'yı, Mülkiye'yi, Doğan Avcıoğlu'nu, Doğan Yurdakul'u, Dışişleri'ndeki günlerini çok tatlı anlatırdı. Bana anlattıklarını bir ara yazıya geçirdim, belki bir kitap yaparız diye düşünerek, ama zaman yetmedi, Sevil Hanım aramızdan erken ayrıldı.

Geçen gün bilgisayarımı kurcalarken bu dosya çıktı karşıma, paylaşayım dedim.

***


Hariciye’den Gazel - Sevil Yurdakul

İlk Yıllar
13 Ağustos 1937’de Sivas’ta, Şekip Bey ve Nermin Hanım’ın kızı olarak doğdum. Baba tarafım Timurlenk’le birlikte Sivas’a gelmiş; Rumeli ve Çerkeslerle karışmalar olmuş tabii, Doğan Avcıoğlu’nun tarifine uygun birer “Orta Asya Türkü” sayılmayız pek. Annemse imparatorluk döneminde kaybolmuş ailelerden birinin çocuğu; uzun boylu, yapılı, Giritli. Annemin babası askermiş, oralarda gezerken Giritli anneannemle evlenmiş. Ben anneannemi hep kara kaşlı, meşum bakışlı, bıyıklı, büyücü gibi bir kadın olarak hatırlarım. Bize masallar anlatır, hatta korkuturdu. Roman gibi mektuplar gelirdi ondan, annem işlerini bitirdikten sonra bir kenara çekilip okur, ağlardı, ben de o yüzden hiç sevmezdim anneannemi, elimden gelse yok edecektim o mektupları.

Annem daha iki-üç yaşındayken dedem ölünce anneannem İzmir’de, Kocamustafapaşa’da ikinci kez evlenmiş, bu sefer safkan bir Giritliyle, İsmail Hakkı Serdaroğlu’yla. Hala bankalarda “annenizin genç kızlık soyadı” sorulduğunda “Serdaroğlu” diyorum. İkinci dede Sayıştay’da murakıp, o yüzden ailece Ankara’ya yerleşmişler. Adamcağız annemle teyzemi büyütmüş; annemi öğretmen yapmışlar - Ankara Kız Lisesi’nden sonra Adana Kız Muallim Mektebi’ne, sonra da Bolu Kız Muallim Mektebi’ne gitmiş, Atatürk’ü görmüş. Öğretmen olmuş, tayini Kandıra’ya çıkmış, babam da orada kaymakammış o sırada, tanışıp aşık olmuşlar birbirlerine.

Kandıra’daki büyük ailelerden Erimlerle ve Turan Güneş’in ailesiyle biz çok uzun zamanlar yakın olduk, ama babam öldükten sonra ilişkilerimiz biraz zayıfladı. Annemle babam ilk tanıştığı dönemde, onların birlikteliği konusunda çok yardımcı olmuşlar, çünkü baba tarafım, Sivaslı, eşraftan bir ailenin kızı olur diye düşünüyormuş. 1936’da evlenmişler, ben 1937’de doğdum. Doğacağım anlaşılınca annemle babam Sivas’a gitmişler, aileler arasında barışma vesilesi olmuşum. Nüfus cüzdanımda yine de Kandıra yazar. Yurtdışında görevli olduğum sıralarda Türkiye’yi pek de iyi bilmeyen polis şefleri, Kandıra’yı Türkiye’nin başkenti sanırdı.

Okul Yılları
İlköğretim yıllarım babam nedeniyle kasabalarda geçti – Aydın Bozdoğan, Zonguldak Bartın. 1950’de Nihat Erim kabinesi babamı seçimlerden hemen önce Kocaeli valisi yaptı, 40 yaşlarındaydı babam; ailenin bütün oğlanları valilik, kaymakamlık yapmış zaten. 1950’de iktidar değişince memurlar hallaç pamuğu gibi atıldı, babam da Muş’a sürüldü. İzmit’ten çok memnunmuşlar halbuki, sosyal hayat oldukça canlıymış; Gölcük’te Baransel Paşa balolar düzenlermiş. Muş’a bizi arkamızdan teneke çalarak yollamışlar, CHP’li vali gidiyor diye sevinçten.

Muş
Muş’ta hepimiz, annem babam boğmaca olduk. Kar, soğuk, toprağın altında evler – ama vali konağı muhteşemdi, bütün sosyal aktiviteler de orada yapılırdı. Orta birde nefrit oldum, orada doğru dürüst doktor olarak yalnızca askeri alay doktoru vardı; kitap açarak tedavi etti beni, hiç su içirilmedim, oysa tam aksi yapılırmış. Sebze yemem gerekiyordu, ama sebze yoktu Muş’ta, çevre köylerden bana lahana getirilirdi.

Dame de Sion
Ortaokulda çok az çocuk vardı, beni İstanbul’a, Dame de Sion’a yolladılar. Arnavutköy Kız Koleji'ni istiyordu annem, ama babamın parası yoktu, parayı dedem veriyordu, o da disiplin altında durayım, yaramazlık yapmayayım diye bu okulu seçmiş, yoksa rahibe olayım diye değil tabii.

Dame de Sion’da yatılı okudum; haftasonu da kalırdım, daimi yatılıydım (... leyli). İstanbul’da tek akrabam, Bakırköy’deki teyzemlerdi, onlar da müthiş at yarışı meraklısı bir aileydi, eniştemin atları vardı, benimle ilgilenecek gibi değillerdi, ama yine de arada sırada onlara çıktığım olurdu. Okulda benim gibi kalan, Adanalı ve İzmirli bir grup daha vardı, bir de daha sonra Metin Oktay'la evlenen Oya Sarı. Onlara ailelerinden müthiş paralar gelirdi, ama soeur'ler bize vermezdi paraları, teneffüslerde bir gofret, bir çikolata alacak kadar harçlığımız olur, başka hiçbir ihtiyacımızı kendimiz karşılayamazdık. Hafta içinde hiç dışarı çıkılmazdı, haftasonlarında bizi avluda sıraya dizerler, askeri düzen içinde çıkardık. Ben meşhur Mère Emmanuelle'in öğrencisiydim; Mother Teresa'dan sonraki en kutsal rahibe sayılan bu kadını yıllar sonra Kahire'de görevliyken buldum; cüzamlılarla uğraşıyordu, seksen küsur yaşındaydı ve beni hatırladı, canavar gibiydi hafızası.

Mülkiye Yıllarında Ankara
Okuldan sonra üniversiteye gitmeyi hep düşünüyordum; ama iki yıl hazırlık, dört yıl da lise okuduğumuz için, düz liselilerin yanında abla gibi kalıyorduk, üç yaş büyük başlıyorduk; üniversiteye devam eden çok olmazdı. 1956’da, yani mezun olacağımız yıl, Paris’te NATO nezdinde büyükelçi olan Fatin Rüştü Zorlu, politikaya atılmak üzere merkeze döndü; onun da benim yaşımda, Sevin adında bir kızı vardı, son sınıfta bizim sınıfa getirilmişti; babaannesi Taksim’deki ünlü Miramar apartmanında otururdu, bazı haftasonları onlara giderdim. Sevin yaramaz, şirin bir çocuktu, bizim sınıfa gelince çok mutlu oldum, çok iyi anlaştık, çok iyi arkadaş olduk. Ben üniversiteye gitmeye karar verince Sevin’le birlikte iki kız daha benim peşime takıldı, Edibe Mat ve Samuray Bartu; Siyasal Bilgiler’in sınavına girdik. Ben başka hiçbir üniversite düşünmüyordum, çünkü hariciyeci olmak istiyordum.

Sınavlar İstanbul Üniversitesi’nde, hukuk fakültesinin amfilerinde yapılıyordu. Yüzlerce oğlan arasında, rahibe mektebinden çıkmış kızlar olarak biz vardık, epey bir takazaya alındık. Oğlanlardan birisi “Benim ailem tarihçi,” dedi; bize tarihten kopya vereceğini söyleyince hepimiz onun peşine düştük, Yağmur Atsız’mış meğer; ne söylediyse yazdık ve az daha çakıyorduk, “biliyorum” dediklerini hep yanlış biliyormuş. Yardımına karşılık biz de ona dil sınavında yardım ettik. Haydarpaşa Lisesi’nden çocuklar vardı, onlara da kopya verirken yakalandım, "Çık dışarı!" dediler, böylece tek güvendiğim yabancı dil sınavından da sıfır almış oldum. Çok üzüldüm üniversiteye giremeyeceğim diye; "Bu üçünün dünyadan haberi yok, girecekler; ben hep bunu istediğim halde giremeyeceğim," diyordum. Ama sonra, Ankara Siyasal’da listeler asıldığında benim de yedekte olduğum anlaşıldı. Asil listede olanlardan bazıları başka okulları tercih edince bana sıra geldi, okula başladık çok şükür. Dördümüzün Mülkiye’ye girmesi neredeyse bir devrimdi, çünkü okulda zaten çok az kız çocuğu vardı.

Bu arada Muş’ta valilik yapan babam Ağrı Karaköse’ye sürüldü, canına tak etti ve istifa etmeye karar verdi.

Ankara’da yine yatılı okumaya başladım, Ulus’taki Yardımsevenler Kız Talebe Yurdu’nda kalıyordum. Birinci sınıfta çok keyifliydik, voleybol oynuyorduk, kantine gidiyorduk; diğer kızlar daha tutucuydu, oğlanlarla pek yakınlaşmıyorlardı, o yüzden biz çok popülerdik. Bizim senede Hikmet Çetin, Yalçın Küçük, ilk kadın büyükelçi Filiz (...) vardı. Mümtaz Soysal daha asistandı, Bahri Savcı, Ahmet Şükrü Esmer gibi parlak isimler vardı hocalar arasında.

Sevin birinci sınıfta okuldan alındı. 1960 İhtilali’nde babasını kaybettik. İyi bir öğrenci değildim; sınavdan sınava ders çalışıyordum, derslere girmiyordum, süslenip püslenip çeşitli işlerde çalışıyordum. Amcam Daniş Yurdakul, Ulus gazetesinin yönetim kurulundaydı, orada bana iş buldu, çeviriler yapıyordum; babamdan da biraz para geliyordu. Okula gitmektense işe gitmek daha iyi geliyordu, zaten sınıftaki çocuklar küçüktü. Hariciye köşkünde balolara, partilere gitmek çok daha eğlenceliydi; ev partileri de olurdu, Ankara’da düzgün bir evi olanlar parti verirdi.

O yaz Sivas’a gittiğimde babam kalp krizi geçirdi. Ben tek dersten, muhasebeden ikmale kalmıştım. Mülkiye’de “üssü mizan” diye birşey vardı, 7 ortalama tutturmanız gerekiyordu, tutturamazsanız, altında kalan derslerden sınava girmeniz isteniyordu. Ben okulun kurallarından o kadar bihaberdim ki, kendimi lisede sanıyordum; bir rapor gönderirim diye düşündüm, Eylül’de sınava gitmem, sonra okul açıldığında girerim, o zamana kadar da babamın yanında kalırım. Ekim’de okula gittiğimde sınıfta kaldığımı öğrendim tabii. Muhasebe hocamız Mazhar Hiçşaşmaz çok ürkütücü bir tipti, çok sertti. Ben adama gidip “Efendim ben ikmal imtihanına giremedim, raporluydum, beni yeniden sınava alır mısınız?" dediğimde adam sandalyeden düşüyordu.

Dolayısıyla birinci sınıfı iki defa okumak zorunda kaldım. Bu sefer sınıf arkadaşlarım benden dört yaş küçüktü, iyice çekilmez oldu, artık hiç devam etmek istemedim. Orada burada çalıştım, ama bir daha bir kazaya uğramadım. Dame de Sion’da ağır bir ezber eğitimi aldığımız için, Mülkiye’yi bitirmem hiç zor olmadı, “bekçinin vazife ve salahiyetleri” türü şeyler bana gazete haberi gibi geldi. 1961’de mezun olup Hariciye’nin sınavına hazırlanmaya başladım.

Babamın Ölümü
Ben inançlı biri değilim, ama galiba kader ya da kötü şans diye birşey var. 1961 uğursuz bir yıl oldu; babam vefat etti, beni Dışişleri’ne alacağına güvendiğim Fatin Bey Yassıada’yı boyladı. Fatin Bey çok hoş, çok charm’ı olan biriydi, yakışıklıydı, r’leri biraz yuvarlayarak konuşurdu; ayrıca çok liberal bir adamdı ve Dışişleri’ne kızların girmesini istiyordu.

Babam o dönemde MBK’ya başvurup yeniden memuriyete dönmek istemişti; istifa ettiğinde Koç’tan acentelik almıştı, ama ticareti beceremedi, çok sıkıldı. Dükkanda yalnız olduğu zamanlar bir müşteri gelirse, “Bak oğlum beşinci rafta, kendin al,” derdi. Koskoca devletin valisine bu işler ona ağır geldi. Hastalanması ve kalp krizi geçirmesi de bundan oldu bence. Politika yüzünden, elli yaşında kaybettik babamı.

O ölmeden önce ailem hep birlikte Ankara’ya gelmişti. Babam CHP’li olmasına rağmen Yassıada duruşmaları yüzünden müthiş infial içindeydi, inanamıyordu, İnönü’nün idamlara engel olacağını düşünüyordu. Radyonun başından kalkmadan haberleri dinlerdi. Evde hasta yatıyordu, biz de idamları gizledik, ama sokaktaki seslerden, çevrede konuşulanlardan filan durumu anladı.

DPT
Babamı da kaybettikten sonra ben çalışma hayatına ciddi bir şekilde atılmak zorunda kaldım, çünkü ihtiyacımız vardı. Dışişleri’nin sınavı yılda bir, bazen de iki kez açılırdı. İlk açılacak sınava hazırlanırken bir yandan da, galiba Nihat Erim’in vesile olmasıyla DPT’de çalışmaya başladım. DPT 27 Mayıs Anayasası uyarınca yeni kurulmuştu; ben o zamanlar 1961 anayasasının bizim anayasaların en iyisi, en liberali olduğunu bilmiyordum tabii, iyi bir öğrenci olmamam bir yana, Jour de France ve Elle gibi magazin dergilerini okuyordum. DPT’de en alt düzeydeydim, sosyal planlamada raportördüm; iktisadi planlama ve koordinasyon vardı, bütün yıldızlar oradaydı: Dünya Bankası’ndan getirtilen Atilla Karaosmanoğlu, Atilla Sönmez, Nejat Erder, Osman Nuri Torun. İsmet İnönü bizzat gelirdi toplantılara, zaten DPT o sıralarda Meclis binasının içindeydi. DPT’dekilerin önemli bir kısmı, İstanbul’da hoca olup da Ankara’da askerliğini yapanlardan oluşuyordu, mesela Derin Deringil.

Yön ve Doğan Avcıoğlu’yla Tanışma
Ben Siyasal’dan tam mezun olacağım sırada Yön çıkmaya başladı. Ne olduğundan haberim bile yoktu; öbür çocuklar fikir kulüpleri kuruyor, seminerler düzenliyordu; Yalçın Küçük hep sınıf birincisi oluyordu; bense sınavdan sınava gelip ortalıkta dolanıyordum. Bir gün, galiba ön bahçedeydim, ders çalışıyordum sınav öncesinde. Sonradan Deniz Baykal’ın eşi olan Olcay benim sınıf arkadaşımdı, o da benimleydi; bir süre sonra Deniz Baykal yanımıza geldi. Hukuk’u bitirip Siyasal’da asistan olmuştu, galiba Siyaset Bilimi’nde.

“Sen Yön’ü okudun mu?” dedi bana.

”Ne yönü?" dedim.

"Aa, herkesin elinde, görmüyor musun? Git şurdan bir Yön al da oku, böyle magazinlerle filan uğraşacağına," dedi. Ben de gittim aldım, 25 kuruşa.

Derginin başında bir bildiri vardı, 1042 aydın tarafından imzalanmıştı, listede yok yoktu; “Toprak işleyenin, su kullananın,” deniyordu. Şaşırdım kaldım; okulda bize Marksizm de, liberalizm de çok yüzeysel öğretildi. Ben Marksizmin temelinin anlatıldığını hatırlamıyorum, Türkkaya Ataöv eleştirisini anlatmıştı. Yön’ü ilk okuduğumda gerçekten sarsıldım; belki diğer çocuklardan farklı olarak Doğu’yu, sefaleti görmüş olduğum için, vali konağından bile olsa.

Dergide Mümtaz Soysal’ın da ismi vardı, Doğan Avcıoğlu’yla dönüşümlü olarak başyazı yazıyordu. Mümtaz Hoca’ya koştum, “Çok etkilendim, ben de birşeyler yapabilir miyim?” dedim. Mümtaz Hoca bıyık altından gülümsedi; ben ne sınıf birincisiyim ne birşey; on punto topluklu ayakkabı giyiyorum, etekler, jüponlar, belimizi sıktırıyoruz kemerle. “Seni Doğan’a yollayayım, yazı işleri müdürü o, belki birşey ayarlar,” dedi.

Yön o sırada Atatürk Bulvarı’nda, Bulvar Palas’ın bitişiğinde bir binadaydı. Bulvarda herkes birbirini tanırdı, gezintiler yapılırdı; Orta Anadolu kenti olmasına karşın Ankara’nın bir hareketliliği vardı. Yön’ün binasını buldum, dergi ikinci ya da üçüncü kattaydı; çıktım, kapıyı çaldım. Hoş, değişik bir hanım açtı kapıyı; Jeanne Seberg ya da Mia Farrow gibi, a la brosse kesilmiş, kısacık, sapsarı saçlı, tombulca, güzel yüzlü, mavi gözlü biri. O yılların çok ünlü gazetecilerinden Nimet Arzık’mış.

“Kimi istiyorsunuz çocuğum?” diye sordu.

”Yön dergisinde çalışmak istiyorum, Mümtaz Hoca yolladı,” dedim.

Nimet Hanım içeri seslendi. Ben gitmeden önce “Doğan bununla ilgilenmez,” gibisinden konuşmalar olmuştu, canım sıkılmıştı; okulda hep şımartılıyorduk, balolarda hep el üstünde tutuluyorduk, genç hariciye memurlarıyla çıkıyorduk, şimdi bu Doğan Avcıoğlu niye benim yüzüme bile bakmayacakmış diye düşünüyordum.

Doğan Avcıoğlu geldi; gayet nazik bir insanla karşılaştım, ama kocaman bir adamdı benim için - Doğan Avcıoğlu o sırada 35 yaşında, ben 23. Saçları kısacıktı, dudağının kenarında bir sigara, üstünde de koyu renk bir kostüm vardı, pantolon, kravat, beyaz gömlek. O zamanlar bizim hariciyedeki çocuklar kadife pantolon, deri ceket, süveter, mont giyerdi; Avcıoğlu’nun kıyafeti de bana büyük adam kıyafeti gibi gelmişti.

Fransızcamın olduğunu öğrenince bazı dergi ve gazeteler verdi, yazıları işaretledi, çevirip getirmemi istedi; Sophia Lauren’in, Gina Lollobrigida’nın kitlelerin afyonu olduğunu, onların şaşalı hayatlarının halkları oyalamak için kullanıldığını anlatan, yarı magazin yazılardı bunlar. Ben adamı pek beğenmemiştim, söylenerek yazıları aldım ve gittim, yapayım bitsin, zaten sınavlarım var, bir de bununla mı uğraşacağım diye. Bir daha da Yön’ün semtine uğramaya niyetim yoktu açıkçası.

İlk Randevu
Çevirileri götürdüğüm gün Doğan Avcıoğlu dergide tek başınaydı; getirdiklerime şöyle bir baktı, sonra “Akşam ne yapıyorsunuz?” dedi. Ben şaşırdım, çünkü o zamanlar başbaşa pek çıkılmıyordu, en azından ben hiç çıkmamıştım; hep gruplar halinde bir yerlere gidiliyordu, “yemeğe çıkmak” diye birşey yoktu. Ama Avcıoğlu da otoritesi olan biriydi, güldüğünde gözleri çizgi haline geliyor, yakışıklı oluyordu; “Çıkmam,” diyemedim.

“Ben sizi eve bırakayım, siz hazırlanın, ben de oralarda oyalanırım,” dedi.

Bahçelievler’de, halamın evinde oturuyorduk o sırada, büyük kardeşim Uğur Mumcu’yla sınıf arkadaşıydı, diğerleri deneme lisesine gidiyordu, bir de annem vardı. Annemin bütün ümidi bendim, ailenin reisi gibi görüyordu beni; yurtdışında yaşayacağız, oğulları yabancı okullarda okuyacak diye düşünüyordu.

Annem kimlerle çıktığıma kesinlikle karışmazdı, ama bu adamı yadırgar diye düşünüyordum, o yüzden Avcıoğlu’yla yemeğe çıkacağımı ondan gizledim. Hemen giyindim, annem nereye gittiğimi sordu, parti var dedim.

Avcıoğlu arabasıyla gelmişti beni almaya; Bahçeli’de bir Çin lokantası vardı, ilk date’imde Çin lokantasına gittim. Zor bir yemek olmasını bekliyordum; adam daha önce iki kere evlenip boşanmıştı, Türkiye’de rejimi devirmeye çalışıyordu, bu adamla ne konuşacağım diye düşünüyordum kendi kendime.

“Ne yersiniz?" diye sordu masaya oturduğumuzda.

“Ben Çin mutfağını bilmem, siz ısmarlayın," dedim.

Sonra damdan düşer gibi, "Anneniz niye evlenmiyor?" diye soruverdi. Dünya başıma yıkıldı sanki; babam elli yaşındayken yeni ölmüş, annem kırk beş yaşında; bana 90 yaşında bir nene gibi geliyordu, onun yeniden bir erkekle görüşmeye başlaması, sevişmesi, evlenmesi düşünülemez birşey gibi geliyordu bana. Onun da ötesinde, Avcıoğlu’nun bu sorusunu bir tür kendini beğenmişlik, küstahlık olarak görmüştüm. “Ben sana bundan sonraki sorularda gösteririm,” dedim içimden; ukala ukala konuşmaya başladım, flört etmekten söz ettim, insan flört etmeli, evlenmek de neymiş dedim.

Bu arada Doğan Avcıoğlu ciddi içiciydi, bu da benim hiç görmediğim birşeydi. Annemle babam kırk yılın başında karşılıklı otururlar, bizi yatmaya yollarlar, Münir Nurettin’den “Gelse Şuh Meclise”yi koyarlar, mırıldanıp dururlar, birer kadeh rakı içerdi. Biz de vermut, nane likörü gibi şeyler içiyorduk partilerde, Cinzano’nun içine birşeyler konuyordu. Bu adamın önüne şarap gelmesiyle bitmesi bir oluyordu neredeyse.

Avcıoğlu’yla o geceden sonra çıkmayı sürdürdük. Bazı akşamlar birlikte yemek yedikten sonra ben sahiden partiye gidiyordum. Dışişleri’nin bekarları, Ankara’nın güzel kızlarıyla evlerde sürekli dans partileri yapıyordu. Onun dışında Süreyya vardı, seçkin bir gece kulübüydü burası, yabancılar giderdi. Çocuklara sırrımı söylemiştim, beni partiden Doğan Avcıoğlu’na götürürlerdi, evine gider olmuştum artık. Avcıoğlu geceleri de çalışırdı; gece esvabı giyerdi, öyle lalettayin şeylerle oturmazdı.

Dışişleri’ne Giriş
Doğan Avcıoğlu’na Dışişleri sınavlarına gireceğimi söylediğimde, çalıştığım kitaplara baktı, “Bunlarla olmaz, bu ne,” dedi, beni kendi çalıştırmaya başladı. O dönemde beni epey biçimlendirdi, beraberliğimize ve bana daha çok zaman ayırıyordu; evlendikten sonra sabrı kalmayacaktı - acele ediyordu, erken öleceğini biliyor gibiydi. Gözümün önünde yok oluyordu, görüyordum, “Böyle yaşanmaz, bu adam ölecek,” diyordum.

Annem her yaz kardeşlerimi alıp Bakırköy’deki teyzeme gidiyordu; Ankara’daki ev boştu. Benimle kalan üç evlatlığımız vardı, babamlar her köyden bir tane almış, boğaz tokluğuna çalışıp bizimle yaşıyorlardı. Doğan Avcıoğlu’nu ilk kez o yaz bizim eve davet ettim. Çok heyecanlıydım, hemen gittim, taksitle bir buzdolabı aldım, eve buzdolabı ilk öyle geldi. Evli olan evlatlığımıza yemekler pişirttim, rakı aldım.

O yaz bize sık sık geldi Avcıoğlu, ama konu komşu anneme söyleyecek diye ödüm kopuyordu. Birlikte ders çalıştık; Samuelson’un kitabından yararlanıyorduk. Doğan Avcıoğlu zaten tahmin ediyordu gelebilecek soruları, ona göre anlatıyordu, lokma lokma.

Yazılı sınava girdim ve geçtim; sözlüye girmeye hak kazandım. O yıllarda Dışişleri’ne pek kız almıyorlardı, yasal hiçbir engel yoktu oysa. Benden önceki dönemde giren kızlar arasında Gencay Gürün vardı; benimle birlikte Filiz Dinçmen girdi.

Kimse bana sözlüye gitmeden önce, “Üstüne lacivert bir döpiyes giy, düzgün git,” demedi, ben de danteller fistolar, süs püs içinde, makyajlı, kömürden kuyruk gibi göz makyajıyla, Juliet Greco gibi gittim. "Ne geliyor böyle?" demişler; Temel İskit anlatmıştı. Ben farkında değildim, her zaman nasıl giyiniyorsam öyle giyinmiştim, bakanlıktan kız arkadaşım da yoktu ki nasıl giyinildiğini bileyim. Osman Olcay beni görür görmez kalemini kağıdını bıraktı, derhal çıktı dışarıya. “Ay ne oluyor,” dedim ben, kimse de bir açıklama yapmadı.

O sözlülerde insanı çok terletirlerdi, upuzun bir masanın etrafında Siyasal’dan hocalar ve Dışişleri’nin genel müdürleri oturmuş, çapraz soru soruyorlardı, neye uğradığınızı şaşırıyordunuz. Çağdaş Türk bestecilerini sordular bana, Ulvi Cemal Erkin diyeceğime Feridun Cemal Erkin demişim.

“Kızım peki Dışişleri Bakanı kim?” dediler.

”Haa, o dışişleri bakanıydı,” dedim, o kadar şaşkın durumdaydım.

“Cavit Bey kimdir?” diye sordular sonra. İki Cavit tanıyorum, birisi Entellektüel Cavit, Çiçek Pasajı’nda, diğeri de Cavit Oral, tarım bakanı, onu da Süreyya’da gördüğüm için biliyorum. Bedri Gürsoy vardı masada, arkaya doğru çekildi, boğaz kesme işareti yaptı; anladım ki asılmış. Niye asarlar adamı?

“Atatürk’e suikast yaptı,” dedim.

“Ooo, bravo,” dediler. Öyle bir adam varmış, Atatürk’e de suikast düzenlemeye kalkışmış meğer.

Sonunda biri dedi ki, “Yeter artık, oğlanlara bu kadar sormuyorsunuz, bu kadar zor da sormuyorsunuz.” Sınavı kazanmış olarak salondan çıktım.

1962 kışında işe başladım.

Evlenme İzni
Doğan’la “düzeyli arkadaşlığımız” devam ediyordu. Doğan’ın evlenme teklif etmesi zor oldu, uzun sürdü. Biraz da mecburiyetten teklif etti, ben artık dışarıya zor çıkıyordum, annem Doğan’ın tehlikeli bir dergi çıkardığını öğrenmişti, ağlayıp duruyordu. Adamın da içi sıkıldı, böyle uğraşmaktansa evlenmeyi yeğledi, Bursa’ya, ailesine anlatmaya gitti. Ben onun Bursalı olduğunu o zaman öğrendim, bana hep uzaylı bir yaratık gibi geliyordu, hiçbir yere yerleştirememiştim, annesi babası olabileceğini bile düşünmemiştim. Halbuki babası başöğretmen, annesi toprak ağasıydı; anne tarafından Buharalıydı, yedi göbek Orta Asya. Kendi tipi de öyleydi.

Evlenme lafını duyar duymaz Bakanlığa dilekçe verdim; usul öyledir, evlenecek memurlar dilekçe verir, izinle evlenilirdi; yabancı uyruklu olmasın, erkek memurların evleneceği kadınlar Türkiye’yi dışarıda temsil edebilecek nitelikte olsun diye bir araştırma yapılırdı.

Müsteşar Fuat Bayramoğlu beni çağırdı.

“Evlenmek istiyorsunuz ama bu durum mesleğinizle hiç uyuşmuyor, yurtdışına gideceksiniz, dört-beş yıl kalacaksınız, iyice düşündünüz mü, aşık mısınız?" dedi.

“Evet efendim,” dedim kızara bozara.

“Evladım, aşk maşk, bunlar geçici şeyler, “ dedi, “evlilikte aşk aranmaz, dostluk, huzur, güven aranır, hayatta seni temsil edecek biriyle evlenirsin. Ben öğrenciyken deliler gibi Macide Tanır'a aşıktım, küfelik olup kadının evinin önünde yatardım. Ailem istemiyordu. Sonra şimdiki eşim Neslihan Hanım’la evlendim, çok mutlu oldum, bunca yıl bu işin meşakkatini taşıdı.”

İçimden “yaşlı adam, unutmuş,” diye geçirdim.

“Neden geçsin efendim aşk?” dedim,”ikisi bir arada pekala yürüyebilir.”

“Kızım,” dedi, “insan birkaç yıl sonra, ‘kadının bacağı bacağıma değmese, yorganı üstüne çekse de öteye gitse,’ der, unutur, bu hararet sürmez ki.”

Hiç hoşuma gitmedi bu sözler, adamın iyice yaşlanmış olduğuna kesin kanaat getirdim.

Aradan günler, haftalar geçti; dilekçeme bir türlü cevap gelmiyordu, oysa genelde 15 günde gelirdi. Personele inip duruyordum, eli boş dönüyordum. O dönemde Personelin başında Doğan Türkmen diye, çok şeker, görüştüğüm, sevdiğim bir büyükelçi vardı. Karısı Canan arkadaşımdı, Atlı Spor’da ata binmiştik birlikte. Ata binmeyi beceremedim, Cyrano de Bergerac gibi heveslenip heveslenip bıraktığım şeylerden biri oldu, ama bu sayede Rahmi Koç’la tanıştım; bir baloya giderken kavalyem oldu.

Avcıoğlu Ailesiyle Tanışma ve Nikah
Personelden cevap çıkmayınca yıllık iznimi istedim bir hafta; Doğan vazgeçecek diye korkuyordum, kalkmış gitmiş Bursa'ya, beni bekliyor, "Gel burada bir nikah yaparız," demiş. Cesaret bulup, "Annemi de getireyim mi?" diyebilmiştim titrek bir sesle,”Peki annen de gelsin,”demişti. O izin meselesinden de Avcıoğlu’na pek söz etmedim,”istedim de vermediler” demedim.

Annem, kardeşim ve ben, otobüse binip Bursa’ya gittik, garda karşılandık. Doğan’ın ailesi Setbaşı’nda ahşap bir konakta oturuyordu. Annesi kibirli, topuzlu, ağzında ağızlıklı sigarası olan bir kadındı. Gelinlere kayınpederler hoş gelir, benimkisi de sevimli bir adamdı.

Bakanlıktan izin çıkmasını beklememeye karar verdim. Bir yerlerden tanıklar bulundu, nikah kıyıldı, bitti. Annem ağlayıp duruyordu, düğün istiyordu herhalde. Ama Avcıoğlu’nu sevdi, boşandığımızda ben bir ağladıysam o beş ağladı.

Balayı
Benim iznim henüz bitmemişti, biz de sözüm ona balayına çıktık. Doğan’ın bir arabası vardı, adını Jacqueline François koymuş; Fransa’da Science Po’da okurken onu sevmiş herhalde. O arabayla Ege kıyılarına gittik, ben de hayatımda ilk kez Ege’yi görmüş oldum. Zavallı babamla Ege diye gittiğimiz bir Aydın Bozdoğan vardı, deniz yüzü bile görmeden dönmüştük oralardan. Ayvalık’a, Kuşadası’na, Bodrum’a indik – küçük küçük yerler, Rum evleri, in yok cin yok, o kadar güzeldi ki. Bodrum'u görünce ayrıca büyülendim tabii.

Balayımız şöyle cereyan ediyordu: Sabah ben uyandığımda Doğan kalkmış, dünyada bulabildiği ne kadar gazete ve dergi varsa toplamış, okumaya dalmış oluyordu. Kahvaltı sofrasına ben ancak yetişiyordum; usulden bir günaydın diyordu bana; ağzında sigarasıyla, küller ve dumanlar içinde sonsuz bir okuma seansı yapıyor, iki ucundan birden yakılmış mum gibi, durmaksızın çalışıyordu. Yemek düşünmüyordu, simsiyah kahve ve sigara içiyor, arada denize girip çıkıyordu. Deniz, rakı ve balıktan başka sevdiği birşey yoktu; bir de herhalde kadınları seviyordu, dört kez evlendiğine göre.

Bu düzen beni şaşırttı, nereye düştüm, yanlış birşey mi yaptım diye düşünür oldum, belli ki bu böyle gidecekti çünkü, oysa benim hayallerim vardı, Paris’e gidecektim.

Dışişleri’nden Kopuş
Kısa balayımızdan sonra Ankara’ya döndük. Çankaya Basın Sitesi’nde Doğan’ın abisi Hamdi’nin bir dairesi vardı, annem oraya birkaç parça çeyizlik birşeyler koymuştu. Devlet de babamdan dolayı biraz evlenme parası verince, o parayla o zamana göre çok şık, tik ağacından bir yemek odası takımı, bir de karyola aldık, onun yazı masası zaten bekar evinden geldi; yerleştik.

Ben ertesi gün işe gittiğimde aşağıya, Personele çağırdılar beni. On gün önce Doğan Türkmen vardı, bir de baktım ki o gitmiş, yerinde başka bir adam oturuyor, hiç tanımadığım, sert yüzlü birisi.

Akşam’da Doğan’ın eski sevgililerinden Müşerref Hekimoğlu, “Yön dergisinin sahibi Doğan Avcıoğlu, Dışişleri’nden Sevil Yurdakul’la evlendi; bakalım bu evlilik ne kadar sürecek?” gibi birşey yazmış. Gazete kupürünü beyaz bir dosya kağıdına yapıştırmışlar, personel müdürünün önünde duruyor. Adam bana “Bu doğru mu?” dedi; “Evet efendim,” dedim, artık ne diyeyim?

“Peki sizin evlenme izniniz yok dosyanızda?”

“Nasıl olsa çıkar diye düşündüm,” diye kıvırmaya çalıştım, tam Marie-Chantal.

“Öyle şey olur mu; ne demek nasıl olsa çıkar?” diye çıkıştı.

“Herkese çıkıyor,” dedim; tersi tarihte görülmemiş, bana mı rastlayacak?

“Aceleniz neydi?” diye sordu.

“E ya vazgeçerse?” dedim.

“Kızım biz seni müstafi addedeceğiz,” dedi kesin bir sesle.

Kovuluyordum. Çok fena oldum, ama ne yapayım, adamın ayağına mı kapanayım. Ağlaya ağlaya eve geldim, beş karış suratla bir koltuğa oturdum.

“Ne oldu?” diye sordu Doğan, anlattım.

“E ne yani, sanki devam mı edecektin?” dedi; dünyanın en düşük maaşıyla çalışıyordum, merkezdeki maaşlar, postadaki en küçük memur maaşı kadardı.

“Bu izin de neyin nesi ayrıca, izin mi vermediler evlenmene?” diye sordu sonra.

“İzin vermediler değil, ben beklemedim,” dedim. Üç-dört aydır iznin çıkmadığını duyunca bu sefer bozuldu, "Ben neyim ki beni sakıncalı buluyorlar" diye, ama konu kapandı.

İş aramaya başladım; kısa bir süre sonra Haluk Bayülken beni çağırttı; o zamanlar müsteşardı, belli ki dosya önüne gitmiş. Konuyu ona anlattım.

“Kızım bu böyle olmaz,” dedi, “dünyanın bin bir türlü hali var, evlilikler ne kadar gider, ne olur bilinmez. Gerçi benim kırk yıldır devam eden çok iyi bir evliliğim var, ama belli olmaz. Bu meslek öyle kolay bulunacak birşey değil, o kadar sınavdan geçtin. Sen bir dilekçe yaz, istifa etmiş ol, ki sonra geri dönebilesin.”

Çok sevindim, koşa koşa Bulvar Palas'a gittim, Bulvar Palas antetli bir kağıt buldum, evlenme tarihinden bir gün önceki tarihi atarak istifa dilekçemi verdim. Haluk Bayülken’in bu jesti sayesinde 13 yıl sonra Dışişleri’ne geri dönmem mümkün oldu.

Evliliğin İlk Yılları
Ondan sonra kim çok para verirse orada çalışmaya başladım. TOBB’da çalıştım; halden yiyecek alıp eve getirdiğim zamanlar. Yeni Gazete’de magazin çevirileri yapıyordum, Fransız Kültür’de ders veriyordum; Yön için de iki kitap çevirdim. Doğan’sa elinde sigarası, simsiyah kahvesi, teksir kağıtlarına tükenmez kalemlerle yazıp duruyordu.

İşlerimize yardımcı olması için bir oğlan çocuğu tuttuk, bize garsonluk yapıyor, dışarıdaki alışverişimizi hallediyor, Yön’e yazı götürüyordu. Basın Sitesi’nde hemen adımız çıktı tabii,”Vale tuttular, bunlar ne biçim solcu?” diye.

Misyon Sahibi Koca
Avcıoğlu beni çok etkilemişti, böyle varlıklı bir aileden gelen, çok iyi bir eğitim almış, etkileyici biri, neden halkla bu kadar çok uğraşıyordu? Ona o kadar saygı duyuyordum ki, “Doğan” diyemiyordum; “Doğan Bey” de dememek için “Avcıoğlu” diye hitap ettim uzun süre. Aramızda elbette bir eşitlik söz konusu değildi, benim gözümde çok önemli, misyonu olan bir insandı. Çevresinde de büyük saygı uyandırıyordu; bir topluluğa girdiğimiz zaman, hiçbir şey söylemese bile, oturup dinlese bile herşey onun etrafında oluyordu, herkes anlatacağını ona anlatıyordu, doğal bir lider kumaşı vardı onda. Ama faşist olsaydı, dinci olsaydı, ya da diyelim ki futbolcu olsaydı, sırf bir ideali var ve bazı insanlardan saygı görüyor diye aynı saygıyı gösteremezdim, orası da açık. Onun ideali, benim de ideal olarak benimseyebileceğim birşeydi.

O yüzden de evliliğimiz boyunca ona destek olmayı, işini kolaylaştırmayı görev bildim. Bunu nasıl yapacaktım? İdeolojik olarak yapabileceğim pek birşey yoktu, Avcıoğlu kendi doktrinini formüle etmiş biriydi, “Çok önemli bir kontribüsyonda bulundunuz,” derlerdi; o zamanlar çok ciddiye alırdım bu sözleri, şimdi tabii komik geliyor.

Doğan’ın Yön’de yazdığı başyazıları, sıkılarak da olsa okuyordum, ama derginin geri kalan kısmını okumuyordum pek, tarım politikasıymış, endüstrileşmeymiş. O yazıların da çoğu Doğan’ın elinden çıkıyordu. Annesi toprak ağasıyken Doğan’ın toprak reformunu savunması ilginçti tabii, ama çok üzerinde durduğum bir çelişki değildi.

Doğan liseden sonra tutturmuş Türkiye’de okumayacağım diye, zar zor döviz bulup Paris’e yollamışlar savaş yıllarında. Gider gitmez, sürgündeki komünistlerle, Fahri Petek’le filan tanışmış. Turan Güneş’le aynı zamanda oradaymışlar. Fransızca öğrenmiş, çok kısa sürede ekonomi doktorasını vermiş, yazları İngiltere’ye gidip İngilizce öğrenmiş. Türkiye’ye dönüp devrim yapmaya da Paris yıllarında karar vermiş; “Toprak işleyenin, su kullananın”dan girip, “Coca-Cola zehirdir”den çıkacağım, demiş.

Avcıoğlu’nun çağlayanlar gibi gelen isteği ve iradesi karşısında ben kendi kariyer planlarımı gündeme bile getiremiyordum, “Hariciye’de çalışacağım,” demekle “Tapu Dairesi’nde çalışacağım,” arasında bir fark yoktu, bunun için tutturmak bir tür bencillik gibi geliyordu bana, zaten o da öyle görüyordu. Üzülmedim değil, Dışişleri’ne girmek için çok emek vermiştim, tam kaymağını yiyecekken bırakmak zorunda kalmak hoşuma gitmemişti, ama yapılacak, büyütülecek birşey de yoktu.

Sistemimiz, onun bana talimat vermesi, benim de bunu gerçekleştirmem prensibine dayanıyordu: arabayı tamir ettir, muayenesini yaptır, vs. O meşguldü, tarihi misyonu vardı, devrim yapacaktı çünkü. Üç çift ayakkabı alırdım, olanını tutar, diğer ikisini geri götürürdüm. 24 tane beyaz poplin gömleği vardı, yakaları kolalı, nefret ederdim onlardan; ütüye götür getir, kolalattır getir; birer birer yok ettim onları. Dakron diye yeni bir kumaş çıkmıştı, ütü gerektirmiyordu, eksilenlerin yerine onlardan koydum. Evde de artık ceket-kravat oturmadığı için o gömlekleri zaman içinde unuttu. Kayınvalide bizi ilk ziyaret ettiğinde dolabı açıp da o gömlekleri görmeyince hayretler içinde kaldı,”Bu çocuk ne hale gelmiş böyle,” dedi, “süsüne düşkündü, adamı bu kılıkta mı gezdiriyorsun?”

Aramızda sevgi vardı, ama birbirimize bugün gençlerin yaptığı gibi “aşkım” demezdik, “ben sana hayran, sen duvara tırman” bir durumumuz yoktu.

Doğan sabahları çok erken kalkar ve güneş batıncaya kadar çalışırken ben çok zor kalkıyordum, sürünerek işe gidiyordum. Arada öğlen tatillerinde evin eksikleri için koşturuyordum. Gönüllü asker gibiydim; hem ev dönecek, hem adamın işleri yapılacak, ama bu arada kendi koketliğim de sürecek, esvabımı alacağım, güzel olacağım.

Doğan hiç dedikodu yapmazdı, kimse için ağzından tek bir kötü söz çıkmamıştır; o yüzden şimdi çok yadırgıyorum, kime rastlasam, hangi meslekten olursa olsun, kendi mesleğinden birilerini çekiştiriyor hemen. Yediği onca kazığa rağmen, birlikte yola çıktığı insanların hiçbirinin aleyhine konuşmadı.

Sosyal Hayat ve Sofra
Pek bir sosyal hayatımız yoktu. O dönemde Ankara’da sosyal hayat olarak benim alışık olduğum Hariciye partileri vardı; şık giyinilerek gidilen, erkekli kadınlı bu partilerde bol bol dans edilirdi, herkes kendi eşiyle dans edecek diye de birşey yoktu. Flört edilir, zaman aşklar yaşanır, boşananlar olurdu. Onun dışında da, sol çevrelerin kendi eğlenceleri olurdu. TRT mensupları, Sevgiler, Galipler evlerinde ayrı toplantılar düzenler, Ruhi Su’dan Alevi türküleri söyler, hu çeker, sohbet ederlerdi. Bizde ne o, ne öbürü, kupkuru yaşıyoruz! Dans edelim diye tutturmuyordum, ama bari “Çanakkale İçinde” türküsünü söyleyelim istiyordum; bu eğlencelere katılanları da çok kıskanıyordum. O kadar "stil” geçmiş yıllardan sonra bu sönüklük çok gücüme gidiyordu.

Sosyal hayat sıfırdı, ama “sofra” vardı. Akşam oldu mu Doğan kağıdı kalemi bırakır, siyah çerçeveli, kalın camlı gözlüklerini çıkarırdı, çok yorgun olurdu. Annem de ona sofra kurmak için çırpınır, kendi evlatlığını getirirdi, köfteler, dolmalar, mezeler yapılır, rakı açılırdı. Annem kendi kocasını yeni kaybetmişti, Doğan sanki yeni bir koca oldu onun için, çok hürmet etti evin beyi olarak.

Doğan içer, ama hiç sarhoş olmazdı. Bir süre sonra yemek masasını çalışma masası yaptı, öyle bir yayıldı ki sonunda bir tek tabak koyacak yer kaldı. İstanbul’dan da çok gelen oluyordu sofraya: İlhan Selçuk, Çetin Altan, Kemal Tahir... Yön kadrosunda olanların hepsi geliyordu zaten, Selahattin Hilav, Fethi Naci, Mümtaz Soysal filan. Gerçi Mümtaz’la belli bir süre sonra aralarında ihtilaf çıktı, Mümtaz ayrıldı. Abisi Hamdi Avcıoğlu hemen her akşam bizdeydi; Doğan'ın elyazısıyla yazdığı yazıları daktilo eder, matbaaya koştururdu. Bildiği yemekleri yapardı, Doğan ekmek bile kesemezdi, ben de kahve bile yapamazdım, ama Hamdi’nin elinden gelirdi; balık yumurtası getirir, onu ezip çok güzel havyar yapardı, ızgaradan anlardı. Hamdi Doğan’dan iki yaş büyüktü, abisiydi, ama o da Doğan’a hizmet ederdi. Hem abisinden, hem annesinden, hem de kızkardeşinden hizmet gören bir adamın karşısında, benim de başka türlü davranmam düşünülemezdi.

Yolculuk yaptığımızda, İstanbul’a geldiğimizde eğlenirdik; bir iki defa Marmaris’e de gittik. Ben kendi arkadaşlarımla da görüşüyordum, ama Mülkiyeli arkadaşlarımdan kopmuştum tabii. Dame de Sion’lu bazı kızlar vardı, ama en yakın arkadaşım Sevin Zorlu’dan ayrılmak zorunda kalmıştım. Çalıştığım yerlerde edindiğim arkadaşlarım vardı, onlarla birlikte oluyordum. Serpil’le, Suna Hamit’le, Dilek ve Samuray’la hala görüşürüm. Kendi kardeşlerim de bize gelirdi.

Daha çok annemleydim, gençti daha, ruhu da gençti, tiyatrolara filan birlikte giderdik. Oyalansın diye onu Sanatsevenler Kulübü’ne götürüyordum, kulübün başkanı Munis Faik Ozansoy’du, herkes oradaydı; böyle bir kulübü bir daha görmedim. Piknik ve Washington Restaurant vardı. Türk motifleriyle süslenmiş şık bir yerdi Sanatsevenler Kulübü; ferfoje koltuklar, Kütahya çinileri, minderler, kilimler. Yemek ve içki mümkün olduğunca ucuzdu, müzik çalardı. O zamanlar Yıldız Akçan olan Yıldız Kenter, Veysel Öngören, Vasıf Öngören gelirdi, belki Adalet Ağaoğlu’nu da o zamanlardan tanıyorumdur. Doğan böyle yerlere pek gelmezdi; bürosuna giderdi, bazen birlikte dışarıda yemek yerdik, sosyalleşmemiz bu kadardı. Sinemaya ve tiyatroya bile bir-iki defa zorla götürdüm. Bir keresinde “Hiroshima Mon Amour”a, bir başka sefer de Açıkhava Tiyatrosu’nda James Baldwin’in bir oyununa gittik. Engin Cezzar oynuyordu, erkekler arasında geçen gay ilişkileri anlatıyordu, ben hiçbir şey anlamayınca sordum, Doğan da güldü bana niye anlamadım diye. Çantamı orada unuttum çıkarken, ona da çok şaşırdı, insanın çantasını bir yerde bırakmasını aklı almıyordu.

Doğan pek edebiyat okumazdı, elinde hiç roman görmedim, ama çok yazar dostumuz olduğu gibi, Yön’ün sayfalarında da dönemin en iyi yazarlarına yer veriliyordu, ciddi kültür sayfaları hazırlanıyordu.

Devrime Yakınlık
Yön 222 sayı çıktı. O dönemde Sosyalist Kültür Derneği’ni kurdular, onun faaliyetleri vardı ayrıca, konferanslar, seminerler, Deniz Gezmiş gibi öğrencilerle temaslar... Ben Yön’e pek gitmiyordum, çalıştığı yerde rahatsız etmemek için. Karşı binada Aydınlık vardı, Doğu Perinçek, Şahin Alpay, Cengiz Çandar ekibi de oradaydı.

Derginin ilk sermayesini Eyüboğlu ailesi koydu, satıştan biraz para geliyordu, pek reklam geliri yoktu. İlk sayıda 1042 aydının imzasıyla bir bildiri yayımlandı. Kadro’dan sonraki en etkili dergi olarak kabul edildi Yön. Milli demokratik devrime inanıyorlardı, devletçilik lazım, özel sektöre güven olmaz, yavaş ve acılı olur. Avcıoğlu son zamanlarda askerlere yakınlaştı, önce emeklilerle, son muvazzaf subaylarla toplantılar yapılır oldu - Numan Esin, İrfan Solmazer, Osman Köksal vardı önce. Sonra zaten ne yaptığını ben bilmez oldum; Devrim’i de kapattıktan sonra doğrudan eylem üzerine çalışmaya başladı sanırım. Fakat ilginçtir, o dönemde Nihat Erim gelirdi dergiye, bunlarla ilgilenirdi.

Avcıoğlu bir akademi gibi, tek başına çalışıyordu, büyük yük onun üstündeydi, ideolog ve hamal olarak. Başlangıçta birlikte yola çıktığı arkadaşlarının önemli bir bölümü sonradan koptu. Neyse ki Devrim’de biraz daha destek gördü.

İstanbul Günleri
Doğan İstanbul’da bir yer tutmamı istedi. Dragos’ta bir yazlık bulduk; ben çalıştığım için 15 gün kalabiliyordum, o Dragos'u çok sevdi ve çok daha uzun kaldı, yüzüp yazıyordu. Türkiye’nin Düzeni’ni orada yazdı. Bütün bir kış kaldığı oldu kalorifersiz evde. Nihat Erim’in de orada evi vardı; Can Yücel’le çok ahbap oldu. Bütün Dragos bizi seyrediyordu, ne oluyor, bunlar ne yapıyor diye. Dağ taş soldu o dönem, iktidara gelmek üzere gibiydiler. Bankadan para çekmeye gittiğimde ve Avcıoğlu diye imza attığımda banka müdürü gelir, “Doğan Avcıoğlu’nun nesi oluyorsunuz?" diye sorardı. Bir şöhret durumu vardı; sosyeteden davet alıyordu; Vehbi Koç davet etmişti bir keresinde, Boğaz’daki evine gidildi. Doğan’ı tanımak istiyorlardı tabii, ne yapmak istiyor, ne oluyor diye merak ediyorlardı. Başka iş adamları da vardı ilgilenen. İstanbul’daki sosyal hayat çok hoşuma gidiyordu; Kerim Avşar, Esin Avşar, Ayla Algan, Beklan Algan, Boğazda güzel evler tutuyorlardı, yüzüyorduk, içiyorduk; İlhan ve Handan Selçuk’a gidiyorduk.

Bir dönem Ges-İş'te çalıştım, Avcıoğlu dergide “sarı sendika” yazısı yazınca kovuldum; bana kızdı Avcıoğlu,”Böyle asalak gibi evde mi oturacaksın?” diye, bırakmıyordu ki çalışayım! “Asalak” derken kastettiği “topluma asalaklık”tı tabii, eğitimli biri olarak topluma katkıda bulunmaktan, aynı zamanda da bunun karşılığında daha çok para kazanmaktan söz ediyordu. Mülkiye mezunu, dil bilen bir kadının ev işleriyle uğraşması onun gözünde ziyankarlıktı. Onun değerleri bir süre sonra kendi değerlerim haline geldi, duyduğum hayranlıktan dolayı. Şimdi ben de iyi eğitimli, meslek sahibi kızların zengin birer koca bulup evde oturduğunu görünce çok üzülüyorum. Çocuğa dadı bakıyor, parayı koca kazanıyor, peki bunlar ne yapıyor? Gezmek, tozmak, yemek yemek, elbise almak – yine de tüketemezsin bu kadar zamanı.

Bize çocukluğumuzda öğretilen sloganlar da bunda etkili olmuştur herhalde, “yırtık giyme yamalı giy”,”yerli malı kullan” gibi. Memleketin borcu vardır, ailenin borcu vardır, Sümerbank’tan giyinilir, bunda gocunulacak birşey yoktur. Şimdi çocuklarım benle “İkinci Cihan Harbi” diyerek dalga geçiyor! Ben aslan burcuyum, rahatıma düşkünüm, gösterişli yaşamayı severim, iştahlıyım, ama herşey bunun üstüne kurulmaz, bunlar kısıtlanabilir. Bir lokantaya gidildiğinde yiyeceğiniz kadarını ısmarlarsınız; şimdi öyle değil ki, balık gelmeden zaten mezelerle herkes doymuş oluyor. Günü gününe yemek yenip kalanın dökülmesi gibi şeylerden rahatsız oluyorum; biz böyle yetişmedik. Buzdolabı denen birşey var, koyarsın, ertesi gün yersin; yemeyeceksen başkasına verirsin o yer. Çocuklar küçükken bir gün, “Vietnam’da açlıktan ölen insanlar var, siz nasıl tabağınızda yemek bırakırsınız?” dedim, “Al bunları Vietnam’a yolla,” dediler bana.

Çocuklar
Sonra peşpeşe Ahmet ve Murat doğdu, o da benim gayretimle oldu tabii, çocuk isteyen bendim. Sofra, yani yakın çevre bu fikre çok kızdı, kıyamet koptu, “çocuklar adamın ayağına zincir olacak” diye. Ama Doğan çocukları çok sevdi. Tabii biberon vermedi, altlarını değiştirmedi; ben vardım, ona iş bırakmamak için oradaydım, bakıcı da bulduk. Çocuklar çok küçükken 12 Mart geldi, ondan sonra da ayrılıklar, tutuklanmalar başladı.

Ayrıldıktan sonra yazları çocukları yanına aldı; Büyükada’da eski bir köşkün giriş katını almıştı, onlar da oraya giderdi; Doğan herşeyi bırakır, bir ay boyunca onlarla ilgilenirdi. Kulübe götürür, yüzdürürdü. Pinpon masası almıştı. Yedi sekiz yaz birlikte olabildiler. Biz ayrı şehirlerde oturduğumuz için haftasonları çocukları “paket servis” yapma durumunuz da yoktu, şimdi öyle yapılıyor, çok acıyorum çocukların haline. Çocuklara olan sevgisini de çok aleni göstermezdi, ama sıcak, şefkatli bir insandı; duygularını, zekasını, zamanını çok ekonomik kullanmak zorundaydı.

Çocuklarsa babalarının nasıl bir dava peşinde koştuğunu o dönem bilemiyordu tabii, çok küçüktüler.

Boşanma
Doğan’ın başka bir ilişkisi olduğunu öğrenince kafama bazı şeyler dank etmeye başladı. İşini gücünü bırak, ailene ters düş, bir adamın peşinden git, kendine göre bir sürü özveride bulun, çocuklar daha küçük, karşılığı bu mu? Bir gecelik birşey olsa belki görmezden gelinebilir, ama bu? Hiç olmazsa sadakat beklemek yanlış mı? Biz enayi miyiz; aramızda 12 yaş fark var, canı sıkılan kendisine cinsel özgürlük hakkı tanıyorsa, öbürünün de aynı hakkı olur. Dersin ki “Bak ben sıkıldım, başka kızlarla kadınlarla ilgileniyorum, böyle şeyler duyabilirsin, hazır ol;” ben de derim ki “Aaa ben de,” anlaşırız, öyle yürütürüz. Sosyalist evlilik böyle değil mi; ben hala konvansiyonel evliliğin koşulları altında yaşıyordum demek ki.

“Genç bir hanım”la beraberliği olduğunu duyunca Doğan’a sordum; canı sıkıldı, “Ben hesap vermekten hoşlanmıyorum, bu konuyu konuşmak istemiyorum,” dedi. Evet mi, hayır mı, bunun uzatılacak bir yanı yoktu ki? İnsan birlikte yaşamak için imza attığı birine bu kadarını söylemez mi? Hesap sorup da boğazını sıkmıyordum ya. Belli ki kıvırıyordu; zaten bana anlatan insanlar da çok kesin konuşmuştu.

Bunun üzerine boşanmaya karar verdim. Annemin evinde kalıyorduk, onu oradan kovuyor olmak istemedim, zaten annem de bir kalp spazmı geçirmişti, daha fazla üzülmesin diye ben Cinnah’ta bir ev tuttum, yan tarafta Nihat Erim’in evi vardı; “Sen kendi düzenini kurana kadar burada kalabilirsin,” dedim. Zaten annem ona bayılıyordu, gerçi bu olay onu da çok kırmıştı, ama ses çıkarmazdı, çok açık fikirli bir insandı, ne de olsa suyun öbür yanından, Girit’tendi. Doğan istemedi, bavulunu toplayıp Altan Öymen’in evine çıktı. Sanatsevenler Kulübü’nden tanıdığım Hüsamettin Cindoruk’a vekalet verdim, tanıdığım ilk ve belki de tek sağcıydı Fatin Bey’in dışında. Sevdiğim, arkadaşlık edebildiğim, bakıp da “sağcılar çok kötü değilmiş,” diyebileceğim biriydi. Mısır Apartmanı’nda bürosu vardı. Ne var ki araya 12 Mart dönemi girdi, boşanmamız iki yıl gecikti. Ama sonrasında bir celsede boşandık.

Ayrı olduğumuz dönemde Dışişleri’ne dönmek istedim, bir dilekçe de verdim, ama reddedildi. İhsan Sabri Çağlayangil’di bakan, ona da ulaştım, annem gitti konuştu, Daniş Amcamın sınıf arkadaşıymış, ama olmadı.

12 Mart
Doğan’ın askerlerle olan ilişkisinin detayını bilmek istemiyordum, korkaktım, biri götürür sorguya, bir tokat atar, herşeyi anlatırım diye korkuyordum; bilmeyeyim daha iyi diyordum. Hoşuma da gitmiyordu ihtilal meselesi.

12 Martçılarla dirsek temasları vardı, bu konuyu yazdılar da. Muhsin Batur, Faruk Gürler gibi paşalar Yön’ü okur, kendilerine yakın bulurlardı. 9 Mart darbesinin hazırlık döneminde bir yakınlaşma olduğu belliydi. Sonra 9 Mart olmadı, 12 Mart Muhtırası oldu, o dönemde de bunları toplamaya başladılar. Ben hiçbir zaman götürüleceğine inanmadım; yasaları o kadar iyi biliyordu ki, Yön’de ya da Devrim’de çıkan hiçbir yazısı yüzünden 141-142’den yargılanmadı. Nazım Hikmet’in “Kurtuluş Savaşı Destanı”nı ilk Yön bastı; Can Dündar bir belgesel yaptı, lafını bile etmedi.

9 Mart sabahı kapının önü gazeteci doluydu, bir gürültü, bir patırtı. Giriş katındayız, camlara vuruyorlar, su istiyorlar. Ne olduğunu sordum, Nihat Erim'in başbakan olduğunu öğrendim, ona gelmişlerdi. Doğan o arada kalkıp tek başına tatile çıktı, Side’ye gitmiş.

Akşam Altan Öymen geldi, geçerken uğramış gibi; “Televizyonu açsana, isim okuyorlar,” dedi. Televizyon yeni yeni yayına başlamıştı, siyah beyazdı; listeler okunuyor, teslim ol çağrısı yapılıyordu. Ben anladım ki bizimki gidiyor. 30 kişilik bir liste, Doğan’ın adı da sonlarda okundu. Bunu duyunca çok fena oldum; ne yapacak bu adam hapislerde? Rahat bir yatakta yatması lazım, güzel yemekler yemesi lazım, içkisini içmesi lazım... Ama saçımı başımı yolup, ağlayıp zırlayıp Altan’a da belli etmek istemiyordum, boynuz yemişim boşanıyorum zaten. “Üzülme,” diyecek oldu, “Ne üzüleceğim,” dedim, “üzüleceğim tek şey var, o da listenin birinci sırasında değil de sonlarda olması; ben onu daha önemli bir adam zannediyordum.”

O akşam Gülçin’i aldım, Sultan Otel’e gittik; o sıralarda çok “in" bir yerdi orası, işten çıkan oraya giderdi. Orada Altan ve Örsan Öymen kardeşlere rastladık. Altan’ın karısı Gisela Almanya’daydı o sırada. Örsan çok sevimli, matrak, yakışıklı bir çocuktu, karısı neredeydi bilmiyorum, ama sonuçta bu ikisi Ankara’da rahat rahat dolaşıyordu. Gülçin Örsan’ı çok beğendi,”Beni tanıştırsana,” dedi, ben de tanıştırdım. Gül Ağacı denen aptal bir yer vardı, dördümüz oraya gittik. Eğlenceli, hoş bir gece geçti, Gülçin eve dönerken “Örsan gibi biriyle tanıştım ya, artık ölsem de gam yemem,” dedi; böyle romantik, havalı bir şekilde yattık; ama Doğan’ın tutuklanacak olması bana çok dokundu.
Doğan hemen gidip teslim olmuş. Ankara’ya, Mamak’a getirildi; görüşe yalnızca eşler alınıyordu, ben de boşanma davasını askıya aldırttım o sırada.

Hapiste
Ben hiç hapse girmedim, ama bir dönem, etrafımdaki hemen herkes ya hapisteydi, ya da hapiste bir yakını vardı. Çok ağlıyorduk, ama bir yandan da çok komik şeyler oluyordu.

Yemek götürülebiliyordu içerdekilere; kadınlar da kendi aralarında haberleşiyordu, İlhami Soysal’ın karısı filan da vardı. Annem başrole geçeceği için bu duruma çok sevindi, hemen yemekler döktürmeye başladı, haşlama etler, tavuklar; pakete bir şişe rakı da ekledik. Hayatta ilk kez hapishaneye gittim; annemle kuyruğa girdik. Uzun bir masa vardı, getirilenler onun üstüne konuyor, denetleniyordu.

“Bunu kim getirdi?” diye bir ses yükseldi, bir asker elinde rakı şişesi sallıyordu. Rakıyı benim getirdiğimi derhal anladılar, bütün kuyruk dönüp bana baktı. Onlar hapishane adabını biliyordu tabii, daha önce kaç defa gelmişlerdi, aralarında eski tüfek karısı olanlar vardı.

“Ben getirdim,” diye bir adım öne çıktım.

“Burasını meyhane mi sandın sen?” diye çıkıştı asker.

“Buyrun siz için albayım,” dedim. Adam albay filan değildi, ama ben üstünde üniforma olan herkese albayım diyordum. Adam bir sinirlendi, şişeyi kaldırıp attı, Mamak’ın bahçesini rakı kokuları sardı.

Bir gün Doğan, havalandırmaya çıkamadıklarını, çünkü dikenli tellerinin olmadığını söyledi. Ben anlamadım önce, meğerse dikenli tel çekilip çit yapılacakmış ki yürüyebilsinler. “Getiririz,” dedim, Leyla’nın arabası var nasıl olsa. 150 metre tel lazımmış, yükledik getirdik; içerdekiler de havalandırmaya çıkma imkanına kavuştu. Bununla çok iftihar ederim.

Doğan Yurdakul’un Yakalanışı
Doğan Yurdakul İzmir’de yakalandığında çok ciddi hadise çıkardım.

Doğan Yurdakul Hapiste
Bir keresinde de Doğan Yurdakul’u ziyarete giderken beni otobüsten indirmeye kalktılar, ayakta gidiyorum diye. Şafak davasıydı, Doğu Perinçek'in anası babası da vardı, Nuri Çolakoğlu’nun ailesi İzmir’den kalkıp gelmişti, Gün Zileli vardı. Nizamiyede kontrolden geçiyorduk, bir otobüs bizi oradan alıp içeriye götürüyordu. Otobüsten indikten sonra, hücrelere yerleştirilmiş mahkumlarla tellerin arkasından konuşuluyordu. Hepsinin tepesinde birer süngülü Mehmetçik duruyordu; o bağırış çağırış içinde herkesin lafı birbirine karışıyordu. Doğan pek bir suratsız ve neşesizdi. Annem el kol işaretiyle, “Oğlum, yapıyorlar mı?” diye sordu, dayak atılıp atılmadığını öğrenmek için. Beni müthiş bir sıkıntı bastı, çocuğun o hali, ziyaret koşulları, annemin hali; delirecek gibi oldum.

Ziyaret sonrasında herkeste bir cenaze sessizliği vardı, belli ki içeride birşeyler olmuş. Ben de geç kalmıştım herhalde, otobüse bindiğimde herkes oturmuştu, yer yoktu. Saldıraner diye bir üsteğmen vardı, pırıl pırıl üniformalı, yakışıklı; “Otur hanım,” demiş bana, duymadım bile; Doğan’ı düşünüyordum.

“Duymadın mı, sana diyorum,” dedi tekrar.

“Duydum,” dedim, “ama yer yok, nereye oturayım.” Kendisi de en önde, iki kişilik yere kurulmuş, bacaklarını uzatmış, oturuyordu.

“Sen oturmadıkça bu otobüs hareket etmez,” dedi.

Ben hem korkağımdır, hem de ani çıkışlarım vardır, hiç beklenmedik şeyler yaparım, sonra da ödüm patlar.

“Yer yok, ne yapayım; otobüs isterse gitmesin, ben ayakta duracağım,” dedim. Herkes bana yer açmaya çalıştı bir anda,”Gel sıkış, bela çıkarma,” diye. Bir an düşündüm, bela çıkarmamak en doğrusu, ama dayanamadım; adama dönüp, “Siz toparlanırsanız oraya oturabilirim,” dedim.

“Burası ziyaretçi koltuğu değil, generalin koltuğu, buraya ziyaretçi oturamaz,” dedi.

“İyi,“ dedim,”ben ayakta gidiyorum o zaman.”

“Çabuk in aşağı,” diye bağırdı; ben kendimi, ayağımda topuklu pabuçlar, kendime göre şık bir kıyafetle, sivil bir geç kadın olarak Mamak’ın tozunun toprağının ortasında buluverdim. Yola epey bir kilometre mesafe vardı, ama yapacak birşey yoktu; yürümeye başladım. Saldıraner belli ki korktu; sivilin Mamak’ta yürümesi yasaktı, ama kendisinin yol açtığı bir olaydı bu, sorsalar “Ne yapayım oturacak yer yoktu, beni otobüsten indirdi,” diyecektim. Otobüs benim yanımda gitmeye başladı, kapısı açıktı, bu da içeriden, “Gel allahın belası, gel,” diye seslendi. Ben duymazdan geldim; “Çık yukarı allahın belası,”dedi, ben yine tınmadım. Bütün otobüs bana el kol hareketi yapıyordu “gir içeri” diye. Neyse, sonunda muzafferane bir tavırla bindim, o yerinden kalktı, ben onun koltuğuna oturdum.

Bir defasında da Sadun Aren içerideydi. Sadun Bey hepimizin çok sevdiği bir hocaydı, üstüne titrerdik; yine Mamak nizamiyesinde toplaştık, Sadun Hoca’nın eşi de oradaydı. Ben hep son dakikada gidiyordum; annem geç kalmamak için seher vaktinde hazır oluyordu. Ben geldiğimde annemle Sadun Hoca’nın eşini Saldıraner’in önünde gördüm; çamaşır, kitap, birşeyler getirmişler, o da kontrol ediyor, bunları azarlıyor, “Yok dedik ya Hanım!” diye, "Anlamıyor musunuz siz laftan yahu? Yok dedik, ziyaretleri kestik, yok ziyaret filan." Anlıyorlardı anlamasına da, içeride ne oldu diye endişeleniyorlardı, çünkü dayak attıkları zaman kaldırılıyordu ziyaret.

Kadıncağız dedi ki,”Hoca beni gelmedi zanneder, şu çamaşırları verin bari, bir de not yollayayım, o da aldım desin, ne olur.” Sadun Hoca yaşıyor mu, öldürdüler mi, onu öğrenecek. O öyle yalvardıkça öbürü, o faşist, sadist herif, daha da beter bağırıyordu kadına. Benim annem zaten çok ödlekti, babasız büyüdüğü için azınlık psikolojisinden hiç kurtulamamıştı, babamın büyük Sivas ailesine gelin girince hep kendini beğendirmeye uğraşmıştı, yapısında da biraz yaltakçılık vardı; adama “Ah paşam, albayım, evlatlarımızı bir görsek,” diye mıy mıy birşeyler anlatıyordu. Benim yine bir tepem attı, kırmızı görmüş boğa gibi oldum.

“Yahu siz bu herifleri assanıza,” diye bağırmaya başladım, “siz de kurtulun, biz de kurtulalım, siz onları beslemekle uğraşıyorsunuz, biz burada sürünüyoruz.” Evren’den önce ben demiş oldum yani, “Asmayalım da besleyelim mi?" lafını.

Sonra bir anda kendime geldim, hemen kendimi nizamiyeden dışarı attım, ilk gördüğüm taksiye bindim, nefes nefese eve gittim, ödüm patladı. Biraz sonra bu ikisi geldi, el ele tutuşmuşlardı. “Yahu ne yaptın?” dediler; adam arkamdan kudurmuş, “Kim bu ahlaksız kadın? Alay mı ediyor benimle?” diye bağırmış. Bizimkiler de “Aa, biz onu hiç tanımıyoruz, nereden çıktı, ne terbiyesiz kadınlar var hakikaten, burada misafir ettiğiniz, iyi davrandığınız için minnettar olacaklarına neler yapıyorlar” demişler, dalkavuklar! Beni iki saniyede harcayıvermişler.

Doğan Yurdakul o dönemde Leyla Güz’le flört ediyordu, sonra evlendiler; Leyla da Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu’nda. Şule Perinçek’in kızkardeşi Sırma orada, Sevgi orada; oraya gittik ve açlık grevinde olduklarını öğrendik. Kızları bir getirdiler, birbirlerine tutunarak yürüyorlar, açlıktan kokuyorlar, bembeyaz olmuşlar, aman yarabbi. Ciyak ciyak ağlamaya başladım. Hemen kantine koştum, şişe şişe süt aldım, yoğurtlar aldım, geri döndüm. Yeminler ettirdim bunları bitirecekler diye. Şaşırdılar, kimi orucunu bozdu, kimi bozmadı; sonra bana Doğan’dan azar geldi,”Sen kızlar koğuşuna gidip açlık grevini baltalamışsın,” diye.

Doğan sivil hapishaneye aktarıldığında annem ona kovayla yemek götürmeye başladı, çünkü Doğan yalnız kendine değil, herkese yemek istiyordu, “Ailesi burada olmayanlar var,” diyordu. Terbiyeli köfte yapıp götürüyorduk komşularla birlikte. Askeri hastane başka bir şey, ama sivil hapishanede hırsızlarla, katillerle yatıyor çocuk, o zaman insanın kafasına dank ediyor.

Altan Öymen de Hapiste
Bu arada Altan’ı da içeri aldılar, radyolar bangır bangır yayın yapıyordu, uçak kaçırmış! Yıllarca espri konusu oldu; “Altan uçak kaçırır, ama saatini tutturamadığı için” diye. O tarihte Türkiye'de olmadığını kanıtlamak için annesine yalvarmış, kadıncağız da yaşlı, belgeleri bulamıyor; ben de gittim, çekmecelerin altını üstüne getirdik, sonunda uçak biletlerini bulduk, adam hakikaten yurtdışındaymış o tarihte. İyi ki atmamış biletleri.

Ben o zamanlar üzülüyordum, kimse beni ciddiye almıyor diye; şimdi iyi olmuş diyorum. Hiçbir zaman tam bir parçası olmadım bu işlerin; bilerek değil, işim gücüm vardı, çocuklarım vardı. Hapiste direnmek, dimdik durmak bana hiç kahramanlık gibi gelmezdi; bana ne, ben olsam şakır şakır konuşurdum, dayak mı yiyeceğim, uydururdum birşeyler söylerdim.

Bir Yıllığına İstanbul
1973’e kadar Turizm Bankası’nda çalıştım İstanbul’da; Doğan Selimiye kışlasında hapisteydi, yine yalnızca eşler görebiliyordu tutukluları, biz de kağıt üstünde evliydik.

Turizm Bankası’ndaki işi de bir arkadaş vasıtasıyla buldum. Turizm Bakanı Erol Akçal’ın flört ettiği kız bizim bir arkadaşımızdı, ondan rica ettim. Erol Akçal, kocamın hapiste olmasına hiç takılmamış, takır takır beni bankaya aldı. Yeri Galatasaray’da, İngiliz Sefareti’nin tam karşısındaydı. Orayı çok sevdim; hem İstanbul’a gelmeme vesile olmuştu, hem de iş keyifliydi, halkla ilişkiler gibi palavra bir şey; öğlen yemeğini Dilson Oteli’nde yiyorduk, haftasonları Carlton Oteli’ne gidiyorduk çocuklarla. Taksim’de bir ev tuttum. Bir yıl İstanbul’da oturdum, sonra yine Ankara’ya döndük, çünkü bankayı paldır küldür Ankara’ya taşıdılar.

Yeniden Ankara
Ankara’ya döndüğüme aslında bir yandan sevindim; hem anneme yakın olacaktım, hem de ben işteyken çocukları annemin evlatlığı Zülfiye’ye emanet edebilecektim. Fransız sefaretinin yuvasına yazdırdım ikisini de, kendi bildiğim gibi, burjuva burjuva büyütmeye başladım, piyano dersiyse piyano dersi, sporsa spor. “Kızamıktan Erzurum’da çocuklar ölürken bunları nasıl Yavuz Renda’ya götürürsün,” gibi laflar işitiyordum; dönemin naifliğini anlatmak için söylüyorum bunu, yoksa tabii ki çocuk hastalanırsa götürebileceğin en iyi doktora götürürsün, ne yapacaksın yani, kızamıktan ölsün mü?

Avcığlu’nun Kitapları
Ben Ankara’ya döndükten sonra Doğan Avcıoğlu İstanbul’da kaldı, yeniden evlendi, oturup kitap yazdı. Türkiye’nin Düzeni Yunus Nadi ödülü aldı, sonra Türklerin Tarihi’ni yazdı. Yunus Nadi’yi aldığında televizyonda bir konuşma yaptı, “Karıma teşekkür ederim, beni rahat bıraktı çalışabilmem için,” dedi; kitabı ben çocuklarla Ankara’dayken Dragos’ta yazmıştı, teşekkürü de bu oldu.

Yeniden Dışişleri
Sonunda Ecevit’in koalisyon döneminde, Turan Güneş Dışişleri Bakanıyken Dışişleri’ne döndüm ve yeni hayatıma başladım. Çok şaşırıyordum ilk başta, herşey kendi rutininde gidiyordu, kriz yoktu, büyük sorumluluklar yoktu, iniş çıkışlar yoktu, sendeleme, koşuşturma yoktu. Boşluğa düşmüş gibiydim; “Dışişleri kadınlar için zordur,” derler, bana tatil gibi geldi. Bir ara göğsümde bir ağrı için kalp doktoruna, Türkan Akyol’un kocası Turan Akyol’a gittim, “Size stres testi yapalım,“ dedi, beni koşu bandına çıkardı, “Bunun üstünde hızlı hızlı yürüyeceksiniz,” dedi. “Siz buna stres mi diyorsunuz?" dedim. Adam ölüyordu gülmekten.

Dışişleri’nde tekrardan ikinci katip olarak, bıraktığım yerden başladım; çok büyük bir hata ya da edepsizlik yapmadığın sürece, sorun çıkmazdı. Bazıları Dışişleri’ndeki başarısızlıklarını kadın olmalarına bağlar; ben buna inanmıyorum. Dışişleri’ne ilk giren kızlardan biri olmama rağmen inanmıyorum böyle bir ayırım yapıldığına. Başka nedenlerden ayırım yapıldığı olmuştur. Bakanlıkta “yaramaz” bir çocuk vardı Taylan İzmirli diye, Romanya’ya çıkmıştı tayini, o zamanlar da Romanya’da otoriter rejim var, bizden askeri ataşe bir paşa bulunuyor orada. Afrika’dan bir heyet gelecek, askeri ataşenin de İngilizcesi pek yokmuş anlaşılan, Taylan’a sormuş ne geliyor diye, Taylan da “Paşam müthiş güzel bir kereste var, nem tutmaz, güzel mobilya yapılır, bunu ithal edecekler, onun için heyet geliyor,” demiş. Ataşe de Ankara’ya rapor yazıp bunu anlatmış. Kararnameden çıkarılma sebebi olmuş bu olay. Bir başkası okuldayken solcu bir dernekte çalıştığı için çıkarıldı. Bir başkası Tel Aviv’deyken 12 Mart olunca "Eyvah, bu hiç iyi olmadı Avrupa Konseyi'nden atacaklar bizi," diyor, bu duyuluyor, kararnameden çıkarılıyor. Ben de çıkarıldım kararnameden bu şekilde, bunları yaşadık.

Avcıoğlu’nun Ölümü
Doğan 1983’te kanserden öldü. Büyük bir düşkırıklığı yaşadı; dünyanın sosyalizmin zaferiyle biteceğine inanıyordu, hepimiz inanıyorduk. 2000’de tüm dünyanın sosyalist olacağını düşünüyordu. Sovyetler Birliği’nin parçalanışını görmedi; o öldüğü sırada bunun herhangi bir emaresi de yoktu ortada.

Af Çabaları
Ecevit’in CHP-MSP koalisyon hükümeti kurulduktan sonra aileler, hapisteki yakınlarının çıkması için af çıkarma çabalarına girişti. Meclis’te görüşülüyordu af konusu,141-142'nin kalkması için MSP, 163'ün kalkması için de CHP destek sözü vermişti karşı partiye. Annem, "Biz eski vali Şekip Yurdakul'un ailesiyiz,"diyerek Meclis'in protokol locasında bize yer buldu, görüşmeleri izlemeye gittik; kardeşime af çıkacağından çok emindik. Oturum başladı; bütün milletvekilleri oradaydı, dinleyici locaları doluydu, gazeteciler de tam kadro gelmişti. Önden 163 geçti, ama sıra 141’e gelince MSP’liler bir anda salonu boşalttı. Kendimi kaybettim, “Katilleer, katilleer!" diye ciyak ciyak bağırmaya başladım. Zar zor beni susturup dışarı çıkardılar, annem bayıldı tabii, hemen koyverirdi kendini. Yaptığım hatayı hemen anladım; bin bir zorlukla Dışişleri’ne girmiştim, Turan Güneş de bana rica etmişti uslu durmam için. Koşa koşa eve gittim; tanımazlar, anlamamışlardır dedim. Gece yarısı Gül aradı, “Ajanslar seni geçiyor,” diye haber verdi.

Ertesi gün Turan Bey beni çağırttı makamına. Anadolu Ajansı neyse ki benim adımı Sevil Avcıoğlu diye yazmış, halbuki ben artık Sevil Yurdakul’dum. Odasına çıktım, özel kalemi “Sen bittin,” dedi, bakanın çok kızgın olduğunu söyledi. İçeri girdim, “Buyrun efendim,” dedim; ailece görüşüyorduk ama sonuçta memuruydum.

“Gel bakalım Sevil Hanım, söyle bakalım ne yapacağız,” dedi.

Benim bağırmamdan önce Meclis’te Turan Güneş’le göz göze gelmiştik, “Olmadı bu iş,” dercesine bir hareket yapmıştı. Dolayısıyla tecahül-ü arifaneden de gelemiyordum, beni Meclis’te görmüştü.

O sabah da AP’nin İzmit milletvekillerinden biri Meclis’te sözlü soru önergesi vermiş hakkımda, Dışişleri memurlarından biri böyle bağırdı mı diye.

“Yaz bakalım,” dedi Turan Güneş: “Bakanlığımda yapılan araştırmada Sevil Avcıoğlu adında bir şahsın çalışmadığı anlaşılmıştır. Filhakika Sevil Yurdakul isminde bir memurumuzun bulunduğu anlaşılmışsa da kendisinin Meclis’e gitmediği, konuyla ilgisinin bulunmadığı saptanmıştır.“

Bunu yazdırdıktan sonra da, gidip o İzmit milletvekilini bulmamı ve meseleyi tatlıya bağlamamı istedi; babamın Kandıra kaymakamlığını, Kocaeli valiliğini kullanacaktım.

Ertesi gün annemle saçlarımızı yaptırdık, süslenip gittik. Annem yine kendisini Şekip Yurdakul’un eşi olarak tanıttı, adam çok memnun oldu, babamın hizmetlerini anlattı, sonra da “Aileniz için ne yapabilirim, buyrun,” dedi. Sözü ben aldım.

“Siz dün sabah hakkımda sözlü soru vermişsiniz, Bakan beni çağırdı, çok zor durumda kaldım,” dedim. Adam şaşırdı.

“Allah Allah,” dedi, “ben bağıran kadını gördüm, böyle yaşlı başlı, beyaz saçlı, yelloz biriydi, sizinle ilgisi yoktu,” dedi. Çok özür diledi ve sorusunu geri aldı.

Anvers
İlk tayinim Belçika’ya, Anvers’e çıktı, C Post’una. Haritayı açıp baktım burası neresi diye, sonra ona da şükrettim. Ben hep Paris’e gitme hayali kuruyordum, ama çocukları alıp gittim.

Kahire
Rotasyonum 1977’de Kahire oldu; yine CHP hükümeti vardı, Gündüz Ökçün Dışişleri Bakanı’ydı, “Belçika’da kalayım, çocuklar çok güzel okuyor,” dedim, Brüksel’de papaz okuluna gidiyordu büyük oğlan, ilkokul üçteydi, küçük de benim yanımda, Fransızca eğitim veren bir Yahudi okuluna gidiyordu. Anvers ne Paris’ti, ne de Londra; kimsenin gelmek istemediği bir konsolosluktu. “Bize yakın insanların böyle özel muamele istemesi hiç hoş değil,” dedi Ökçün, ben de Mısır’ı boyladım. O da bizim oturduğumuz apartmandaki elmas tüccarı Yahudilerin verdiği akılla oldu, çünkü aslında Cezayir lafı vardı; ”kadın başına, çocuklarla Cezayir’de ne yapacaksın, bari Mısır olsun,” dediler, Gündüz Hoca o kadarını ayarladı.

Kahire’den merkeze dönmemin onuncu gününde 12 Eylül oldu.

12 Eylül ve Doğan Yurdakul
12 Eylül’de önce CHP’yi kapattılar. Ben de partinin karşısında bir ev tutmuştum, Çevre Sokak’ta. Bu sefer küçük Doğan'ın macerası başladı. Yankı dergisinde çalışıyordu, karısı Leyla da Agence France Press’teydi. Uslu duruyorlar sanıyordum, meğerse eski davaları varmış sürüncemede kalan. 300-400 yıl hapis istediler, Doğan da yurtdışına kaçmak zorunda kaldı. O kaçana kadar biz de ölüp bittik. Benim elimden gelen hiçbir şey yoktu, yurtdışında olsam belki birşeyler yapabilirdim, herşeyi riske atıp pasaport ayarlamak gibi. Girmek istemiyordu içeriye, çünkü öğrenci olarak girdiğinde işkence görmüştü. O Belçika’ya gitti, karısı Fransa’ya gitti, sonra Fransa’da buluştular. Koşulları çok kötüydü, siyasi mülteci olarak girdikten sonra tamamen yalnız bırakılmışlardı. Kürt olarak sığınma hakkı isteselerdi rahat edeceklerdi. On yıldan uzun sürdü o dönem, 1992'ye kadar; Özal zamanında Anayasa'dan 141-142 kaldırılınca dönebildi.

1980-1985 arasında ben beş yıl merkezde kaldım; korkunçtu, Kültür Dairesi’nin başındaydım ama o kadar az para alıyordum ki çıplak kalmak üzereydim. Türkiye’nin Düzeni’nden gelen parayla alınmış bir ev vardı, onu sattım, o parayla geçindik.

Ürdün
Ardından Ürdün’e gittim 1985’te ve dört yıl kaldım. Çocuklar mecburen Ankara’da kaldı, çünkü orada okul yoktu; ikisi de ODTÜ’ye girdi.

Ürdün’ün her günü aynıydı, Kral çıkıp nehir konuşma yapıyordu, bir kral geliyor bir diğeri gidiyordu, ülkede ne olup bittiğini bilmiyorduk, birşey olduğu da yoktu. Muhalefet yoktu, yapmaya kalkanlara Muhaverat tarafından sopa çekiliyordu, bizdeki Ziverbey gibi. Doğan Avcıoğlu tutukluyken akıl ettim, Turan Akyol’dan “kalp hastasıdır” diye rapor aldım, Doğan’a ilişmediler. Bunda raporun dışında Doğan’a saygı duymaları da etken olmuştu sanırım, çünkü geniş bir kütüphane ve masa tahsis ettiler, çalışmasına izin verdiler.

Bregens
Ürdün’den merkeze döndüm ve bir kez daha Paris’e gidemeyip Bregens’e tayin oldum, çünkü küçük Doğan kaçıp Paris’e gitmişti. Tayin öncesinde Dışişleri Bakanı İlter Türkmen, kardeşimin nerede olduğunu sordu, Paris’te olduğunu söyleyince “Unut öyleyse Paris’i,” dedi, unuttum ben de.

Bregens, Avusturya’nın batısında, göl kenarında küçük bir köy. İşçiler olduğu için burada bir konsolosluk kurulmuştu. Ürdün’den de beter kasvetli bir yerdi, güneş yoktu, başka bir diplomatik misyon da yoktu. Ürdün’de hiç değilse Türküz diye iltifat görüyorduk. Bregens’de yılda bir kere, gölün üstünde Carmina Burana sahnelerlerdi, o kadar. Sıkıntıdan çatladım.

Nihayet Paris
Sonra Hikmet Çetin, ardından da Deniz Baykal dışişleri Bakanı oldu; 1993 sonunda nihayet Paris’e gidebildim, 1998’e kadar da kaldım. Doğan Yurdakul, ben Bregens’deyken yurda dönmüştü. Aydınlık’ta çıkan her yazı, Doğan’ın sorumluluğundaydı, yazı işleri müdürü olduğu için; hemen her ilde dava açılmıştı.

Sonra emekli oldum.








17.7.19

ÇAĞDAŞ SANATÇI KLASİKLERE NASIL BAKAR?



Röportaj: Semra Ege, Edebiyatist, Temmuz-Ağustos 2019

‘’İmlem olmasa, sözcükler birer ses ya da çizgi halinde dağılıp giderdi." der Sartre. İmlem, imgelem zihnimizde oluşturduğumuz bir biçimdir bu minvalde. Gerek yazın sanatında gerekse de plastik sanatlarda aslolan da budur: İmge oluşturmak. Sanatçı, üretiminde bir düşünceden yola çıkarak, doğduğu andan yaratıcı edim sürecine kadar olan zamandaki bütün kişisel kodları ile bir dışavurum sergilemektedir. Ve bu da dünyayı yeniden ele geçirme ereğini güder.

O zaman sanat; neresinden bakılırsa bakılsın, yeni bir öz-biçim ilişkisi içerisinde dünyayı yeniden yorumlamaktan başka bir şey değildir. Ve belki de sırf bu yüzden çok şey'dir!

Can Yayınları, geçtiğimiz aylarda 20 Klasiğin yeni baskılarında kapak fotoğraflarını, 20 Çağdaş Fotoğraf Sanatçısına yorumlattı. Yine aynı şekilde Haziran ayında çıkan Kısa Klasikler Dizisi’nin kapaklarında illüstrasyon sanatçılarının işlerini görüyoruz. Fotoğraf ve illüstrasyon sanatçıları, kitapları okuduklarında zihinlerinde canlandırdıkları imgelerle kitabı tek bir fotoğrafla/illüstrasyonla anlatmaya çalıştılar. Zihinlerindeki imgeyi görsel bir sunuma dönüştürmenin hissiyatını elbette tek tek sanatçılarla konuşmak gerek. Ancak biz bu süreci şimdi öykücü, şair, romancı ve aynı zamanda Can Yayınları Genel Yayın Yönetmeni olan Sayın Cem Akaş ile konuşacağız.

Semra Ege: Öncelikle sormak istediğim, fotoğraf - edebiyat ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Cem Akaş: 19. yüzyılda fotoğraftan, 20. yüzyılda sinemadan etkilenen, bu imge düzenini sözcüklerle yaratmaya çalışan çok sayıda yazar oldu; bunun tersi yönünde de fotoğrafçıların (tıpkı önceki dönemlerin ressamları gibi) çok bilinen bazı metinleri, mitolojik hikayeleri, kutsal kitap pasajlarını görselleştirdiğini biliyoruz. Belki daha ilginç olanı, günümüz fotoğrafçılarının kendi sanatlarında bir anlatı düzeni kurmaya çalışması, yani bilinen bir metni sahnelemek değil de kendi sahnelerini, kendi hikayelerini yaratması. Bazen bu anlatısal fotoğraflar, sahneledikleri anın öncesi ve sonrası olduğunu ima ediyor, izleyiciden bu kronolojiyi tamamlamasını talep ediyor; bazense fotoğrafın başlığı ya da mütemmim cüzü olan bir metin sağlıyor bu anlatıyı, o metinle fotoğraf bir anlatı bütünü oluşturuyor daha doğrusu. Benzer bir yönteme yazarların da başvurduğunu görebiliyoruz – kendi anlatılarına eşlik edecek fotoğraflar bulabiliyor ya da bazen çekebiliyorlar, bazen bu fotoğrafların yarattığı belgesellik – sahicilik hissini de kurgularının bir parçası yapıyorlar, Sebald gibi.

SE: Aslında “Tekrar Eden Yeniden Yorumlar” minvalinde sanatsal üretimlerde esin, esinlenme, öykünme sanatçının sıkça başvurduğu bir güdüsel yaklaşımdır diyebiliriz. Bir Rönesans Dönemi Tablosunu tekrar yorumlayan sanatçılar olduğu gibi, yine topluma malolmuş bir imajı tekrar tekrar, bıkmadan, usanmadan yorumlayan sanatçılar da bulunmakta. Aslında merak ettiğim, bizim zaten fotoğrafçı olarak esinlendiğimiz, öykündüğümüz bir şeyi; bir edebiyatçı, bir yayınevi olarak projelendirmeniz ve hayata bırakmanız.. Bir fotoğrafçı olarak sizi ayakta alkışlıyorum! Bu fikir bir edebiyatçının fikri miydi, yoksa bir fotoğrafçının mı? Bunu merak ediyorum.
CA: Teşekkür ederim; dediğiniz gibi kendi içinde çok özgün bir fikir değil; fotoğrafçılar esin kaynağı olarak edebiyata baktığı gibi, yayıncılar da kitaplarının kapakları için fotoğraf ya da illüstrasyondan sürekli olarak yararlanıyor. Burada galiba “katkı” diyebileceğimiz bir şey varsa o da bu eşleşmeyi bir proje olarak sıfırdan ürettirmek oldu. Yani “iş” bir klasiğin kapağına bir çağdaş sanatçının fotoğrafını ya da illüstrasyonunu koymaktan ibaret olmadı; sanatçıların seçimi, kitapların seçimi, sanatçılarla fotoğrafçıların eşleşmesi, fotoğrafların üretim süreci, çekilen fotoğraflar arasından kapağa çıkacak olanların seçilmesi süreci, hepsi “iş”in parçasıydı. Aslında bir de sergi açmak istiyorduk bu fotoğrafların orijinal baskıları ve kapağa dönüşmüş halleriyle ama mümkün olmadı. Sorunuzun cevabına geleyim (sonunda): yayıncıların fikriydi.

SE: Fotoğrafla aranız nasıl? Fotoğraf Sanatı ile ilgilenir mi Cem Akaş?
CA: Her tarafımız imgenin çeşitli biçimleriyle çevriliyken ilgilenmemek çok ciddi bir irade ve kasıt gerektirir bence. Bizzat fotoğraf çektiğimi söyleyemem (cep telefonuyla bile) ama bir fotoğrafçıyla evliyim; Esra (Özdoğan) aynı zamanda fotoğraf tarihi dersleri de verdiği için fotoğrafın bugünkü durumunu olduğu kadar geçmişini, kuramını, tekniklerini de tanıma ve üzerinde düşünüp konuşma imkanım oluyor.

SE: Projedeki sanatçıları nasıl seçtiniz?
CA: Önceliğimiz Türkiye’nin bugünkü fotoğrafçılarına bir platform sunmaktı, daha çok genç sanatçılara ağırlık vermemiz bu yüzdendi, elbette hepsinde bu projeye uygun olacağını düşündüğümüz bir yaklaşım olmasını da istedik. Bu demek değil ki hepsi aynı tür fotoğraflar çekiyor; kendi içlerinde ciddi farklılıklar barındırmaları, projenin hedeflediği çeşitliliği ve arayışı karşılamayı kolaylaştırdı. Zor bir seçimdi ayrıca; en az bir bu kadar daha fotoğrafçıya yer veremedik kitap sayısını sınırlı tutabilmek için. İleride projeyi tekrarlayabileceğimizi düşünüyorum çünkü çok olumlu bir dönüş aldık.

SE: Dünya Fotoğrafından takip ettiğiniz fotoğrafçılar var mı? En çok hangi işlerini beğeniyorsunuz? Uluslararası alanda da fotoğraf ve edebiyat sentezine yönelik bir çalışmanız olacak mı?
CA: Etmeye çalışıyorum. Eskilerden ve yenilerden Diane Arbus, Lee Miller, William Egglestone, Rineke Dijkstra, Dorothea Lange, Alec Soth, Jeff Wall, Andreas Gursky, Martin Parr, Vivian Maier, Larry Sultan gibi isimler sayabilirim. Uluslararası işbirliğine yönelik bazı projelerimiz var, doların düşmesini bekliyoruz!

SE: Okuduğunuz Fotoğraf Kitapları elbette ki olmuştur. Okurlarımıza önereceğiniz kitaplar var mı acaba?
CA: Klasik 3B1S – Benjamin, Berger, Barthes ve Sontag elbette. Fotoğrafın kendine özgü bir alan olarak kuramını oluşturma çabaları (fotoğraf okumalarından ya da eleştirisinden ayrı olarak) ilgimi çekiyor. Michael Fried – Why Photography Matters As Art As Never Before, Abigail Solomon Godeau – Photography After Photography, Terry Barrett – Criticizing Photographs, Geoff Dyer – The Ongoing Moment…

SE: Biraz da yeni çıkan Klasik Dizi’lerin kapaklarındaki illüstrasyonlardan bahsedelim. Bu da, bu projenin devamı niteliğinde sanıyorum. Esasında okuyucularımıza başta da belirttiğimiz gibi, bu çalışmalar sanatçılar tarafından kitap okunduktan sonra üretildi. Önceki baskıların kapakları, Kapak Tasarımcısının -zaten üretilmiş- bir resmi seçip düzenlemesi ile oluşturuluyordu. Onlar da birbirinden güzeldi elbette ve çok iyi sanatçıların işleriydi. Ancak bu projenin güzelliği, kapağının kitaba özel bir üretim olması ve kitabın ruhunu taşıyor olması aslında.
Cem hocam kaç illüstrasyon sanatçısı ile çalıştınız bu Kısa Klasik Dizisinde? Yeni baskılarımız ne zaman çıktı?
2018 sonunda başladığımız bu dizide şimdilik 8 ilüstratör ile çalıştık; bu yıl 14 kitap çıkarmayı öngörüyoruz. Önümüzdeki yıllarda da sürdüreceğiz.

SE: Can Yayınları olarak bu projeleriniz devam edecek mi?
CA: Kesinlikle.

2.3.19

Uzun Siyah Tül

Cemile Pelesenk’in katil zanlısı olarak gözaltına alındığımda Musical Wonders Company’nin çok zor bilet bulunan konserine gidiyordum. Aramızın son dönemde kötü olduğu, hakkında uluorta ileri geri konuştuğum doğruydu, kötü kalpli ve habis ruhlu bir kadın olduğunu birkaç kişiye söylemiştim. İstanbul’da düzenlenecek yaz olimpiyatlarının holo çekim işinin bana verilmesini onun bizzat engellediğini öğrendiğimde de Cemile’yi elime geçirirsem bir kaşık suda boğacağımı yüksek sesle ve sanırım inandırıcı bir tonlamayla şahitler önünde dile getirmiştim. Tabii Cemile’nin benden çok daha dişli düşmanları vardı ama belki de onlar kadar dişli olmadığım için medyada da en popüler katil adayı ben oluverdim.

Mahkemede yargıcın ilk sorusu, Cemile’nin öldürüldüğü gece nerede olduğumdu, zaten bu sorudan ileriye de gidilemedi çünkü o gece nerede olduğumu kanıtlayamıyordum. Bu durumun lehime sonuçlandığını söylemek zor; daha dördüncü duruşmada, doğrudan hiçbir kanıt olmamasına karşın suçlu bulundum ve böylece iki yıl önce yeniden yürürlüğe giren idam yasasından yararlanacak ilk kişi unvanını kazandım. Cezamın açıklanmasının ardından infaz evine götürülürken, medyanın sıcağı sıcağına attığı başlıkları başımdaki güvenlik görevlisi bana okudu yol boyunca. En beğendiğim başlık bir kelime oyunu barındırıyordu; ergenliğimden bu yana kelime oyunlarına zaafım vardı: “Sıla Temizel’in Elleri Kirli Çıktı.”

Dokuz tanık önünde, beyin elektriğinin tık diye kesilmesi suretiyle idam edildim. Cenazem Haydarpaşa Camii’nden kalktı –ben Taksim Büyük Cami’yi yeğlerdim ama bir katilin namazının orada kılınmasını beklemek biraz fazla iyimserlik olurdu- tören kalabalıktı, insanlar gocunmadan bir katili uğurlamaya gelmişti her şeye rağmen. Cenaze namazımı can arkadaşım olan İstanbul İmamı Huriye Şenocak kıldırdı, sağolsun hakkımda çok güzel şeyler söyledi, cemaat de pek homurdanmadı. İnfazdan önce ziyaretime de gelmişti Huriye, bana büyük moral vermişti. Onun gibi bir dostum olduğu için çok şanslıydım.

Zincirlikuyu’daki yeraltı mezarkentinin eksi yedideki yeni katına gömüldüm. Duvardaki bölmemin kapağında 3141592 yazıyor. Tek bir ziyaretçim var, her Cuma öğlen namazını müteakiben sessizce gelen Nurlan Çelik. Cenazede imam eşinin arkasında en ön sırada saf tutarken dökmediği gözyaşlarını buraya geldiğinde döküyor, ama uzun, siyah tülünün arkasından kimse görmüyor. Geldiğini de benim dışımda kimsenin bildiğini sanmıyorum; Cemile’nin öldürüldüğü saatlerde Nurlan’ın bana en derinini nasıl açtığını, en iyi arkadaşımın eşiyle nasıl bir sarhoşluk içinde seviştiğimi kimsenin bilmediği, bilmeyeceği gibi.

The Long Black Veil - The Chieftains, Mick Jagger

30.1.19

istanbul



İstanbul, gezegen yüzeyinde az sayıdaki enerji odağından biridir - çiğ bir sarıdır bu enerjinin rengi, göz alır, yorar, caddelerde yürüyenlerin üzerine bulaşır, yağmurla yağar ve yere, binalara, geceye ve ruhlara siner. Çıkıp geri dönülünce daha iyi anlaşılır bu enerji; bağımlılık ve yoksunluk yapar. Kimilerine göre İstanbul, her çağın bütün çelişkilerini, hatta daha ileri gidenlere göre gerçek yüzünü açığa vurur: yeni çağın cenneti burada sahtekar bir cehenneme dönüşür. Diğer büyük şehirlerde, çağın mutluluk ve uyum dinine inanmak işten değildir; İstanbul’daysa dini bütün olmak, dini bütün kalmak zordur, insanın içini kemirir sorgu. Bu şehir herkesin harcı değildir; hızla çarpar, yeniden çarpar, yeniden - güneş burada batar, burada doğar, doğacaksa.

Düşmüş bir merkezdir İstanbul, çağın ucunda kenarında yer alır, kendini gizler. İstanbul’daki bütün işaretler ve oklar başka yerleri gösterir, kendinden uzaklaştırır. Bunu bir sisin ardına gizlenerek yapmaz ama – her şey açık, net, çıplak ve acımasızdır, yerlisi gözünü bile kırpmaz. Bütün bu açıklığa karşın insanları, belirsizlik içinde boğulduklarını hisseder - bütün zarlar ve çarkıfelekler dönmektedir İstanbul’da, jüri kapıyı açıp girmek üzeredir, havaya atılan atılmış, yere düşmesi beklenmektedir. Şehir ağırdan alır, bütün hızıyla; bekletmeyi sever.

Peygamberler ve büyücüler şehridir İstanbul, önderler ve şehitler şehri. Kimin hangisi olduğu pek belli olmaz; insanlar temkinli dolaşır. Ortak özellikleri yalnız olmalarıdır, dünyanın bütün pişmanlık ihtiyacı buradan karşılanır, bu yüzdendir payına bu kadar çok deli düşmesi; insanları kadar sokakları ve havası da delidir ayrıca.

Merkezin her zaman gizliden gizliye gerilimli bir ilişkisi olmuştur İstanbul’la; salaş vakarı, merkezin mükemmel aksanlı resmiyetine ve iş ahlakına ters gelir hep. Efsane İstanbul’da ikamet etmeyi seçmiştir, merkez bunu kaldıramaz, her fırsatta intikam alır, ama bütün yengilerine rağmen rahat edemez, dinmeyen bir korkudur içindeki.

İstanbul’da yaşayan insanların her biri, içinde bu savaşın savaşçısı olduğunun sezgisini taşır, dile getirmez. Her biri bu insanların, durup birden kulak kabartır, bir şey olmamış gibi devam etmeden önce - çağ mı değişiyor? O gün her an gelebilir, bilirler, hazırdırlar - tek bir temiz salvoyla taşlar yerinden oynayacak, taşlar yerine oturacaktır.

Dünyanın büyüsü yeniden kurulacaksa, çelişkilerin üstünün örtülmesiyle değil, açıkta çarpıştırılmasıyla kurulacaktır der İstanbul’un tarihçileri, işaretleri saymakta birbirleriyle yarışmaya bayılırlar. Kimsenin bilmediği birilerinin, kimsenin bilmediği bir yerde, kum saatlerini çevirmeye hazırlandığından zerre kadar kuşku duymazlar, telaşsızca bekler, bekleyişlerini de her şey gibi bir yolculuk sayarlar - her yolculuğun, yolculuğa ve başlayacak olana dair heyecan sürdükçe sürmesi gerektiğini anımsatmaktan bıkmazlar.

26.1.19

Son Kişot - Neşeli Bir Yol Hikayesi

Cenk Koyuncu’nun gülümsemesine

Bu noktadan yıllar öncesini görüyoruz önce, sesleri duymuyoruz, yalnızca J.S. Bach’ın “Erhalte mich”i var kulak zarlarımızda: Küçük bir kız, 9-10 yaşında, dedeyle evdeler, anne mutfakta kek pişiriyor, dede kızla sıcak-soğuk oynuyor, küçük bir biblo var elinde, onu odanın bir yerine saklıyor, kız da arıyor, yaklaşırsa sıcak, uzaklaşırsa soğuk diyor dede. İlk izlediğimiz elde kız rahatça buluyor bibloyu, sonra yeniden odadan çıkıyor, döndüğünde dede yine koltuğunda oturuyor. Kız arıyor arıyor, sonunda dedenin üstünü aramaya başlıyor, elini cebine sokuyor, dede kendi fermuarını açıyor, tutturuyor, elini de kızın külotuna sokuyor. Anne kek pişirmeye devam ediyor.

***

Hatice’nin temizliğe geldiği günlerden birinde Melike’nin cebi çalıyor – arayan Hatice’nin kocası Şeref. “Hatice orda mı?” diye soruyor – Hatice son günlerde garip davranıyormuş, Şeref onun başka bir erkekle ilişkisi olduğundan kuşkulanıyormuş. Melike çok sinirleniyor, Şeref’i tersleyerek telefonu kapıyor ve Hatice’ye çıkışıyor, bu tür aile içi şeylere karıştırılmak istemediğini söylüyor, “O adam buraya gelmeye kalkar mı?” diye soruyor. Hatice gülerek geçiştiriyor, fakat sonra Melike Hatice’yi ağlaya ağlaya bulaşık yıkarken buluyor. Hatice anlatıyor: Şeref Hatice’den kuşkulanmaya başlayınca bütün eve izleme kameraları ve ses alıcıları yerleştirmiş. Şimdi tedavi görüyormuş, bu sefer de Hatice’nin paraları psikolog ücretine gidiyormuş. İki de çocukları var öğrenci, Hatice perişan.

Melike’nin tepesi bunları duyunca iyice atıyor, Şeref’e telefon edip onunla konuşmak istediğini söylüyor ve eve çağırıyor. Melike bu sıralarda pek dengeli değil – neredeyse hiç uyumuyor, sürekli şövalyelik romanları okuyor, gözleri biraz deli bakıyor; üstlendiği, teslim tarihi gelmiş tasarım işlerini boşlayalı epey olmuş.

Şeref gelince gelince Hatice’nin üzerine yürümeye kalkıyor ve işler beklenmedik bir şekilde çığırından çıkıyor, Şeref’i ölümcül biçimde yaralıyorlar, küçük tuvalete kilitliyorlar. Yorgun argın kanepeye çöküyorlar. Hatice Şeref'in cep telefonunu almış, onu kurcalıyor. Telefonda bazı fotoğraflar ve videolar buluyor: küçük kızların fotoğrafları, masum denemeyecek tuhaflıkta fotoğraflar, bazı erkek çocuk fotoğrafları keza, bir de bir video, küçük çocukların birbirlerine cinsel görünümlü şeyler yapması, komutları veren bir dış ses, bir erkek. Hatice kuduruyor, ama Melike sinir krizi geçiriyor gerçek anlamda, katılıyor. Konuşamaz oluyor. Acayip bir ağlama. Gidip odasına kilitliyor kendini. Daha sonra, sakinleştiğinde, çıkıp anlatıyor Hatice'ye, dedesini. Hatice paramparça oluyor, dili tutulmuş gibi; Melike’ye sarılıyor, hüngür hüngür ağlıyorlar yeniden. Melike annesini arıyor, yıllardır izi yok adamın çünkü, aile görüşmüyor dedeyle; annesine dedenin nerede olduğunu soruyor ama kadın söylemiyor, tersliyor, kapıyor telefonu, anlamıyor Melike'nin ne halde olduğunu. “Ne diyor Gönül Teyze?” diye soruyor Hatice. “Ne diyecek allahaşkına, bilmiyor musun Gönül Teyzeni?” diyor Melike tükürür gibi. “Bulacağım ben bu herifi, amına koyacağım," diye ekliyor sonra, Hatice "Ben de,” diyor. Asıl onun kararlılığı gözümüzü alıyor.

TV’de CNNTürk, yeni bir kadın cinayeti haberi veriyor – liseli bir kızın evden kaçması, kocası ve akrabaları tarafından izinin sürülmesi, öldürülerek kuyuya atılması. Melike’nin dudakları titriyor, “Hadi çıkalım şu evden,” diyor, çıkıyorlar, sahile iniyorlar. Ne yapacaklarını konuşuyorlar – Melike Şeref’in cesedini gece alıp arabayla bir yere götürüp gömmekten yana; Hatice o gece çıkamayacağını, çocukların durumunu ayarlaması gerektiğini, akşama eltilerinin geleceğini, işlerin karıştığını anlatıyor. Operasyonu ertesi gün yapmaya karar veriyorlar. Melike o gece evde kalamayacağını söylüyor haliyle, sevgilisinde kalabilir, ama bir süredir araları limoni, ayrıca Şeref’e yaptıklarını öğrenirse ne yapacağı belli olmaz, polise bile gidebilir, “Öyle de şerefsizdir,” diyor Melike. Bir erkeğe ihtiyaçları olmayacağı belli. Melike o gece başının çaresine bakacak. Gülmeden ayrılıyorlar.

Melike gece bir barda tek başına takılıyor, pek iyi görünmüyor açıkçası. Bir süre sonra yakışıklıca bir adam geliyor yanına; Melike’den 10 yaş kadar büyük, düzgün birine benziyor. Yanına oturmak için izin istiyor, gülümseyerek konuşuyor. Melike ona uzun uzun bakıyor – tanıyacakmış gibi, ama çıkaramıyor. Adının Levent olduğunu söylüyor adam, iş için Antalya’dan gelmiş. Bayağı içiyorlar, Melike sarhoş oluyor fena halde. Adam “Gidelim buradan,” diyor, “Gidelim,” diyor Melike. Adam önce bir tuvalete gitmek için kalkıyor. Telefonu ve sigara paketi masada. Telefonu çalıyor o sırada, Melike ışığını görünce bakıyor, arayanın adını görüyor – Şenol Yerlikaya.

Adamla Melike adamın arabasında gidiyor. Bir sokakta duruyorlar, dışarıda in-cin top oynuyor, karanlık. Melike’nin “ne oluyoruz” demesine kalmadan adam kızın üstüne çullanıyor. Saçlarından tutup kafasını torpidoya vura vura bayıltıyor Melike’yi, ayakkabılarını, pantolonunu çıkarıyor, tecavüz edip yarı çıplak arabadan atıyor ve basıp gidiyor.

Gençten iki adamın yaklaştığını görüyoruz, Melike’yi görüyorlar o halde sokakta yatarken, “Oha karıya bak” diyorlar birbirlerine, çöküyorlar başına, bacaklarını kıçını ellemeye başlıyorlar, halleniyorlar, ama ellerine kan bulaşınca bir duraklıyorlar, o sırada bir şangırtı – pencerelerden birinde bir teyze, şişe atmış bunlara, avazı çıktığı kadar bağırıyor. İkili tırsıp ikiliyor.

Teyzenin evi. Komşusu kadınla birlikte Melike’yi içeri almışlar, kanepeye yatırmışlar, altına pijama giydirmişler.

Sabah. Melike korkunç bir baş ağrısıyla ve alnı şişmiş olarak kendine gelince teyze kahvaltı hazırlamak istiyor ama Melike öğürmeye başlayınca demli çayda karar kılıyorlar. Melike yavaş yavaş geceyi hatırlamaya başlıyor. Telefon çalıp duruyor ama açmıyor, sonunda yekten telefonu kapıyor.

Melike teyzelere teşekkür faslının ardından eve dönüyor, yolda Hatice’yi arıyor, o da geliyor. Dışarıda buluşup eve giriyorlar – Melike cesetten tırsıyor çünkü. Ama Şeref’in cesedi ortada yok. Anlam veremiyorlar, ama hemen gitmeleri gerektiği açık. Melike adamı bulmaya kararlı, ama sadece adını biliyor. Sonra gelen telefonu hatırlıyor. “Şenol Yerlikaya” diye Google’a girince karşısına üç kişi çıkıyor, ikisinin şirket telefonuna ulaşıyor. İlki karavana, ikincisini arıyor. “Dün gece Levent Bey’i aramıştınız, o sırada bakamamıştı, kolyesini bende unutmuş, telefonu cevap vermiyor, acaba başka nasıl ulaşabilirim kendisine diye sizi aradım,” diyor Melike cilveli bir sesle. Şenol diyor ki ben Levent diye kimseyi aramadım. Antalyalı hani? diye soruyor Melike. Tanımıyorum, diyor Şenol ve kapamak üzere. Melike tarif ediyor. “Haa, Mithat’ı diyorsun sen,” diyor Şenol, “İzmir’in en büyük orospu çocuğu avukatı Mithat Yurdatapan’ı diyorsun.”

Melike’nin arabasına biniyorlar. “Nereye?” diye soruyor Hatice, “İzmir’e,” diyor Melike, “yolda anlatırım.” Soğukkanlı bir delilik içinde görüyoruz onu. Hatice daha aklı başında görünüyor, ama süreçte en acımasız cinayetlerden bazılarını o işleyecek. Eskihisar’dan feribota biniyorlar. Topçular’a yaklaşırken feribotta bir hareketlenme ve bağırış-çağırış oluyor, adamın biri karısını tartaklıyor, “Yürü lan arabaya!” diye ite kaka aşağı götürüyor. Melike ve Hatice çok sinirleniyor, ama feribot da yanaşmak üzere, arabaya iniyorlar. Çıkışta adamı arabasını biraz kenara çekmiş, kadını döverken görüyorlar – Melike ani bir frenle durduruyor arabayı, iniyorlar, müdahale ediyorlar. Adam arabadan iniyor, ikisini de birer yumrukta yere seriyor, tekmeliyor da, sonra arabaya atlayıp gidiyor. Kimse de bir şey yapmıyor.

Bayağı yamulmuşlar. Melike’de süngüsü düşmüş bir hal var, İstanbul’a dönmeye teşne, ama Hatice sinir küpü olmuş, bilenmiş. Adamın plakasını da ezberlemiş o arada. Trafik Şube’de FETÖ’cülerden boşalan kadrolardan birine yerleşip başkomiser olmuş eniştesini arıyor. Orhangazi’de ekip adamı çeviriyor. Bizimkiler Emniyet’e geliyor. Adamın karısı orada bekleşiyor, bunları görünce ürküyor, polisler de Melike’yle Hatice’yi goygoylamaya çalışıyor. Komiser yardımcısı kadın, gelip onları bir güzel haşlıyor, Melike ve Hatice’yi götürüyor. Adamı nezarethaneden çıkarıyor, kamerası bozuk bir odaya götürüyor, Melike’yle Hatice de oraya geliyor. Hatice adamı fena benzetiyor, kadının verdiği copla. Melike de iki tane çakıyor sonunda, havaya giriyor. Kan revan içinde kalıyor adam. Bizimkiler çıkıyor.

İzmir’e geliyorlar. Melike internetten Mithat’ın ofisini buluyor, kapısına dayanıyorlar, Mithat şehir dışındaymış, sonraki gün gelecekmiş.

İki kadın otele yerleşiyor. Sonra çıkıp kendilerine üst-baş alıyorlar – Melike, Hatice’nin türbanına biraz takılacak gibi oluyor, sonra saçmaladığını fark edip daha şık bir türban aldırıyor. İzmir’de takılıyorlar.

Ertesi gün Melike yeniden arıyor Mithat’ı, toplantıda olduğunu öğreniyor. Gidip ofisin önünde beklemeye başlıyorlar. Akşam saatlerinde çıkıyor Mithat. Karşısında Melike’yi görünce önce afallıyor, hatta biraz tırsıyor, ama Melike cilveli, “tadı damağımda kaldı” pozunda. Mithat fena halde yiyor bunu.

Evine gidiyorlar. Melike ve Hatice bu arada sürekli mesajlaşıyor. Gecenin ilerleyen saatlerinde iş yatağa varıyor. Yatak odasına girdiklerinde Melike duvardaki resmi görünce eli ayağı boşalıyor. “Bunun burada ne işi var?” diyor, “Eski karımdan kalma, atamadım,” diyor Mithat. “Sen İpek’in kocası mısın?” diyor Melike şaşkınlıkla. Mithat da şaşırıyor. İpek Melike’nin lisedeki en sevgili arkadaşıymış meğer, okul bitmeden bir adamdan hamile kalmış, kızı okuldan almışlar, adamla evlendirmişler. O adam da Mithat’mış. Birkaç yıl sonra boşanmışlar, İpek taşralı bir iş adamının imam nikahlı karısı olmuş. Niye boşanmışlar? Mithat başka birisine aşık olmuş, ama bu İpek’in suçuymuş, ilgisizliğine, Mithat’ı kendine yanaştırmamasına dair bir şeyler anlatıyor. Melike’nin adama duyduğu nefret üçe katlanmış durumda. Öfkesinden yerinde duramıyor.

Kapı çalıyor – gelen Hatice. Melike o sırada karambolden yararlanıp mutfaktan ekmek ve et bıçağı almış gelmiş. Mithat’la İpek konusunda yüzleşiyor Melike, yeni kocasının Çorum’da Boğazkale’deki Kybele Otel’in sahibi olduğunu, oteli birlikte işlettiklerini öğreniyorlar. Mithat’ın ağzını ve ayaklarını bağlayıp ellerini ve dilini kesiyorlar. Salonun yanındaki kütüphanede Mithat’ın gerçek olamaz gibi görünen, bir Tarantino filminden fırlamışa benzeyen bir silah koleksiyonu varmış, iki çantaya doldurup çıkıyorlar. Gecenin bir saati, hedef Çorum, daha doğrusu Boğazkale.

Kula çıkışında benzincideler, arabanın önüne arkasına iki araba dayanıyor, bunların çıkışını engelliyor. Hatice arabada, Melike para ödemeye gitmiş. Döndüğünde adamların köpekbalığı gibi arabanın etrafında dönendiğini görüyor. Melike’ye zorla kapıyı açtırmaya kalkışacak gibi oluyorlar ama Melike zaten dünden hazırmış gibi cilve yapıyor bunlara, Hatice şaşırıyor önce, sonra jetonu düşüyor. Ağaçlığa gidelim ben battaniye getireyim diyor Melike. Hatice ve adamlar önden gidiyor, bir tanesi Melike’nin yanında kalıyor. Melike bagajdan tüfeği çekip herifi vuruyor. Hatice’nin yanındakiler silah sesi ve arkadaşlarının çığlığını duyunca “nooluyo lan” diye geri geliyor ama tabii ihtimal de vermiyorlar. Hepsini yere seriyor Melike – biraz beceriksizce yapıyor bunu, bacak, karın, kol, neresi gelirse. Benzincinin çalışanları tırsmış, ışıkları kapamışlar, dükkanın arka tarafına sığınmışlar. İki kadın arabaya binip gidiyor. Yolda kendi tacize uğrama deneyimlerini, arkadaşlarının ve ailedeki kadınların yaşadıklarını anlatıyorlar birbirlerine. Hatice’nin komşusu, tecavüzcüsüyle evlendirilmiş, kaçmış, bulmuşlar, kocasının abileri ve babası da tecavüz etmiş bunun üzerine. Melike dedesinin hikayesini bölük pörçük anlatıyor. Yıllarca sürmüş.

Uşak’a gelmeden yol kenarında bir yerde arabayı sote görünen bir kenara çekip uyuyorlar.

Sabah camları tıklatılıyor – iki trafik polisi. Genç ve sırnaşıklar – “buralarda böyle yol kenarında uyuyan güzeller bulunmaz” sırnaşıklığı. Bizimkiler tam dellenecek gibiyken polisleri merkezden çağırıyorlar, bilmeden canları kurtulmuş oluyor. Belki Melike’yle Hatice’nin afyonu patlamış olsaydı, polisler ölmüş olacaktı. Fakat anlıyorlar ki en azından arabanın plakasında arama yok henüz. Seviniyorlar.

Şehir merkezlerinden kaçınarak, yolu uzatarak gidiyorlar.

Bir kasabaya gelince kahvaltı edecek yer arıyorlar. Bir kahve görüyorlar, bir bakıyorlar ki burası kadınlar kahvesi, içeride tek bir erkek yok. Nefis çay var, sıcak gözleme var. Adamları Soma’ya yolluyorlarmış termik santrale. Kadınlar epey sert, küfürlü konuşmalar, hırslı okey oyunları, laf atmalar filan. Bizimkilerin çok hoşuna gidiyor, “buraya yerleşsek” diyorlar. Ama görev onları bekliyor, yola devam.

Seyitgazi. Arabayı birden durduruyor Melike yine, yolda bir oğlan – 13-14 yaşlarında, arkasında da çarşaflı kadınlar – ablası, annesi, teyzesi, annanesi. Çıkıp kadınlara bas bas bağırmaya başlıyor Melike, Hatice arabada kalıyor – “Bu çocukları yarrak gibi yetiştiriyorsunuz, büyüyünce gelip kafamıza sıçıyorlar sizin yüzünüzden, bu ne biçim yürümek, bacak kadar çocuğun üç adım arkasında, utanmıyor musunuz, koca insanlarsınız…” Kadınlar paniğe kapılıp telaş içinde kaçmaya çalışıyor – Melike peşlerinden gidiyor, saydırmaya da devam ediyor. Bir evin kapısında oturmuş bir grup kadının önünden geçiyorlar, kadınlar Melike’yi durduruyor, “sen ne diyon?” “erkeğimize laf mı diyon?” İş itiş kakışa dönüyor, Melike bunların hakkından gelecek gibi görünürken işin rengi değişiyor, indiriyorlar, üstüne çullanıyorlar, durum kötü, o sırada Hatice geliyor, acayip dövüyor hepsini, Matrix’teki Trinity gibi. İçlerinden biri kaçıyor, ama Melike biraz peşinden koşup nişan alıyor ve bir atışta vuruyor – sanki “sniper” mübarek. Bu işte hızlı -hatta biraz fazla hızlı- bir şekilde ustalaşıyorlar. Koşarak arabaya dönüyorlar, insanlar sokağa çıkmış, bağırış çağırış, kadınlar pencere kenarlarından bakıyor, birtakım adamlar bunların önünü kesmeye çalışıyor ama bir-ikisini eziyorlar, bir-ikisini vuruyorlar pompalı tüfekle. Melike gaza basarken Hatice geriye ateş ediyor. Seyitgazi’den çıkıyorlar.

M’nin telefonu ötüp duruyor – arayan sevgilisi Tankut. Açmıyor.

Eskişehir yolunda arabayı saklıyorlar, silah çantalarını alıp otostop çekiyorlar. Telefon çalmaya devam ediyor. Hatice’nin de telefonu ötmeye başlıyor bu sırada – onu da Şeref arıyor. Haydaa. Açmıyorlar.

Bir araba duruyor sonunda – altmışlarında, saçları boyalı, parmağında taşlı yüzüklü, kaytan bıyıklı, hafif sakallı, biraz göbekli bir amca, Dario Moreno’yu andırıyor. Melike öne oturuyor, Hatice arkaya. Az sonra “Şurada biraz durabilir miyiz?” diyor Hatice, adam “Elbette hanımefendi,” diyerek kenara çekiyor, Hatice onu arabadan indiriyor, bagaja girmesini istiyor elinde tabancayla, adam ağlamaya başlıyor, “Niye böyle yapıyorsunuz hanımefendi, istirham edeceğim, niye bagaja giriyorum,” diyor, eliyle “Hadi gir gir” işareti yapıyor H, “Kızım ne yaptım ben size, sizin babanız yaşındayım,” derken Hatice “baba” lafını duyduğu anda tetiğe basıyor, “Yapmışsındır,” diyor alçak sesle. Bagajı kapıyor, yola devam.

Bir büfeden tost alırken televizyondaki haberlere takılıyor Melike – terk ettikleri arabasını bulmuşlar, peşlerindeler, çember daralıyor.

Gecenin bir yarısı Boğazkale’ye varıyorlar. Hititlerin başkenti Hattuşaş burası, bereket tanrıçası Kybele’nin memleketi. İpek Kybele Otel’de, kocası otelin sahibi. Otele giriyorlar, resepsiyonda uyuklayan bir oğlan var, resepsiyonun karşısındaki televizyonda haberler açık ama sessizde; oda muhabbeti yaparken İpek geliyor. Melike’yi tanımıyor, ama Melike kadına kilitleniyor. Kim olduğunu söyleyince İpek ağlamaya başlıyor, birbirlerine sarılıyorlar. İpek toparlanıyor sonunda, “Aç mısınız?” diyor Hatice’yi de dahil ederek, oğlana çantaları aldırıyor, oğlan çantaların ağırlığına şaşırıyor, sızlana sızlana iki kadının odalarına götürüyor. Kadınlar mutfağa geçiyor, İpek yiyecek bir şeyler hazırlıyor. Her şey unutulmuş gibi oluyor o mutfakta, neşe, mutluluk, sevgi havası. “Ne işiniz var burada?” diye soruyor İpek, “Geziyorduk uğradık,” gibisinden geçiştirme bir cevap veriyor Hatice, Melike de ek yapmıyor. Bu sırada oğlan resepsiyona dönmüş, otelin köpeğine mama koymak için dışarı çıkıyor, köpeği Melike’nin arabasının dibinde görüyor. Bakmaya gittiğinde bagajdan bir şey damladığını görüyor, ama karanlıkta benzin sanıyor, “Sakın la dur, benzin o, geberecen,” diyor köpeğe, çekiştiriyor, köpek hiç ayrılmak istemiyor. Mutfağa gidiyor oğlan, bagajdan benzin damladığını söylüyor, Melike paniğe kapılacakken Hatice sakin bir şekilde kalkıyor, “Ben hallederim, bir göstersene bana nerede,” diyerek oğlanı alıp dışarı çıkıyor. Mutfaktan çıkarken bir şiş sakladığını görüyoruz kolunun içine. İpek’le Melike konuşmaya dalmış – eski günleri, İpek’in neler çektiğini, Melike’nin onu ne kadar özlediğini anlatıyorlar birbirlerine. Hatice geri geliyor az sonra, sakin. Oğlan yok.

Melike kendi hayatını hararetli hararetli anlatırken birden donakalıyor gözü kapıya kayınca – eşikte duran adam, İpek’in kocası, Melike’nin onyıllardır görmediği dedesi Zekai Bey. Melike’yi görünce ona büyük bir pişmanlıkla, içten bir sevgiyle sarılıyor. Samimi olduğunu anlıyoruz. Zekai Bey kanser hastası olduğunu anlatıyor, oteli zar zor götürüyor, İpek olmasa çoktan kapanırmış, aslında pek ömrü kalmamış. Son günlerinde Melike’yi görmek onu inanılmaz mutlu etmiş belli ki. İpek Hatice’yi alıyor, “Gel sana biraz oteli gezdireyim,” diyor, dedeyle torunu yalnız bırakıyorlar.

Zekai Bey bir rakı koyuyor kendine, dipliyor, bir tane daha koyuyor, bir tane de Melike’ye koyup karşısına oturuyor. Dökülüyor. Adamcağızı bu kadar perişan görmek Melike’ye de dokunuyor, o da ağlıyor Zekai Bey’le, birbirlerine sarılıyorlar – Melike’nin sonunda çocukluk travmasının çözüldüğünü, hesabı kapattığını, artık normale döneceğini düşündüğümüz anda cebinden bir tabanca çıkarıp Zekai Bey’i yere yatırıyor, bir bıçak kapıyor, adamın pantolonunu indirip taşaklarını kesiyor ve ağzına tıkıyor, koli bandıyla da ağzını bağlıyor.

Zekai Bey’in ağzı bağlı olsa da o sessizlikte iniltileri yine de duyuluyor. İpek koşarak geliyor, Hatice arkadan. Kocasını kanlar içinde görünce sinir krizi geçiriyor – meğerse çok seviyormuş adamı. Melike’nin üzerine yürüyor, eline geçirdiği ne varsa onunla vurmaya çalışıyor. “Ambülans çağırın!” diye bağırıp duruyor. Melike ve Hatice mutlu bir yorgunlukla yere oturuyor, biz sahneyi yükselerek izliyoruz. O sırada içerisi ışığa boğuluyor, helikopter sesi gümbür gümbür – çevreniz sarıldı sahnesi. Melike ve Hatice bakışıyor, kaderlerine razılar artık.

Don Quijote anı: Meğer Melike yeldeğirmenlerine saldırdığını zannederken asıl durum çok başkaymış. Gelen polis değil ambülans; helikopter değil bir motosikletli – bu da resepsiyondaki oğlan çıkıyor. Tekrardan sahneye dönüyoruz, Zekai Bey yerde ama kanlar içinde filan değil, İpek ağlıyor ama sinir krizi filan geçirmiyor. Zekai Bey kalp krizi geçirmiş, durum ciddi, hemen hastaneye götürülüyor, İpek de gidiyor. Hatice’nin telefonu çalıyor, açıyor bu sefer, Şeref şaşkın, açılmasını beklemiyor çünkü. Onlar konuşurken Melike’nin de telefonu çalıyor, o da açıp Tankut’la konuşuyor. Neler olduğunu anlatıyor, ama başından beri olanları değil de onlara biraz benzeyen çok daha sıradan olayları. Anlıyoruz ki Melike ve Hatice gerçekten bir dizi macera yaşıyor ve birtakım erkekleri cezalandırıyor, ama bunları Melike’nin beyni bir bin katarak yaşamış, tıpkı Don Quijote gibi. Dedenin kaldığı yeri Melike'ye annes en başta söylemiş zaten, aşırı rastlantılar hep hayaliymiş. Range Rover’a bindiklerini görmüşüz ama aslında Nissan Micra’ymış araba; Şeref’i öldürmemişler, yaralamamışlar bile; Tankut onu bir-iki gün sonra merak içinde Melike’nin evine gidince küçük tuvalette kilitli bulmuş.

Ertesi gün: Tankut ve Şeref otele geliyor birlikte. Birbirlerini bulduktan sonra beraberce iki kadını bulmak için yola koyulmuşlar ama belli ki çok allahlık adamlar ikisi de. Bu iki adamın hali, kadınların kanlı gerginliğine karşı komik bir tezat oluşturuyor hemen. Melike’yle Hatice’yi İstanbul’a götürmek istiyorlar haliyle ama onlar kararlarını vermiş - “Biz burada kalıyoruz.” Vazgeçirmeye çalışıyorlar, ama başaramıyorlar – çok ısrar edince Hatice ve Melike onları düpedüz tartaklıyor. Adamları yolluyorlar sonunda.

Otelde üç kadın. “Boğazkale’nin Üç Kadını” gibi hafif mitolojik bir halleri var. Otelin terasında baş başa kalıyorlar. İlk defa bir dinginlik ve sessizlik oluyor. Güneş Hattuşaş’ın üzerinde batıyor.

Hissettiğimiz kadarıyla, Melike hep İpek'e aşıkmış, hatta belki lisedeyken bir şeyler de olmuş olabilir tam yaşanmadan; bu yaşanmamışlık o efsaneyi büyütmüş de büyütmüş, İpek'in başına gelen evlilik hadisesi de hep Melike'nin vicdanını yaralı tutmuş. Lakin yolun sonunda, İpek'e kavuştuktan sonra, kafasında büyüttüğü şeyin de tıpkı bu yolda yaşadığı şeyler gibi bir hayal olduğunu anlıyor (zaten İpek'te de bunun karşılığı olmadığını, bir arkadaşlık bağı olduğunu görüyor), asıl yanı başında duranı görmemesine neden olan bir hayal. O zaman işte Hatice'yi görüyor gerçekten görmesi gerektiği gibi.

***

Baştaki sahneyi yeniden görüyoruz, sesli bu kez. Sonuna geldiğimizde içeriden bir kadın sesleniyor, “Hatice, mutfağa gelsene kızım!” Kız çocuğu dedenin gözlerine bakıp mutfağa koşuyor. “Bana şurdan bir tabak versene, ellerim yağlı,” diyor Gönül Teyze.