21.3.26

Redaktörler

1

Kiralık Mini Cooper, güneşli ve ılık bir mart günü, İstanbul’un Anadolu yakasından Avrupa yakasına geçerken çevresini aydınlatıyor, canlandırıyor gibiydi; bunun nedeni belki de arabanın içindeki beş doktora öğrencisinin edebiyata yoğunlaşmış ışıltılı beyinlerinin saçtığı enerjiydi. Gerçi çok enerji saçacak halde olduklarını söylemek zordu – sabah kampüsten çıkıp Kadıköy’deki antikacıları dolaşmışlar, ardından Modoko’daki mobilyacıların kapısını teker teker çalıp elleri boş çıkmışlardı; şimdi Matbaacılar Sitesi’ne giderken hepsinin suratı eni konu asıktı, özellikle arka koltukta üst üste oturanların sesi hiç çıkmıyordu.

Arabayı grubun en pratik zekalısı ve iş bitiricisi olan Ekim kullanıyordu; yolu bilmiyordu ama telefonu ona nereye gideceğini söylüyordu elbette, arabadakilerin hiçbiri de burada bir özgür istenç problemi görmüyordu. Yan koltukta oturan Kim, nasıl bir kutu yaptıracaklarını sormuş olan Jasmine’e dönüp baktı, ters bir cevap verecek gibiydi, ama sonra bakışlarını yumuşattı – geç de olsa meşru bir soruydu bu. Aslında nasıl bir kutuya ihtiyaçları olduğunu o da tam bilmiyordu, mücellidin bileceğini varsayıyordu. Tabii eğer bir mücellit bulabilirlerse. Baskı süreçlerinin otomasyonu, İstanbul’da eski usul, zanaatkar mücellit bırakmamış gibiydi. Oysa Kim onlara her şeyi elle yapan eski mücellitlerden birinin lazım olduğunu düşünüyordu. Beşinin de içine sığacağı bir kitap cildini -kutu diyorlardı aralarında- başka türlü yapmak imkansız olsa gerekti.

Melisa Kim’in bu her şeyi bilir, bilmediği şeyleri bile bilir hallerinden bir aşamada sıkılacağını hissettiren bir boyun hareketiyle camdan dışarı bakmaya başladı, bir yandan da içinden Googoosh’un “Do Panjereh”ini mırıldanıyordu. İçlerinde İstanbul’dan en çok sıkılan oydu; Tahran’daki ailesini, arkadaşlarını, hatta ayrıldığı sevgilisini bile özlüyordu, ama dünyanın bu taraflarında, karşılaştırmalı edebiyat alanındaki en iyi doktora programı İstanbul’da, Akşemsettin Üniversitesi’ndeydi. Bir yıl daha dişini sıkıp dersleri verdiğinde teze geçecekti, o zaman Tahran’a daha sık gidebileceğini, hatta orada bir üniversiteyle bağlantısını ayarlarsa bir dönemi orada geçirebileceğini düşünüyordu.

Matbaacılar Sitesi beklediklerinden büyük çıktı, keşmekeşi de o oranda büyüktü. Sokaklarından geçtiler, kapılarından girip çıktılar, katlarına çıkıp indiler; çeşit çeşit adama (karşılarına çıkanların hepsi erkekti) dert anlatmaya çalıştılar ama belki kendileri de dertlerinin ne olduğunu çok iyi bilmediğinden -Kim hariç elbette- sonuç alamadılar. Bir saatin sonunda artık iyice yorgun düşmüş, canları sıkılmış, çok temel bir hata yaptıklarını yeniden düşünmeye başlamışlardı.

Jasmine İsrail Yahudisi annesi ve Filistin Arabı babasının çok sevdiği ve ona da çok sevdirdiği ama Toronto’da her zaman kolayca bulamadıkları adaçayı, ıhlamur ve zencefil almak istediği için Mısır Çarşısı’na gitmeye karar verdiklerinde önlerindeki yolun yeniden ışık ve netlik kazanmasına şaşırdılar ama aynı şey antikacılarda, Modoko’da ve Matbaacılar Sitesi’nde de olmuştu. Yine de hiç yoktan iyidir, dedi, Kim, daha kaç kere sonuç alamayacağımız bir yere gidebiliriz ki? Çarşı içinin solukluğu yeniden morallerini bozdu, Sergei yeniden Rusça küfürler savurmaya başladı; yine de o solukluğun içinde, ilerideki bir sokağın ışıldadığını fark etti Ekim, diğerlerine de gösterince heyecanları geri geldi, kalabalığı neredeyse yararak o sokağa yöneldiler.

Sokağın tüm ışıltısı tek bir dükkandan geliyordu – mücevhercilerin, halıcıların, dericilerin hiçbiri, sokağın öbür ucundaki dükkan kadar parlak ve net değildi. Dükkanın önüne geldiklerinde burasının bir aktar dükkanı olduğunu gören Jasmine ufak bir sevinç çığlığı attı ama asıl mutluluk Kim’in gözlerindeydi – kapkalın camlı, siyah çerçeveli bir gözlük takmış, yaşlı bir kadının tezgaha baktığı bu ufacık dükkanda yalnızca adaçayı, ıhlamur ve zencefil satılıyordu. Sergei bile bunun iyiye işaret olduğunu kabul etti.

Jasmine alacaklarını aldı; adaçayını tartan yaşlı kadının parmaklarındaki mürekkep lekelerini ve yaldız tanelerini fark eden de o oldu. Ekim kadınla konuşmaya çalıştıysa da kadının sağırlığı buna engel oldu, gençleri umursamadan vereceklerini verdi, alacağını aldı, düzgün görünen bir rafı düzelttikten sonra bir anda gözden kayboldu. Kim kadını göremeyince hemen tezgahın arkasına geçti ve yerde kalkmış kapakla, aşağı inen merdivenlerle karşılaştı. Hepsi birden merdivenlere yöneldi.

Bir mücellit bulmaları gerektiği fikri her zamanki gibi Kim’den çıkmıştı. Mücellitler ve geçitler hakkında grup dışındaki insanlarla konuşmaya çalıştığında her seferinde garip bir sessizlik oluyor, insanlar ona boş boş bakıyor ve ardından hiçbir şey söylemeden uzaklaşıyordu. Bu da Kim’e göre kesin bir işaretti. Kim’in bazen dümdüz düşünen biri olması işe yarıyordu. Kitapların içine girmeye karar verdiklerinde bunu nasıl yapacakları hakkında hiçbirinin fikri yokken Kim çıkmış ve bir mücellide, hepsinin içine sığabileceği büyüklükte bir kitap yaptırmayı önermişti, hangi kitaba girmek istiyorlarsa kapağına da onun ve yazarının adını yazdıracaklardı. Aptalca denebilecek kadar basit bir fikirdi; işe yaramayacağını gösteriyor olabilirdi bu, yarayabileceğini de.

Diğerleri Kim’in teorilerinin çoğu kez doğru çıktığını biliyordu; o gün ne düşkırıklığı yaşamış olurlarsa olsunlar, tezgahın arkasında yerdeki kapağı kaldırıp gözden kaybolan yaşlı bir kadın bulmuş olmaları da Kim’i tartışmasız biçimde yine haklı çıkarmıştı.

Merdivenler karanlık bir koridora iniyor, koridor uzadıkça uzuyor, ayak sesleri yankılanıyor, duvardan fırlayan belki de tarihi taşların arasında kertenkeleler, akrepler, solucanlar, böcekler gördüklerini sanıyorlardı. Sonunda büyük bir odaya çekildiler – her şeyin durmuş, durgun olduğu bir odaydı bu, buraya koşarak girmeleri büyük bir ayıptı sanki, tat kaçıran bir terbiyesizlikti. Hiç koşmamış gibi yapmak istedilerse de nefesleri onları ele verdi, kalın giysileri içindeki bedenleri de neredeyse gözle görülür bir ısı yayıyordu. Bu durağanlığın içinde en fazla eksikliğini çektikleri şey, aktar kadının duruşuydu. Orada durmadığını hepsi görüyor, ama durmaktan başka bir şey de yapamıyorlardı. Sonra beklenmedik bir şey oldu – aktar kadına bir ikiz kadar benzeyen, aynı derecede iki büklüm, aynı buruşuklukta, ayaklarını aynı şekilde sürüyen ama aktar kadından farklı olarak gözlüğü olmayan bir adam peydahlanıverdi. Dikkatli bakınca adamın muhtemelen Çinli olduğunu fark ettiler. Aktar kadına baktıklarında bunu fark etmemişlerdi; şimdi onunla ilgili bilgilerini de bu doğrultuda güncellediler.

Kim adama Çince mücellit olup olmadığını sorunca adam hiçbir şey demeden çevresini gösterdi – duvarlarda kitap kapağı örnekleri, renk renk deriler, ölçüm ve kesim aletleri asılıydı, odanın içindeki sıra sıra tezgahların üzerinde de çeşitli ciltleme aşamalarında onlarca kitap duruyordu. Tezgahların başında on kadar genç Çinli kadın çalışıyordu, kimileri deri kesiyor, kimileri sırt dikişi atıyor, kimileriyse altın varakla kitap isimlerini basıyor ya da süsleme yapıyordu.

Grubun geri kalanı da Kim’le birlikte odada bulunan nesne ve kişilerin farkına vardığı için, Kim’in, aktar kadının ikizi adamın gerçekten de mücellit olduğunu açıklaması biraz malumun ilamı oldu. Gruptakiler talihlerine inanamıyor gibiydi, bir tek Sergei çok sıkıldığını belli etmek zorunda hissediyordu kendisini.

Kim neden orada olduklarını adamın bileceğini umuyordu, o yüzden kısa birkaç cümle kurmakla yetindi. Adam Kim’in söylediklerini kayıtsızca dinledi, sonra birden kaçmaya yeltendi, ancak Ekim bu hareketini bekliyormuş gibi hemen arkasına kadar sokulmuştu, adam döndüğünde ona çarptı ve yere düştü, utanç dolu olduğu izlenimi veren bir sesle Çince bir şeyler haykırdı; tezgahların başında çalışan genç kadınlar ikiletmeden ellerindeki işi bırakıp tek sıra halinde büyük odanın arka tarafına doğru ilerledi ve gözden yitti.

Çinli adam her nedense gruptan ve Kim’in söylediklerinden çok korkmuş gibi görünüyordu şimdi; çocukken kulağına fısıldanmış bir lanetin bu yaşında gerçekleşmeye başladığını görmekten kaynaklanan bir korkuya benziyordu bu. Jasmine neler konuşulduğunu anlamak için Kim’i dürtüp duruyordu, Kim’se “an”a odaklanmış ve dış uyaranlara kendini tümüyle kapamış bir edayla gözlerini adama dikmişti, adamsa titremeli bir halde Kim’e bakıyordu, aralarında geçen sözcük sayısı yirmiden fazla olamazdı, yine de birbirlerini mükemmelen anlamışa benziyorlardı. Nitekim Kim gruba dönüp başıyla “gidelim” işareti yaptı; Jasmine’in oflayıp puflamalarına herkes biraz sinirlendi ama hak da verdikleri için kimse ses çıkarmadı, Mısır Çarşısı’ndan çıkana dek tek bir söz söylemediler.

Sergei Kim’e, her şeyi anlatmayı mı yoksa dayak mı yemeyi yeğleyeceğini içerikten bağımsız bir nezaketle sorunca hepsinin dili çözüldü; sonra birbirlerini susturdular ve Kim’in anlatmasını beklediler. Kim’in söylediğine göre Çinli mücellit onların istediği kitap kutusunu yapacaktı, bunun için bir haftaya ihtiyacı vardı. Daha önce böyle bir iş yapmış mıydı? Hayır, bu ilk olacaktı. Ne yapması gerektiğini nereden biliyordu peki? Biliyordu işte. Para istemiş miydi? Hayır, hatta bir an önce başından gitmeleri için üzerine para bile verecek gibiydi. Madam Bovary’ye gideceklerini biliyor muydu? Elbette, Kim söylemişti. “Bovary” lafı hiç geçmemişti ama? Çince çevirisinde kitabın adı Bir Fransız Kadını’ydı. Kitabın Çince çevirisine mi gideceklerdi? Bu soru karşısında Kim durakladı. Bu olasılığı belli ki düşünmemişti, Çince konuşan bir Madam Bovary fikri herkese cazip gelmeyebilirdi ama daha önemlisi, Çince çevirinin dünyasında yaratacakları değişiklik, romanın özgün dünyasına yansımayacak, etkisi fazlasıyla sınırlı olacaktı. Kim koşarak Mısır Çarşısı’na döndü; geri geldiğinde yüzünden bir şey anlaşılmıyordu. Sergei mücellidi bulamadığını hemen itiraf etmesini istedi, Kim gözlerini devirerek Sergei’ye baktı, yüzünü yüzüne yaklaştırdı ve kulak memesini ısırdı. Sergei küfrü bastı, Kim de bunu hak ettiği için karşılık vermedi; onun yerine mücellidi gerçekten de bulamadığını ama onları romanın orijinaline gönderecek bir kutu yapacağından emin olduğunu, bunun standart prosedür olduğunu kalıbını basacağını söyledi. Yapacak bir şey yoktu – bir hafta sonra yeniden gelecekler ve şanslarını deneyeceklerdi.

 

2.

John Franklin Amder ellili yaşlarının sonuna yaklaşmış bir edebiyat profesörüydü. Tatlı bir herifti, sevdiği konuları anlatır, anlatırken gerçekten heyecanlanır, ağzından tükürükler saçarak konuşur, belki de bu şekilde heyecanı en ilgisiz öğrenciye bile geçerdi. Amerikalıydı, yıllarca New York’un gözde üniversitelerinden birinde ders vermiş, akademik hırs konusunda meslektaşlarının çok gerisinde kaldığı için bir türlü “tenure” denen kadroyu alamamıştı. Beşeri bilimlerde ülke çapında kadro sayısı çok azalmış, çalıştığı üniversitede kadro almak şöyle dursun, ders vermesi bile tehlikeye girmişti. Onu çok seven Türk öğrencilerinden biri Akşemsettin Üniversitesi’ne dekan olmuştu, Amder’i de Edebiyat Bölümü Başkanı olmaya ikna edince Amerikalı profesör kendini İstanbul’da bir vakıf üniversitesinin gelişkin ama kuşkusuz sıkıcı kampüsünde bulmuştu.

Opera ve klasik müzik tutkunuydu, kendi isteğiyle senfoni dinleyen son insanlardan biriydi Amder ve bu yüzden midir bilinmez, hiç evlenmemişti. İstanbul’a gelişinin ilk yılında Türk bir bale hocasıyla tanışmış, aralarında romantik bir yakınlaşma olmuş ama kadın bir gün ortadan kaybolmuş ve birkaç gün sonra evinde ölü bulunmuştu. Bu olay Amder’i derinden sarsmış ve bu tür yakınlaşmalardan kendisini kesin olarak korumaya, müzmin bir bekar olarak ölmeye yemin etmişti. Aradan geçen yedi yıl içinde bu yeminini hiç bozmamış, teselliyi içkide bulmuştu; dönem dönem derin bir umutsuzluğa kapılıyor, her şeye boş veriyor, sonra yeniden umursarmış gibi oluyor, ardından tekrar boşveriyordu. Üniversitede arkadaşlık ettiği hocalar vardı ama yalnız bir adamdı, varoluşu itibariyle yalnız bir adamdı Amder; evlense ve çocukları, torunları da olsa yalnız bir adam olarak kalır ve öyle ölürdü. Hiç Türkçe bilmediği gibi öğrenmeye de çalışmamıştı doğru dürüst – onca yıl kaldığı ülkenin dilinde söyleyebildikleri bey, hanım, evet, hayır, teşekkür, merhaba, sonra, buyrun, lütfen ve kaça’dan ibaretti.

Yalnızlığı ve mutsuzluğu derinleştiğinde, şişenin içi sığlaştığında Amder evde çalışma masasının çekmecesinden roman taslağını çıkarır, notlar alır, aldığı notları karalar, yazdığı bağımsız bölümleri okur, bazen midesi bulanıp defteri nefretle çekmecesine geri gönderir, bazense yeni bir iki paragraf yazacak kadar heyecan biriktirmiş olduğunu görüp kalemi eline alırdı. Romanının asla bitmeyeceğini, asla kimseye okutmayacağını, asla yayımlanmayacağını biliyordu kuşkusuz, ama iyi edebiyat okumaktan sahici bir zevk duyan bu adama bu kadarlık bir merakı, bir hobiyi çok görmemek gerekirdi.

Amder’in Akşemsettin’de doktora öğrencileriyle yaptığı kolokyumun konusu “Kurgusal Karakterler ve Olay Örgüsü Stratejileri”ydi. Amder roman karakterlerine birer tip ya da birey olarak bakmanın ötesinde nasıl bakılabileceğini sorgulatıyordu öğrencilerine, bunu yaparken de yazarların olay örgüsünü ilerletmek için karakterleri nasıl kullandığına odaklanıyordu. Kolokyum boyunca yan karakterleri işlev açısından inceliyor, ana karakterlerin kişilik özelliklerinin yarattığı durumların ya da çeşitli durumlar içindeyken davranışlarının bu özellikler tarafından nasıl belirlendiğini tartışıyor, birbiriyle ilişki içindeki karakterlerin kişiliklerinin nasıl etkileştiğini, kişiliklerinin değişip değişmediğini saptamaya çalışıyorlardı. Romanın yazıldığı dönemin hakim psikolojik söylemi, yazarın kendi kişiliğinin roman karakterlerine etkisi, iyi çalışılmamış karakterler, yazarın işine geldiği biçimde davranan (ve kendi özüyle çeliştiği ya da bir öze sahip olmadığı söylenebilecek) karakterler, postmodern edebiyatın “karaktersiz” karakterleri gibi konularda kanlı tartışmalar yapıyorlardı.

Çok alışıldık bir ders olmadığı söylenebilirdi “Kurgusal Karakterler ve Olay Örgüsü Stratejileri”nin, ama beşeri bilimlerin akademideki hükmünün azala azala yok olma noktasına geldiği, mezunları için iş olanaklarının sözünün bile edilmediği, üniversitede kalıp akademisyen olma fikrinin de bin türlü caydırıcı nedenden ötürü öğrencilerin ciddiye almadığı bir dünyada, bu dünyada, akademik programlardan beklentiler de oldukça azalmıştı. Bunun bir faydası, Amder’inki gibi marjinal sayılabilecek derslere alan açılmış olmasıydı; daha doğrusu, böyle dersler vermek isteyecek kadar deli hocalar çıkarsa onları engellemeye kalkacak ve tutturulması gereken bölüm standartlarını dayatacak yöneticilerle karşılaşma ve yenilme olasılıkları artık oldukça düşüktü.

Fakat Amder, her ne kadar konusunu çok sevse de, öğrencilerle metin tartışmaktan büyük zevk alsa da, öğrencilerin bekleyeceği türden bir “deli hoca” değildi; dersin başlığı çok daha mekanik, çözümlemeci, işlevci bir yaklaşım vaat ederken Amder daha hissetmeci, holistik, epikürcü bir yaklaşımla ele almak istiyordu metinleri. Madam Bovary’nin sonlarına doğru, Emma o zamana kadarki müsrifliğinin cezasından artık kaçamayacağını, her şeylerine haciz geleceğini, mahvolacaklarını nihayet idrak ettiğinde, eski sevgilisi Rodolphe’a para için yalvarmaya gider; çok uzun zamandır görüşmemişlerdir, zaten ayrılıkları da acılı olmuştur, yine de Emma aralarındaki duygusal durum hiç kesintiye uğramamış gibi aşklarından, yakınlıklarından, hatta Rodolphe'un başka kadınlara ilgi duymasını bağışladığından söz eder. Rodolphe Emma’yı bunca zaman sonra karşısında gördüğünde “Bu kadın da nereden çıktı?” diye düşünüyor gibidir ama yavaş yavaş hem his, hem de retorik olarak ısınır, kıvama gelmeye başlar. Emma’nın acelesi vardır; iki üç aya yaysa belki sonuç alabilecekken hemen para ister, hem de yüklü bir tutardır bu; Rodolphe bir anda buz keser, sahnedeki dönüşüm birkaç satırda gerçekleşir:

 

…Rodolphe sonunda göz kapaklarından öptü onu, dudaklarının ucuyla, usulcana.

“Ama sen ağlamışsın?” dedi. “Neden?”

Emma birdenbire hıçkırmaya başladı. Rodolphe aşkının boşalması sandı bunu; Emma susuyordu; o bu sessizliği son bir utanç olarak değerlendirdi, o zaman haykırdı:

“Ah, bağışla beni, bağışla beni! Beğendiğim tek kadın sensin. Budalalık ettim, hiç iyi etmedim! Seni seviyorum, seni her zaman seveceğim! Neyin var, söylesene!”

Rodolphe diz çökmüştü.

“Ne olacak!.. Ben mahvoldum Rodolphe! Üç bin frank borç vereceksin bana!”

“Ama… Ama…” dedi Rodolphe, yavaş yavaş kalktı, yüzünde kötü bir anlam beliriyordu.

 

Bu sahneyi sınıfta ele aldıklarında Amder şeytanın avukatını oynuyormuşçasına karakterlerin tarafında konumladı kendini, saf okuma deneyimini yücelten naif bir okur gibi davrandı, öğrencilerse sanki dersi onlar veriyormuş gibi metnin tarafından baktı sahneye, metnin amacını, gerekliliklerini önemseyerek, duvara asılı tüfeklerin patlaması gerektiği ilkesine tutunarak, cümlenin öyle değil de böyle kurulmasından anlam arayarak söz aldılar. On beş yirmi yıl önce olsa tam tersi olması beklenebilirdi – okumayı sevdiği, belki yazar olmayı düşlediği için edebiyat bölümüne girmiş iyi niyetli öğrenciler ve onlara kuramlar, analizler öğretecek, onlara “bilimsel” soğukluk aşılayacak hocalar vardı o zamanlar. Kim’in sınıfıysa belki de sosyal medyada her türlü işareti -kısaltmalardan emojilere- düz anlamıyla, yan anlamıyla, alt ve üst anlamlarıyla okumaya, yorumlamaya, konumlandırmaya alışık olduğu için, hiçbir puroyu yalnızca puro olarak görmekle yetinemiyordu. Amder çocuklara “Kendinizi rahat bırakın, metnin akışına kaptırın, büyük resmi görün, akademik detaylara takılmayın,” dedikçe onlar her ayrıntıyı sorguluyordu – sadece akademik bir gıcıklık ya da iyi öğrenci heveskarlığı olarak değil, aşırı ciddiye alarak, ölüm-kalım meselesi gibi görerek, hatta metin için yazarı da gözden çıkararak yapıyorlardı bunu. Yazar ölür, metin kalır; kalan metinler bizimdir.

Özellikle Kim bu konuda militan denecek bir duyarlılığa ve katılığa sahipti. Onun gözünde yazar, evrensel bir kasılmaya ebelik eden ama ortaya çıkacak yaratım hakkında çok sınırlı bir bilgisi olan bir aracıydı sadece, ona teşekkür etmeli, avucuna ufak bir bahşiş sıkıştırmalı ve yoluna göndermeliydi.

İçlerinde yazmaya en yatkın olan ve post-apokaliptik bir roman yazmaya çalışan Melisa’nın takıntısıysa yayınevleriydi, belki babasının eskiden yayıncı olmasından ve yayımladığı kitaplar yüzünden hapse girmesinden kaynaklanan bir ilgiydi bu. Onun gözünde yayınevleri yazarlar kadar bile saygıyı hak etmiyordu, hepsi kifayetsiz muhteris tüccarlardı, metin emanet edilecek son insanlardı. Neler neler yayımlanıyordu onlar yüzünden, ne boktan kitaplara edebiyat muamelesi yapılıyordu, ne değerli metinler bazen gün yüzü bile görmeden yok olup gidiyordu. Büyük yayınevlerine karşı uluslararası bir mücadele verilmesi gerektiğini savunuyordu Melisa, bunun için de yayınevlerinin daimi ve dışarıdan destek kadrolarından yandaş devşirilmesi gerekiyordu – düzeltmenler, temizlikçiler, muhasebeciler, danışmanlar, okutmanlar, satışçılar, matbaa çırakları mesela. Editörler, yayın yönetmenleri, genel müdürler kaçırılsın, grafik tasarımcıların işleri sabote edilsin, finans müdürlerinin excel dosyalarına müdahale edilsin, yayınevlerinin bilgisayarlarına girilip metin dosyaları bozulsun, adi yeni kitapların içine klasik ve modern başyapıtlar yerleştirilsin, matbaalarda formalar karıştırılsın, ortalık birbirine girsin ve bu kaos daimi kılınsın istiyordu. Calvino’yu çok sevmesi de son derece doğaldı. Neyse ki bu tür kitapların iyi bir yanı da vardı – hepsinin son kullanma tarihi oluyordu, zaman içinde kendi kendilerini imha ediyorlardı. Yerlerine yenileri geliyordu tabii, yani sistem kendini sürdürmeyi biliyordu; Melisa da zaten bu nedenle tek tek kitapların değil, üretim çarkının hedef alınması gerektiğini söylüyordu.

Kim ve Melisa’nın derslerde ya da ders dışı sohbetlerde adanmışlıkla dile getirdiği bu tür görüşler sınıfı biraz rahatsız etse de güldürüyordu; onları ciddiye alan birkaç kişi de yok değildi – Sergei, Ekim ve Jasmine. Amder bu sözlere gençlik aşırılıkları olarak bakıyordu anlaşılan - laf buralara geldi mi yüzünde hoş gören bir gülümseme belirir, yerleşir, gitmek istese de gidemezdi.

Sergei bir derste gereksiz ya da kötü yazılmış karakterlerin romanlardan çıkarılması, başka bir deyişle öldürülmesi gerektiğini söylediğinde de aynı şekilde gülümsemişti Amder. Belli ki Kim, Sergei’nin dile getirdiği bu konu hakkında daha önce uzun uzun düşünme fırsatı bulmuştu, çünkü dersin on beş dakikası boyunca, edebiyat başyapıtlarının kusurlu karakterlerden arındırılmasının edebiyat tarihine ve gerçek okurlara ne büyük bir hizmet olacağını ateşli ateşli anlattı. Amder yazılıp yayımlanmış bir metnin artık değişmeyeceğini, değişmemesi gerektiğini savunmaya çalıştıysa da Kim onu kolayca susturdu, bunun eski kafalılık olduğunu, romantik bir yazar imgesinden kaynaklandığını, yazarı kendi yaratısının tanrısı saymanın edebiyata hiçbir faydası olmadığını, bu metinleri yazarlarının boyunduruğundan kurtarmak gerektiğini, neredeyse hiç değişmeyen bir şiddetle, bir manifesto okur gibi haykırdı. Melisa da ona katıldı, editörler editör olsaydı asıl böyle şeylerle uğraşmaları gerekeceğini ama bugünkü yayıncılık endüstrisinde bu yetkinliğin, bu inisiyatifin, bu cesaretin hiç olmadığını ekledi. Amder pratikte bunun nasıl işleyeceğini hiç anlamadığını, kimin hangi yetkiyle ve yazarın onayını almadan böyle ciddi değişiklikler yapabileceğini bilemediğini, kaldı ki yapılsa bile diğer dillerdeki çevirilerinin değişmesinin ayrı bir mesele olacağını, eski baskılarla yeni baskılar arasındaki farkların çeşit çeşit sorunlar doğuracağını söyledi. Kim buna katıldığını söyleyince sınıfın diğer üyeleri ona şaşkınlıkla baktı, ama Kim daha da radikal bir söylemle devam etmekte (ve böylece onları yatıştırmakta) gecikmedi: Bu sorunun tek çözümü, kaynağa gitmekle mümkündü, ancak romanın dünyasına gidilirse ve gerekli değişiklikler orada yapılırsa bunlar otomatik olarak romanın tüm basılı ve elektronik nüshalarına yansıyabilirdi. Kimse bunun ne demek olduğunu anlamadı, basılmış bir kitapta yazanların nasıl değişebileceğini soran ve bunun fizik ve gerçeklik kurallarına aykırı olduğunu söyleyen Amder’e gülümsemekle ve yakında her şeyin netleşeceğini söylemekle yetindi Kim, dersin geri kalanında da -pek bir şey kalmamıştı zaten- bir daha konuşmadı.

 

3.

Akşemsettin Üniversitesi İstanbul’un Anadolu yakasında, Çekmeköy yakınlarındaydı, ormanlık bir arazinin içinde özel izinle kurulmuştu; dönemin muhalefet partisi üyesi olan belediye başkanının tüm itirazlarına ve engelleme çalışmalarına rağmen orman bakanı ve cumhurbaşkanının bastırmasıyla ciddi bir arazi Akşemsettin Vakfı’na devredilmiş, kampüs inşası için yaklaşık on beş bin ağaç kesilmişti. Kamuoyunda birkaç gün tartışılan ve protesto edilen bu uygulama, sonrasında adet olduğu üzere sineye çekilmiş, dönem dönem siyasi kavgalarda hatırlatılması dışında herkes işine bakmayı yeğlemişti. En azından villa, alışveriş merkezi ya da gereksiz bir havalimanı yerine nitelikli bir üniversite kurmak için feda edilmişti ağaçlar, orman arazisinin bitimine de yirmi bin yeni ağaç dikilerek doğaya karşı işlenen bu günah dengelenmeye çalışılmıştı.

Kampüs gerçekten göz alıcı bir mimarlık harikasıydı ve önemli bazı uluslararası ödüllere de layık görülmüştü. Şehir merkezinden uzak oluşu, kampüste yaşamayan hocalar, idari personel ve öğrenciler için ciddi bir handikaptı ama sunulan imkanların, bu handikabı telafi ettiği söylenebilirdi. Tesis olarak kazandığı puanların üstüne, dünyayla canlı bağlantılar kurmayı başarmasının puanlarını da ekliyordu üniversite; kampüste sürekli uluslararası etkinlikler gerçekleştiriliyordu, üniversitenin öğrencisi y da hocası olmayan bir dolu yabancıyla her gün karşılaşmak mümkündü. Akşamları bile yapılacak çok şey bulunabiliyordu; bu anlamda hafif bir tatil köyü havası da sezinlenmiyor değildi, ama akademik standartların ciddiye alınması ve gerekli imkanların sağlanması sayesinde bu konuda kayda değer bir sıkıntı yaşanmıyordu. Özgürlükçü bir anlayışla yönetilen üniversite, öğrenciler için serbest nefes alabildikleri bir vaha sunuyordu. Lisansüstü öğrencilerinin yurtlarında ortak alanlar karmaydı, iki kişilik odalarda kalıyorlardı, mutfağı ve oturma alanını dört oda paylaşıyordu.

Ormana bakan odalardan birinin banyosunda, sabun köpüğüyle kaplanmış Sergei, Kim’i sabunlamayı bitirmek üzereydi; yaptığı her şeyi ciddiye alan biri olduğu söylenemezdi ama girdisi çıktısıyla iyice sabunlanarak yıkanmak, annesinin o çocukken kafasına soktuğu bir iki hassasiyet arasındaydı. Başkasını yıkarken de aynı hassasiyeti göstermesinde övgüye değer bir yan vardı muhakkak. Sabunlama safhasındaki detaycılığa karşın durulama safhası biraz aceleye geldi, birbiri üzerinden kayan yirmi beş yıllık iki bedenin gözle görülür başka öncelikleri nedeniyle. Bu acele kimsenin tepkisini çekmedi.

Daha bir yıl önce Jasmine’in odasında bu kayganlıktan ne kadar uzakta olduklarını zaman zaman anımsıyordu Kim, çakan görüntüleri zihninden uzaklaştırmaya çalışırken. Sonra bir akşam, üçü birlikte yemek yiyecekken, Sergei erken gelmiş ama Jasmine henüz ortada yokken, Kim sarımsak doğrarken parmağını hafif kesince Sergei kanayan parmağı ağzına alıp emmiş, Kim’in o zamanki oda arkadaşını çok ciddi bir konuşma yapmaları gerektiğini söyleyerek yollamışlar, iş soyunma aşamasına ulaşmak üzereyken Jasmine gelivermişti. Hiçbir şey fark etmemiş gibiydi; üçü o akşam uzun bir yemek yemiş ama Kim kendini çok yorgun hissetmişti gece boyunca. Jasmine’e bir ayrılık mektubu yazmıştı ertesi gün, mektupta kendi yazdığı Çince sonelerden biri ve İngilizce çevirisi de vardı; diğerleri gibi bu sone de oldukça zavallı bir şeydi. Jasmine bir ay boyunca suratına bile bakmamış, sonra zaten kendisinin de kadınlardan hoşlandığını söylemişti. Kim kendini Sergei’ye ve yeni cinselliğine o kadar kaptırmıştı ki Jasmine’in ne yaptığı umurunda bile değildi; yine de bir süre sonra eskisinden daha iyi anlaştıklarını görmek onu en azından üzmemişti. Sergei’ye bakılırsa Jasmine arada sırada onunla flört etmeye çalışıyordu; Sergei yaptığı Jasmine taklitleriyle Kim’i çok güldürüyordu.

Amder’in kolokyumunda bir araya gelen öğrencilerden bazıları, çarşamba günü yapılan dersten önceki akşamüstü toplanıp okuma malzemesini tartışmak, yazacakları ödevler ve yapacakları sunumlar konusunda diğerlerinin fikrini almak için bir çalışma grubu kurmuştu. Mini Cooper’a doluşup mücellit aramaya çıkacak bu ekip, kısa süre içinde birlikte daha çok zaman geçirir olmuş, çalışma grubu toplantıları akşam yemeğini kapsayacak şekilde uzamış, ardından cumartesi akşamları buluşup “Fringe binge” adını verdikleri ve Fringe dizisinden üst üste bölümler izleyip ot tüttürdükleri seanslar da yapmaya başlamış, sık sık birbirlerinin odasında uyuyakalır olmuşlardı.

Bu gecelerden birinde, altı bölüm izleyip açık pencere önünde titreyerek en az on cigara döndürdükten sonra Kim, romanlarda mekanların anlatımı arasında ne kadar büyük farklar olduğunu fark edip etmediklerini sordu. Ekim özellikle tarihsel romanlarda bunu hissettiğini söyledi – bazılarında gerçekten o sokakta yürüyor gibiyken bazılarında ilkel bir bilgisayar oyununda olma ya da gelişmemiş bir navigasyon cihazıyla dolaşma hissi geliyordu insana. Melisa bunun biraz da hangi duyuların işe dahil edildiğiyle ilgili olduğunu söyledi – kokular, sesler, tendeki duyumlar, tatlar da betimlemenin parçasıysa orada olma yanılsaması güçleniyordu. Kim bunun üzerine görsel betimlemeye çokça başvurulduğunu ama burada bile önemli farklılıklar olduğunu belirtti – bir filmde ya fotoğrafta, bakan kişiye geçen mekan algısıyla metinden geçen algının kategorik olarak farklılık gösterdiğini, yazarların bazen bir eskiz, bazen bir tablo yapar gibi çevreyi anlattığını ama ikisinin de aslında bazı vurgular yapan özetler olduğunu söyledi. Ne kadar ayrıntılı anlatılırsa anlatılsın, anlatılmayan kısım hep daha büyüktü. Metinde yazılı olan veri olarak alınırsa, ayrıntılı anlatılmayan büyük bir fluluk içinde yer yer net ve ışıklı odaklar olacaktı, yazar belli ki bu odakları önemsiyordu, fluluğun ötesinde de sonsuz bir karanlık uzanıyor olmalıydı. Melisa buna itiraz etti, Kim bir anısını anlattığında bile bütün ayrıntıları betimlemiyordu, yine de o anı yaşadığı sırada o ayrıntılar vardı. Kim buna gülümseyerek hak verdi, daha doğrusu verir gibi yapıp karşı sorusunu sordu; görme duyusu hep bazı şeylerin flu, bazı ayrıntıların net olmasına alışmış, bunu gerçeklik olarak, gerçek dünyanın varoluş biçimi olarak kanıksamış biri, bir roman karakteri, aslında her şeyin net olmadığını, olması gerektiği halde olmadığını anlayabilir mi? Sadece mekanlar da değil, insanlar da bazen kabaca çizilip geçilmiş olabiliyordu romanlarda, boyu ve saç rengi veriliyor ama yüz hatları verilmiyordu, giysileri ancak kısmen anlatılmış olabiliyordu, geri kalanlar hep fluydu. O romanın karakterleri bunu “dünya böyle” diyerek sorgulamıyordu. Sergei, sorgulamadıklarının kesin olduğunu çünkü sorgulasalar romanda bunu sorguladıklarının yazacağını söyledi – metinde yazmıyorsa sorgulamış olmaları imkansızdı.

Kim Sergei’ye bu içgörü için teşekkür ettikten sonra, o gece orada toplanmış beş kişinin birer roman kahramanı olmadığını nereden bilebileceklerini sordu. Ekim biraz asabi bir sesle her şeyi gayet net görebildiklerini, mesela Kim’in burnundan dışarı fışkırmış kılları seçebildiğini söyleyerek yanıt verdi, Kim’in eli istemsizce burnuna gitti ama düşünce çizgisini takip etmekten caymadı. Her yazar, anlatmak istediği ya da anlatması gerektiği kadarını anlatır, gerisini okura bırakırdı, özellikle çok sayıda ayrıntıyla dolu mekanlarda böyle yapmak zorundaydı; bir kütüphanede geçen bir sahnede, gözle görülen bütün kitapların adlarını tek tek sayamaz, kapaklarını tarif edemezdi, birkaç örnek verir, sonra da “binlerce kitapla çevriliydiler” gibi yalapşap bir ifadeyle ortamı özetleyip yoluna devam ederdi. Oysa gerçekte kütüphaneye giren kişi, teker teker her kitaba odaklanabilir, hepsinin kapağını ve başlığını seçebilirdi, öyle değil mi? Ekim bunun üzerine Kim’e gözlerinin bozuk olup olmadığını sordu, belki burnunun ucundan ötesini göremeyen oydu? Kim bir süre Ekim’e baktı, sonra ayağa kalktı ve kütüphaneye gideceklerini duyurdu, beklediği gibi yoğun itirazlarla ve o gece hissedilmesi son derece normal bir uyuşuklukla karşılandı. Beklenebileceği gibi bu onu yıldırmadı, sonunda arkadaşlarını ikna etmeyi başardı: Bu gece, birer roman karakteri olup olmadıklarını kesin olarak öğreneceklerdi.

Akşemsettin Üniversitesi’nin güzel yanlarından biri, ülkenin en büyük üniversite kütüphanelerinden birine sahip olması, bir diğeri de bu kütüphanenin 24 saat açık tutulmasıydı. Gürültülü bir şekilde gecenin bir yarısı yurttan kütüphaneye yürürlerken serin hava zihinlerini açtı, Melisa kendilerinin roman kahramanı olması durumunda bile bir kitaba el attıklarında yazarın bu kitabın adını zikredeceğini, sonra da bu denemelerden sıkıldıklarını duyurup kütüphaneden çıkarabileceğini, bu sorunun gerçek yanıtını bu şekilde bulamayacaklarını hızlı hızlı, heyecanlı bir sesle anlattı. Kim yinr de denemek istiyordu, bu da hepsi istiyor demekti.

Kütüphaneye girdiklerinde çalışan tek tük öğrenci dışında dev ana salonun boş olduğunu gördüler. Nereden başlayacaklarına karar vermek için bakınırlarken Ekim en yakın rafa gidip elini rasgel uzattı ve bir cilt çekti: 1889 ABD Tarım Üretimi Almanağı’ydı bu. Ondan cesaret alan Jasmine başka bir rafa yöneldi, sarı karton kapaklı kitabının adı Ulusların Yükselişi ve Çöküşü’ydü. Nadireler Kabinesi, Kimya Mühendisliği El Kitabı, Orta Çağda Kadın Cinselliği, Avrasya Levha Hareketleri, Bir Cinayetin Anatomisi, Türk Efsanelerinde Korkaklık ve Cesaret Temaları, Kalenderilerin İbadet Biçimleri ve Dünya Algıları, Bir Kurgu Olarak Zaman ve Primatlarda Kuyruk Değişkenliği ve Evrimsel Süreç raflardan çıkarıldı, adı okundu ve neşeyle yerine kondu. Bu geceyi de gerçek insanlar olarak sona erdireceklerdi.

Birden Kim durmalarını söyleyip gösterdiği rafa bakmalarını istedi. Çok uzak bir raf değildi bu, yine de kitapların sırtları hiç okunmuyordu; hemen o rafa gittiklerinde de durum değişmedi, hızla el atıp aldıkları kitapların içinde de hiç yazı yoktu, sadece satır satır bulanık çizgiler; bazı raflarsa raf bile değildi, duvara raf fotoğrafı yapıştırılmıştı. Bunun ne demek olduğunu sordu Melisa, kütüphanenin epey ucuza getirildiğini söyledi Sergei. Jasmine böyle bir uygulamanın Pekin’deki dev kütüphanede de yapıldığını hatırlıyordu; Kim bir şey demeden başıyla çıkışı işaret etti – odaya döneceklerdi.

İçeri girdiklerinde herkes -Kim hariç- bir ağızdan konuşmaya başladı, yurda gelene kadar üzerlerine çöken sessizlikten bir anda kurtulmuşlardı, biralar açıldı, ayık kafa lazım olduğu için ot sarılmadı. Sonunda Kim’e düşüncesi sorulunca Kim sessizlik sağlanana kadar bekledi, ardından anlatmaya başladı. Hepsi biliyordu ki istedikleri kadar makul açıklamalar bulsunlar, birer roman karakteriydiler. Ancak daha da önemlisi, yazarları onların roman karakteri olduklarını bilmesini istediği için bu bilgiye sahiplerdi; onlar da biliyordu ki pek az romanda bu bilgi karakterlere bahşedilirdi. Bir kere bunu iyice sindirmek gerekiyordu, hemen ardından da şu sorunun yanıtını bulmaları lazımdı: Bu bilgi onlara neden verilmişti, ne yapacaklardı bu bilgiyle?

Ekim boş bira kutusunu çöpe fırlattı ama ıskaladı, bütün bunları çok komik bulduğunu ama artık uyumak istediğini söyledi, kimseyle vedalaşmadan çıkıp gitti. Melisa ve Jasmine birer roman karakteri olmadıklarından emindi, Kim’e laf yetiştirmeye devam ettiler. Sergei, Kim’in o gece söylediklerini daha önce de duymuştu, o yüzden şaşırmamıştı. Telefonuna kilitlenmiş, bira üstüne bira içiyordu.

Salı akşamı çalışma grubuna dek bir araya gelmediler, konuyu konuşmak zorunda kalmamak için birbirlerinden bilerek uzak duruyorlardı adeta. Salı akşamı toplanacakları da kesin değildi, konuşmamışlardı; yine de aynı saatte herkes Kim’le Sergei’nin odasındaydı. Ağızlarını bıçak açmıyordu. Kim elini Sergei’nin omzuna koydu ve çocukluğunu anlatmasını istedi, Sergei yatağa uzanması gerekip gerekmediğini sordu önce, sonra “nelerle uğraşıyoruz” anlamına gelecek bir bakışla Moskova’da, Barrikadnaya’daki aile evini, iki ablasını, çevirmen annesini ve inşaat mühendisi babasını, babasının iş için Afganistan’a gidip dönememesini, büyük ablasının erkek arkadaşı tarafından taciz edilmesini anlattı. Lafının ortasındayken Kim aynı şeyi Melisa’dan istedi, Melisa Tahran’daki ilkokulundan ve kitap delisi öğretmeninden söz ederken Jasmine’e geçti, iki cümle sonra elini hafifçe kaldırıp onu da susturdu: Bütün bu hikayelerin, ancak onlar anlatmaya başladığında ortaya çıktığının, öncesinde belleklerinde çocukluklarıyla ilgili hiçbir şey olmadığının farkında mıydılar? Ekim yine sinirlenmeye başlamıştı, doğruluğu ya da yanlışlığı kanıtlanamayacak şeyler söyleyerek hava atmakla suçladı Kim’i. Kim’se sakin bir sesle hava atmasına gerek olmadığını, Sergei’nin onu zaten çok sevdiğini söyledi; anıları yoktu çünkü yazar henüz bunları yazmamıştı; romanda yeri geldikçe oluşuyorlardı, yoksa tıpkı betimlenmeyen mekanlar gibi flu ve karanlıktı geçmişleri.

Melisa da sabırsızlanıyordu, bu tür postmodern oyunların hasını Calvino’dan, Barthelme’den okumuş olduğu için bunlar ona amatör numaralar gibi geliyordu; bir romanın içinde yaşıyor olsalar bile bu konuda yapabilecekleri bir şey yoktu, o güne kadar nasıl yaşamışlarsa yine öyle yaşamaya devam edeceklerdi, şimdi ertesi günkü dersin konularına dönebilirler miydi? Kim gülümsedi: O da tam bu konuya gelmek istiyordu. Bundan sonraki yaşamlarının çok farklı olacağına emindi, çünkü varoluş nedenlerini bulmuştu.

 

4.

Seçilmiş gibi görünen bazı şeylerin net ve aydınlık, diğer her şeyin flu ve karanlık olması hakkında çok düşünmüştü Kim; bunun böyle olmadığı, her şeyin berrak ve ışıl ışıl olduğu bir dünya hayal etmişti. Çok yorucu ve dikkat dağıtıcı bir dünya olacağı kesindi; yine de ufka baktığında ne gördüğünü bilebildiğin bir dünya her anlamda ufuk açıcı olurdu. Aynı şekilde beş duyuyla sınırlı olmayan, ya da en azından beş duyusu bu şekilde sınırlı olmayan insanların yaşadığı bir dünya da çok ilginç olurdu kuşkusuz – çok daha geniş bir frekans aralığındaki sesleri duyabilmek, kızılötesini, morötesini görebilmek, termal görüşe sahip olmak, bir köpek gibi koku alabilmek, balinalar gibi duymak, manyetik alanlara duyarlı olup kuşlar gibi yönünü bulabilmek. Böyle bir dünyada yaşamamayı kanıksamış olmak, böyle bir dünyanın gerçek olamayacağını, hatta gerçek olmadığını göstermezdi. Kim’e göre bu eksiklik edebiyatın sınırlarından kaynaklanıyordu.

Bir gün ders sonrasında Amder’in yanına gidip ona da bir roman karakteri olmadığını nereden bildiğini sormuştu Kim. Amder gülümsemiş, onun yer aldığı bir romanı kimsenin okumayacağını, dolayısıyla yazılma ihtimalinin çok düşük olduğunu söylemişti. Kim ona yanıldığını anlatmıştı – roman karakteri sözünü duyunca herkes kendini romanın ana karakterlerinden biri olarak düşünüyor, kendi hayat hikayesi etrafında şekillenen bir kurgu varsayıyordu. Kimse kendini başkasının hikayesinde şöyle bir görünüp işlevini yerine getirdikten sonra kaybolan ya da yazarı tarafından unutulan bir karakter olarak düşünmüyordu. Tam da Amder’in dersinde konuştukları gibi, işlev karakteriydi çoğu insan.

Amder bunu biraz Tanrı’yla insan arasındaki ilişkiyi andırdığını söylemişti hafif müstehzi bir ifadeyle; sonuçta biz Tanrı’nın bizi yarattığı biçimde vardık, onun planı doğrultusunda hareket ediyorduk, özgür irademiz var sanıyorduk ama Tanrı en ufak seçimimizin bile ne olduğunu, olacağını biliyordu. Bu anlamda evet, hepimiz Tanrı’nın romanının karakterleriydik. Bunu duyunca Kim sabırsızlanmıştı, özgür iradeden değil, spesifik bir görme bozukluğundan, algı eksikliğinden söz ediyordu, kızılötesini göremiyor, balinaların duyduğu sesleri duyamıyor, köpeklerin aldığı kokuları alamıyor olmak, etrafı düpedüz flu görmek, tam da bir roman dünyasının sınırları değil miydi, onları yazan yazar bu şekilde yazmış olduğu için hapsolmamışlar mıydı bu dar sınırların içine? Amder öyle düşünmüyordu – bunlar insanların fiziksel, biyolojik sınırlarıydı, evrim sonucu ortaya çıkmışlardı, bir biyolog bunu daha açık bir şekilde anlatabilirdi ama herhalde uzak gelecekte bu algı sınırları değişecek, belki gelişecek, belki de bazıları daha da körelecekti. Kim ayrıntı eksikliğinden, eskizlerden, resimlerden ve ultra yüksek çözünürlüklü fotoğraflardan dem vuracaktı ki Amder bir toplantıya yetişmesi gerektiğini söyleyerek sınıftan çıkmıştı.

Çalışma grubunu kütüphaneye götürmeden önce Kim, bir romanda yaşadıkları konusundaki görüşlerini Sergei’ye açmıştı, biraz da ürkerek yapmıştı bunu çünkü insanların “gerçek hayat”ta değil bir romanda yaşadıklarının onlara söylenmesini bir hakaret olarak algıladıklarını anlamıştı. Ne var ki Sergei hiç beklemediği bir tepki vermiş, bunu zaten bildiğini söylemişti, hatta ilk ne zaman anladığını da tam olarak anımsıyordu: Altıncı sınıfın yazıydı, annesi ve ablalarıyla ilk defa bir yurtdışı seyahatine çıkmışlardı, Londra’daydılar, Big Ben’in oralarda yürüyorlardı, hava kararmıştı, annesi saati sormuş, Sergei de saat kulesine bakıp sekiz kırk dört demiş, annesinden teşekkürlü aferin almıştı, biraz daha yürüdüklerinde kuleye yeniden bakmış ve saatin kadranını artık çok net göremediğini fark etmişti. Nehir kıyısındaki yürüyüşleri boyunca dönüp dönüp saate bakmış ama fluluk hiç düzelmemişti. Annesine bu durumu endişeyle anlattığında kadın ona boş gözlerle bakmış ve hiç cevap vermemiş, ablalarıyla konuşmaya devam etmişti. Annesinin bakışlarındaki donukluk, Sergei’nin en korkulu anısıydı – repliği yazılmadığı için susmak zorunda kalmış, sonra roman kurgusu kadını kaldığı yerden devam ettirmişti. Annesi bir roman karakteriyse Sergei de bir roman karakteriydi; roman karakterleri de mantıksal olarak “gerçek hayat”t değil, romanlarda yer alırdı (bu genellemeyi o sırada da hissetmiş, ama bu şekilde ancak daha sonraları ifade edebilmişti kendisine). Kim sevgilisine sarılmış, ilişkilerinin en dokunaklı anlarından birini yaşamışlardı.

Çalışma grubunun toplandığı gece Kim, Sergei’yle konuştuklarını gruba da anlattı: Herkes bir romanda yaşıyordu ama yalnızca o odadaki beş kişi bunun farkındaydı, bunun bir nedeni olmalıydı çünkü bu bir romandı; yazar bunun böyle olmasını boşu boşuna istemiş olamazdı. Sergei’nin düşüncesi, bu bilgiyle bir şey yapmalarının istendiğiydi; Kim de grubun geri kalanına bunu sördü: Yazarları, bir romanın karakterleri oldukları bilgisiyle ne yapmalarını istiyor olabilirdi? Neden onlardan istiyordu, ortak noktaları neydi?

Uzun bir gece oldu; bir aşamada odada tıkılıp kalmaktan sıkılıp kampüste turlamak üzere dışarı çıktılar – soğuk hava ve yürüyüş zihinlerini açtı. O gece vardıkları sonuç şuydu: “Kurgusal Karakterler ve Olay Örgüsü Stratejileri” dersinin en militan beş öğrencisiydiler, hepsi de dünya edebiyatının başyapıtları sayılan metinlerde yer alan gereksiz ya da kötü yazılmış karakterlerin metinden çıkarılması durumunda çok daha iyi metinler elde edilebileceğine inanıyor, bunun için mümkün olsa sorumluluk üstlenmek istiyorlardı. Eğer onlar da bir roman karakteriyse, diğer romanlarla ve onların karakterleriyle aynı ontolojik evreni paylaşıyorlar demekti, yani Madam Bovary romanının nerede olduğunu bilseler ve oraya gitseler, Madam Bovary’nin kendisiyle karşılaşabileceklerdi.

Bu kadarı bile elbette çok büyük bir adımdı ve yanıtladığından kat kat fazla soru doğuruyordu. Ortalık aydınlanırken dişleri zangırdaya zangırdaya her biri kendi odasına döndü, bir duş alıp bir şeyler atıştırıp yeni güne hazırlanmaları gerekiyordu. Gerçekten de her yeni gün, hayatlarında yeni bir sayfa demekti.

 

5.

Sonraki günlerde grup üyelerinin hepsi (Melisa’nın önerisiyle kendilerine artık Redaktörler diyorlardı) geldikleri noktayı ve bundan sonrasını kafalarında evirip çevirdi, uykusuz kaldı, derslerde anlatılanlardan kopup bu konuya daldı; bazen bir, bazen daha fazla redaktörle dertleşti; kelimenin tam anlamıyla dertleşiyorlardı, başlarına beklenmedik bir dert almışlardı. Özellikle Ekim bu derde hiç talip olmadığını, redaktör filan olmak istemediğini söyleyip durdu ama sonunda o da durdu – aksi halde delireceğini söylüyordu, kafasının içinde sesler duymaya başlamıştı, ona sürekli olarak bir görevi olduğunu, bundan kaçamayacağını telkin ediyorlardı. Zaten redaktörlere katılmasının şart olduğunu biliyordu, yoksa bu aklı iki karış havada soyut akademisyen takımı şuradan şuraya gidemez, görevi de yüzlerine gözlerine bulaştırırlardı.

Grubun “soyut akademisyen”lerle dolu olmasının bir avantajı da vardı aslında – çözülmesi ya da karar verilmesi gereken pek çok kuramsal konu bekliyordu onları çünkü. “Roman mikrokozmosları” fikrini Melisa geliştirecekti örneğin – romanlar, aynı çağda ve hatta aynı şehirde geçse bile uzay-zamanda aynı yeri işgal etmiyordu, birbirleriyle iç içe geçmiyorlardı. Her bir roman, konusu ve dönemi ne olursa olsun, hangi karakterleri içerirse içersin, uzayda ayrı bir gezegen gibiydi. Hatta aynı kişi hakkındaki romanlar da öyle – kaç Napoléon romanı varsa o kadar ayrı gezegen, ayrı mikrokozmos vardı. Ama bu mikrokozmoslar dünyayı bütün haliyle içermiyordu, o anlamda birer gezegen değillerdi – New York’ta geçen bir romanın dünyasında dünyanın geri kalanından hiç söz edilmeyebilirdi, Almanya diye bir yer olmayabilirdi örneğin; o mikrokozmos sadece New York’tan ibaretti demek ki.

Jasmine bu mikrokozmoslarda yaşayan roman karakterlerine kafa yoruyordu. Romanların bir başlangıç ve sonu oluyordu; roman bittiğinde karakterler ne yapıyordu? Ya da romanda o sırada kendisinden söz edilmeyen karakterler, sıra kendilerine gelene dek ne yapıyorlardı? ücretli bir çalışan gibi işe mi gidiyorlardı, yoksa dev bir hangarın bir köşesinde, sahne almayı mı bekliyorlardı? Oldukça moral bozucu sorulardı bunlar çünkü kendi yaşamlarına da dokunuyorlardı – çok sevdikleri West World dizisinin otomatonları gibi miydiler aslında? Jasmine’e göre her mikrokozmos, kendi romanının videosu gibiydi; videonun da başı sonu vardı ve her olay sırayla gerçekleşiyordu ama filmin tümü bitmiş haliyle, bütünlüğüyle orada, videoda bulunuyordu. Bu mikrokozmosa gitmek mümkün olsa, filmin herhangi bir anını ekranda açmak gibi olacaktı, sonrası kronolojik olarak gelecek, bittiğinde de her şey döngüye sokulmuşçasına yeniden başlayacaktı.

West World’ün yanı sıra The Truman Show adlı film de Redaktörler’in kafasını kurcalayan referanslardan biriydi. Eğer dünyaları, romanda yazarın yazdığı kadarıyla sınırlıysa, dekorun bittiği bir yer var demekti, Sergei de buna kafasını takmıştı. Kim bunun bilinen evrenin sınırına ulaşmak gibi olduğunu düşünüyordu – Büyük Patlama’dan sonra her yöne doğru inanılmaz bir hızla genleşen evrenin sınırına ulaşmak imkansızdı, oysa en azından kuramsal olarak böyle bir sınırdan söz edilebilirdi; o sınıra ulaşabilseniz ve devam etseniz evren de sizinle birlikte o yönde genişlerdi. Bu roman dünyası da biraz böyleydi, bir roman karakteri Buenos Aires’ten Pekin’e uçuyorsa, romanın mikrokozmosunda Pekin tanımlı hale gelmiş, Buenos Aires’ten Pekin’e bir hava köprüsü kurulmuş demekti; eğer roman, uçağın penceresinden görünen denizi ve karaları betimlerse, oralar da mikrokozmosta görünür halde olurdu. Dolayısıyla Sergei’nin The Truman Show endişesi yersizdi, bir gün yelkenlinin, dekorun bitimindeki kubbeye çarpma olasılığı yoktu.

En temel kuramsal açılım Kim’den geldi. Redaktörlerin misyonlarını gerçekleştirebilmesi için roman mikrokozmosları arasında bir geçiş yolu bulmaları gerekiyordu, Kim de bunu “bir kitabın içine girmek” sözünü kelime anlamıyla gerçekleştirerek başarabileceklerini düşünüyordu. Grup arkadaşlarına bir gözleminden söz etmişti – bir şey için çok uğraşırlarsa o oluyordu genellikle çünkü hemen her zaman yazarın istediği bir şey için uğraşmış oluyorlardı. Eğer mesela geçişin bir mücellit sayesinde olacağını düşünmüşlerse (belli ki Kim böyle düşünmüştü) bu büyük olasılıkla doğru bir tahmindi, en azından peşinden gitmeleri ve yanlış çıkması durumunda yazarın onlara vereceği işaretleri görmeye çalışmaları gerekiyordu. Bir romandan diğerine geçebilmek için o romanda da bir mücellit bulmaları gerekeceğini ama bildiği hiçbir romanda bir mücellit karakteri olmadığını söyledi Ekim. Bir mücellidin her zaman olacağına inanıyordu Kim – işletim sistemi gibiydi bu yeraltı mücellitleri, arayüzde pek ender olarak görülüyorlardı ama arkada işleri onlar götürüyordu.

Melisa bu “işletim sistemi” üzerine kafa patlattı. Mücellitlerin yükümlülükleri nelerdi, işlerini doğru yapmazlarsa ya da art niyetli bir mücellit çıkarsa nasıl denetleniyor, ne gibi yaptırımlara maruz kalıyorlardı? Melisa burada ciddi bir risk görüyordu – mikrokozmoslar arasında yolculuk edecek olan Redaktörler, kendilerini bir anda uzay boşluğunda bulabilir, ölene kadar orada kalabilir, işin daha da kötüsü ölmeyebilirlerdi, ya da hiç olmayacak bir romana girip orada takılı kalabilirlerdi. Kim’e göre mücellit konusunda sorun çıkabilir, “mavi ekran”la karşılaşabilirlerdi ama bu düşük bir olasılıktı ve yazar böyle bir sorundan duyacağı mesleki utançla derhal bir “yama” üretecekti, ayrıca mücellitlerin çok sıkı bir iş etiğine uyan, neredeyse dinsel bir bağlılıkla iş gören bir ekip olduğuna, tapınağın anahtarının onlarda olduğuna inanıyordu. İlk işleri İstanbul’da bir mücellit bulmak olmalıydı.

Ekim ondan önce hangi roman ya da romanları düzelteceklerine, hangi karakterlere müdahale edeceklerine karar vermelerinin daha doğru olup olmayacağını sordu, tabii eğer bunu da bulacakları mücellide sormayacaklarsa. Sergei’nin önerisi Madam Bovary’nin kızı Berthe’i silmekti; Amder’in dersinde bu konuyu uzun uzun tartışmışlardı, zavallı Amder canla başla Flaubert’in tercihlerini savunmuş, Berthe’in varlığının Emma’nın kişiliği hakkında çok önemli ipuçları sunduğunu, bunun da hiçbir şekilde gereksiz sayılamayacağını anlatmaya çalışmıştı. Redaktörlerse -o sırada daha bu adı almamışlardı üstelik- kızın tamamen silinmesinin gerekmediğini ama Emma’yla ilgili ipucu vermek için romanın sonuna kadar tutulmasının da şart olmadığını savunmuşlardı. Hele romanın finalindeki rolü ne büyük bir skandaldı – Berthe babasının cesedini buluyor, büyükannesinin yanına gönderiliyor, büyükanne bir yıl geçmeden ölüyor, kız yoksul bir akrabanın yanına gidiyor ve pamuk ipliği fabrikasında işçi olarak çalışmaya başlıyordu; bütün bunlar yarım sayfada oluyordu. Amder bunun hem görsel olarak çok güçlü bir final olduğunu, hem Bovary hikayesinin döngüsünü tamamlamak açısından önem taşıdığını, hem de endüstri devriminin ve yeni sınıf yapılarının Fransa kırsalına gelişini birkaç fırça darbesiyle göstermesi nedeniyle bir ustalık gösterisi olduğunu söylese de grup ikna olmamıştı. Berthe’in babası Charles’ın Emma hakkında her şeyi öğrenmesinin ardından ölmesiyle romanın bitebileceğini düşünüyorlardı, Sergei Mösyö Homais’nin onur nişanı aldığını bilmeseler de olacağını ekledi, Amder’ın artık ikna edecek enerjisi kalmamıştı, sınıf üyeleri güle oynaya, Flaubert’e bedava editörlük yapmakla övünüyordu çünkü.

Sonunda Sergei’nin önerisi kolayca kabul gördü; tartışma, Bethe’in hangi noktada silineceğine karar verme konusunda çıktı. Çok fazla seçenek olduğu söylenemezdi, Flaubert Berthe’i gerçekten de pek az sahneye çıkarmıştı. İlk olarak doğum ve vaftiziyle anılıyordu Berthe, bir iki sayfa sonra sütannesinin evinde okurun karşısına çıkıyor, Emma gelip kızını alıyordu. Biraz büyüdüğü bir sahne daha vardı, annesinin eteğini çekiştiriyor, Emma sinirlenip çocuğu dirseğiyle itiyor, o da düşüp yanağını kanatıyor, akşam kocasına çocuğun oynarken düştüğünü söylüyor, Charles eczaneye ilaç almaya gittiğinde, yatağında uyuyan Berthe’e bakıp onun ne kadar da çirkin olduğunu düşünüyordu. Daha sonra, Emma’nın Rodolphe’la yaşadığı ilişkinin ertesinde neredeyse tövbekar olup kendini dine verdiği dönemde Berthe hastalanıyor, bakılsın diye dadıya yollanıyordu, Emma onu geri getirtip hasta hasta okuma öğretmeye kalkıyordu. O dönemde başarılı olamamıştı ki birkaç yıl sonra bu kez Charles çocuğu bahçede kucağına oturtup tıp gazetesinden okuma öğretmeye çalışıyor, Berthe üşüyüp annesini isteyince çocuğa dadısını çağırmasını, annesini rahatsız etmemesini söylüyordu. Son olarak da final sahnesi vardı; arada bir iki yerde daha adı geçse de bunlar iyice önemsiz anlardı.

Melisa’nın içgörülü bir şekilde işaret ettiği gibi bu sahnelerin hepsinin ortak bir işlevi ve izleği vardı – Emma’nın bir anne olarak çocuğuna ilgisizliğini, soğukluğunu, uzaklığını örneklemek. Melisa Berthe’in sütanneye verilmesini ve Emma’nın ancak haftalar sonra çocuğun ne durumda olduğunu görmeye gitmesi sahnesinin, diğer sahnelerin hepsini içinde barındırdığını düşünüyordu. Berthe sütannedeyken ölse, Emma bunun üzerine bebeğin minik cesedini almaya gitse ve sütanneyle yine kahve pazarlığı yapsa, çocuğuna olan ilgisizliği metnin gerektirdiği kadar verilmiş olacaktı. Kim, Melisa’yı bu saptamasından ötürü kutladı – cerrahi neşter keskinliğinde bir müdahaleyle Madam Bovary gerçekten kusursuz bir başyapıt haline gelecekti. Redaktörler göreve hazırdı.

 

6.

Aradan bir hafta geçince yeniden Mısır Çarşısı’ndaki aktar dükkanının altındaki tünelden ulaşılan mücellithaneye gittiler. Çinli kadın onları dükkanın kapısında görür görmez yine ortadan kayboldu, Redaktörler de tezgahın arkasına teklifsizce geçip işlerine baktı. Mücellithaneye girdiklerinde ilkinden çok farklı bir sahneyle karşılaştılar: Parlak, beyaz bir ışıkla aydınlanmış, çok sayıda kadının çalıştığı atölye gitmiş; loş ışıklı, bol gölgeli, mücellit dışında kimsenin olmadığı, irkiltici derecede sessiz, hoş bir ağaç kokusunun yayıldığı bir atölye gelmişti. Tezgahtar kenara çekilmişti, ortadaysa dev bir kutu duruyordu – bir kenarı iki metre, diğer kenarı üç buçuk metre, yüksekliğiyse bir metre civarındaydı, ördek yeşili bir cilt beziyle kaplanmıştı. Mücellit kutunun hemen yanında duruyordu ve onları bekliyor gibiydi, içeri girdiklerinde hemen Kim’in yanına gitti ve neredeyse bağırarak, hızlı hızlı bir şeyler anlatmaya başladı. Kim adamın halinden ürktü, bir adım geriledi; adam buna aldırmadı ve bir adım yaklaşarak bağırmaya devam etti.

Kim’in gruba aktardığına göre geçiş yolculuklarında, gidilecek romana göre seçilen ağaç kullanılıyordu – gül, çam, gürgen, kestane olabiliyordu bu. Kutularda asla tutkal ya da çivi olmuyordu, yalnızca geçmeli tahta düzeneklerine yer veriliyordu. Kutunun içine romanla ilgili çeşitli totemler çiziliyor, nesneler konuyordu. Yolculuğu yapacak olanlar kutunun içine sardalya gibi yan yana yatıyordu, bu amaçla meşin ve samandan yapılma ilkel ama huzur verici döşekler vardı kutunun içinde; yine romana göre seçilen otlar katılıyordu samana – lavanta, limon çiçeği, dağ kekiği, şimşir, bergamot, ıhlamur gibi. Yolcular döşeklere deri kemerlerle bağlanıyordu. Kapak kapandığında içeri en ufak bir ışık sızmamalı, içeride de ışık kaynağı olmamalıydı; aynı şekilde elektrikli aletler, manyetik alan yaratan nesneler de bulundurulamıyordu, yoksa kutu çalışmayabilir ya da mikrokozmoslar arası boşluğa fırlatabilirdi yolcuları. Gidilecek romanın ve yazarın adı, yolcular kutuya girip kapak kapatıldıktan sonra dev bir klişeyle ve insan gücüyle kapağa basılıyordu, bunun için ciddi miktarda gümüş varak kullanılıyordu. Baskı sırasında kapak çökmesin diye kutunun içine kısa destek sütunları yerleştiriliyordu; Sergei bunları pizza kullanılan beyaz plastik desteklere benzetti.

Kim Madam Bovary’nin orijinaline gittiklerini teyit ettikten sonra, romanda hiç mücellit olmadığını, oradan sonra başka bir romana geçmek isterlerse ne yapacaklarını sordu, mücellit de Kim’e, onun gruba daha önce söylediğini söyledi: Her zaman bir mücellit vardır. Gerçekten de mücellitler, her romanın yeraltı dünyasında yaşıyordu, her romanda farklı yerlerde bulunurlardı, nerede olduklarını hissederek bulacaktı Redaktörler, bu mücellidi nasıl buldularsa ötekileri de öyle bulacaklardı. Ekim nasıl geri döneceklerini sormasını istedi Kim’den; onu duyan diğer Redaktörler bu soruyu daha önce akıl etmemiş olduklarına inanamadı. Mücellidin perdahlanmış gibi ışıldayan suratından belli belirsiz bir gülümseme geçti – onu da gittikleri yerde keşfedeceklerdi.

Kutuya yakından baktıklarında, süslemeli ya da işlemeli olmamasına rağmen ince işçilikli, iyi malzemeli, sağlam ve şık bir nesneyle karşı karşıya olduklarını gördüler – Quaker mobilyaları gibi yalın ve işlevsel görünüyordu bu dev kitap. Kapağın menteşeleri de ahşaptı; mücellit kapağı kaldırdığında kutudan tarçın ve ıtıra benzer bir koku yükseldi, kapağın iç yüzüne tıbbi gravürlere benzer çizimler yapılmış olduğunu gördüler, meşin döşeklerin etrafına da Emma Bovary’nin çok meraklısı olduğu dokuma ve kumaşlara benzer parçalar serpiştirilmişti. Herkes kutunun etrafına toplanmışken Ekim her ihtimale karşı dev klişeyi kontrol etti, “Madame”ın “e”sinin atlanmadığına, basılacak dört sözcükte başka herhangi bir yazım hatası olmadığına emin olmak için Melisa’nın da yardımını istedi, sallapati yayıncılar için düzeltilmemiş yazım hatalarının bir yaptırımı olmayabilirdi ama Redaktörler uzun yola gidiyordu, en ufak bir hatanın bile telafisi mümkün olmayabilirdi.

Kutuya ilk giren Sergei oldu; döşekleri eliyle şöyle bir dürttükten sonra ortadaki döşeğe yöneldi, durakladı, ayaklı başlı mı yatacaklarını sordu, boş bakışlarla karşılaşınca da başlarını ne tarafa koyacaklarını sordu sabırsız bir sesle. Herkes mücellide baktı, o da bu soruyu bekliyormuş gibi, Kim’in Çinceye çevirmesini beklemeden bir şeyler söyledi eliyle göstererek, Kim başların kapak menteşesi tarafına gelmesi gerektiğini aktardı ve Sergei’nin sol tarafındaki döşeğe yattı; herkes yerini aldıktan sonra kitabın alt kenarından yukarıya doğru Ekim-Melisa-Sergei-Kim-Jasmine dizilimi ortaya çıktı. Herkes kemerini bağlarken mücellit yine bağırarak konuşmaya başladı, ayak sesleri duydular, az sonra da ilk gelişlerinde gördükleri Çinli kadınlar -herhalde onlardı- kutunun başına toplandı, onlara bakarak ve gülüşerek aralarında fısıldaştılar, sonra yine mücellidin bağırması duyulunca sesleri kesildi. Tekerlekli bir düzeneğin üzerinde klişeyi getirdi mücellit, içeriye son bir kez baktı, Latince bir şeyler söyledi, kapak hafif bir gıcırtıyla üstlerine kapandı. Kim Çinli bir mücellidin neden Latince konuştuğunu merak ettiğini söyledi, Sergei adamın ne dediğini sorunca Kim “te audactar itineri committe” dedi, Sergei’nin gözlerini devirdiğini kutudaki herkes duyduğu için Kim hemen, bu sözün “kendini cesurca yolculuğa bırak” demek olduğunu ekledi, o sırada kutuya hışımla vurulduğu için hemen seslerini kesip beklemeye başladılar. Klişenin tıkırtısı duyuldu, kapağın üstüne bir şey serildi sanki, ardından kapağa büyük bir güçle bir şey bastırıldı. Kutunun kendisi sabit gibiydi ama içerisi önce titreşmeye, sonra eni konu sallanmaya başladı. Ekim karanlıkta Melisa’nın elini tuttu, o da zaten Sergei’nin eline yapışmıştı. Ardından bir anda altlarındaki yer çekildi ve sonsuz bir boşluğa düştüler. Bağıramıyorlardı.

  

Son Kişot - Neşeli Bir Yol Hikayesi

 

Cenk Koyuncu’nun gülümsemesine 



Bu noktadan yıllar öncesini görüyoruz önce, sesleri duymuyoruz, yalnızca J.S. Bach’ın “Erhalte mich”i var kulak zarlarımızda: Küçük bir kız, 9-10 yaşında, dedeyle evdeler, anne mutfakta kek pişiriyor, dede kızla sıcak-soğuk oynuyor, küçük bir biblo var elinde, onu odanın bir yerine saklıyor, kız da arıyor, yaklaşırsa sıcak, uzaklaşırsa soğuk diyor dede. İlk izlediğimiz elde kız rahatça buluyor bibloyu, sonra yeniden odadan çıkıyor, döndüğünde dede yine koltuğunda oturuyor. Kız arıyor arıyor, sonunda dedenin üstünü aramaya başlıyor, elini cebine sokuyor, dede kendi fermuarını açıyor, tutturuyor, elini de kızın külotuna sokuyor. Anne kek pişirmeye devam ediyor. 

***

Hatice’nin temizliğe geldiği günlerden birinde Melike’nin cebi çalıyor – arayan Hatice’nin kocası Şeref. “Hatice orda mı?” diye soruyor – Hatice son günlerde garip davranıyormuş, Şeref onun başka bir erkekle ilişkisi olduğundan kuşkulanıyormuş. Melike çok sinirleniyor, Şeref’i tersleyerek telefonu kapıyor ve Hatice’ye çıkışıyor, bu tür aile içi şeylere karıştırılmak istemediğini söylüyor, “O adam buraya gelmeye kalkar mı?” diye soruyor. Hatice gülerek geçiştiriyor, fakat sonra Melike Hatice’yi ağlaya ağlaya bulaşık yıkarken buluyor. Hatice anlatıyor: Şeref Hatice’den kuşkulanmaya başlayınca bütün eve izleme kameraları ve ses alıcıları yerleştirmiş. Şimdi tedavi görüyormuş, bu sefer de Hatice’nin paraları psikolog ücretine gidiyormuş. İki de çocukları var öğrenci, Hatice perişan. 

Melike’nin tepesi bunları duyunca iyice atıyor, Şeref’e telefon edip onunla konuşmak istediğini söylüyor ve eve çağırıyor. Melike bu sıralarda pek dengeli değil – neredeyse hiç uyumuyor, sürekli şövalyelik romanları okuyor, gözleri biraz deli bakıyor; üstlendiği, teslim tarihi gelmiş tasarım işlerini boşlayalı epey olmuş.

Şeref gelince Hatice’nin üzerine yürümeye kalkıyor ve işler beklenmedik bir şekilde çığırından çıkıyor, Şeref’i ölümcül biçimde yaralıyorlar, küçük tuvalete kilitliyorlar. Yorgun argın kanepeye çöküyorlar. Hatice Şeref’in cep telefonunu almış, onu kurcalıyor. Telefonda bazı fotoğraflar ve videolar buluyor: küçük kızların fotoğrafları, masum denemeyecek tuhaflıkta fotoğraflar, bazı erkek çocuk fotoğrafları keza, bir de bir video, küçük çocukların birbirlerine cinsel görünümlü şeyler yapması, komutları veren bir dış ses, bir erkek. Hatice kuduruyor, ama Melike sinir krizi geçiriyor gerçek anlamda, katılıyor. Konuşamaz oluyor. Acayip bir ağlama. Gidip odasına kilitliyor kendini. Daha sonra, sakinleştiğinde, çıkıp anlatıyor Hatice’ye, dedesini. Hatice paramparça oluyor, dili tutulmuş gibi; Melike’ye sarılıyor, hüngür hüngür ağlıyorlar yeniden. Melike annesini arıyor, yıllardır izi yok adamın çünkü, aile görüşmüyor dedeyle; annesine dedenin nerede olduğunu soruyor ama kadın söylemiyor, tersliyor, kapıyor telefonu, anlamıyor Melike’nin ne halde olduğunu. “Ne diyor Gönül Teyze?” diye soruyor Hatice. “Ne diyecek allahaşkına, bilmiyor musun Gönül Teyzeni?” diyor Melike tükürür gibi. “Bulacağım ben bu herifi, amına koyacağım,” diye ekliyor sonra, Hatice “Ben de,” diyor. Asıl onun kararlılığı gözümüzü alıyor. 

Televizyonda CNNTürk, yeni bir kadın cinayeti haberi veriyor – liseli bir kızın evden kaçması, kocası ve akrabaları tarafından izinin sürülmesi, öldürülerek kuyuya atılması. Melike’nin dudakları titriyor, “Hadi çıkalım şu evden,” diyor, çıkıyorlar, sahile iniyorlar. Ne yapacaklarını konuşuyorlar – Melike Şeref’in cesedini gece alıp arabayla bir yere götürüp gömmekten yana; Hatice o gece çıkamayacağını, çocukların durumunu ayarlaması gerektiğini, akşama eltilerinin geleceğini, işlerin karıştığını anlatıyor. Operasyonu ertesi gün yapmaya karar veriyorlar. Melike o gece evde kalamayacağını söylüyor haliyle, sevgilisinde kalabilir, ama bir süredir araları limoni, ayrıca Şeref’e yaptıklarını öğrenirse ne yapacağı belli olmaz, polise bile gidebilir, “Öyle de şerefsizdir,” diyor Melike. Bir erkeğe ihtiyaçları olmayacağı belli. Melike o gece başının çaresine bakacak. Gülmeden ayrılıyorlar.

Melike gece bir barda tek başına takılıyor, pek iyi görünmüyor açıkçası. Bir süre sonra yakışıklıca bir adam geliyor yanına; Melike’den 10 yaş kadar büyük, düzgün birine benziyor. Yanına oturmak için izin istiyor, gülümseyerek konuşuyor. Melike ona uzun uzun bakıyor – tanıyacakmış gibi, ama çıkaramıyor. Adının Levent olduğunu söylüyor adam, iş için Antalya’dan gelmiş. Bayağı içiyorlar, Melike sarhoş oluyor fena halde. Adam “Gidelim buradan,” diyor, “Gidelim,” diyor Melike. Adam önce bir tuvalete gitmek için kalkıyor. Telefonu ve sigara paketi masada. Telefonu çalıyor o sırada, Melike ışığını görünce bakıyor, arayanın adını görüyor – Şenol Yerlikaya. 

Adamla Melike adamın arabasında gidiyor. Bir sokakta duruyorlar, dışarıda in-cin top oynuyor, karanlık. Melike’nin “ne oluyoruz” demesine kalmadan adam kızın üstüne çullanıyor. Saçlarından tutup kafasını torpidoya vura vura bayıltıyor Melike’yi, ayakkabılarını, pantolonunu çıkarıyor, tecavüz edip yarı çıplak arabadan atıyor ve basıp gidiyor.

Gençten iki adamın yaklaştığını görüyoruz, Melike’yi görüyorlar o halde sokakta yatarken, “Oha karıya bak” diyorlar birbirlerine, çöküyorlar başına, bacaklarını kıçını ellemeye başlıyorlar, halleniyorlar, ama ellerine kan bulaşınca bir duraklıyorlar, o sırada bir şangırtı – pencerelerden birinde bir teyze, şişe atmış bunlara, avazı çıktığı kadar bağırıyor. İkili tırsıp ikiliyor.

Teyzenin evi. Komşusu kadınla birlikte Melike’yi içeri almışlar, kanepeye yatırmışlar, altına pijama giydirmişler.

Sabah. Melike korkunç bir baş ağrısıyla ve alnı şişmiş olarak kendine gelince teyze kahvaltı hazırlamak istiyor ama Melike öğürmeye başlayınca demli çayda karar kılıyorlar. Melike yavaş yavaş geceyi hatırlamaya başlıyor. Telefon çalıp duruyor ama açmıyor, sonunda yekten telefonu kapıyor. 

Melike teyzelere teşekkür faslının ardından eve dönüyor, yolda Hatice’yi arıyor, o da geliyor. Dışarıda buluşup eve giriyorlar – Melike cesetten tırsıyor çünkü. Ama Şeref’in cesedi ortada yok. Anlam veremiyorlar, ama hemen gitmeleri gerektiği açık. Melike adamı bulmaya kararlı, ama sadece adını biliyor. Sonra gelen telefonu hatırlıyor. “Şenol Yerlikaya” diye Google’a girince karşısına üç kişi çıkıyor, ikisinin şirket telefonuna ulaşıyor. İlki karavana, ikincisini arıyor. “Dün gece Levent Bey’i aramıştınız, o sırada bakamamıştı, kolyesini bende unutmuş, telefonu cevap vermiyor, acaba başka nasıl ulaşabilirim kendisine diye sizi aradım,” diyor Melike cilveli bir sesle. Şenol diyor ki ben Levent diye kimseyi aramadım. Antalyalı hani? diye soruyor Melike. Tanımıyorum, diyor Şenol ve kapamak üzere. Melike tarif ediyor. “Haa, Mithat’ı diyorsun sen,” diyor Şenol, “İzmir’in en büyük orospu çocuğu avukatı Mithat Yurdatapan’ı diyorsun.”

Melike’nin arabasına biniyorlar. “Nereye?” diye soruyor Hatice, “İzmir’e,” diyor Melike, “yolda anlatırım.” Soğukkanlı bir delilik içinde görüyoruz onu. Hatice daha aklı başında görünüyor, ama süreçte en acımasız cinayetlerden bazılarını o işleyecek. Eskihisar’dan feribota biniyorlar. Topçular’a yaklaşırken feribotta bir hareketlenme ve bağırış-çağırış oluyor, adamın biri karısını tartaklıyor, “Yürü lan arabaya!” diye ite kaka aşağı götürüyor. Melike ve Hatice çok sinirleniyor, ama feribot da yanaşmak üzere, arabaya iniyorlar. Çıkışta adamı arabasını biraz kenara çekmiş, kadını döverken görüyorlar – Melike ani bir frenle durduruyor arabayı, iniyorlar, müdahale ediyorlar. Adam arabadan iniyor, ikisini de birer yumrukta yere seriyor, tekmeliyor da, sonra arabaya atlayıp gidiyor. Kimse de bir şey yapmıyor.

Bayağı yamulmuşlar. Melike’de süngüsü düşmüş bir hal var, İstanbul’a dönmeye teşne, ama Hatice sinir küpü olmuş, bilenmiş. Adamın plakasını da ezberlemiş o arada. Trafik Şube’de FETÖ’cülerden boşalan kadrolardan birine yerleşip başkomiser olmuş eniştesini arıyor. Orhangazi’de ekip adamı çeviriyor. Bizimkiler Emniyet’e geliyor. Adamın karısı orada bekleşiyor, bunları görünce ürküyor, polisler de Melike’yle Hatice’yi goygoylamaya çalışıyor. Komiser yardımcısı kadın, gelip onları bir güzel haşlıyor, Melike ve Hatice’yi götürüyor. Adamı nezarethaneden çıkarıyor, kamerası bozuk bir odaya götürüyor, Melike’yle Hatice de oraya geliyor. Hatice adamı fena benzetiyor, kadının verdiği copla. Melike de iki tane çakıyor sonunda, havaya giriyor. Kan revan içinde kalıyor adam. Bizimkiler çıkıyor.

İzmir’e geliyorlar. Melike internetten Mithat’ın ofisini buluyor, kapısına dayanıyorlar, Mithat şehir dışındaymış, sonraki gün gelecekmiş.

İki kadın otele yerleşiyor. Sonra çıkıp kendilerine üst-baş alıyorlar – Melike, Hatice’nin türbanına biraz takılacak gibi oluyor, sonra saçmaladığını fark edip daha şık bir türban aldırıyor. İzmir’de takılıyorlar.

Ertesi gün Melike yeniden arıyor Mithat’ı, toplantıda olduğunu öğreniyor. Gidip ofisin önünde beklemeye başlıyorlar. Akşam saatlerinde çıkıyor Mithat. Karşısında Melike’yi görünce önce afallıyor, hatta biraz tırsıyor, ama Melike cilveli, “tadı damağımda kaldı” pozunda. Mithat fena halde yiyor bunu.

Evine gidiyorlar. Melike ve Hatice bu arada sürekli mesajlaşıyor. Gecenin ilerleyen saatlerinde iş yatağa varıyor. Yatak odasına girdiklerinde Melike duvardaki resmi görünce eli ayağı boşalıyor. “Bunun burada ne işi var?” diyor, “Eski karımdan kalma, atamadım,” diyor Mithat. “Sen İpek’in kocası mısın?” diyor Melike şaşkınlıkla. Mithat da şaşırıyor. İpek Melike’nin lisedeki en sevgili arkadaşıymış meğer, okul bitmeden bir adamdan hamile kalmış, kızı okuldan almışlar, adamla evlendirmişler. O adam da Mithat’mış. Birkaç yıl sonra boşanmışlar, İpek taşralı bir iş adamının imam nikahlı karısı olmuş. Niye boşanmışlar? Mithat başka birisine aşık olmuş, ama bu İpek’in suçuymuş, ilgisizliğine, Mithat’ı kendine yanaştırmamasına dair bir şeyler anlatıyor. Melike’nin adama duyduğu nefret üçe katlanmış durumda. Öfkesinden yerinde duramıyor.

Kapı çalıyor – gelen Hatice. Melike o sırada karambolden yararlanıp mutfaktan ekmek ve et bıçağı almış gelmiş. Mithat’la İpek konusunda yüzleşiyor Melike, yeni kocasının Çorum’da Boğazkale’deki Kybele Otel’in sahibi olduğunu, oteli birlikte işlettiklerini öğreniyorlar. Mithat’ın ağzını ve ayaklarını bağlayıp ellerini ve dilini kesiyorlar. Salonun yanındaki kütüphanede Mithat’ın gerçek olamaz gibi görünen, bir Tarantino filminden fırlamışa benzeyen bir silah koleksiyonu varmış, iki çantaya doldurup çıkıyorlar. Gecenin bir saati, hedef Çorum, daha doğrusu Boğazkale.

Kula çıkışında benzincideler, arabanın önüne arkasına iki araba dayanıyor, bunların çıkışını engelliyor. Hatice arabada, Melike para ödemeye gitmiş. Döndüğünde adamların köpekbalığı gibi arabanın etrafında dönendiğini görüyor. Melike’ye zorla kapıyı açtırmaya kalkışacak gibi oluyorlar ama Melike zaten dünden hazırmış gibi cilve yapıyor bunlara, Hatice şaşırıyor önce, sonra jetonu düşüyor. Ağaçlığa gidelim ben battaniye getireyim diyor Melike. Hatice ve adamlar önden gidiyor, bir tanesi Melike’nin yanında kalıyor. Melike bagajdan tüfeği çekip herifi vuruyor. Hatice’nin yanındakiler silah sesi ve arkadaşlarının çığlığını duyunca “nooluyo lan” diye geri geliyor ama tabii ihtimal de vermiyorlar. Hepsini yere seriyor Melike – biraz beceriksizce yapıyor bunu, bacak, karın, kol, neresi gelirse. Benzincinin çalışanları tırsmış, ışıkları kapamışlar, dükkanın arka tarafına sığınmışlar. İki kadın arabaya binip gidiyor. Yolda kendi tacize uğrama deneyimlerini, arkadaşlarının ve ailedeki kadınların yaşadıklarını anlatıyorlar birbirlerine. Hatice’nin komşusu, tecavüzcüsüyle evlendirilmiş, kaçmış, bulmuşlar, kocasının abileri ve babası da tecavüz etmiş bunun üzerine. Melike dedesinin hikayesini bölük pörçük anlatıyor. Yıllarca sürmüş.

Uşak’a gelmeden yol kenarında bir yerde arabayı sota görünen bir kenara çekip uyuyorlar.

Sabah camları tıklatılıyor – iki trafik polisi. Genç ve sırnaşıklar – “buralarda böyle yol kenarında uyuyan güzeller bulunmaz” sırnaşıklığı. Bizimkiler tam dellenecek gibiyken polisleri merkezden çağırıyorlar, bilmeden canları kurtulmuş oluyor. Belki Melike’yle Hatice’nin afyonu patlamış olsaydı, polisler ölmüş olacaktı. Fakat anlıyorlar ki en azından arabanın plakasında arama yok henüz. Seviniyorlar.

Şehir merkezlerinden kaçınarak, yolu uzatarak gidiyorlar.

Bir kasabaya gelince kahvaltı edecek yer arıyorlar. Bir kahve görüyorlar, bir bakıyorlar ki burası kadınlar kahvesi, içeride tek bir erkek yok. Nefis çay var, sıcak gözleme var. Adamları Soma’ya yolluyorlarmış termik santrale. Kadınlar epey sert, küfürlü konuşmalar, hırslı okey oyunları, laf atmalar filan. Bizimkilerin çok hoşuna gidiyor, “buraya yerleşsek” diyorlar. Ama görev onları bekliyor, yola devam. 

Seyitgazi. Arabayı birden durduruyor Melike yine, yolda bir oğlan – 13-14 yaşlarında, arkasında da çarşaflı kadınlar – ablası, annesi, teyzesi, annanesi. Çıkıp kadınlara bas bas bağırmaya başlıyor Melike, Hatice arabada kalıyor – “Bu çocukları yarrak gibi yetiştiriyorsunuz, büyüyünce gelip kafamıza sıçıyorlar sizin yüzünüzden, bu ne biçim yürümek, bacak kadar çocuğun üç adım arkasında, utanmıyor musunuz, koca insanlarsınız…” Kadınlar paniğe kapılıp telaş içinde kaçmaya çalışıyor – Melike peşlerinden gidiyor, saydırmaya da devam ediyor. Bir evin kapısında oturmuş bir grup kadının önünden geçiyorlar, kadınlar Melike’yi durduruyor, “sen ne diyon?” “erkeğimize laf mı diyon?” İş itiş kakışa dönüyor, Melike bunların hakkından gelecek gibi görünürken işin rengi değişiyor, indiriyorlar, üstüne çullanıyorlar, durum kötü, o sırada Hatice geliyor, acayip dövüyor hepsini, Matrix’teki Trinity gibi. İçlerinden biri kaçıyor, ama Melike biraz peşinden koşup nişan alıyor ve bir atışta vuruyor – sanki “sniper” mübarek. Bu işte hızlı -hatta biraz fazla hızlı- bir şekilde ustalaşıyorlar. Koşarak arabaya dönüyorlar, insanlar sokağa çıkmış, bağırış çağırış, kadınlar pencere kenarlarından bakıyor, birtakım adamlar bunların önünü kesmeye çalışıyor ama bir-ikisini eziyorlar, bir-ikisini vuruyorlar pompalı tüfekle. Melike gaza basarken Hatice geriye ateş ediyor. Seyitgazi’den çıkıyorlar. 

M’nin telefonu ötüp duruyor – arayan sevgilisi Tankut. Açmıyor.

Eskişehir yolunda arabayı saklıyorlar, silah çantalarını alıp otostop çekiyorlar. Telefon çalmaya devam ediyor. Hatice’nin de telefonu ötmeye başlıyor bu sırada – onu da Şeref arıyor. Haydaa. Açmıyorlar.

Bir araba duruyor sonunda – altmışlarında, saçları boyalı, parmağında taşlı yüzüklü, kaytan bıyıklı, hafif sakallı, biraz göbekli bir amca, Dario Moreno’yu andırıyor. Melike öne oturuyor, Hatice arkaya. Az sonra “Şurada biraz durabilir miyiz?” diyor Hatice, adam “Elbette hanımefendi,” diyerek kenara çekiyor, Hatice onu arabadan indiriyor, bagaja girmesini istiyor elinde tabancayla, adam ağlamaya başlıyor, “Niye böyle yapıyorsunuz hanımefendi, istirham edeceğim, niye bagaja giriyorum,” diyor, eliyle “Hadi gir gir” işareti yapıyor H, “Kızım ne yaptım ben size, sizin babanız yaşındayım,” derken Hatice “baba” lafını duyduğu anda tetiğe basıyor, “Yapmışsındır,” diyor alçak sesle. Bagajı kapıyor, yola devam. 

Bir büfeden tost alırken televizyondaki haberlere takılıyor Melike – terk ettikleri arabasını bulmuşlar, peşlerindeler, çember daralıyor.

Gecenin bir yarısı Boğazkale’ye varıyorlar. Hititlerin başkenti Hattuşaş burası, bereket tanrıçası Kybele’nin memleketi. İpek Kybele Otel’de, kocası otelin sahibi. Otele giriyorlar, resepsiyonda uyuklayan bir oğlan var, resepsiyonun karşısındaki televizyonda haberler açık ama sessizde; oda muhabbeti yaparken İpek geliyor. Melike’yi tanımıyor, ama Melike kadına kilitleniyor. Kim olduğunu söyleyince İpek ağlamaya başlıyor, birbirlerine sarılıyorlar. İpek toparlanıyor sonunda, “Aç mısınız?” diyor Hatice’yi de dahil ederek, oğlana çantaları aldırıyor, oğlan çantaların ağırlığına şaşırıyor, sızlana sızlana iki kadının odalarına götürüyor. Kadınlar mutfağa geçiyor, İpek yiyecek bir şeyler hazırlıyor. Her şey unutulmuş gibi oluyor o mutfakta, neşe, mutluluk, sevgi havası. “Ne işiniz var burada?” diye soruyor İpek, “Geziyorduk uğradık,” gibisinden geçiştirme bir cevap veriyor Hatice, Melike de ek yapmıyor. Bu sırada oğlan resepsiyona dönmüş, otelin köpeğine mama koymak için dışarı çıkıyor, köpeği Melike’nin arabasının dibinde görüyor. Bakmaya gittiğinde bagajdan bir şey damladığını görüyor, ama karanlıkta benzin sanıyor, “Sakın la dur, benzin o, geberecen,” diyor köpeğe, çekiştiriyor, köpek hiç ayrılmak istemiyor. Mutfağa gidiyor oğlan, bagajdan benzin damladığını söylüyor, Melike paniğe kapılacakken Hatice sakin bir şekilde kalkıyor, “Ben hallederim, bir göstersene bana nerede,” diyerek oğlanı alıp dışarı çıkıyor. Mutfaktan çıkarken bir şiş sakladığını görüyoruz kolunun içine. İpek’le Melike konuşmaya dalmış – eski günleri, İpek’in neler çektiğini, Melike’nin onu ne kadar özlediğini anlatıyorlar birbirlerine. Hatice geri geliyor az sonra, sakin. Oğlan yok.

Melike kendi hayatını hararetli hararetli anlatırken birden donakalıyor gözü kapıya kayınca – eşikte duran adam, İpek’in kocası, Melike’nin onyıllardır görmediği dedesi Zekai Bey. Melike’yi görünce ona büyük bir pişmanlıkla, içten bir sevgiyle sarılıyor. Samimi olduğunu anlıyoruz. Zekai Bey kanser hastası olduğunu anlatıyor, oteli zar zor götürüyor, İpek olmasa çoktan kapanırmış, aslında pek ömrü kalmamış. Son günlerinde Melike’yi görmek onu inanılmaz mutlu etmiş belli ki. İpek Hatice’yi alıyor, “Gel sana biraz oteli gezdireyim,” diyor, dedeyle torunu yalnız bırakıyorlar. 

Zekai Bey bir rakı koyuyor kendine, dipliyor, bir tane daha koyuyor, bir tane de Melike’ye koyup karşısına oturuyor. Dökülüyor. Adamcağızı bu kadar perişan görmek Melike’ye de dokunuyor, o da ağlıyor Zekai Bey’le, birbirlerine sarılıyorlar – Melike’nin sonunda çocukluk travmasının çözüldüğünü, hesabı kapattığını, artık normale döneceğini düşündüğümüz anda cebinden bir tabanca çıkarıp Zekai Bey’i yere yatırıyor, bir bıçak kapıyor, adamın pantolonunu indirip taşaklarını kesiyor ve ağzına tıkıyor, koli bandıyla da ağzını bağlıyor.

Zekai Bey’in ağzı bağlı olsa da o sessizlikte iniltileri yine de duyuluyor. İpek koşarak geliyor, Hatice arkadan. Kocasını kanlar içinde görünce sinir krizi geçiriyor – meğerse çok seviyormuş adamı. Melike’nin üzerine yürüyor, eline geçirdiği ne varsa onunla vurmaya çalışıyor. “Ambülans çağırın!” diye bağırıp duruyor. Melike ve Hatice mutlu bir yorgunlukla yere oturuyor, biz sahneyi yükselerek izliyoruz. O sırada içerisi ışığa boğuluyor, helikopter sesi gümbür gümbür – çevreniz sarıldı sahnesi. Melike ve Hatice bakışıyor, kaderlerine razılar artık.

Don Quijote anı: Meğer Melike yeldeğirmenlerine saldırdığını zannederken asıl durum çok başkaymış. Gelen polis değil ambülans; helikopter değil bir motosikletli – bu da resepsiyondaki oğlan çıkıyor. Tekrardan sahneye dönüyoruz, Zekai Bey yerde ama kanlar içinde filan değil, İpek ağlıyor ama sinir krizi filan geçirmiyor. Zekai Bey kalp krizi geçirmiş, durum ciddi, hemen hastaneye götürülüyor, İpek de gidiyor. Hatice’nin telefonu çalıyor, açıyor bu sefer, Şeref şaşkın, açılmasını beklemiyor çünkü. Onlar konuşurken Melike’nin de telefonu çalıyor, o da açıp Tankut’la konuşuyor. Neler olduğunu anlatıyor, ama başından beri olanları değil de onlara biraz benzeyen çok daha sıradan olayları. Anlıyoruz ki Melike ve Hatice gerçekten bir dizi macera yaşıyor ve birtakım erkekleri cezalandırıyor, ama bunları Melike’nin beyni bir bin katarak yaşamış, tıpkı Don Quijote gibi. Dedenin kaldığı yeri Melike’ye annesi en başta söylemiş zaten, aşırı rastlantılar hep hayaliymiş. Range Rover’a bindiklerini görmüşüz ama aslında Nissan Micra’ymış araba; Şeref’i öldürmemişler, yaralamamışlar bile; Tankut onu bir-iki gün sonra merak içinde Melike’nin evine gidince küçük tuvalette kilitli bulmuş. 

Ertesi gün: Tankut ve Şeref otele geliyor birlikte. Birbirlerini bulduktan sonra beraberce iki kadını bulmak için yola koyulmuşlar ama belli ki çok allahlık adamlar ikisi de. Bu iki adamın hali, kadınların kanlı gerginliğine karşı komik bir tezat oluşturuyor hemen. Melike’yle Hatice’yi İstanbul’a götürmek istiyorlar haliyle ama onlar kararlarını vermiş - “Biz burada kalıyoruz.” Vazgeçirmeye çalışıyorlar, ama başaramıyorlar – çok ısrar edince Hatice ve Melike onları düpedüz tartaklıyor. Adamları yolluyorlar sonunda.

Otelde üç kadın. “Boğazkale’nin Üç Kadını” gibi hafif mitolojik bir halleri var. Otelin terasında baş başa kalıyorlar. İlk defa bir dinginlik ve sessizlik oluyor. Güneş Hattuşaş’ın üzerinde batıyor. 

Hissettiğimiz kadarıyla, Melike hep İpek’e aşıkmış, hatta belki lisedeyken bir şeyler de olmuş olabilir tam yaşanmadan; bu yaşanmamışlık o efsaneyi büyütmüş de büyütmüş, İpek’in başına gelen evlilik hadisesi de hep Melike’nin vicdanını yaralı tutmuş. Lakin yolun sonunda, İpek’e kavuştuktan sonra, kafasında büyüttüğü şeyin de tıpkı bu yolda yaşadığı şeyler gibi bir hayal olduğunu anlıyor (zaten İpek’te de bunun karşılığı olmadığını, bir arkadaşlık bağı olduğunu görüyor), asıl yanı başında duranı görmemesine neden olan bir hayal. O zaman işte Hatice’yi görüyor gerçekten görmesi gerektiği gibi. 

*** 

Baştaki sahneyi yeniden görüyoruz, sesli bu kez. Sonuna geldiğimizde içeriden bir kadın sesleniyor, “Hatice, mutfağa gelsene kızım!” Kız çocuğu dedenin gözlerine bakıp mutfağa koşuyor. “Bana şurdan bir tabak versene, ellerim yağlı,” diyor Gönül Teyze.