22.4.17

hitchcock’un çekmediği filmin son karelerinin kısa tarihçesi, yitirilişi ve beklenmedik bir anda siyah-beyazın yeniden bulunuşu



Döndü ve gözlerinin içine baktı. Onu gördüğüne hiç şaşırmamıştı sanki. Hafifçe gülümsedi, elini uzatıp kadının elini sıktı. (Üç yıldır süren bu heyecanlı ve zevkli oyunun sonu gelmişti artık, yenilmişti. Kurallara göre, yirmi beş yıllık dostu olan oyun arkadaşının onu öldürmesi gerekiyordu. Ölümlerin en güzeli olacaktı bu.) Hazır olduğunu gösterircesine, “hadi” dercesine yeniden gülümsedi adam.

(Yaşamına oynamışlardı. Eğer yaşam, sahip olunan tek şeyse ve sırf bu yüzden de olsa değerliyse, bir kumar ya da bir oyun ancak yaşam konmuşsa ortaya anlam ve heyecan açısından olabileceği herşeyi olmuş demektir.

Birbirlerini çok iyi tanıyorlardı. Oyuna başladıkları gün, yirmi iki yıllık bir sevginin getirdiği şeyleri paylaşıyordu kadın ve adam. Kurallar konuşulmaksızın, sessizce ve neredeyse telepatik olarak kararlaştırılmıştı. Yalnızca çok sevdiğiniz ve çok güvendiğiniz birisiyle oynayabilirdiniz bu öldürme oyununu. Üç yıl boyunca basitliğe ve kabalığa hiç yer verilmemişti, kalleşlik yoktu – ikisi de, kendisi uyurken diğerinin, sırtına bıçak saplamayacağını biliyordu. Centilmen birer sporcu gibiydiler. Adam kadının zekasına saygı duyuyodu, kadın da adamın. Kendilerine de büyük saygıları vardı; bu yüzden incelikle düşünülmüş bir plana yenik düştüğünü gören adam, bu planın zarif görkemini için için alkışlıyor, kadına duyduğu hayranlık artıyordu – onun tarafından öldürülmek, bir şeref olacaktı.

Ölecek ya da öldüreceksin – ilk amipler yapar bunun bekçiliğini.

Gerçeğin soyutlanması, güzelliğini ve boyutlarından pek çoğunu yitirmesine neden olabilir. Savaşın soyutlaması olan satranç, örneğin. Karelerin üzerindeyken kralın hapşırması ve tam o anda gözlerini kapatması söz konusu bile edilemez. Vezir de askerlerden birine aşık olamaz. Soyutlamanın amacı, daha az ilginç olması pahasına zararsız ve daha kolay idare edilebilir bir oyun haline getirebilmektir gerçeği. Oysa kadın ve adam, bununla yetinmeyecek kadar heyecan duyuyordu yaşamdan. Yaratıcılığın sözcüklerle yazılması, resminin yapılması ya da notalarının sıralanmasının ötesinde birşeyler olsun istemişlerdi. Kaşlarını oynatmayı, otobüse binmeyi, el sıkışmayı, yorulmayı, korkmayı, yaşamayı katmışlardı oyuna. Kişisel varoluşun tümünü kapsayan bir satranç tahtası. Sonu öldürmek olan bu yaratıcılık, evet. Ama herşeyin bir bedeli olmalı ve bunu ödemeyi kabul edenler bu özgürlüğü tadabilmeli yalnızca. Bu kadın ve adam gibi.)

Kadın karşısında duran adama baktı (onu öldürmeyi hiç istemediğini fark etmişti. Onunla çok yoğun yıllar yaşamış ve öldürme oyunundan büyük zevk almıştı, ama son aşamaya gelince duraksadı: adamı öldürmek yeni birşeyler kazandırmayacaktı ona. Tersine, çok şeyler paylaştığı bu insanı yitirmesine yol açacaktı. Oyun, ona verebileceği herşeyi vermişti; kazanmış olduğunu bilmek yetiyordu kadına. Bir insanı, hele kendisi için bunca değerli birisini öldüremeyeceğini görüyordu şimdi.)

Oyunun bittiğini, onu öldürmek istemediğini, bunun anlamsız olacağını, yaşamasını istediğini söyledi adama. Adamın gülümsemesi silinmişti. Tetiği çekmesi için üsteledi. (Ancak kadın, böyle bir şeyin gereksizliğini gittikçe daha iyi kavrıyordu.) Başını salladı, adamı öptü, silahı alçak duvarın üzerine bıraktı ve arkasını dönerek kararlı adımlarla nehir kıyısından yürümeye başladı. Henüz çok erkendi – bu soğuk sonbahar sabahında kimse yoktu şehrin sokaklarında.

Silah sesi duyuldu.

(1989)

17.4.17

Atı Kim Aldı?



16 Nisan referandumu, AKP’nin devletin elindeki olanakları sonuna dek kullanmasıyla, hatta devletin elinde olmaması gereken olanaklardan da yararlanmasıyla, geçerli oyların yarısına yakınını alması ve yeni sistemin başlama düğmesine basması sonucunu doğurdu. İşi yapan, işi denetleyen, yaptırıma karar veren ve yaptırımı uygulayacak olanın aynı kişiler olduğu bir ortamda, işle ilgili şikayetlerin bir sonuç doğurmayacağını kabullenmek zor, insanın gücüne gidiyor, ama gerekli. Türkiye’nin önünde artık ana hatları bilinen bir yol haritası var; herkes buna göre konum almalı ve bunu bir an önce yapmalı.

Öncelikle şunu görmek ve bir kenara yazmak gerek: bu sonuçlar, demokratik herhangi bir ülke için bir skandal. Oy oranları tersine olsaydı da skandal olacaktı. Bir ülkenin yarısına yakını, demokrasinin temel niteliklerinden güle oynaya vazgeçebiliyorsa, o ülkede demokrasinin kurumsallaşmasından söz edilemez. Türkiye’nin demokrasisi elbette hiçbir zaman birinci sınıf sayılamazdı, ama kimine göre 70 yıllık, kimine göre 110 yıllık bir geleneğe dayanıyordu. Bu birikimi yoksamak için söylemiyorum, ama pek bir derinliği olmadığını kabul etmezsek, orta vadede yapılması gereken şeyleri yine günü kurtarmak adına yapamamış oluruz. Orta vadede daha toplumsal, daha sınıfsal bir çalışma planı gerekli; güce tapınan bir toplum olmaktan kurtulmanın köklü yollarını bulmak gerekli.

Kısa vadedeyse hemen yapılması gereken günlük siyaset işleri var. Önümüzde en fazla iki yıl içinde gerçekleşecek bir meclis ve başkanlık seçimi duruyor. Bu seçimde AKP, CHP, MHP ve HDP’nin performansından bağımsız olarak bir de başkan seçeceğiz. Seçimin yapısı, milletvekili seçimlerinde en çok oyu alan partiye en çok milletvekilini veriyor, ama başkanı vermiyor. Bir partinin %40’la meclis çoğunluğunu sağlaması, ama başka bir partinin adayının ya da bağımsız katılan bir adayın %50 + 1 oyla başkan seçilmesi mümkün. Dahası, örneğin ilk turda başkanlık oyları dört aday arasında %49-18-17-16 şeklinde dağıldığında, %18 oy alan adayın ikinci turda başkan seçilmesi imkanı var. Daha somut söylemek gerekirse, önümüzdeki seçimleri AKP’nin kazanması ama AKP’li olmayan bir başkanın seçilmesi mümkün.

Lider odaklı siyaset matah bir şey değil, ama Türkiye’nin yeni sisteme muhalif olan yarısı, bu sistemi kullanarak lideri ve sistemi değiştirebileceğini hızlı bir biçimde idrak ederse, işin rengi değişebilir. O zaman atı kim geri aldı, kim arkasından bakakaldı, yeniden konuşulur.


11.4.17

Bireysel Hak, Toplumsal Görev ve Kaçınılmaz Durum Olarak Yalan



0.

Yalan, “doğru” olmadığı bilinerek söylenen şeydir. Bu basit tanıma biraz daha yakından bakmakta fayda var:

a. “Doğru”nun tek bir karşıtı yoktur, oysa her yalanın tek bir karşıtı vardır. Dolayısıyla her doğru önerme, çok sayıda yalana temel oluşturabilir, ancak yalan, mutlaka “doğru olmayan” demek değildir, çünkü

b. Yalan bir bilinç durumudur. Bilmeden yalan söylenemez, ancak yanlış birşey söylenebilir. Burada, yalan söyleyen kişinin “Mutlak Doğru”nun ne olduğunu bilmesi de gerekmez; kendi doğru bildiği şeyi bilinçli olarak çarpıtması yeterlidir. Yalan her zaman nesnel doğruya gönderme yapmaz, öznel doğrular yeterlidir.

c. Yalan, etkin bir iletişim durumudur. Kimi davranışlar ve hatta sessizlikler de yanıltıcı olabilir, yanlış izlenimlere bilinçli bir şekilde yol açabilir – yalanla benzer sonuçlar doğursa da bunlar teknik olarak yalan söylemekten farklıdır ve buradaki tartışmanın dışında kalırlar.

Bu yazının son bölümüne kadar bu tanımı kullanacağım; ilk bölümde, yalanı ele alan pek çok tartışmadan farklı olarak birey-birey ilişkisine değil, birey-toplum ilişkisine bakacağım ve yalanın toplum karşısında bireysel bir hak olduğunu savunacağım; ikinci bölümde toplumsal bakış açısını kullanmayı sürdüreceğim, yalanın gerekli olduğunu ve bireylerin bunu toplumsal bir görev olarak benimsemelerinin doğru olacağını söyleyeceğim; son bölümdeyse “doğru bilinen şey”in içerdiği epistemolojik zaaf yüzünden bu tanımın yetersiz kaldığını ve yalanın insan varoluşuna içrik, kaçınılmaz bir durum olduğunu ileri süreceğim.

1.

Yalan söylemenin bireysel bir hak olduğu ya da mubah sayılabileceği durumlar var mıdır – yalan literatürünün çok önemli bir kısmı bu sorunun yanıtını aramaya adanmıştır. Ne var ki bu literatürün yine çok önemli bir kısmı modern (ve post-modern) dünyanın yeni koşullarını hesaba katmaz.
Bu ciddi bir handikap – modernizmle birlikte birey-toplum ilişkileri kökten değişti ve bireyin kendini oluşturabilmesi, koruyabilmesi, geliştirebilmesi için, içinde bulunduğu toplumla paradoksal bir ilişkiye girmesi gerekir oldu – bir yandan topluma muhtaçtı, bir yandansa özel hayatını korumak adına toplumla arasına mesafe koymalıydı. Bu mesafeyi koyabilmek için geliştirilen bireysel stratejiler (bireylere özgü ama kitlesel çapta stratejiler) savunma ağırlıklıydı.
Ne var ki çağ, en iyi savunmanın saldırı olduğunu bir kez daha gösterdi.

Aydınlanma’dan bu yana toplumsal ilişkileri belirleyen şey, “bilme istenci”dir – Foucault.
Eski Yunan’da ev, kişinin özel hayatını yaşadığı yerdi, bir yandan belli bir yoksunluk içeriyordu çünkü kişiyi toplumdan, yani gerçek kimliğine kavuşabildiği, kendini gösterebildiği yerden uzak tutuyordu, ama öte yandan, kişinin polis’in siyasal yaşamına katılabilmesi için gerekli dinlenme ve yenilenme ortamını sağladığından gerekli görülüyordu. Bu şekliyle ev, toplumun kapısından içeri bakmadığı bir yerdi.
Eski Yunan’da özel mülkiyet “ortak kamusal dünyadan kaçıp sığınılabilecek tek güvenli yerdi, yalnızca bu dünyada olup bitenlerden değil, aynı zamanda bu dünya tarafından görülmek ve duyulmaktan” kaçınmak için de – Arendt.
Pufendorf, Grotius ve Locke da, özel mülkiyeti kişisel özgürlüğün temeli sayan modern liberallerin yolunu açtı.
Aydınlanma’nın kendisiyle birlikte özel hayatın dokunulmazlığı ortadan kalkmaya başladı, bireylerin cinsellikleri, delilikleri, sağlık ve hastalıkları, suçları vs. yakın incelemeye alındı. İncelemenin öznesi yalnızca merkezi bir güç, yani Devlet değildi; toplum içerisindeki pek çok odak, “balta girmemiş ormanlar”ın haritasını çıkarma seferberliğine katıldı.
Birey ise toplumun oluşturduğu normallik söyleminden tümüyle kaçamıyor, ama yine de kendi başına kalabileceği, kendisi olabileceği “cep”ler yaratmaya çalışıyordu. Bunun başlıca yolu da özel hayatını mümkün olduğunca gizli tutmak, toplumsal söyleme meze etmemekti.

->Özel hayat hakkı kendi başına ahlaki bir hak olarak ele alınabilir, çünkü kişinin kendini oluşturması ve oluşturduğu benliğini koruması ahlaki bir haktır ve özel hayat da bunun önkoşuludur.

Dolayısıyla toplumsal alanın bilme hakkının karşısına bireyin bilinmeme hakkını koyuyorum.

Burada sınırlara dikkat etmek gerekir. Sözleşmeci (contractarian) bir açıdan bakıldığında, kendi yaptıkları yasalara bağlı olan ve belirli bir yaşam biçimini benimseyen insanların kurduğu bir toplum, elbette bu yasaları ve yaşam biçimini korumak isteyecek, bunun için de bireysel edimler hakkında bilgi sahibi olmaya yönelecektir. Bunun karşısında, “ihlal edilemez benlik alanı”nı koymak gerekir, aksi takdirde toplumsal normların saldırısı altında kalan benlik, bireysel bakış açısını ve kişisel tercihleri yitirerek iki boyutlu ve aslında soyut bir “ortalama”ya dönüşür.
Günümüzde özel hayat sınırlarını korumak, salt savunmayla, kişinin özel karanlığına kıskanç bir şekilde sahip çıkmasıyla mümkün olamayacak kadar zorlaştı.

->Burada “bakış”taki paradigmatik değişikliği de atlamamak gerek: modernizmin penoptikonu, sınıflandırmak, anlamlandırmak, onaylayarak olsun dışlayarak olsun dizgenin parçası kılmak ve sonuçta kendi iktidarını ve kurduğu düzeni korumak amacını taşıyordu. Bugünse bakan göz sayısı hem inanılmaz oranda arttı, hem de bu bakış, sefil bir tüketim ve eğlence aracına dönüştü – yaşamın ve insanların estetize edilmesi de değil söz konusu olan, tam tersine, Passolini’vari bir bok çukurunun verdiği ikrah duygusu kaplıyor dünyayı.

Bunun karşısında yalan, kullanılması gerekli olabilecek bir silahtır. Kendi kurgusunu (yani kendini ve yaşamını) saklamayı başaramayan birey, yapay kurgularla hedef şaşırtmak zorundadır. Ahlaki açıdan bakıldığında, varoluş asıldır – Kant dilediğini düşünebilir.

2.

“Yalan söyleme hakkı”nı savunmak isterim – insanın karmaşıklığı bunu gerektirir sanıyorum. Herkesin her zaman doğruyu söylediği bir dünya son tahlilde sıkıcı olurdu ve şu halimizle değer verdiğimiz, önemli bulduğumuz pek çok uğraş var olmazdı. (“Aşk = f(Karanlık)”)

Yalanın olmadığı bir dünyanın istenmezliği üzerine. İnsanların yalan söylemediği bir dünya kuşkusuz daha kolay olurdu – bütün sözlerin anlamı, nominal anlamlarına eşit olur ve bu da enerji ve zaman tasarrufu sağlardı, ama bu kolaylık, yaratılacak çok önemli bir eksikliği unutturmaya yetmezdi: Oyun.

->Temelinde, Gerçek’in askıya alındığı, geçerli olmadığı ya da ancak kısmen, koşullara bağlı olarak ve çeşitli değişikliklerle geçerli olduğu cepler yaratmak vardır Oyun’un temelinde – evcilikten pokere kadar böyledir bu.

Bir gerçeklik alt-sistemi olarak oyun içinde yalan söylemek de ayrıca mümkündür – inandırabiliyorsanız kazanırsınız, inandıramazsanız genellikle birşey olmaz: bir futbol maçı seyretmiş olan herkes, topu taca kimin attığı konusunda en az bir yalana tanık olmuştur. Yalan, oyunun doğal bir parçası olarak algılanır – beceriksiz yalana verilecek en büyük ceza, uç durumlarda yalancının oyun dışı kalması olacaktır.
Bir oyun türü olarak sanat da yalanı temel alır – sözün olmadığı mimari ya da fotoğraf gibi sanatlarda bile (gevşek anlamıyla) yalan söylemek, gösterilen ve saklananın seçimine bağlı olarak mümkündür. Sinema ve tiyatro, gerçek olmadığı bilindiği halde gerçekmiş gibi yapan sahnelerden oluşur. Edebiyat ise, sıkı tanımıyla bile katışıksız yalandır.
Oyun, her zaman katı sınırlarla belirlenmiş bir cep değildir öte yandan – yaşamın içinde, anlık olarak, geçişken sınırlarla sık sık yer alır. Yaşamı varlığıyla zenginleştirdiği gibi, ilgili tüm taraflar için değerli bir beyin egzersizidir (iyi bir yalan söylemek, “doğru”yu söylemekten daha zordur, bilindiği gibi) ve homo sapiens’i moron bir canlı türü olmaktan kurtarmakta büyük katkısı vardır. Bu özelliği nedeniyle de türün evrimsel gelişimi ve devamlılığı açısından yaşamsal öneme sahiptir.

Yalnız yalanın olduğu bir dünyanın istenmezliği üzerine. İnsanlar arasında anlamlı herhangi bir iletişimin sağlanabilmesi için çok fazla enerji ve zaman harcanması gerekirdi; evet/hayır soruları ve genelde iki seçenekli sorular, söylemin çoğunu kaplardı. (İnsanların daha az konuşması gibi bir faydası da olurdu ama.)

-> Bir distopya: Guliver bu kez bu iki adaya düşer sırayla, birinde yalnızca doğrular, diğerinde yalnızca yalanlar vardır. Sonuç olarak, yalanın her zaman bir olasılık olduğu bir dünyanın istenirliği’ne varıyorum.
Bazı insanların bazı durumlarda yalan söyleyebilmesi, hangi insanların hangi durumlarda yalan söyleyebileceğini belirlemesek bile gereklidir; bu gereklilik, insanlardan ve durumlardan bağımsız olarak vardır. Toplumsal sistemler yalnızca yalan üzerine kurulamasalar bile, yalanı tümden yok sayamazlar ve yok edemezler de – varlıkları ve canlılıkları, yalan olasılığının yok olmasıyla birlikte yok olur.
Her bireyin, parçası olduğu topluma karşı, yalan olasılığını yaşatma yükümlülüğü vardır – insan toplumlarının robot topluluklarına dönüşmesini engellemek, toplumsal bir görevdir.

3.

Oysa yalan, insanın algılamasının ve iletişiminin temelinde vardır – söze başvurulduğu anda, istemeden yalan söylemek durumu ortaya çıkar. İlk başta kullandığım tanım bu olasılığı yadsıyor, farkındayım. Yana bir adım söz konusu:

-> “Doğru bilinen şey”ler kümesi, aslında “doğru olarak kurgulanan şey”ler kümesidir. Özellikle zaman boyutunu içeren durumlarda geçerlidir bu – her anlatı, çeşitli öğelerin seçilmesi ve başka bazı olası öğelerin dışlanmasıyla oluşturulur. Öğelerin tek tek nesnel gerçeklere karşılık gelmesi (yani olgu olmaları) bile, sonuçta ortaya çıkan anlatının gerçeği karşılamasını sağlayamaz – Lawrence Durrell’ın klasik İskenderiye Dörtlüsü, selected fictions’ın nasıl birbirinden farklı gerçeklik kurgularına yol açabileceğini çok güzel gösterir. Kişinin kendi başından geçenleri anlatması, kendi kendisini algılayışı, tarih yazımı, toplumsal/siyasal/psikolojik analizler gibi farklı durumların hepsi, aslında bu tür bir kurgulama çabasını içerir. Bu noktada yalan ile yanlış arasındaki ayırım ortadan kalkar, çünkü kurgulama edimi bilinçli bir edimdir – kişi, yanlış olduğunu bile bile konuşuyorsa (elinden başka birşey gelmiyorsa bile), yalan söylüyordur.

-> Wittgenstein’a gelecek olursak: anlatılar bir yana, dilin kendisi Gerçek ile sorunlu bir ilişki içindedir. Nesnelere karşılık gelen sözcükler de dahil olmak üzere, bütün sözcükler ve cümlelerde, doğru dilegetirimi ve iletişimi olanaksız kılan bir belirsizlik payı vardır, bu yüzden yalnızca konuşurken değil, düşünürken bile bir “doğru oyunu” oynanmaktadır,

tıpkı varoluşun gerçekten varolduğunu varsaymaktan başka birşey yapamadığımız gibi.

İçinde bulunduğumuz cep, dışına çıkamadığımız için içinde başka cepler yarattığımız bir cep ve ne yazık ki delik değil.



1998


fotoğraf: Richard Silvaggio