13.10.11

uyuşturucuyla imtihanım

herşey orta üçte başladı: haldun taner'in keşanlı ali destanı'nda keş karakter sipsi'yi oynamamla. (aslında belki de herşey ilkokul beşte, yılsonu müsameresinde, üst kattan atılan izmaritleri balkondan sayarak toplayan ve saydıkça sinirlenen uşak rolüne çıkmamla başlamıştı, bilemiyorum. fakat şimdi düşünüyorum da, bu nasıl bir mizansendir - uşağı olan biri apartmanda mı oturur? ayrıca balkondan balkona izmarit nasıl atılır? işte böyle şeyler beni bu hale getirdi. her neyse, konuya döneyim.) fotoğrafta da görüldüğü gibi, rolüme girmek için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamış, designer kostümlerimi okul bahçesinin çamuruna bulamaktan imtina etmemiştim. oyunun büyük bir bölümü boyunca bu pozdaydım: sahnenin seyirciye en yakın kısmında yerde kaykılmış oturuyor, elimde cigara kağıdı, sarıp sarıp tüttürüyordum. gerçekçi bir oyun olsaydı, perde indiğinde salondaki herkesin kafasının iyi olması işten değildi. bu tip okul gösterilerinde adet olduğu üzre, çok sayıda fotoğrafla sezonu kapattım.

geldik lise iki yazına. ben almanya doğumluyum, türkiye'ye 7 yaşımdayken döndük, izmit'e yerleştik (ailem izmitliydi), buradaki ikinci yazımızdan itibaren de yalova'da aydın 4, aydın 6, aydınkent gibi sitelere yazlığa gittik. bunun bir istisnası lise iki yazıydı - o yazı ben izmit'te, yeni taşındığımız evdeki küçük ve apartman boşluğuna bakan, dolayısıyla yemek kokan, epeyce karanlık odamda, stüdyo fm'in yeni başlamış stereo yayınlarını dinleyerek, yeni boyadığım gitarımı çalarak ve henry fielding'in tom jones'u gibi romanlar okuyarak geçirdim.

bir aktivitem daha vardı ama: almanya'daki çocukluk arkadaşım esra'ya mektup yazmak. olay burada hızlanıyor biraz: okuldan can arkadaşım erdoğan'a, esra'nın bir arkadaşını mektup arkadaşı olarak ayarlamıştık (o zamanlar böyle birşey vardı, özellikle yabancı dilde eğitim veren okullarda yaygındı, yabancı ülkelerden mektup arkadaşı edinerek hem güzel ama çoğunca kısa süreli dostluklar kurulur, hem romantik beklenti egzersizi yapılır, hem de işte biraz dil geliştirilirdi. iys diye bir kurum vardı hatta, bunların 10'luk formları olurdu, dokuz kişiyi üye ettiğinizde sizin üyeliğiniz bedavaya gelirdi, posta havalesiyle paralar gönderilir, iki ay kadar sonraysa bir adres listesi gelirdi, amerika'dan kız "penfriend" isteyenlere mesela trinidad ve tobago'lu oğlan çıkardı vs.) o sıralar bizim okul grubu, yazları görüşmezdi, ayrı bir varoluşa yelken açardık (ben yazlıkçı olurdum filan); dolayısıyla erdoğan'la, okul kapanmadan önce şöyle bir olay örgüsü belirledik (nedense. bunu parantez içinde yazdım ama can alıcı bir soru aslında.): önce bir müzik grubu kuracaktık, sonra iyice hard rock çalmaya başlayacaktık, sonra st. joseph'li bir başka grupla tanışacak ve birlikte çalmaya başlayacaktık, partiler filan olmaya başlayacaktı, orada içki, uyuşturucu, seks filan olacaktı. uyuşturucuda da kademeli bir sertleşme söz konusu olacaktı - bu konuda pek bir bilgimiz olmadığı için eroin mi önce gelir, kokain mi daha kötüdür karar verememiş, kokaini hiç karıştırmayalım demiştik. böyle bir batağa sürüklenme sürecimize tanık edecektik almanya'daki iki kızı. kuşkusuz çok eğlenceli olacaktı.

işte ben izmit'in sıcağında baydığım zamanlarda esra'ya bu minvalde mektuplar yazıp durdum. ne hikayeler - izmit'te "mal" bulamadığım için istanbul'a gitmeye çalışıyorum ama para da yok, evdekilere de çaktırmamak lazım, ama kriz de geliyor kardeşim, çok kötüyüm vs. esra'dan gelen cevaplar beni öldürüyordu - berbat bir krizi anlattığım mektubun ardından, giriş paragrafında "cem uyuşturucu çok kötü birşey, bırakman lazım" diyor, ikinci paragrafta saçlarını nasıl kestirdiğini anlatmaya başlıyordu.

fakat hesaba katmadığım birşey vardı (hep olur): ben esra'ya yazdığım mektupları önce müsvedde olarak yazıp sonra temize çekiyor, öyle yolluyordum; müsveddeleriyse banyoda yakmak yerine, masamın en kolay açılan çekmecesinin en üstüne koyuyordum. kaza geliyorum diyor, ben duymuyordum.

bir gün akşamüstü saatlerinde annem odama geldi, "salona gelsene, kahve yaptım, içelim," dedi. bizim böyle birlikte kahve içmek gibi bir ritüelimiz yoktu, nerden çıkmıştı, zaten gitar çalıyordum - "kahveleri koydum, gel," dedi annem. sesinin tınısındaki tuhaflık, beni yerimden kaldırdı, offlayarak salona gittim. annemin kaşı gözü oynuyordu, ama meselenin ne olabileceğine dair en ufak bir sezim yoktu. geleneksel "babanla ben, senin ve kardeşlerinin arkadaşıyız" girişini, bazı ağız yoklamaları izledi. sonuç çıkmayınca "esralar da istanbul'a geliyormuş," dedi annem, "aa, gidecek miyiz görmeye?" diye sorduğumdaysa kesin bir "hayır" cevabı aldım. "eh ben giderim bir otelde kalırım bir iki gün," dedim - ki böyle birşey yapmışlığım da yoktu o güne kadar. "bakalım mine teyzen isteyecek mi esra'yı görmeni?" dedi annem, gözlerinde yaşlarla. niye istemesindi ki, doğduğumuzdan beri arkadaştık esra'yla, aileler de öyle.

sonra mesele anlaşıldı tabii: mine teyze, esra'nın annesi yani, esra'ya yazdığım mektupları okumuş, anneme mektup yazmış, annem de benim yazdığım mektupları bulmuş, ne yapacağını şaşırmıştı (her tarafımız mektuptu o günlerde). babama da birşey söylememişti üzülmesin diye, ama eczane eczane dolaşıp "bir arkadaşımın oğlu" mizanseniyle, uyuşturucu bağımlılığına karşı ne yapılabileceğini öğrenmeye çalışmıştı. sonunda sinirleri bu durumu daha fazla kaldıramayınca, son çare olarak bana neskafe yapmayı akıl etmişti.

uyuşturucu filan kullanmadığıma, bunların hepsinin şimdi iyice kötü görünmeye başlayan bir şaka olduğuna, erdoğan'la böyle bir mavra tezgahladığımıza annemi inandırmam, beklediğimden çok daha uzun sürdü. ben ki aspirin bile kullanmazdım, annemi "hap" kullanmadığıma ikna edemedim bir türlü. sonra biraz biraz inanır gibi olduğunda da, "siz salak mısınız, okulun haberi olsa sizi atarlar, geleceğinizle oynuyorsunuz" hattından giderek iyice sinirlendi. "peki", dedim, "sen oğlunu hiç mi tanımıyorsun, nasıl ihtimal veriyorsun böyle birşeye, bütün gün gözünün önündeyim üstelik?" verdiği cevap, bir sanat kariyerinin devamlılığı ilkesini açıkça ortaya koyması açısından ibretlikti: "e sen de orta üçte keş rolüne çıkmıştın." keşanlı ali'deki bütün fotoğraflarımı yırtıp atmış olduğunu da ekledi tabii.

bunun doğru olmadığını yıllar sonra öğrendim - bir gün evin dolaplarını karıştırırken (en sevdiğim aktivitelerden biriydi, genetikmiş demek ki) o fotoğrafların hepsini buldum. anne yüreği işte - yine de kıyamamıştı oğlunun keş fotoğraflarını atmaya.



1 comment:

adınızın görünmesini istiyorsanız ama google hesabınız yoksa lütfen yorumunuzun sonuna adınızı ekleyin.