1.4.25

2002-2026: An Assessment

The Justice and Development Party (AKP) in Turkey approaches the completion of nearly a quarter-century in power, thus marking the conclusion of its initial phase. This period, spanning an entire generation, rivals the combined rule of Atatürk and İnönü from 1923 to 1950. Given the significant socioeconomic constraints of that earlier era, along with its limited governmental maneuverability, the 2002-2026 stretch emerges unmistakably as Turkey’s most dominant political epoch.

Throughout this extensive rule, the AKP accomplished five substantial transformations. Firstly, the party engineered the rise of an "Islamic" bourgeoisie—both large-scale and small—enabling its shift from provincial roots to urban prosperity. Partially secularized and increasingly worldly, this class has at times even attempted to transcend AKP’s ideological religious framework. Secondly, AKP dismantled the system of checks and balances. By undermining the legislative, executive, and judicial branches, the party eroded foundational aspects of rule of law, paving the way for autocracy. Thirdly, the AKP systematically demolished freedoms related to expression, media, and political critique, ushering Turkey into a post-truth society by elevating misinformation and normalizing outright lies. Fourthly, AKP dissolved the traditional political role of the military as a self-appointed guardian of the regime, replacing it with military and paramilitary groups loyal solely to autocratic rule, strategically positioned against each other to safeguard regime stability. Finally, by fully empowering religious sects to build their own economic and social ecosystems, the AKP enabled some of the most corrosive forms of religion’s instrumentalization in politics.

Between 2002 and 2015, the AKP indeed delivered improvements across various economic and social indicators—boosting overall economic growth, industrial production, healthcare, education, agriculture, and infrastructure. Yet, the policies enacted post-2015 effectively dismantled these achievements. Significant declines in wealth, equality, income distribution, employment, and development were accompanied by a steep erosion in freedom, solidarity, justice, public ethics, and cultural vibrancy.

Underlying these regressions was the sprawling patronage system erected and solidified by the AKP, now so entrenched as to breed an institutionalized indifference. Rampant corruption, relentless plundering of national resources, and the enrichment drive of the patronage network culminated in Turkey failing to surpass the fate of a Middle Eastern nation squandering its human and natural potential.

In foreign affairs, the AKP rapidly abandoned its initial EU-compliant posture, instead navigating between global powers—namely the U.S., EU, Russia, and China—to carve out regional autonomy. While occasionally successful, such maneuverings were driven more by pragmatic opportunism than ideological coherence or strategic vision, rendering Turkey's long-term international benefits questionable. The Kurdish issue initially saw attempts at resolution, yet later abandonment underscored similar opportunistic calculations, exploiting rather than genuinely addressing social peace.

After twenty-five years, AKP's deeply embedded autocratic patronage structure faces mounting pressure amid widespread societal unrest triggered by aggressive attempts to neutralize political opposition. Clearly, this is no ordinary transition of power but rather a profound struggle over political and social paradigms, hinting at fierce resistance surpassing typical reactions to mere electoral defeat. Anticipating its own dismantling, the autocracy is likely to escalate its use of force, individually and collectively, to unprecedented levels.

Yet two factors offer hope: firstly, a public—particularly the younger generation—that has reached the limits of its patience, and secondly, emerging fissures within the autocratic patronage coalition itself. Early indicators of internal collapse could rapidly spread, engulfing organizational structures and parliamentary dominance akin to a wildfire.The dramatic spectacle of who will seek refuge through which emergency exits remains to be seen.

It is scarcely an exaggeration to frame this struggle as Turkey’s second War of Independence, arising organically from widespread public resolve. Significantly, the CHP, long reluctant to fully commit, appears finally ready to shoulder its historical responsibility. It nonetheless remains crucially insufficient to treat this as solely CHP’s battle. Indeed, significant segments in Anatolia, critical of AKP yet deeply distrustful of CHP, underscore the urgent need for inclusive opposition structures. A nationwide coalition of opposition politicians, local governments, farmers, workers, civil society, and professional associations involving groups such as teachers and health workers, transparently organized and broadly inclusive, is essential.

For this movement to reveal its true strength, it must expand far beyond anti-AKP urban strongholds into the rural heartlands, evolving into a contemporary “Anatolian Defense of Rights Movement.” Only then can Turkey genuinely embark upon meaningful democratic renewal.

2002-2026: Bir Değerlendirme

AKP, neredeyse 25 yıllık bir iktidar dönemiyle ilk fazını tamamlayacak gibi görünüyor. Bütün bir kuşağı kapsayan ve dönüştüren bir süre bu; Atatürk ve İnönü’nün toplamına çok yakın; 1923-1950 döneminin toplumsal ve ekonomik zorlukları göz önünde bulundurulursa ve aslında iktidarın hareket alanının oldukça sınırlı olduğu hesaba katılırsa, Türkiye’nin gördüğü en büyük hakimiyetin 2002-2026 arasında yaşandığını kabul etmek gerek.

Bu uzun dönem içinde AKP beş büyük iş gerçekleştirdi: birincisi, AKP “İslami” bir burjuvazi yarattı, hem büyüğünü hem de küçüğünü yarattı ve serpilmesini sağladı; bu burjuvazi kasabadan çıkıp şehirli oldu, kısmen sekülerleşti, dünyevileşti ve bir anlamda AKP’nin ideolojik dinciliğini aşmaya yeltendi. İkincisi, AKP yasama-yürütme-yargı sistemini parçaladı ve işlevsizleştirdi, güçler ayrılığını yok etti, hukuk devletinin temellerini dinamitledi ve otokrasinin temellerini attı. Üçüncüsü, AKP düşünce özgürlüğünü, haber alma/verme özgürlüğünü, siyasal/toplumsal eleştiri mekanizmalarını yerle bir etti ve bizzat yalanı yücelterek ve sıradanlaştırarak Türkiye’nin de bir hakikat sonrası toplumu haline gelmesini sağladı. Dördüncüsü, AKP ordunun kuruluştan bu yana sürdürdüğü sözde siyaset üstü ama aslında siyaset oyununun sınırlarını ve kurallarını belirleyen gerçek siyasi konumunu, rejimin bekçiliği görevini ortadan kaldırdı ve yerine otokrata bağlı militer ve paramiliter yapılar koydu, bunları birbirlerine karşı konumlayarak otokrasinin güvenliğini temin etmeye çalıştı. Beşincisi, AKP dini cemaatlerin önünü tamamen açarak ekonomik ve toplumsal ekolojiler kurmalarına izin verdi ve dinin siyasete alet edilmesinin en aşındırıcı ve yıpratıcı örneklerini besledi.

2002-2015 arasında AKP çeşitli ekonomik ve toplumsal indikatörlerde ilerlemeler kaydetti; ekonomik büyüklük, üretim, sağlık, eğitim, tarım, altyapı gibi alanlarda olumlu gelişmeler oldu. Ne var ki 2015 sonrası izlenen politikalar bu kazanımların büyük ölçüde yok olmasına yol açtı; refah, eşitlik, gelir dağılımı, işsizlik, kalkınma, enflasyon gibi alanlarda da ciddi çöküşler yaşandı. AKP’nin etkisinin çok büyük kısmı, özgürlüğün, dayanışmanın, adaletin, toplumsal ahlakın ve kültürün daha ileri seviyelere taşınması şöyle dursun, sefil noktalara geriletilmesi şeklinde cisimleşti. 

Bunların temelinde AKP hegemonyasının, yani AKP’nin kurduğu patronaj sisteminin iyice büyümesi, konsolide olması ve buradan kaynaklanan bir umursamazlığa bürünmesi vardı. Yolsuzlukların, ülke kaynaklarının acımasızca sömürülmesinin, çalınmasının, satılmasının ve bütün bunların altında patronajın zenginleştirilmesi güdüsünün olmasının sonucu olarak Türkiye, bugün gelinen noktada kendi potansiyelini ve insanını çarçur eden bir Ortadoğu ülkesi olmanın ötesine geçememiş oldu.

Uluslararası alanda AKP ilk dönemdeki AB-uyumlu tavırlarından çabuk vazgeçti ve bölgesel güç olma iddiasıyla ABD, AB, Rusya ve Çin arasında, bu güçleri birbirlerine karşı kullanmaya çalışarak belirli bir otonomi kazanmaya çalıştı ve yer yer de bunu başardı. Bu başarının altında ideolojik bir kararlılık ve vizyonlu bir stratejiden çok pragmatik bir çıkar hesaplaması yaklaşımı yattığı için orta ve uzun vadede Türkiye’nin gerçek kazanımının ne olduğu tartışmaya açık. Kürt sorununun ilk dönemde çözülmeye çalışılması ama ardından bundan vazgeçilmesi de benzer bir uluslararası hesapçılığın sonucuydu; AKP Kürt sorununu çözmek ve toplumsal barışı sağlamaktansa Kürtleri içeride ve dışarıda kullanmayı yeğledi.

25 yılda Türk toplumunun en derinlerine kök salan bu otokratik patronaj sistemi, güçlü bir politik hasmın bir an önce bertaraf edilmesine yönelik manevraların beklenmedik bir toplumsal tepki çekmesiyle bugün sallanmaya başlamış bulunuyor. Şüphe yok ki bu yapı güçlü, yıkılmasının maliyeti de yapının kurucuları ve destekçileri açısından korkunç büyüklükte. Dolasıyla sıradan bir iktidar değişiminin çok ötesinde, siyasal ve toplumsal bir rejim değişiminin söz konusu olduğunu, buna karşı direncin de bilindik bir iktidar kaybına karşı gösterilecek dirençten çok daha büyük olacağını idrak etmek gerekli. Kendi yıkımını engellemeye çalışacak otokrasi, bireysel ve kitlesel müdahalelerinde bugüne kadar görülenden çok daha gözü kara hale gelebilir.

Burada umut veren iki faktör bulunuyor; ilki halkın ve özellikle genç nüfusun artık sabır gösteremeyecek bir noktaya gelmiş olması, ikincisiyse otokratik patronaj koalisyonunda yaşanacak sinir bozulması ve çözülmeler. Ufak emarelerinin görünmeye başladığı bu çözülme geometrik bir hızla yayılma ve gerçek bir kapalı çarşı yangını haline gelme, AKP’nin örgütsel yapısına ve Meclis hakimiyetine sirayet etme potansiyeline sahip. Patronajda yer alan şirket ve kurumlara yönelik tüketici boykotu, genel grev, vergi ertelenmesi gibi ekonomik araçların devreye girmesinde kitleselleşme ve yaygınlaşmanın önemli olacağı öngörülebilir. CHP'nin Meclis aritmetiğini göz ardı etmemesi ve bir yandan muhalefetin birlikte hareket etmesini sağlarken bir yandan da AKP-MHP koalisyonunun çözülmesine yönelik çalışmalar yapması (erken seçim için 79 milletvekilinin desteğine ihtiyacı var) akıllıca olabilir. Bu büyüklükte bir kopmanın gerçekleşmesi çok zor görünse de ufak kopuşların bile moral üstünlük yaratacağı aşikar. Böyle bir kapalı çarşı yangını durumunda kimlerin hangi acil çıkış kapılarını kullanacağını hep birlikte izleyeceğiz.

Türkiye’nin bugün ikinci kurtuluş savaşına girişmekte olduğunu ve bunu halkın içinden büyüyen bir iradeyle yaptığını söylemek abartılı olmaz; bu iradenin kendisini ifade etmesine önayak olma konusunda çok uzun süre gönülsüz kalan CHP’nin nihayet tarihsel yükümlülüğünü üstlenmeye başladığı görülüyor

Bunun sadece CHP'nin mücadelesi olmadığını belirtmek gerekir; CHP de bunun kendisinden büyük bir amaç olduğunu söylemeye çalışıyor ama bu yeterli olmayabilir çünkü Anadolu'da iktidardan şikayetçi olup CHP'den nefret eden halk kesiminin ne kadar büyük olduğu biliniyor. Başarı için muhalif siyasilerin, yerel yönetimlerin, çiftçinin, işçinin, sivil halkın, öğretmenler ve sağlık çalışanları gibi meslek kuruluşlarının ortak zemini olacak yapıların yurt sathına yayılması ve çalışmalarının şeffaf bir biçimde geniş halk kitlelerine duyurulması, bu kitlelerin katılımının sağlanması şart görünüyor. Hareketin gerçek gücünü göstermesi, ancak İstanbul gibi metropollerin dışına ve zaten AKP muhalifi kitlelerin ötesine geçmesiyle ve bir “Anadolu Müdafaa-i Hukuk Hareketi” haline gelmesiyle mümkün olacak.

15.3.25

Bankalara Akın 2 - Türkiye Örneği

Koordineli bir terörist grup, hatta sofistike bir siber veya hibrit savaş aktörü, yanlış bilgi, panik ve finansal güvensizlik yaymak için sosyal medyayı kullanarak Türkiye gibi bir ülkede kitlesel bir banka operasyonu düzenleyebilir.

Bir terörist grup öncelikle Türk ekonomisinde enflasyon, kur dalgalanması, yakın zamanda yaşanan ekonomik stres veya bankacılık sektörüne yönelik kamu güveninin sarsılması gibi mevcut zayıflıkları tespit edecektir. Bu zayıflıklardan yararlanarak yanlış bilgilerin daha inandırıcı görünmesini sağlayabilirler.

Grup, bankaların çöküşünün yakın olduğunu, para biriminin devalüasyonunun yaklaştığını, hükümetin tasarruflara el koyduğunu veya büyük bankaların iflas ettiğini öne süren endişe verici (ancak inandırıcı) anlatılar yaratacaktır.

Hükümet yetkilileri, banka CEO'ları ya da Merkez Bankası yetkililerinden alınan ifadelerin manipüle edilmesi ya da uydurulması yanlış bilgilere inandırıcılık kazandıracaktır.

Yüzlerce ya da binlerce koordineli hesap Twitter, Instagram, Facebook, Telegram, TikTok ve WhatsApp grupları gibi platformlarda yanlış bilgileri hızla çoğaltabilir ve yayabilir.

Sosyal medya paniği artırarak kartopu etkisi yaratabilir. Kaygı arttıkça, başlangıçta şüpheci olan bireyler bile “sadece güvende olmak için” ihtiyati para çekme işlemlerine başlar.

Psikolojik bir olgu olan “sürü davranışı” hızla etkisini gösterecek, bireyler birikimlerini korumak için diğerlerinin eylemlerini takip edecek ve böylece panik daha da kötüleşecektir.

Bankacılık web sitelerinin ve uygulamalarının kritik anlarda kesintiye uğraması, paniği ve finansal sistemin çökmek üzere olduğu algısını artıracaktır.

ATM ağlarının veya mobil bankacılık hizmetlerinin geçici olarak kesintiye uğraması korkuları artıracak ve yanlış bilgilerin daha inandırıcı görünmesine neden olacaktır.

Eş zamanlı kitlesel para çekme işlemleri başlayacak ve bankaların likiditesini zorlayacaktır.

Bankalar hızlı bir şekilde para çekme limitleri veya kapatmalar uygulayarak istemeden de olsa korkuları doğrulayacak ve daha da derin bir paniği tetikleyecektir.

Ekonomik kriz hızla tırmanacak ve daha önce tartışılan şiddetli durgunluk, banka iflasları, para biriminin çökmesi ve yaygın sosyal istikrarsızlık gibi felaket senaryolarıyla sonuçlanacaktır.

Sosyal medya ve siber taktikler aracılığıyla finansal bir panik düzenleyen merkezi olmayan, küresel olarak dağılmış bir terörist grubu yakalamak ve etkisiz hale getirmek zor olsa da imkansız değil. Zorlukları şöyle sıralamak mümkün:

Saldırganlar şifreleme, VPN'ler, proxy sunucuları, anonimleştirilmiş sosyal medya hesapları, kripto para ödemeleri ve dark-web iletişim kanallarını kullanabilir.

Merkezi olmayan hücreler veya birden fazla yargı bölgesinden bağımsız olarak çalışan gevşek bağlantılı bireyler soruşturma ve iadeyi zorlaştırıyor.

Siber suç yasalarındaki farklılıklar, sınırlı suçlu iadesi anlaşmaları ve ülkeler arasındaki diplomatik gerilimler hızlı hareket etmeyi büyük ölçüde engelliyor.

Merkezi liderlik veya açıkça tanımlanmış bir komuta yapısı olmadan, geleneksel istihbarat toplama ve sızma çabaları ciddi sınırlamalarla karşı karşıya kalıyor.

Yanlış bilgiyi hızla yayan otomatik bot ağları (botnet), bireysel insan aktörlerin izlenmesini zorlaştırıyor.

Mesajlaşma platformlarının (Signal, Telegram, Matrix) kullanımı, kolluk kuvvetlerinin istihbarat toplama kabiliyetini engelliyor.

Bu engellere rağmen, güvenlik kurumlarının yararlanabileceği gerçekçi stratejiler ve taktikler var:

Gelişmiş yapay zeka odaklı analizler, koordineli davranış kalıplarını tespit ederek yanlış bilgi paylaşan hesap ağlarını belirleyebiliyor.

VPN ve proxy kullanımına rağmen, saldırganlar sıklıkla arkalarında izlenebilecek ince dijital ayak izleri veya operasyonel meta veriler bırakıyorlar.

Ulusal güvenlik kurumları, Interpol, Europol ve istihbarat paylaşım grupları (Beş Göz, NATO müttefikleri, vb.) arasındaki işbirliği tespit yeteneklerini önemli ölçüde geliştiriyor.

Karşılıklı adli yardım anlaşmaları (MLAT'lar) ve diplomatik kanallar aracılığıyla yapılan baskılar genellikle uluslararası soruşturma ve kovuşturmayı kolaylaştırıyor.

Yetkililerle işbirliği yapan sosyal medya platformları şüpheli hesapları hızla dondurabiliyor, analiz edebiliyor ve raporlayabiliyor.

Şirketler, yanlış bilgileri veya koordineli kötü niyetli faaliyetleri erkenden işaretlemek ve karantinaya almak için sofistike tespit araçları kullanabiliyor.

Blok zinciri analiz firmaları (Chainalysis, Elliptic) rutin olarak kripto para işlem kalıplarını belirleyerek terörist grup finansmanının izini sürüyor.

Uluslararası mali istihbarat kurumları düzenli olarak bilgi paylaşarak finansman kaynaklarının izlenmesini mümkün kılıyor.

Bu ciddi zorluklar göz önüne alındığında, siber güvenlik önlemleri, kamu direnci, etkin mali gözetim ve proaktif karşı-yanlış bilgilendirme stratejileri yoluyla önleme hayati önem taşımaya devam ediyor. Bir saldırı bir ekonomiyi istikrarsızlaştırmayı başardığında, zararın azaltılması, ilk başta saldırının engellenmesinden çok daha zor.

Bir devlet başka bir ülkeyi (örneğin Türkiye’yi) hedef almak için büyük sosyal medya şirketleriyle gizlice işbirliği yapabilir, özellikle de bu devlet katılımını gizleyebiliyor veya yasal olarak koruyabiliyorsa.

Büyük teknoloji şirketleri, özellikle de merkezleri güçlü devletlerde (ABD, Çin veya Rusya gibi) ise, genellikle kendi ülke hükümetleriyle yakın ve bazen de kaçınılmaz ilişkilere sahip.

Hükümetler, sosyal medya şirketleri üzerinde şu gerekçelerle gizli bir yaptırım sağlayabiliyor: Ulusal güvenlik, terörle mücadele, dış politika hedefleri ve ekonomik savaş veya yaptırımların uygulanması. Bu tür düzenlemeler tipik olarak gizli hükümet emirlerini, ulusal güvenlik mektuplarını (ABD gibi ülkelerde) veya şirketlerin katılımını açıklamasını engelleyen son derece gizli istihbarat işbirliğini içeriyor.

Böyle bir işbirliği şu şekillerde işleyebilir:

Öneri algoritmalarında gizli ayarlamalarla, hedeflenen ülkede belirli zararlı anlatılar veya yanlış bilgiler öne çıkarılabilir.

Düzeltici veya dengeleyici anlatılar sessizce kısıtlanırken, yanlış bilgi veya paniğe neden olacak içeriğin gelişmesine seçici olarak izin verilebilir.

Hedeflenen ülkenin resmi hükümet mesajlarına gizlice öncelik verilmeyebilir, böylece meşru güvencelerin etkisiz hale getirilmesi sağlanabilir.

Hedeflenen nüfus içindeki kullanıcı hassasiyetleri, davranışları, eğilimleri ve zayıflıkları hakkında ayrıntılı veriler devlet aktörleriyle paylaşılabilir  ve böylece son derece etkili olabilecek yanlış bilgilendirme kampanyaları geliştirilebilir.

İstikrarsızlaştırmayı artıran duygusal tetikleyiciler, ekonomik kırılganlıklar ve etkili mesajlaşma stratejileri hakkında analitik içgörüler sağlanabilir.

İşbirliği yapılan devletin güçlü yasal yapıları (ulusal güvenlik mevzuatı, gizlilik yasaları veya yargı denetimi sınırlamaları) mutlak gizliliği sağlayarak hedeflenen devletler tarafından ifşa edilmesini veya yasal olarak uygulanmasını engelleyebilir.

İşbirliği yüz yüze toplantılar, güvenli kanallar ya da dolaylı aracılar (özel istihbarat yüklenicileri) yoluyla organize edilerek belgeleme en aza indirilir.

Sosyal medya şirketleri, eylemleri rutin moderasyon ya da teknik algoritma ayarlamaları olarak gösterebilir.

Burada çeşitli zorluklar ve riskler var hiç kuşkusuz. İçeriden sızıntılar, maruz kalınabilecek en büyük güvenlik açığına neden olabilir. Diğer ülkelerden istihbarat servisleri veya araştırmacı gazeteciler anormallikleri ortaya çıkarabilir ve olağandışı kalıpları araştırabilir. Bağımsız siber güvenlik veya akademik ekipler tarafından yapılacak teknik denetimler algoritmik önyargıları, anormallikleri veya şüpheli moderasyon modellerini tespit edebilir. Organizasyonun ifşa edilmesi uluslararası ilişkilere ciddi zarar verebilir, misilleme eylemlerini tetikleyebilir ve potansiyel olarak hem devlete hem de ilgili şirketlere karşı küresel bir tepkiye yol açabilir.


Türkiye ağır bir banka batışıyla karşı karşıya kalsa ve ödeme gücü için büyük miktarda dış yardıma ihtiyaç duysa, başta Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası, Avrupa kurumları veya güçlü iki taraflı kreditörler olmak üzere uluslararası kreditörler tarafından muhtemelen bazı katı koşullar dayatılacak.

Büyük ölçekli dış yardım paketleriyle ilişkilendirilen gerçekçi koşullar ve yapısal talepler genellikle şöyle oluyor:

Başta sübvansiyonlar, sosyal yardım programları ve büyük kamu yatırım projeleri olmak üzere hükümet harcamalarında kesintiler.

Vergi tabanlarının genişletilmesi, KDV ve kurumlar/kişisel gelir vergilerinin artırılması ve vergi toplama etkinliğinin iyileştirilmesi.

Para birimini istikrara kavuşturmak ve enflasyonu kontrol altına almak için zorunlu kılınan faiz oranlarındaki keskin artışlar, ekonomide ani daralmaya neden olacak.

Verimliliği artırmak ve devlet yükümlülüklerini azaltmak için kamu iktisadi teşebbüslerinin (KİT) zorunlu satışı.

İflas eden bankaların kapatılması, daha sıkı düzenleyici çerçeveler ve şeffaflık zorunlulukları da dahil olmak üzere bankaların zorla yeniden sermayelendirilmesi, yeniden yapılandırılması veya konsolidasyonu.

Bürokratik engellerin azaltılması, iş kanunlarında reform yapılması, yabancı yatırım kurallarının hafifletilmesi ve korumacı politikaların kaldırılması.

Daha güvenilir, piyasa temelli bir döviz kuruna geçiş veya aşırı durumlarda sermaye kaçışını önlemek için geçici döviz kontrolleri.

Rezervlerin daha şeffaf bir şekilde yönetilmesi ve döviz piyasasına müdahale için katı kurallar getirilmesi.

Sıkı uluslararası mali standartların uygulanması, bankacılık ve kamu sektörü finansmanının açık bir şekilde denetlenmesi ve mali operasyonların zorunlu olarak kamuya açıklanması.

Sıkı bir yolsuzlukla mücadele mevzuatı, bağımsız yargı denetimi ve kamu harcamalarında şeffaflığı izlemek için güçlendirilmiş düzenleyici kurumların uygulamaya konulması.

Borç vadelerini uzatmak, faiz oranlarını düşürmek veya kısmi borç affını kabul etmek için tahvil sahipleri, borç verenler veya iki taraflı alacaklılarla dış borçların yeniden müzakere edilmesi.

Yardım, reformlar ve mali disiplinle ilgili net, ölçülebilir kilometre taşlarına dayalı olarak aşamalı olarak serbest bırakılması.

Kemer sıkma politikalarının insani etkilerini hafifletmek ve sosyal istikrarı sağlamak için hedefe yönelik sosyal yardım programlarının uygulamaya konulması ve fonların açıkça hassas durumdaki nüfuslara tahsis edilmesi.

Merkez bankası bağımsızlığı, düzenleyici gözetim organları, yargı bağımsızlığı ve parlamento denetiminin iyileştirilmesine yönelik şartlı yükümlülükler.

Uluslararası kuruluşlara (IMF, AB, Dünya Bankası) düzenli raporlama yükümlülükleri, sürekli izleme ve ilerleme ve uyumun periyodik bağımsız incelemeleri.


Bu koşullar Türkiye'nin acil ödeme gücü sorunlarını istikrara kavuşturur ama kemer sıkma ve ekonomik daralma nedeniyle başlangıçta sıkıntı ve sosyal gerilime neden olması muhtemel. Uzun vadeli iyileşme ve istikrar büyük ölçüde siyasi kararlılığa, reformların etkili bir şekilde uygulanmasına ve toplumun bu tür yardımların gerektirdiği kısa vadeli acılara karşı dirençli olmasına bağlı.


14.3.25

Bankalara Akın: Gizli Sosyal Medya Operasyonları

Günümüzün dijital olarak birbirine bağlı dünyasında, bir devletin ekonomik, sosyal veya politik olarak başka bir ülkeyi hedef almak üzere önde gelen sosyal medya şirketleriyle gizli bir işbirliği yapması sadece spekülatif bir senaryo değil, gayet mümkün ve giderek de daha gerçekçi hale geliyor. Bu tür gizli işbirlikleri, günümüzdeki jeopolitik manipülasyonların ve siber savaşların en karmaşık biçimlerinden birini oluşturuyor ve egemenlik, hesap verebilirlik ve uluslararası ilişkiler açısından ciddi endişelere yol açıyor.

Bir devletin böyle bir operasyonu yönetme yeteneği, büyük ölçüde kendi yetki alanındaki sosyal medya şirketleri üzerindeki etkisine ve gücüne bağlı. Güçlü devletler genellikle kendi sınırları içinde merkezlenen büyük teknoloji firmalarıyla kaçınılmaz ve ayrıcalıklı ilişkilere sahip. Ulusal güvenlik, terörle mücadele, dış politika hedefleri veya ekonomik savaş stratejileri adı altında bir hükümet, rakip ülkeleri hedef alan operasyonlarda sosyal medya devlerinden gizlice yardım isteyebilir veya onları işbirliğine zorlayabilir.

Operasyonel olarak böyle bir gizli işbirliği birçok şekilde ortaya çıkabilir. Gizli fakat son derece etkili yöntemlerden biri, Twitter, Facebook, TikTok veya Instagram gibi platformların algoritmik davranışlarında yapılacak gizli ayarlamalar. Algoritmalar, panik yaratan yanlış bilgi ve zararlı anlatıların etkisini artırmak için gizlice değiştirilebilir ve hedef ülkede istikrarsızlık ve kaosa yol açabilir. Buna karşılık hükümetlerin yanlış bilgilere karşı mücadele veya vatandaşlarını rahatlatma amaçlı resmi girişimleri sessizce önemsizleştirilerek, resmi iletişim etkisiz hale getirilebilir.

İçerik denetleme politikalarının seçici bir biçimde uygulanması da olası bir operasyon yöntemi. Platformlar, istikrar bozucu içeriklere yönelik denetlemeleri kasıtlı olarak geciktirerek veya görmezden gelerek zararlı yanlış bilgilerin yayılmasına izin verebilir veya bunu teşvik edebilir. Aynı anda da istikrarı, huzuru veya hükümet şeffaflığını destekleyen içerikler belirsiz veya teknik gerekçelerle hızla kaldırılabilir. Bu dengesizlik, hedef ülkedeki psikolojik manipülasyonu ve paniği büyük ölçüde artırabilir.

Ayrıca sosyal medya şirketleri ile operasyonu yürüten devlet arasında doğrudan istihbarat paylaşımı da mümkün. Detaylı analitik veriler aracılığıyla platformlar vatandaşların hassasiyetleri, davranış kalıpları, duygusal tetikleyicileri ve ekonomik güvensizlikleri hakkında gizli bilgiler sağlayabilir. Bu veriler, dezenformasyon kampanyalarının etkinliğini büyük ölçüde artırarak istikrarsızlaştırıcı etkiyi derinleştirebilir.

Elbette gizlilik ve inkâr edilebilirlik bu tür operasyonların vazgeçilmez unsurları. Güçlü devletlerde bulunan ulusal güvenlik veya gizlilik kanunları gibi hukuki çerçeveler, bu faaliyetleri dışarıdan gelecek soruşturma veya müdahalelerden etkili bir şekilde koruyor. İşbirliği yapan platformlar, hükümet baskısı altında, herhangi bir şüpheli eylemi algoritmik ayarlamalara, rutin moderasyon uygulamalarına veya şirket içi politikalara bağlayarak inkâr imkanları sağlayabilir. Bu tür operasyonların gizliliği güvenli iletişim kanalları, minimum belgeleme ve özenle yönetilen aracılar aracılığıyla sağlanıyor ve hedef ülkelerin soruşturma veya adli çalışmalarını büyük ölçüde zorlaştırıyor.

Ancak bu tür gizli işbirliklerinin önemli riskleri de var. Sosyal medya şirketlerindeki iç kaynakların veya operasyonel hataların ifşasına yol açma ihtimali yüksek. Bağımsız siber güvenlik araştırmacıları, araştırmacı gazeteciler veya yabancı istihbarat kurumları, dijital adli inceleme veya veri analitiği ile anormallikleri tespit edebilir ve gizli operasyonları açığa çıkarabilirler. Açığa çıkması durumunda uluslararası tepkiler çok ciddi olabilir; bu, diplomatik izolasyona, yaptırımlara ve şirket itibarlarında büyük zararlara yol açabilir.

Bugün güçlü devletlerin önde gelen sosyal medya şirketleriyle gizli işbirliği yaparak başka bir ülkede büyük çaplı bir banka paniğini tetiklemesi, bu tür bir operasyonun en olası ve tehlikeli biçimlerinden birini oluşturuyor. Böylesi örtülü ortaklıklar, hedeflenen ülkede yıkıcı finansal panik, ekonomik kriz ve kalıcı toplumsal istikrarsızlığa neden olabilir.

Bu saldırının temel stratejisi, bankalardan ani ve kitlesel para çekimlerini tetiklemek amacıyla özenle düzenlenmiş sosyal medya manipülasyonuna dayanıyor. Saldırgan devlet kendi sınırları içerisinde faaliyet gösteren büyük sosyal medya şirketlerinin algoritmalarını gizlice değiştirerek, banka iflası, para birimi değer kaybı veya ekonomik çöküş gibi paniği tetikleyici yanlış bilgileri ve korku uyandıran anlatıları büyütebilir. Eşzamanlı olarak hedef ülkenin resmi makamlarının güvence veren mesajları sosyal medya platformlarında kasıtlı olarak bastırılabilir veya yayılmaları engellenebilir, böylece halkın paniği derinleştirilir.

İçerik denetim politikalarının seçici olarak uygulanması da dezenformasyonun hızla yayılmasına olanak tanıyor. Platformlar, zararlı yanlış bilgilerin kaldırılmasını kasıtlı olarak geciktirirken, istikrarı sağlayıcı gerçek içerikleri belirsiz gerekçelerle engelleyebilir veya hızlıca kaldırabilir. Sosyal medya platformlarından elde edilen hassas analitik verilerin gizlice paylaşılması devlet tarafından organize edilen, merkezi olmayan, küresel çapta dağınık yapıdaki psikolojik ve enformasyonel müdahaleleri daha etkili hale getiriyor.

Saldırgan devlet, operasyonu gerçekleştirmek ve izlerini gizlemek amacıyla küresel çapta yayılmış, merkezi olmayan bir örgütlenme kurabilir. Böyle bir yapı sorumluların belirlenmesini, yakalanmasını ve yargılanmasını hedef ülke açısından neredeyse imkansız hale getirir. Uluslararası yasal farklılıklar, diplomatik karmaşıklıklar ve belirgin bir merkezi liderliğin bulunmaması gibi faktörler, hedef ülkenin karşı önlemler almasını ciddi ölçüde zorlaştırır. Devletin yakalanma riski kabul edilebilir eşiği aşarsa, saldırgan devlet bu yapıyı derhal bağımsız bir terör örgütü ilan ederek üyelerini acımasızca ve alenen cezalandırabilir.

Böyle bir operasyonun sonuçları elbette ağır olur. Hedeflenen ülke, nakit rezervlerinin hızlı tükenmesi, banka iflasları, finans kurumlarına duyulan güvenin çökmesi ve ciddi ölçüde para değer kaybıyla karşılaşır. Bu olaylar hızla toplumsal huzursuzluğa, ekonomik daralmaya ve uzun süreli yapısal ekonomik hasarlara dönüşebilir.

Ancak bu tür bir operasyonun riskleri de büyük. Sosyal medya şirketleri içerisindeki muhbirler veya operasyonel hatalar saldırının ifşa edilmesine yol açabilir. Siber güvenlik uzmanları, bağımsız araştırmacılar veya uluslararası istihbarat işbirlikleri, manipülasyonun izini sürerek saldırgan devletin kimliğine ulaşabilir. Bu durum uluslararası arenada ciddi tepkilere, diplomatik izolasyona ve ağır yaptırımlara neden olabilir.

Sonuç olarak, güçlü devletlerle büyük sosyal medya şirketleri arasındaki gizli ortaklık, günümüz jeopolitiği ve siber savaş açısından gerçekçi bir senaryo. Yeterli teşvikler, koruyucu hukuki çerçeveler ve etkin gizleme stratejileri sayesinde devletler, sosyal medya devlerini kullanarak uluslararası ilişkilerin ve siber güvenliğin dinamiklerini derinden değiştiren yıkıcı operasyonlar yürütebilir.

Bank Run: Covert Social Media Ops

 In today's digitally interconnected world, the prospect of a state clandestinely cooperating with leading social media companies to target another country economically, socially, or politically is not merely speculative—it's highly feasible and increasingly realistic. Such covert partnerships represent one of the most sophisticated forms of contemporary geopolitical manipulation and cyber warfare, raising serious concerns about sovereignty, accountability, and international relations.

A state's ability to orchestrate such an operation rests heavily on its influence and leverage over social media corporations, particularly those based within its jurisdiction. Powerful states frequently enjoy privileged, often unavoidable relationships with major tech firms headquartered within their territories. Under the auspices of national security, counter-terrorism efforts, foreign policy agendas, or economic warfare strategies, a government can clandestinely request or compel a social media giant to assist in operations targeting rival countries.

Operationally, such covert cooperation could manifest in multiple ways. One subtle yet highly effective method would be secretive adjustments to algorithmic behaviors on platforms like Twitter, Facebook, TikTok, or Instagram. Algorithms could be covertly altered to amplify panic-inducing misinformation or harmful narratives, fostering instability and chaos in the targeted nation. Conversely, legitimate governmental efforts to counter misinformation or reassure citizens could be quietly deprioritized, rendering official communications ineffective.

Selective enforcement of content moderation policies also presents a plausible operational pathway. Platforms might covertly permit or even subtly promote harmful misinformation by intentionally delaying or ignoring moderation actions against destabilizing content. At the same time, content promoting stability, calmness, or governmental transparency could be swiftly removed under vague or technical justifications. This imbalance can significantly amplify psychological manipulation and panic within the target country.

Moreover, direct intelligence-sharing between social media companies and the orchestrating state is entirely conceivable. Through detailed analytics, platforms could secretly provide sensitive data about citizens' vulnerabilities, behavioral patterns, emotional triggers, and economic insecurities. Such data would greatly enhance the effectiveness of misinformation campaigns, significantly magnifying the destabilizing impact.

Of course, secrecy and deniability remain critical to these operations. Legal frameworks, such as national security legislation or secrecy acts in powerful states, would effectively shield these activities from external scrutiny or enforcement. The cooperating platforms, facing governmental pressure, could maintain plausible deniability by attributing any suspicious actions to algorithmic adjustments, routine moderation practices, or internal corporate policies. The clandestine nature of such operations would be safeguarded through secure communication channels, minimal documentation, and carefully managed intermediaries, thus complicating investigative or forensic efforts by targeted nations.

However, such clandestine collaborations are not without significant risks. Internal whistleblowers represent the greatest vulnerability, as insiders aware of unethical practices might disclose operations to media or investigative bodies. Additionally, independent cybersecurity researchers, investigative journalists, or foreign intelligence agencies could potentially detect anomalies through digital forensics or data analytics, exposing clandestine operations. If revealed, the geopolitical backlash could be severe, resulting in international condemnation, retaliatory measures, significant damage to corporate reputations, and lasting diplomatic consequences.

Historical precedents, such as the NSA PRISM revelations, Russian digital interference campaigns, or even the Cambridge Analytica scandal, underscore that such clandestine state-corporate cooperation is not merely hypothetical but has occurred and likely continues at various scales worldwide. Thus, while direct collaboration explicitly intended to destabilize another country's economy or social fabric would be exceptionally high-risk, it remains realistically plausible, particularly within contexts of intense geopolitical rivalry or conflict.

In today's digitally interconnected world, one of the most severe threats a state could clandestinely orchestrate through cooperation with leading social media companies is the deliberate induction of a massive bank run in another country. By manipulating social media platforms and exploiting digital channels, an aggressor state could inflict catastrophic financial panic, economic disruption, and lasting societal instability on its target.

The primary strategy would involve carefully orchestrated social media manipulation designed explicitly to induce panic withdrawals from banks, leading directly to a severe financial crisis or bank run. Leveraging powerful social media companies based within their jurisdiction, the aggressor state could clandestinely alter platform algorithms to amplify misinformation or panic-inducing narratives about bank insolvency, currency devaluation, or imminent economic collapse. Simultaneously, these platforms could intentionally deprioritize or subtly obstruct legitimate reassurances from the targeted country's financial authorities and government officials, undermining efforts to calm public fears.

Additionally, selective enforcement of content moderation policies could be deployed to allow the rapid spread of misinformation. Platforms could intentionally delay the removal of alarming false narratives while suppressing authentic communications aimed at stabilizing public confidence. Furthermore, the clandestine provision of sensitive analytical data from social media platforms would empower the decentralized terrorist or proxy groups organized by the aggressor state to tailor highly effective psychological and informational campaigns.

To protect their operation, the aggressor state would likely construct a globally dispersed, decentralized network, involving numerous loosely connected operatives across multiple countries, greatly complicating investigation and attribution. The decentralized structure would provide plausible deniability, creating substantial jurisdictional challenges for targeted nations attempting to identify and prosecute responsible actors. Legal differences, diplomatic complexities, and the absence of clear central leadership would greatly hinder international countermeasures. Should the risk of the state being caught red-handed increase beyond a tolerable threshold, the state would declare this organization a rogue terrorist organization and ruthlessly and publicly persecute its members.

The immediate ramifications would be devastating. The targeted country would experience a rapid depletion of cash reserves, bank insolvencies, a collapse of trust in financial institutions, and severe currency devaluation. These events would likely spiral quickly into social unrest, economic contraction, and lasting structural economic damage.

However, the aggressor state's strategy is not without risk. Internal whistleblowers within social media companies or inadvertent operational mistakes could lead to exposure. Independent cybersecurity researchers, investigative journalists, or international intelligence cooperation could eventually trace the manipulation back to the aggressor state. Exposure would invite severe international backlash, diplomatic isolation, and potentially crippling sanctions.

Historical precedents, such as digital interference and disinformation campaigns observed internationally, demonstrate that such scenarios are not hypothetical. The aggressor state's deliberate use of decentralized global networks, empowered through covert cooperation with major social media firms, highlights an alarming reality in contemporary digital geopolitical warfare.

Thus, while executing such a targeted economic attack remains a high-risk endeavor, its realistic possibility underscores the urgent need for robust cyber defense mechanisms, proactive financial oversight, and international cooperation to quickly detect and neutralize such threats.

In conclusion, the covert partnership between powerful states and major social media platforms to target another nation is a credible scenario within contemporary geopolitics and cyber warfare. Given sufficient incentives, protective legal frameworks, technological sophistication, and effective concealment strategies, states could indeed harness social media giants to execute profoundly disruptive operations, thereby reshaping the dynamics of international relations and cybersecurity profoundly.

13.3.25

7/7: bir dizi çalışması

 7 için, 7 bölümlük bir dizi çalışması.


Sunuş

7, Kronk adında tuhaf ama uluslararası çapta güçlü bir yeraltı dininin uzun zamandır beklenen ikinci peygamberinin beklenmedik biçimde ortaya çıkışını, istemeden yükselişini ve tatsız çöküşünü anlatan, 1990’lar tarzında çekilmiş bir sözde-belgeseldir. Bu hikâyeye paralel olarak, bir aşk ilişkisinin kötüye gidişi de konu edilir.

7, aynı zamanda tutkulu ama kitaplara gömülmüş bir sevgilinin, yoluna çıkan herkese meydan okuyup onları alt eden pervasız bir güç avcısına dönüşen bir kadının hikâyesi olarak da görülebilir.

7, aynı zamanda kendi yarattığı karakterlerin işlerine önce temsilcisini onların arasına yerleştirerek, o işe yaramayınca da doğrudan müdahale ederek burnunu sokan ama böylelikle daha da büyük bir başarısızlığa sürüklenen bir yazarın da hikâyesidir.

 

Notlar

1, 2 ve 3. bölümler görüntü yönetimi açısından aydınlık, renkli, ferah, neşeli; 4 ve 5’te renkler silikleşiyor, ışık loşlaşıyor; 6 ve 7’de karanlık ve kasvet çöküyor.

7 Hakan-Yağmur ilişkisini aşk, seks ve güç eksenlerinde ele alıyor, her eksenin kendine göre bir gelişim eğrisi var ve kademe kademe gidiyorlar. Güç ekseninde dengeler bozulunca (Hakan İkinci olmayı reddedince ve Yağmur nihayet Hakan’ın karşısında yer almak ve onu ezmek zorunda kalınca) diğer iki eksen de çöküyor ama farklı biçimlerde. Örneğin Hakan Yağmur’a sonuna kadar aşık oysa Yağmur değil, en sonunda hala bir biçimde seviyor ama öldürmeyecek kadar değil. Kürtajdan sonra seks bozuluyor, dolmuş tecavüzünde karanlık ve dramatik bir deneyime dönüşüyor, son sahnede neredeyse hastalıklı bir tutkuyla geri dönüyor.

7’nin ayırt edici özelliklerinden biri, yazarın da kurgunun bir parçası olması. Dolayısıyla bir paradoks üstüne kurulu: bir yandan her şeyin nasıl olacağı, sonun ne olacağı en baştan belli (çünkü yazar bunları yazmış) ama aynı zamanda son dakikaya kadar her şeyin değişmesi mümkün (çünkü yazar karakterlerin taleplerine açık).

Son bölümün sonuna kadar gizli kalacak bir nokta: Hakan’ın arkadaşı olan ve dizide izlediğimiz Cem, Kronk’un önderi olan Birinci, ancak 7’nin yazarı Cem Akaş değil (ona benzese de). Son bölümün sonunda Cem Akaş’la (gerçek Cem Akaş değil Cem Akaş’ı canlandıracak başka bir karakterle) yapılan röportajda bu ortaya çıkacak. O noktaya kadar Yağmur önce Cem’in Birinci olduğunu çözecek, fakat sonra onun aynı zamanda Yazar Cem olduğu sonucuna varacak, oysa değil.

Her bölümde “Zaman Zıplamaları” (ZZ) var, Hakan’ı (ve diğer karakterleri) başka yer ve zamanlarda gösteren kısa parçalar bunlar. Yazar Cem’in Hakan için düşündüğü alternatif kurgular, eskizler olarak düşünebiliriz. Yazarın kurgudaki varlığını ve her şeyin yazılı olduğu halde değişebilir olduğunu vurgulamak için gerekli. Bunlar için ayırt edici bir görsel stil lazım, ana anlatıdan ayrıldığımızı gösterecek.

Kitapta Hakan’ın gördüğü 7 rüya anlatılıyor. Bunlar zaman içinde geriye gidiyor; 7. rüya Hakan’ın rahme düştüğü anın rüyası. Hakan için bu rüyalar birer işaret, sonuna geldiğinde her şeyin yoluna gireceğini düşünüyor, yedi rüya göreceğini de hissediyor. Ancak son rüya beklediği gibi çıkmıyor. Ama gerçekten de sonuna geldiğinde her şey çözümleniyor, onun umduğu gibi çözümlenmese de. Bu rüyalar için de görsel bir dil oluşturulmalı.

İnce Bilekliler, Yazar Cem’in kurguya doğrudan müdahale edebilmek için kullandığı aracılar. Birbirlerine benzeseler iyi olur görünüm giyim vs. olarak. Mor tulumları olabilir belki.

7’nin montajının ayırt edici bir yanı var – sahnelerin “lead-up”ı yok, pat diye başlıyor, pat diye de bitiyor, geçiş diye bir şey yok. Buna dikkat etmek lazım.

7 bir sözde-belgesel. Alışıldık belgesellerden farklı olarak hikayesi anlatılan kişilerin duygu dünyalarına da çok ilgi gösteren bir sunucusu var. Dispatches from Elsewhere’deki gibi değil gerçekten dışarıdan olayların gelişimini sunuyor. Ben bunu Ursula K. LeGuin’e benzeyen bir kadın olarak hayal ettim ama başka bir kadın tipi de olabilir tabii. Sunucu başlangıçta nesnel bir ton tutturmuşken sonlara doğru Hakan’a acımaya başlıyor ama yine de Yağmur’a ve yükselişine hayranlığını gizlemiyor.

Belgesel olarak 7 dünyanın gerçekliğine de bağlanıyor. Dünya liderlerinin Kronk selamı verirkenki görüntüleri, dünyanın çeşitli yerlerindeki 7 görüntüleri, mor vs. karşımıza çıkmalı.

7 tam olarak 1989 sonbaharında başlayıp 1990 yazında bitiyor. Bu dönemde Turgut Özal cumhurbaşkanı, Yıldırım Akbulut başbakan, Almanya’da Helmut Kohl, Amerika’da baba Bush, İngiltere’de Margaret Thatcher var. Nurettin Sözen İstanbul’un belediye başkanı. Beckett ölüyor (22 Aralık 1989). Berlin Duvarı’nın yıkılışı (13 Haziran 1990 ve sonrası). 1990’da önemli olaylar: terör cinayetleri – Muammer Aksoy ve Çetin Emeç. Kara Kitap çıktı. Mandela serbest kaldı. Dizi boyunca bunlara gönderme yapılabilir.

Kitapta Hakan 27, Yağmur 28 yaşında. Dizide Yağmur 35 olabilir.

Hakan, rol yaptığını bilen bir karakter – Yazar Cem’in son bölümün sonunda açıklayacağı gibi, ona verilmiş bir söz sonucu bu rolü almış. Bunu arada ufak mimiklerle gösterebilir – doğrudan kameraya mimik yapmak (“Crashing”) gibi değil de kendi kendine. Mesela Yağmur’la dükkanda ilk karşılaştığında “Hmm, güzel kız vermişler aferin” demek gibi. Bu da yine kurgunun, kurgu olduğu bilgisini içermesi açısından önemli.

7 Hakan’ın hikayesi olarak başlayıp Yağmur’un hikayesi olarak bitiyor. Hakan zıpkın gibi başlayıp silik bir karakter olarak ömrünü sonlandırırken, Yağmur’un şahinleşmesini, hedefe kitlenişini, sürekli yüz değiştirmesini ibretle izliyoruz; o kadar ki sonunda yazarına bile meydan okuyor (ve kazanıyor).

Kronk kitabından alınmış ve Kronk’un doğrudan peygamberiyle konuştuğu bölümleri canlandırmak mümkün olabilir – boş bir sinema salonunda perdede akan dünya hali görüntülerini izleyen, karanlıkta oturan, bizim arkadan karaltı olarak gördüğümüz iki adam konuşuyor.

Sinopsiste parantez içi sayılar, kitaptaki bölüm numaralarına işaret ediyor.


Tamamı için tıklayın.

8.3.25

A R Z

 

  



Büyükdedem Akşemseddin'in (Fatih Sultan Mehmed'in hocası ve Ayasofya'nın manevi sahibi) açtığı Şemsiyyeyi Bayramiyye yolunda rehberliğimin artan sorunlar doğuracağını hissettiğim için Cemiyyeyi Şemsiyyeyi Bayramiyye yoluna dönmüştüm. "ARZ" olarak bilinen ve evrendeki toplam ve bütün "can"ı cemeden bu yola, "can"ı korumak ve yaşatmak isteyen herkesi davet ediyorum. ARZ'ın temellerini hatırlayalım:


Din, Arz dinidir.

 İman Arz’adır.

 İbadet, Arz sevgisidir.

 El İlah’ın yolu yoktur. Yol El İlah’tır.

 Ayasofya, Arz’ın merkezidir.

 Arz’ın merkezine seyahat edin.

 El İlah’a ulaşmanın üç yolu vardır: göz ile, kalp ile, akıl ile.

 Arz’ı görebildiğinizde, El İlah’ı görürsünüz.

 El İlah’ı göremezsiniz.

 Arz’ı ve onun parçası olduğunuzu kalbinizde hissettiğinizde, El İlah’ı hissedersiniz.

 El İlah’ı hissedemezsiniz.

 Arz’ın işleyişini aklınızla idrak ederseniz, El İlah’ı idrak edersiniz.

 El İlah’ı idrak edemezsiniz.

 El İlah’a ulaşmanın tek bir yolu vardır: El İlah, “El İlah yoktur”un içinde mevcuttur. Bunu görecek, hissedecek, idrak edeceksiniz.

 Bunu seveceksiniz. Bunu sevdiğinizde El İlah’ı seveceksiniz. O’nu sevdiğinizdeyse Arz’ı seveceksiniz.

 El İlah’a ulaştığınızda, Arz’a ulaşırsınız.

 Arz, canlı ve cansız tüm varlıkların mevcudiyetini arz eder.

Arz, toplam ve bütün canı cemeder.

 Arz, varlık ve yokluk döngüsüdür.

 Var olacak ve yok olacaksınız. Yok oluşunuzla Arz’a katılacaksınız. Katılışınız yeni varoluşlara dönüşecek.

 Dönüşmek, Arz’ın yoludur.

 Arz, dengedir.

 Arz, hayal edemeyeceğiniz büyüklükte bir dengenin içinde yer alır.

 Hayal edemeyeceğiniz büyüklükte bir denge, Arz’ın içinde yer alır.

 Bu dengelerin içinde her şey birbirine bağlıdır.

 En ufak parçanın en silik gölgesi bile önemlidir.

 İnsan bu dengenin en önemli unsuru değildir.

 İnsan bu dengeden daha önemli hiç değildir.

 Arz, bu dengenin bozulmasına izin vermez, dengeyi bozmaya yeltenenin dengesini bozar.

 Dengeyi gözetmeyen bertaraf olur.

 Arz’dan büyük değilsiniz, kibirlenmeyin.

 El İlah, Hiçlik’in gücüdür.

 Hiçlik esastır, yer ve zamanın ötesindedir. Her şey hiçliğe döner, hiçlik bile.

 Varoluş bir hıçkırıktır. İnsan ömrü boyunca sayısız kere hıçkırır. Sayısız insan vardır. Bir de kedileri düşünün.

 Evren’le kıyaslandığında insan nasıl bir hiçse, Hiçlik’le karşılaştırıldığında Zaman da öyle hiçtir.

 Sabah ibadeti: Yeni bir güne uyandığınız için Arz’a teşekkür edeceksiniz. Yeni günün size ne müjdeler getireceğini soracaksınız.

 Akşam ibadeti: Günün getirdiği müjdeleri sayacak ve Arz’a teşekkür edeceksiniz. Sayacak müjdeniz yoksa gece uyuyacağınız ve rüya göreceğiniz için Arz’a teşekkür edeceksiniz.

 Yıllık ibadet: Gündönümlerinde ve ekinokslarda Arz’a teşekkür edeceksiniz. Bir gün bunlar olmayacak.

 İbadet siz neredeyseniz orada yapılır.

 Her insan, ömründe bir kez de olsa Ayasofya’yı ziyaret etmeli, sevgisinden yudumlamalı, merkezi içinde hissetmelidir.

 “Nasılsın?” “Şükür.” “Nasılsın?” “Arz’a şükür.”

 Az yiyeceksiniz, az tüketeceksiniz, israf etmeyeceksiniz.

 Eski, güzeldir.

 Cennet yoktur. Cennet Arz’dır.

 Cehennem yoktur. Cehennem Arz’dır.

 El İlah hiçlik ve varlığın tümüdür. Onun dışında değildir. Onun içinde değildir. Odur.

 Kendinizle Arz arasında seçim yapmanız gerektiğinde Arz’ı seçeceksiniz.

 İki Arz vardır: Evimiz olan Arz, evimizin olduğu Arz.

Arz'ın yolunda cem olunacaksınız. 

Yolunuz eviniz olacak.

 


23.2.25

kitapçılar, kütüphaneler, kitaplar, okurlar - bir öneri

kitapçı gezmek zevkli, ama internette de kitap ucuz. kitapçı gezip gördüğün kitabı internetten alınca kitapçılar batıyor. ne yapmalı?

yazılı düşünüyorum: kitapçıların hepsi online'a geçse ve dükkan kapatsa. belediye ve devlet kütüphaneleri artsa ve işlevsel hale gelse - gece 10'a kadar açık kalsa ve koleksiyonunu hep güncel tutsa, hem sahaf hem kitapçı içeriğine sahip olsa.

kütüphaneye gelenler gördükleri kitabı satın almak isterse kütüphane wifi'yı üzerinden ulusal kitapçı dizinine erişse, türkiye'deki bütün kitapçıları harita üzerinden görse ve dilediğini seçse, kitabı oradan alsa. her işlemden kart komisyonu gibi kütüphaneye ufak bir para düşse.

her kitabın online-offline satılabileceği minimum eder sabitlense, böylece kütüphanedeyken satın almak maddi bir dezavantaj yaratmasa, kitapçılar da amazon gibi devlere karşı baştan yenilmese. müşteriyi kendilerine bağlamak için fiyat dışı stratejiler geliştirseler.

kitap satın alacak gücü olmayanlar yaygın ve gelişkin kütüphanelerden yararlanıyor olsa. kütüphanedeyken ekitaplara da erişilebilse ama fiziksel kitap gibi kopya adedi sınırlı olsa ve sadece 2 hafta boyunca kullanılabilse.

kütüphane üyeliği cüzi bir ücret karşılığında yıllık olarak alınsa, 18 yaş altına ve 65 yaş üstüne ücretsiz olsa.

15.1.25

evrenin sıçradığını hissetmek mümkün mü?

 engin geçtan ve timuçin oral ile, açık radyo, 2001.



14 Mart Tıp Bayramı’nda programcılar yazar Cem Akaş’ı konuk ediyorlar. Popüler kültürün tanımıyla başlayan söyleşi, 70’li yılların kültürüne, enformasyon depolamanın anlamına, oradan da yazar ve hekim gözüyle içgörü kavramının tanımı­ na geliyor. Cem Akaş, yazar Engin Geçtan’ın zamana karşı içgörüsü olmasının önemini vurguluyor ve bir tür gelecek kay­ gısı ile geçmişin ağırlığının insanların üzerindeki etkisinden söz ediyor. Akaş, on yıllar sonrasını yordayan bir öngörüyle, “Gi­ derek nefes alamaz hale geldiğimiz metropolün karantinaya alınıp yalnızca düşünsel üretime katkıda bulunan insanların, bu daraltılmış çemberin dışına taşarak orada doğayla yeniden bir olmaya çalışmalarının tek seçenek olduğu”nu söylüyor. De­ niz kıyısında bir kasabaya yerleşmek ile bunun farkı, kaosun kıyısında yaşam, kökünden koparak başka topraklara yerleşen kişilerin tutumları tartışılıyor.

 

Engin Geçtan: Çiseleyen bir çarşamba akşamı 94.9 Açık Radyo’dan iyi akşamlar. Ben Engin Geçtan.

Timuçin Oral: İyi akşamlar. Ben Timuçin Oral. E.G.: Bu akşamki konuğumuz,

Cem Akaş: Bu akşam beni yolladılar, Cem Akaş. T.O.: Ve karşımızda Tolga Dizmen.

 E.G.: Nehrin kenarındaki tarlada bir kedi yaşarmış. Nehrin öte yanında da, iyi beslenmiş güvercinlerle dolu bir güvercinlik varmış. Kedi iştahla onları seyredermiş her gün ama neden bilmezmiş. Sonra tarlanın sahibi tarlaya bir at getirip bırakmış. Kediyle at, zaman zaman sohbet etmeye başlamış- lar. Kedi karşı sahilin çok güzel olduğunu, bir gün oraya git- miş olmayı çok arzu ettiğini ama yüzme bilmediği için gide- mediğini söylemiş. Bu arada karşı sahildeki mısır tarlasına bakarak iştahlanan at da, “Aslında ben de geçmek isterdim,” demiş. Kedi, “Beni sırtında geçirsene, birlikte gidelim karşı- ya,” demiş ama güvercinlerden hiç söz etmemiş. Atın sırtına binmiş nehri geçmişler; karşı tarafa gidince kedi derhal gü- vercinlere saldırmış ve güvercinlerin çoğunu, çok kısa bir sü- rede tüketmiş. Bu arada mısırın ancak bir bölümünü yiyebi- len at, kedi karnını doyurduktan sonraki ciyaklamalarına, avaz avaz miyavlamasına, “Sus, köylüler duyup buraya gele- cekler. Her şeyi berbat edeceksin,” demiş. Nitekim, köylüler ellerinde taşlarla, sopalarla gelmişler. Kedi derhal atın sırtına atlamış, yüzmeye başlamışlar. Yolda at, “Her şeyi berbat ettin. Ben karnımı bile doyuramadım, niçin o kadar gürültü çıkar- dın?” demiş. Kedi de, “Huyum kurusun, ben karnımı doyur- duktan sonra hep böyle yaparım, âdetimdir,” demiş. Tam kar- şı sahile ulaştıklarında ise, at birden kendini otların üzerine atmış ve otların üzerinde yuvarlanmaya başlamış. Atın üze- rinden kaçamayan kedi altta kalmış ve çığlık çığlığa bağırma- ya başlamış: “Ne yapıyorsun, bel kemiğim kırıldı. Ne yaptı- ğından haberin yok senin!” demiş. At da cevap vermiş, “Hu- yum kurusun, ben sudan çıktıktan sonra otların üzerinde şöyle bir savrulmayı pek severim,” demiş.

 

C.A.: Bu bize neyi hatırlatıyor?


T.O.: Engin Bey’in hikâyelerinin bir özelliği var; onlar ânında bir şey hatırlatıyorlar sonra bir yıl boyunca da bir şekilde hatırlatmaya devam ediyorlar.


E.G.: Bu hikâye tabii bu sabah Radikal’in başlığını okuduktan sonra aklıma geldi ama o başlığın ne olduğunu sor- mayın.


C.A.: Hâlâ başlık atabiliyor olmaları da çok sevindirici. Türkiye’ye uygun başlığı bulmakta ben olsam çok zorlanırdım yani.


T.O.: Evet, yani başlık sonuçta bir tespit değil mi? C.A.: Tabii bir şey görüyorsun ve söylüyorsun.

T.O.: Ama değişiyor, mesela sabah bir başlık atıyorsunuz ama akşam başka bir şey var.

C.A.: Akşama kadar beklerse tabii.

E.G.: Ben sana bir şey sormak istiyorum Cem, önce hoş geldin. Bir-iki hafta önce, ne zaman olduğunu sen daha iyi bilirsin. CNN Türk’te seni gördüm, Kitapçı programında. Seni izledim demek daha doğru aslında. Orada, bana göre popüler kültürün çok güzel bir tanımını yaptın fakat o kadar yüklü bir tek cümle söyledin ki şu anda bunu hatırlayamayacağım; belki sen de hatırlayamıyorsundur?

C.A.: Hayatta hatırlayamam.

E.G.: Evet, şu soruyu sormak istedim, sana göre kültür ne demek? Popüler kültür bunun içinde nedir? Kültürlü ol- mak ne demek?

C.A.: Akşam akşam çok ağır sordunuz. 

E.G.: O akşam söyledin.

C.A.: O akşam söylediğimi ben nereden bileyim? O yapılıyor, bir de işin komiği bir kafede çalışıyorduk o görüşmeyi. Kafede sürekli servise hazırlık yapıyorlar, çok şangırtı oluyor arka tarafta. Bazı şeyleri tekrar çekmek zorunda kaldık. Bir soru geliyor, tam ben cevap veriyorum, o sırada garson gürültü yapıyor; aynı soruyu tekrar soruyorlar, ben aynı cevabı bir daha veremiyorum. Mesela üç defa falan böyle oldu ve ilk söylediğimi hiç hatırlayamadığım için sürekli başka şeyler söyledim. Halbuki, onlar çok güzel cevaplardı ama kayda geçmedi. Neyse, kültüre geri gelecek olursak, bana artık kültürden bahsetmek çok zormuş gibi geliyor. Kültürlü insan denilen şey artık yokmuş, ukala insan varmış, çokbilmiş insan varmış ama kültürlü diyebileceğimiz birisinin çağımızda gereği artık kalmamış gibi geliyor bana. Yani Roma İmparatorluğu zamanında, belki Rönesans zamanında kültürlü insan dediğinizde çok somut bir şeye tekabül ediyor; kültürlü insanın aşağı yukarı neler okuduğunu, nasıl yaşadığını bile biliyoruz. Ama bugün hayatta kalmak için bilinmesi gereken o kadar çok şey var ki, bunun hangi kısmı bizim için yüksek kültürdür, hangi kısmı düşük kültürdür bir ayrım yapmak bana çok zor geliyor. Popüler kültür işte burada işin içine giriyor bence. Kültür artık zaten popüler. Popüler olmayan kültür bile, ki ona daha karanlık bir şey atfetmek isterim yani işte Auschwitz’i yapan şey bence, artık bizim kültürümüz. Ya da, bugün hâlâ dünyanın çeşitli yerle- rinde açlığa ve ölümlere izin veren şey, bence insanın kültürü olarak benimsememiz gereken bir şey artık. Bu bakımdan o kültür pek çok yönden bizim içselleştirdiğimiz bir şey ayrıca. Yani hepimiz o anlamda “kültürlüyüz”, bir şekilde buna göz yumuyor bunun hakkında bir şey yapmıyoruz hasebiyle bile kültürlüyüz. Bilmek anlamındaki, bir şeyleri biliyor olmak anlamındaki kültür, bence popüler olan kültür artık. Hani, hangi şarap neyle içilir, puro ne demektir, futbol takımlarının son durumu, MP3 nedir falan, bunlar artık popüler ama kültür, dedim.

E.G.: Peki, başka bir yerden konuya girmek ve sana tekrar sormak istiyorum izninle. Tamamen sezgisel olarak, bun- dan belki yedi-sekiz yıl önce, içine girdiğimiz çağda, bir şeylerin değiştiğinin, özellikle bunun bu yüzyılın ikinci yarısın- da daha da belirgin bir hale geldiğinin farkındayız; özellikle de ben farkındayım çünkü ben o yüzyılın ortasından daha önce dünyaya geldim. Tabii bunun bir başlangıç noktası yok, bu bir sürecin parçası ama bu girdiğimiz çağın sezgisel olarak sanki Ortaçağ’ı andıran bir tarafı varmış gibi gelmeye başlamıştı bana. Hatta bir kurgu kitabımda da “Yeni Ortaçağ” diye söz ettim bundan. Derken, Umberto Eco’nun Günlük Yaşamdan Sanata adlı kitabında bunu vurguladığı gördüm. İlgiyle okudum ama her şeyi anlamadım çünkü Ortaçağ’la ilgili çok ayrıntılı bilgiler vardı. Özellikle de ekonomik yapısıyla ilgili benim hiç bilmediğim konular olduğu için anlayabildiğim kadarını okudum, bir izlenim edindim. Sonradan bir de baktım ki hakikaten Yeni Ortaçağ diye bir kitap çıkmış bile. Onu okudum ama bana hiçbir şey demedi, zorlamaydı. Umberto Eco’nun yazdığı gibi enformatif, akan bir şey değildi. Bir şeyleri bir araya getirip şekline uydurmak gibi geldi bana.

T.O.: Pasta kalıbına dökmek gibi mi? 

C.A.: Rantını yapmak gibi mi?

E.G.: Ben öyle yaşadım, o kitapla ilişki kuramadım. Bir benzerlik var mı sence hakikaten?

C.A.: Hiç haddim değil “var ya da yok” demek, ama ben de tümüyle sezgisel olarak okudum birkaç şey.

E.G.: Canım biz de burada haddimiz olmayan şeyleri konuşup duruyoruz zaten, lütfen bize katıl.

C.A.: Söylediğiniz şeye çok katılmıyorum aslında yani şu anlamda katılmıyorum: Elbette ben de Ortaçağ’ı yaşamış birisi olmadığım için, okuduklarımdan benzerlikler kurmuşluğum var fakat o benzerlik bir sürü başka şey arasında da var; nasıl baktığına bağlı. Mesela, postmodern roman diye lanse edilen şeylerin büyük bir kısmı, aslında romanın başlangıcından beri romanda olan şeyler. Cervantes de postmodern o anlamda. Dolayısıyla, biz şimdi bir şeylere bakıp, “Bunlar Ortaçağ’da da vardı, dolayısıyla bu o an- lamda Ortaçağ’ın yeniden ortaya çıkarılması,” dersek çok doğru bir şey söylememiş oluruz gibi geliyor bana. Bugünden Ortaçağ’a dönecek olursak o süre içerisinde zaten Ortaçağ’ı andıran başka bir sürü dönemlerde, başka bir sürü şeyler de olmuştu. Beni asıl ilgilendiren şu: Bugünden sonra yeni bir şey olacaksa yani modernite bir şekilde bitip başka bir şey başlayacaksa ve bunun adına postmodernite demeyeceksek, “post” bir şey olmayıp kendi adı olacaksa, bu geriye dönüş biçiminde olmayacak. Ama moderniteyle modernite öncesinin bir tür sentezi de olmayacak, tümüyle başka bir şey olacak gibi geliyor bana. O başka şey de bence gene, iyimser bir senaryoyla, bir tür doğayla yeniden bir olma şeklinde olacak. Belki böyle söyleyince çok anlamlı gelmiyor ama?

E.G.: Nasıl olacak?

C.A.: Bir şekilde şehrin, büyükşehrin, metropolün karantina altına alınması başarılabilirse, dünya bir şeye açılacak gibi geliyor bana. Yani giderek yoğunlaştığını gördüğümüz, sıkıştığını gördüğümüz, nefes alamadığımız şu şehrin ve bunun dünya üzerindeki pek çok örneğini karantina altına alıp elit olan insanların, doğrudan üretime katkısı olmayan, materyal üretime katkısı olmayan, daha çok düşünsel üretime katkısı olan insanların bu daraltılmış karantina çemberinin dışına taşarak orada, marjinde, doğayla yeniden bir olmaya çalışmaları bence tek çıkar yol.

E.G.: Ama bu hep böyle olmuyor mu yani öteden beri de böyle yaşanmıyor mu?

C.A.: Ben daha radikal bir şeyden bahsediyorum yani mesela bizim Foça’da ev almamızdan bahsetmiyorum aslında. Çünkü Foça’da ev aldığınızda da o olmuyor. Yani o dünyanın büyüsü denilen şey, işte Ortaçağ öncesinde varolan, Ortaçağ’da bile yok olmuş olan şey.

E.G.: Evrenin bütünlüğü...

C.A.: Bir şekilde... Yani daha romantik terimleri de var onun, “evrenin sıçradığını hissetmek” falan gibi bir şeyler, ben çok seviyorum onu. Yani o şimdi mümkün değil mesela, sokakta yürürken öyle bir şey yakalamanız mümkün değil. Foça’da da yakalamanız mümkün değil. Foça “geçmiş” artık, bir defa bunun bilincine varmak lazım. Eskiden insan olarak kendimizi dünyadan ayırmadan, kendi bilincimiz olarak ayırmadan, kendimizi kendi dünyamızdan ayırmadan yakalamış olduğumuz bir büyü vardı; ona geri dönebilecek miyiz dönemeyecek miyiz? Dönersek iyi, dönemezsek bu karanlık gider ve bir yerde patlar.

E.G.: Peki geçmişte benim hiç ikna olmadığım bir şey vardı. Enformasyon depolayan insanlara kültürlü deniyordu. Doğru mu bu?

C.A.: Denmeli mi anlamında mı, yoksa tarihsel tespit olarak mı?

E.G.: Yani benim kişisel tespitim olarak ve kültürlü ne demek sorusunu zaten bunun için de sordum biraz. Depolayıp dışarıya kusmak gibi.

C.A.: İşte ukalalık, çokbilmişlik dediğim o; genel kültür dediğimiz, bilgi yarışmalarında işe yarayan...

E.G.: Evet, yaşamla bütünleşmeyen bilgiler. Beynin üç katmanı var: Korteks daha çok düşünceyle ilgili, onun altında limbik sistem duygusal olayların kaynaklandığı yer, onun en altında da R kompleks denilen içgüdü, sezgi karışımı bir bölge var ki orası aslında hayvanlarla daha ortak bir yanımız. R zaten reptilden yani sürüngenden geliyor, onlarla ortak olan yanlarımız... Geçmişte, özellikle de 70’li yıllarda ben bunun sıkıntısını epeyce çektim. Sadece korteks konuşuyordu ve korteksler arası ilişkiler vardı. Hatta öylesine ki, düşünsel hadiseler duygusal dünyaların gelişmesini engelleyecek oranda fazla yer işgal ediyordu.

C.A.: Değişti mi sonra peki o?

E.G.: Benim, netice itibarıyla ikinizle de aramda kuşak farkı var. Siz benden çok daha fazla çeşitte insanla karşılaşa- biliyorsunuz kişisel dünyanızda.

C.A.: Üç aşağı beş yukarı aynıdır bence.

E.G.: Sen, okumuş yazmış insanlarla benden daha çok muhatapsın, bunu biliyorum.

C.A.: Faydasını görmedim ama.

E.G.: Fayda olarak bakmamıştım ama senden bir şey öğrenmek istiyorum. Tartıştığım biri, “Onlar periferide kaldılar,” dedi. Bu doğru mu?

C.A.: 70’lerin kültürlü olan insanları mı? E.G.: Evet, kültür depolayanlar.

T.O.: Bana değişti gibi geliyor şimdi düşününce. Bunlar “enteller” diye nitelenen insanlar mı aynı zamanda?

E.G.: Ben o kelimenin ne anlama geldiğini tam anlamadım bugüne kadar.

T.O.: O biraz entelektüeli karikatürize etmek için kullanılıyor ya da işte belki enformasyon depolamak için de...

E.G.: Ama orada şey de var: “Ben onlardan değilim.”

T.O.: O aşağılama kısmını katmadan söylüyorum. Bana değişti gibi geliyor. Şaşırtıcı böyle gelmesi ama...

C.A.: İyiye doğru bir şey mi bu değişme? 

E.G.: İyi, kötü diye konuşmuyoruz.

T.O.: Evet, işte ona karar veremeyeceğim, ben de onu söyleyecektim; iyi mi kötü mü diye karar veremiyorum...

C.A.: Neden ama? İlk başta sizin söylediğinizde daha normatif bir yan vardı. Anlattığınız, tarif ettiğiniz şeyi iyi olarak nitelendirmezdiniz herhalde değil mi?

E.G.: İyi veya kötü demedim de, bana uymuyor dedim.

T.O.: Ben de iyi, kötü diye tanımlamakta zorlanırım ama dilüe oldu sanki.

E.G.: Sulandı.

C.A.: Zaten sulu bir şeyden bahsediyorum.

T.O.: Hayır öyle değil, birim içindeki oranı azaldı ve seyreldi anlamında söylüyorum.

C.A.: Anladım.

T.O.: Bu nasıl oldu onu bilemeyeceğim. 

C.A.: Burada terimlerin uyuşmazlığı var. 

E.G.: Evet evet.

C.A.: Bu benim için ilginç bir tespit mesela... Yani “70’lerin kültürlü insanını bile artık çok sık göremiyoruz” mu demek istiyorsunuz?

T.O.: Evet ama bir şey daha diyeceğim, konuşmanın başından kalan bir şeyi... Hani Auschwitz’i yaratan veya birtakım şeylere tanık olan insan da kültürlü... Bir de daha Amerika’daki gibi olan ve bugün Türkiye’de de yaygınlaştığını düşündüğüm, bütün bunların farkında olmayan bir insan grubu da var.

C.A.: Tamam, anladım.

T.O.: Dolaysıyla sanıyorum ki bu seyrelme, biraz da bu tarz insanların artmasıyla da oldu gibi kaygım var.

C.A.: Anladım. Gerçi ben Engin Bey’in 70’lerdeki kültürlü insanlar olarak tarif ettiği kişilerin, ki o zamanlar neyin ne kadar farkında olduğu da sorgulanabilir herhalde, çok emin değilim. Yani bilmiyorum, ben pas geçiyorum bu soruyu...

E.G.: Peki, Yorga Maglaras’ın True Memories albümünden “Insight”...

 T.O.: Yine çok hoş bir parçaydı. Parçaya sonra geleceğim ama bana bir şey hatırlattı. Tanıdığım bir kişi, sayenizde Ömer Faruk Tekbilek hayranı olup onu kovalamaya başlamış. Çeşitli yerlere bakmış, hiçbir yerde bulamamış; sonra Maslak’ta bir markette umutsuzca CD raflarına yönelip, oradaki satış görevlisine, “Ömer Faruk Tekbilek var mı?” diye sormuş yok cevabı alacağını düşünerek. “Tabii, hangisini is- terdiniz?” demiş satıcı ve dört-beş tane CD’sini çıkarmış o da adını duyduklarını ve beğendiklerini seçerek satın almış. Tolga’ya duyuruyorum bunları.

E.G.: Tolga tabii Ömer Faruk Tekbilek’in adı geçince heyecanlanıyor ama bunun nedenini benim açıklamam lazım artık. Dokuzuncu yayın dönemiydi, biz Dünya Hali programına çarşamba geceleri yayına giren Tabula Rasa programını yapan Yıldırım Arıcı ve Mahasti Kia’yı davet et- miştik. Bir süre sonra, onlar da bizi davet ettiler Neşe Şen’le birlikte. Tabii gece yarısı programı olduğu için 23.30 civarın- da ben kalktım radyoya geldim. Tolga ve içeride iki kişi daha vardı; kayıttan yayın yapılıyordu ve yüksek sesle konuşuyorlardı aralarında. Müzikle ilgili bir şey tartışılıyordu ama yük- sek sesle. Ben yavaş yavaş Tolga’nın hemen yanına kadar geldim, beni görmedi. Niyetim, sadece benden önce kimse geldi mi diye sormaktı. Birden Tolga içerdekilere, “Onu Engin Geç- tan meşhur etti,” dedi ve anladım Ömer Faruk Tekbilek’ten söz edildiğini. Sonra birden beni fark etti ve çok şaşırdı; donakaldı, baktı. Ben de ona “hortlak” dedim, çünkü bana hortlak görmüş gibi bakmıştı. O nedenle o gün bugün Ömer Faruk Tekbilek bizim aramızda bir şaka olarak sürüp gider; sizlere de yansıtıyoruz zaman zaman.

T.O.: Daha da yayılıyor dalga dalga bütün Türkiye’ye gördüğünüz gibi ama sebebi Tolga. Bu parçaya sonra döneriz demiştim ya, adı “Insight”tı, yani “içgörü”. Bu terimi, içgörüyü biz psikiyatride bir durum tespiti olarak kullanıyoruz ve çok da tehlikeli olabilecek bir tanım aynı zamanda. Tehlikeli çünkü bir etiket haline gelebilir ve onun için de çok dik- katli kullanılması gereken bir şey gibi gelir bana. Bir yazar gözüyle sorayım sana da; ne diyorsun içgörü için?

C.A.: Ben kendi nedenlerimden ötürü içgörüye yani insight’a biraz tedirginlikle yaklaşıyorum esasında. Yani, yazarlık ve yazma pratiği çerçevesinde bakarak... Çünkü sonuçta bir yazar da, belki psikiyatristten farklı bir şekilde, ama bazı insanları ve bazı durumları anlamaya ve anladığını yansıtmaya çalışan bir insandır diye tarif edilebilir. O da bir saptama ama belli bir kutulama da getiriyor. Ben bunun çok da doğru bir yöntem olmadığını düşünmeye başladım artık; kendi pratiğim açısından. İşte bu bakıyorum, görüyorum, sayıyorum pratiğini kastediyorum. Mesela, in­sight yerine belki side­sight, “yangörü” filan gibi bir şey olsa, ne güzel kelime oyunu oldu, yani biraz yan gözle baktığım zaman daha doğru şeyler görebilirmişsin gibi... Çok doğrudan bakıp, teşrih masasına yatırıp, iyice kesip biçip anlamaya çalışmak yerine, bir şeyi anlamaya çalışmadan anlama prosedürünü yakalayabilirse bir yazar, belki daha doğru bir şey yakalarmış gibi geliyor.

T.O.: Anlamaya çalışmadan.

C.A.: Anlamaya çalışmadan anlamayı başarabilirsek; ama tabii onu bir pratik haline getirebilirsek... Biraz zenvari bir şey belki. Kasmadan, kastetmeden yapmak ama istediği zaman yapabilmek bunu...

E.G.: Tabii içgörü teriminin bana göre tehlikesi, sen de söyledin Timuçin, ortak bir doğruya göre tanımlanıyor olması.

C.A.: Nasıl ortak bir doğru? 

T.O.: Bir kod yani.

E.G.: O bir kod. Bu tabii çok geçmişten gelen bir şey, ta psikanalizin ilk belirdiği günlerde, sağlıklı olmanın koşullarından birisi topluma uyumlu olmaktı. Sonra İkinci Dünya Savaşı bize gösterdi ki toplumlar da hastalanabiliyorlar. Özellikle bu gün, Yeni Ortaçağ’da herkesin kendine özgü mantığı var. O zaman içgörüyü neye göre değerlendireceğiz? Ben nereden bileceğim?

T.O.: Şimdi bunu bir yapmak zorunda olduğumuz bir durum var günlük pratiğimizin içinde; maalesef diyeceğim ama ihtiyacımız var.

E.G.: Sen rapor yazmak zorundasın.

T.O.: Tabii bir şey yapmak, adını koymak durumunda olduğumuz zamanlar pek çok, ama ona esir olmamak çok önemli diye düşünüyorum. En azından bunun böyle bir şey olduğunu bilerek yapmak çok önemli.

C.A.: Peki, bunun bir esnekliği var mı? Yani karşınızdaki insanı değerlendirirken, sonuçta o içgörü konusunda ona ne kadar esneklik payı tanınabiliyor tıpta?

T.O.: Ben orada kendi adıma işimi biraz kolaylaştırdım doğrusu. Bunu söylemek de zor ama kişinin gerçeği değerlendirme yetisinin bozulduğu durumlar var, bunlara psikozlar deniliyor. Onu ayırabilirsek gerisi daha kolay gelebiliyor. O durumda yani kişinin gerçeği değerlendirmesinin bozulduğu bir durumda, insan beyni ya doğrudan organik bir hasar ya da bugün tam adlandıramadığımız daha karmaşık bir biyokimyasal bozukluk gösteriyor diyebiliriz.

E.G.: Cem, senin soruna karşılık şunu eklemek isterim. Timuçin psikozları örnek verdi. Ona tamamen katılıyorum ama onu dışta bıraksak bile şizofrenik kodları bildiğimiz ve o kodlara göre konuştuğumuz zaman şizofrenik durum yaşayan bir kişiye ulaşmak mümkündür.

T.O.: Tabii ki... Evet, şimdi, aslında sürpriz yapayım demiştim ama başından anons edelim ne olduğunu. Size bir Frank Sinatra dinleteyim, sonra konuşalım.

E.G.: Carlos Ramirez’le birlikte.

T.O.: Bu ikisi de operayı ancak bu kadar söyler.

C.A.: Biraz önceki konuşmadan hareketle, yazarlar adı-na söz almış olmak istemedim; bu içgörü hikâyesinin başka bir konuyla bağlantısı da var. Ben onu Engin Bey’e de sormak istiyorum, hazır bugün kitabı taze taze çıkmışken. Sizde, benim yazar olarak gördüğüm ve çok hoşlandığım bir şey var: Zamanla ilgili bir tavrınız var; şimdiye kadar yazdığınız kurmaca kitapların hemen hepsinde sanırım ortaya çıkan bir şey bu. Hem kişisel zamanlarla hem de dünya zamanıyla ilgili bir şey, yani şimdiden anlamak gibi bir şey. Burada, bir tür zamana karşı bir içgörü var bence sizin kullandığınız. Biraz ondan bahseder misiniz?


E.G.: Şöyle diyeyim, benim ölçülebilir zamana çok fazla tutsak olmamıza bir tepkim var, zannediyorum. Geçmiş, şimdiki zaman, gelecek dediğimiz zaman, yani geçmişi ve geleceğe ilişkin plan, tasarı ve projeleri içinde bulunduğumuz âna, bugüne çok fazla getirerek ânı yaşayamıyoruz. Oysa, içinde yaşadığımız ânın sonsuz sürekliliği denilen bir şey var. Yakalanması bizler için çok kolay olmasa da, gayrimümkün olan bir şey de değil bence. Şimdi bugün çıkan kitapta örneğin, İstanbul var belki ama Bizans da var, Osmanlı’nın çeşitli dönemleri de var. Hepsi birbirinin içine girmiş durumda; iyi- ce çılgın bir şey çıktı ortaya. Karakterlerden biri de saatli maarif takvimi...


T.O.: Acaba nereden girmiş oraya.


E.G.: Saatli Maarif Takvimi tamamen özgürlüğü seçmiş durumda. İstediği tarihi seçiyor, istediği zaman ortadan kayboluyor ya da geri dönüp duvarda tekrar görünüyor. Herhalde bu bir fikir verir.


C.A.: Peki, bu şimdiki zamanı yaşama konusunda ben bir yandan da şöyle düşünüyorum: Çok fazla şimdiki zaman yaşanıyor. Sizin söylediğinizi de anlıyorum, bir tür gelecek kaygısı ve geçmişin ağırlığı insanların üzerinde; onu görüyorum ama bir başka açıdan bakacak olursak, zaman boyutunun önü ve arkasından bir şekilde çok fazla soyutlanmış ve hep şu anda kovalandığı bir dünya da varmış gibi geliyor bana, ne diyorsunuz?


E.G.: Pazartesi günü gördüğüm bir kişi, terapi seansında çıktığı Güneydoğu gezisinden çok hoş bir izlenimle geldi, “Zamanı ölçmüyorlar ve bu bana çok hoş geldi,” dedi . Bir de işinsanı kendisi üstelik. “Türkiye’nin şu andaki hali de çok hoşuma gidiyor,” dedi anlayacağımı düşünerek. Ayrı bir kompartımana koymuş işinsanlığını artık; bunu duymak çok hoşuma gitti. Evet, eskilere gidiyoruz; 1940’lardan, hala ge- çerli olduğuna inandığım bir ses geliyor, Caterina Valente, Almanca sözlerle “Malaguena” söylüyor.


C.A.: Hazır Türkiye’den söz açılmışken ve herkes Türkiye’yi konuşuyorken oradan biraz devam edelim; siz ne diyorsunuz şimdi bu Türkiye’nin delirme haline? Karışık, karmaşık, karmakarışık, ne olacağız sizce?


E.G.: Bana göre sadece karmaşık.


C.A.: Daha karmakarışık olmadı mı? Ya da olacak mı?


E.G.: Ben kâhin değilim tabii ancak kaosun kenarında varoluş dedikleri şey bu herhalde. Yani, bu kendi içinde bir sistem. Bak biraz önce, “Bir durduk bakıyoruz kendimize,” dedim; bazılarımıza iyi geldi. Depremden sonra da bir süre böyle olmuştu. Ben neyim, kimim, hayatın anlamı ne, niçin para kazanıyorum, niçin didiniyorum ya da değer mi değmez mi vesaire gibi sorular yeniden ortaya çıktı. Her şerde bir hayır vardır anlamında konuşmuyorum ama bu karma- şık sistemlere fevkalade uygun bir örnek gibi geliyor benim anladığım kadarıyla. Karmaşalıklar var. Bunun Ortaçağ ile ne kadar ortak noktası vardır veya ona da benzemeyen ama onunla ortak yanları da olan bir yerlere doğru hareket ediyoruzdur belki. Yani Türkiye’de, daha uç örnek olan İstanbul’da bugün olanlar, aslında daha küçük çapta her yerde oluyor.

T.O.: Ortaçağ da diğerleri gibi bir geçiş çağı. Daha önce arabeskten söz etmiştik, bu da böyle bir şey mi acaba? Bu karmaşa da bir şeye doğru dönüşecek çünkü karmaşık olan, sınırları çizilmiş adı konulup, bir kenara konulabilecek bir şey değil.

E.G.: Elle tutulabilir bir şey değil. Olmaması da insanları rahatsız ediyor.

T.O.: Ve korkutuyor değil mi?

E.G.: Tanımlanabilir olmaması korkutuyor, temel güven duygusunu da sarstığı için insanlarda... Fakat bu bir olgu, biz de bunun içindeyiz, zaman zaman savrulabiliriz de.

C.A.: Peki, karmaşalar arasında fark yok mu? Her kar- maşa aynı karmaşa mı?

E.G.: Hiçbir karmaşa tekrarlanmaz yani yazılanlar açısından söylüyorum...

C.A.: Tekrarlanmaz kuşkusuz ama her karmaşa benzer şeylere mi yol açar? Ya da ben normatif bakmaya çalışıyorum bu hikâyeye nedense?

T.O.: Bu iyimser mi geldi sana?

C.A.: Bana iyimser geldi. Bir karmaşa görüyoruz sonuçta, o karmaşayı görmemek mümkün değil herhalde ama ben o karmaşanın üstüne bir de yozluk görüyorum yani bu daha iyi bir şeye dönüşecekmiş gibi gelmiyor bana.

T.O.: İyiyi kötüyü bilmiyoruz ama dediğin gibi, dönüşecek.

C.A.: Onun tersi sabit kalması ki, dünyada hiçbir şey sabit kalmıyor zaten, değişiyor bir şekilde. Bayram tatilinde İmroz’a yani Gökçeada’ya gittik ve sonra oranın Gökçeada olmaması, İmroz olması gerektiğine karar verdik çünkü çok net bir şekilde iki farklı insan biçimi, iki farklı yaşama biçimi, iki farklı hayat anlayışı görülüyordu. Bir tanesi işte çok bariz bir şekilde adadan sürülmüş marjinalize edilmiş olan Rum kökenliler, onların yaşam biçimi, onların köyleri, bir de bizler. Bizler derken, Rumları azınlığa düşürmek için özellikle çeşitli şehirlerden getirilmiş, oraya yerleştirilmiş olanlar. Askerle birlikte gelmişiz, garnizonlar kurulmuş falan. Ondan sonra çok net olarak ikisini yan yana gördüğünüz zaman, Türk mahallesinde insanların herhangi bir hayat tadından tümüyle yoksun olduklarını, buna karşılık çok daha fakir bir şekilde, yıkıntılar içerisinde yaşayan Rum kökenli insanların köylerinin o yıkıntılar içerisinde bile ne kadar güzel olduğunu, ne kadar hayata bağlı olduklarını fark ediyorsunuz. Hakikaten çok farklıydı ve bunun gibi bir sürü şeyi Türkiye’nin genelinde de görmek çok mümkün.

T.O.: O grup, tipik olarak Türkiye anakarasını temsil eden bir grup mu sence?

C.A.: Bence ediyor.

T.O.: Ben ondan emin değilim. E.G.: Ben de emin değilim.

T.O.: Benzer bir şeyi ben de Kıbrıs’ta yaşadım. Orada da adalılar yani oralı Türkler ve oraya götürülmüş olanlar var. Götürülmüş olanlara bakarken, neden özellikle onların götürülmüş oldukları konusunda benim de soru işaretlerim olmuştu. İmroz’u görmediğim için bir şey diyemeyeceğim ama.

C.A.: Orada Isparta depreminden giden Ispartalılar, Karadeniz kıyılarından kopup gelmiş Karadenizliler var.

T.O.: Belki de barınamayanlardır biraz da?

C.A.: Ben onların İmroz’a gelmeden önce Isparta’da da aynı şekilde yaşadıklarına eminim.

T.O.: Tabii, yaşam biçimlerini götürdüler belki de. 

E.G.: Yaşam biçimlerini götürüyor olabilirler ama köklerinden kopmuş olarak.

C.A.: Yerinde güzeldir diyorsunuz yani? 

E.G.: Her şey yerinde güzel.

T.O.: Yerinde bu kadar batmazdı diyorum ben de . 

E.G.: Evet çünkü orada, bulundukları yerde, bir bütünün parçası halinde yaşıyorlar. Bu göç hareketleri tabii ki insanları bir şeylere fazla tutunmaya, kökünden koparılmış olmanın kaygıları ve yabancılaşmayla birlikte başka türlü davranmaya götürebiliyor. En iyi örneği, Avrupa ülkelerine göç eden Anadolulu Türkler.

T.O.: Ama Türkler her zaman hep bir yerden bir yere göç ediyor sonuçta.

C.A.: İstanbul da bir göç merkezi. Burada da etrafımıza baktığımızda bu bizi rahatlatacak mı? Bu insanlar Sultanbeyli’ye yerleştiler ama aslında orada yaşamıyorlardı, başka bir yerden geldiler ve şimdi doğal ortamları içinde yaşamadıkları için böyle yapıyorlar; aslında Kayseri’deyken iyilerdi mi diyeceğiz?

T.O.: Yok, ben de rahatla diye söylemedim. Ama mesela eski İstanbullu diye beğenilen insanların da tamamı azınlık değil, değil mi?

C.A.: Kuşkusuz canım... Ben de Rum propagandası yapmak istemiyorum tabii ki. Ama sanki genelde Türkiye’nin, Türkiye’de insanların yaşayış biçiminde düzelmeyecek bir şeyler varmış ve de hep daha kötüye gidiyormuş gibi geliyor bana. Ben 33 yaşıma bastım belki ondandır.

E.G.: Eski bir alaturka şarkı vardı, “Denizler Durulmaz Dalgalanmadan” diye.

T.O.: Şimdi belki bir Rumca parça çalarız.

C.A.: Bu arada bugün bayramınız. Tıp Bayramı’nızı tebrik ederim.

T.O.: Teşekkür ederiz. Bayram münasebetiyle, geçen hafta kaybettiğimiz hocam Dr. Oğuz Arkonaç’ın da anısına Maria Del Mar Bonet’ten “Per Hipòcrates” çalalım. Hipokrat için...

E.G.: Bu arada süremizi de doldurduk. Hepinize iyi akşamlar diliyorum ben Engin Geçtan.


T.O.: 94.9 Açık Radyo Dünya Hali’nden iyi akşamlar, ben Timuçin Oral.


C.A.: Ben de bütün yaşlanmakta olan kötümserler adına iyi akşamlar diliyorum, Cem Akaş.


E.G.: Teşekkürler Cem, teşekkürler Tolga.