18.1.16

diktatörler




Norman Lock’a. 


Emekli olduktan sonra kıyıdan uzakta, zeytincilikle geçinen bir kasabaya yerleşen diktatörün biri, birkaç yıl içinde toplumsal bellekten silindi, eski şaşalı günlerini kimse hatırlamaz, okeyde taş aşırmasına müsamaha göstermez oldu. Yüzü çok hatırda kalır bir yüz değildi; sesinde ya da konuşmasında belirgin bir özellik yoktu; sıradan bir diktatör olarak görevini yapmış, sıradan bir ihtiyar olarak günlerinin tükenmesini bekliyordu şimdi. Yolu kasabadan geçen ve onun tuhafiyeci dükkanına bir düğme, bir parça lastik ya da ufak bir şişe kolonya almak için gelen yabancılarla bazen yarenlik yapacağı tutar, ama eskiden diktatör olduğuna kimseyi gerçekten inandıramazdı. Böyle günlerin akşamlarında, evine döner dönmez gardırobunun diplerinden, düğmeleri kafatası kemiğinden yapılmış tören üniformasını çıkarıp giyer, ayna karşısına geçer, herkesin çoktan unuttuğu sönük konuşmalarından birini yapardı. Ne yazık ki bu hayal kırıklığı ölümünde de sürdü; vasiyetine rağmen, diktatör bu üniformasıyla gömülmedi.

***

Diktatörün biri, çıktığı yurt gezilerinden birinde memleketine de gitti; kendisini karşılamaya gelen kalabalığın arasında, ona tanıdık gelen bir yüz gördü. Hemen değilse de bir süre sonra, bu yüzün kime ait olduğunu çıkardı: ilkokul arkadaşıydı bu kız. O zamanlar hepsinden iri, bütün oğlanlardan en az bir kafa uzundu, eli çok ağırdı ve her istediğini yaptırırdı onlara. Sınıfın zorbasıydı, diye gülerek adamlarına anlattı diktatör, eski sınıf arkadaşının yanına doğru yürümeye başlarken. Arkadaşı artık iri yarı bir kadındı, yüzü şişmiş, burnu ve elleri büyümüş, dişleri biraz eksilmişti, ama o eski asabi sırıtışı hiç değişmemişti. Diktatör sevinçle sarılmak için bir hamle yapınca, eski arkadaşı hafifçe kendini çekerek onu durdurdu, böyle şeylerden hiç hoşlanmadığını söyledi. Diktatörü oldukça mutsuz ve sağlıksız gördüğünü, belli ki kendisine iyi bakmadığını, sarayındaki dalkavukların onu yavaş yavaş öldürmesine izin verdiğini, giysilerinin çok demode olduğunu ve onu yaşlı gösterdiğini, kel kalmanın da ona hiç yakışmadığını bir nefeste ekleyiverdi. Diktatör bir anda ilkokul yıllarına döndü bu sözlerle – arkadaşının aslında fiziksel gücüyle değil, psikolojik yıpratma yöntemleriyle hepsinin üstünde baskı kurduğunu hatırladı. Bu kısa karşılaşma, diktatörün sonraki yıllarında yönetim tarzında köklü bir değişim yaratacaktı.

***

Diktatörün biri, ülkesinde yaşayan en iyi insandı; nüfusun geri kalanı içten pazarlıklı, kinci, sevgisiz, acımasız, hoyrat, hırsız, katil, tacizci insanlardan oluşuyordu. Diktatöre katlanamıyordu hiçbiri; onu yok etmek, mümkünse sinsi bir planla ve kendi elleriyle öldürmek için can atıyorlardı. Gizli ve yaygın bir yeraltı örgütlenmesinin ortaya çıkması da uzun sürmemişti, ama ordudan korkuyorlardı eni konu. Diktatör kadar olmasa bile, yine de oldukça iyi insanlar vardı orduda, en azından yüksek komutada – aşağıdakiler herkes kadar kötüydü, ne daha az, ne daha fazla. İnsanlar zıvanadan çıkıp sokağa döküldüğünde, ortalığı yakıp yıkmaya başladığında diktatör giderek daha sevecen davranışlar sergiler oldu; bir fırsatını bulup herkesi bağışlamaya, hapishaneleri boşaltmaya, yıkılanları ve bozulanları onartmak için büyük harcamaları göze almaya başladı. Bunları olabildiğince gizli yapıyordu elbette, basındaki yandaşları da onun aslında ne kadar kötü bir insan olduğunu yazıp duruyordu; halkın çoğu buna kanmıyordu ama, kanmış gibi görünse de. Diktatörün sonu bir gün ansızın, önemsiz gibi görünen bir olayın bir anda büyümesiyle geldi: komutanlarından biri, onun idari bölgesinde yaşayan, kızı tarafından metro treninin altına itilen ve nasıl olduysa kurtulan bir kadını hastane odasında ziyaret etmiş, çiçek götürmüştü. Galeyana gelen yöre halkının hastane binasını ateşe verişini televizyondan izleyen diktatör, artık herşey için çok geç olduğunu anladı. Bu insanlara iyilik yaramıyordu, ama onun da elinden başka birşey gelmiyordu. Yılların yorgunluğu birkaç saat içinde onu tümüyle yıldırdı, bir an önce sarayının basılmasını ve hızlı bir şekilde öldürülmeyi beklemeye başladı. Fazla beklemesi gerekmeyecekti.

 ***

Diktatörün biri yalnızca beş yaşındaydı, ama yetmiş beşlik diktatörleri cebinden çıkarırdı. Annesine, babasına, ablasına öyle azap çektiriyor, çevredekilere o kadar dehşet saçıyordu ki büyüdüğünde dünyanın en önemli diktatörlerinden biri olacağından herkes emindi. Yine de bazen, özellikle uykuya yeni daldığında, inanılmaz bir tatlılık çöküyordu üzerine, dudaklarının kenarına ufacık bir gülümseme yerleşiveriyordu. Neyse ki böyle durumlarda annesi onu biraz sertçe sarsarak uyandırıyor, küçük diktatör normale dönüyordu. İleriki yaşlarında, gerçek bir diktatör olduğunda, uykuya dalabilmesi için hep birisi tarafından sarsılması gerekecekti.

 ***

Diktatörün biri, işin zorluklarına dayanamayıp aklını yitirmişti; bir dağın yamacında, orman içinde bir klinikte yaşıyordu artık, tedavisinin imkansız olduğu kabul edilmişti. Kendisinden sonra gelen diktatör, eski diktatörün tüm masraflarını bir vefa örneği olarak kendi cebinden karşılayacağını duyurmuştu. Aklını yitiren eski diktatör, diğer bazı hastalarla devlet işlerine dair toplantılar yaparak ve sekreter kılığına girmiş bir hemşireye mektuplar, gazete makaleleri ve konuşma metinleri yazdırarak geçiriyordu günlerini. Hastane hekimleri diktatörün ailesini kaçınılmaz sona hazırlamaya çalışmış, birkaç yıl içinde bu kadarını bile dikte edemeyeceğini anlatmışlardı, sonrasında perişan aileyi hiçbiri teskin edememişti.

***

On binlerin üzerine gözünü kırpmadan bombalar yağdırmış, sokaktaki masum insanları kurşun yağmuruna tutturmuş, siyasal rakiplerini işkenceyle öldürtmüş (bir-ikisini bizzat öldürdüğü anlatılırdı), halkının büyük bir kısmı yoksulluk çekerken kişisel servetini milyarlarca dolara çıkarmış, cebinden beş kuruş ödemeden, şirket patronlarına yaptırdığı sarayında şatafat içinde yaşayan bir diktatör bu, ama bakın: ülkenin en ünlü bestecisinin ablasını boğulmaktan son anda kurtardıktan, deniz kenarındaki muhteşem villasına kucağında taşıdıktan sonra, kendi elleriyle hazırladığı sıcak ıhlamuru yudum yudum içiriyor, müzik ve estetik konusunda yaşlı kadıncağızla sohbet ediyor şimdi. *** Gerçekte pek az diktatörün başına gelen, ama korkusu istisnasız bütün diktatörlerin yüreğine çöreklenmiş bir hastalıktan mustaripti diktatörün biri: geçmişte yaptıklarından pişmanlık duymaya başlamıştı. Yakın çevresini oluşturan devlet üst yönetiminde büyük panik vardı – ülke halkına ve dünyaya hiçbir şey belli etmemek için hepsi elinden geleni yapıyordu, ama her an, geri dönüşsüz büyük bir skandal patlak verebilirdi. Kendinden kurtulmaktan başka hiçbir şey istemeyen diktatörse, bu cezanın ne zaman biteceğini; en güvendiği insanlar tarafından kendi bedenine, olabilecek en korkunç hücreye hapsedilmiş olmanın kahrıyla daha ne kadar yaşaması gerektiğini sorarak uyanıyordu her sabah. Gerçekten de ancak cezasının tamamını çektikten sonra ölebilecekti.

***

Diktatörün ortadan kayboluşunun beşinci gününde ülkede yaşam durma noktasına geldi. İnsanlar bulvarlarda ruh gibi yürüyor, caddelerde sebepsiz yere birbirlerine sarılıyor, arka sokaklarda yere yığılıp hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Hayatın bu gerçeğini bir gün öğrenmek zorunda kalacakları, hiçbirinin aklına gelmemişti belli ki: bir diktatör tarafından yönetilen bir ülkede yaşamak zordu, ama asıl korkuncu, bir diktatör tarafından kaderine terk edilen bir ülkede yaşamak zorunda kalmaktı.

***

Bütün ülke bir diktatör tarafından yönetildiğini sanıyordu; haklıydılar aslında, onları yöneten diktatörün kimliği hakkında yanılıyorlardı yalnızca. Onlara her gün televizyonlardan, radyolardan, gazetelerden bağıran, nasıl yaşayacaklarını ve daha önemlisi nasıl yaşamayacaklarını söyleyen, dilediğinin canına okuyan, dilediğinin çanına ot tıkayan, korkunç suratıyla çocuklara kabuslar gördüren adam, bir seks kölesiydi yalnızca. Her dediğini yapmak zorunda olduğu bir dominatrisi vardı; kadın onu ödüllendirebilirdi de, cezalandırabilirdi de. Ödülleri cennet meyvesi gibi olurdu, cezalarıysa cehennem yalımlarını aratırdı. Diktatörlük sarayı kampüsünün dışına neredeyse hiç çıkmazdı bu kadın, çıktığında siyah deri bir pardösü, siyah gözlükler, siyah deri eldivenler ve siyah bir başörtüsünün ardına saklanırdı. Saray koridorlarını çınlatan çığlıkları, sarayın yüksek tavanlı salonlarında ve penceresiz odalarında yaptığı ve diktatöre yaptırdığı şeyler, yalnızca bir avuç seçkin ve bir avuç zavallı tarafından bilinirdi. Hepsi de, bu konuda en ufak bir şey fısıldayacak olursa başlarına neler geleceğini çok iyi biliyordu. Diktatör, dominatrisin emriyle seks yapmaya o kadar bağımlıydı ki, onun emriyle ülke yönetmek konusunda hiçbir ikirciği yoktu. Bu ilişki ancak çok uzun yıllar sonra, en yetenekli siyasal gözlemciler ülkenin tuhaf bir seks fantezisi haline geldiğini söyler olunca ortaya çıkacaktı.

 ***

Ülke bir diktatörlük olmaktan çıkalı neredeyse on yıl oluyordu; herkes biliyordu bunu, diktatörün kendisi dışında herkes. Bir tek diktatör, ülkenin hala bir diktatörlük olduğunu, herkesin ondan ölesiye korktuğunu ve iliklerine kadar nefret ettiğini sanıyordu. On yıl kadar önce, kötü bir rüyadan uyanır gibi, artık bir diktatörlükte yaşamak istemediklerine karar vermişti insanlar, sessizce, hep birlikte, önceden anlaşmışçasına. Ne var ki bunu diktatöre söylediklerinde kalbinin kırılacağından herkes emindi; o yüzden, yine sessizce, kimsenin tek sözcük söylemesine gerek kalmadan, diktatörü idare etmeye, pışpışlamaya karar vermişlerdi. Zaten sağlığı bozuktu diktatörün, en fazla birkaç yıl daha yaşayabileceğini fısıldıyordu hekimler; son günlerini mutlu geçirmesini sağlamakta ne gibi bir sakınca olabilirdi? Ne var ki diktatör beklenenden daha dirençli çıkmıştı, onun haberi bile olmadan kendisine biçilen süreyi aşmış, dinç bir diktatör olarak yaşamını sürdürmüştü. Halkı bu durumu da sorun etmemiş, kendi bildikleri gibi yaşamış, iktidarı olmayan diktatörlerine sert erkek muamelesi yaparak gönlünü hoş tutmuşlardı. Zaten yalandan kim ölmüştü ki?

***

Diktatörün biri bir gün pabucun pahalı olduğunu anladı; halkın dayanma sınırına gelmişti, eğer düzene bir yenilik getirmezse kendini her an bir lağım çukurunda, kafası kesilmiş ve üzerine işenmiş bir halde bulabilirdi. Neyse ki akıllı bir kadındı bu diktatör; büyük bir sistem değişikliğine gideceğinin haberini yaydı önce, aradan bir hafta geçtikten ve beklentileri iyice yükselttikten sonra bir akşam televizyona çıktı. “Yarından tezi yok, bütün önemli devlet kararları için halk oylaması yapacağız. Bundan sonra bu ülke radikal demokrasiyle yönetilecek. Kimse kimsenin vekili olmayacak, herkesin bir oyu olacak ve çoğunluk ne derse o yapılacak,” dedi. Diktatörün konuşması daha bitmeden, ülke halkı sarhoşluğa varan bir sevinçle sokakları, meydanları doldurdu. Kutlamalar üç hafta sürdü; diktatörün o konuşmayı yaptığı gün, daha sonra Halk Diktası Bayramı olarak kutlanacaktı. Yalnızca tırışkadan konuların halkoyuna sunulduğunu, önemli bütün kararların yine diktatörün kendisi tarafından verildiğini gözlemleme cesareti gösterenlerse kendilerini bir lağım çukurunda, kafaları kesilmiş ve üzerlerine işenmiş bir halde bulacaktı elbette.

***

Amazonlarda yaşayan ve daha önce uygar dünyayla hiçbir temasta bulunmamış olan bir kabilenin keşfedildiği haberi başkente ulaştığında diktatör çok heyecanlandı, en parlak adamlarını yanına alıp helikopterine atladı ve kabilenin “misafir edildiği” kampa gitti. Karşılaştığı manzara korkunçtu: bu tür kabilelerin üyelerinin çıplak dolaşması alışıldık bir durumdu kuşkusuz, bu kabile de sarmaşıklardan örülmüş ufak örtüler dışında anadan doğma geziyordu, ama asıl inanılmaz olan, hiçbir yönetim kavramını bilmiyor ve kullanmıyor olmalarıydı. Bırakın diktatörü, bir başkanları ya da liderleri bile yoktu. Diktatör bu durumu gördüğünde ülkenin bütün medya kuruluşlarını bizzat arayarak ekip yollamalarını istedi – bu kabileyi ilkellikten kurtaracak, uygarlığa adım attıracaktı, bütün halkının da bu sürece tanıklık etmesini istiyordu. Tam bir yönetim yokluğu halinden, son model diktatörlük yönetimine geçişi ekranlarından büyük bir merakla izleyen halk, insanlık adına bu kadar çalışan, bu kadar vizyon ve vicdan sahibi bir diktatörleri olduğu için yatıp kalkıp şükrettiler. 

***

Diktatörün biri aslında oldukça açık fikirli, ülkesinin ve halkının iyiliğini düşünen, yaşam kalitesini yükseltmeye çalışan, adil bir diktatördü. Dünyadaki gelişmeleri takip ediyor, aklına yatanları hemen kendi ülkesine getirtip uygulamaya koyuyordu. Dayanamadığı tek şey vardı bu diktatörün, o da heyecanının paylaşılmamasıydı – yeni fikirleri hemen ve şevkle benimsenmediğinde büyük bir öfkeye kapılıyor, bütün güvenlik güçlerini halkın üstüne salıyor, intikam alıyordu. Birkaç katliamdan sonra halk, kendi iyiliklerini düşünen diktatörlerinin iyi fikirlerini nasıl karşılamaları gerektiğini öğrendi, böylece sonraki yıllarda ilişkilerinde ciddi bir sorun çıkmadı.

***

Diktatörün biri bir sabah uyandığında bir tuhaflık olduğunu sezdi, ama ne olduğunu hemen anlayamadı. Kimse onu uyandırmamış, banyosunu ve kahvaltısını hazırlamamış, her sabah gelen oral seks hizmetçisi o sabah gelmemişti. Diktatör, sarayda hiç kimsenin olmadığını fark etti çok geçmeden; bahçeye çıktı, uzun bir yürüyüş yaptı, ama yine kimseyle karşılaşmadı. Bunun üzerine garaja gidip en sevdiği ciplerinden birine bindi, başkenti dolaştı: ne bir çocuk, ne bir ihtiyar, hiç kimse yoktu sokaklarda; evlerin ve binaların hepsi boş görünüyor, koca şehirde çıt çıkmıyordu. Diktatör arabadaki televizyonu açtı, kanaldan kanala geçti, ama hiçbirinde yayın yoktu. Bütün günü dolaşarak geçirdikten sonra yorgun bir biçimde sarayına dönen diktatör, gerçeği kabullenmesi gerektiğine karar verdi: o uyurken bütün halkı onu terk etmişti. Olgun ve kendisiyle barışık bir kadındı diktatör: ömrünün kalan kısmını, saray bahçesinde sebze ve meyve yetiştirerek, istifini bozmadan, tek başına yaşadı ve geceleri hep iyi uyudu.

***

Diktatörün biri, iyi bir diktatör olduğunu, halkının diktatörlük beklentilerini dolu dolu karşıladığını düşünmüştü hep, ta ki diktatörleriyle ünlü bir ülkenin diktatörünü resmi konuğu olarak başkentte ağırlayana kadar. Meslektaşının anlattıklarına önce inanmadı diktatör; abarttığını, attığını düşündü, ama istettiği raporlar ertesi gün masasına geldiğinde, duyduklarının abartılı değil, bilakis eksik olduğunu anladı. Birinci lig şampiyonuyla maç yapan üçüncü lig takımı gibi hissetti kendini: diktatörlük denen şey, bu adamın yaptığı gibi birşeyse, kendisinin yaptığı şeye ne ad verilmeliydi? Bunca yıldır halkının ihtiyaçlarını ancak çok mütevazı ölçülerde karşılayabilmiş olduğunu öğrenmenin yarattığı vicdan azabı ve moral bozukluğu, diktatörü günlerce rahat bırakmadı. Sonunda bir gece geç saatte, kimseye haber vermeden, sessizce ortadan kaybolmaya, kendilerine layık bir diktatör bulabilmeleri için halkını serbest bırakmaya karar verdi. Belki de gideceği yerde, kendisi gibi bir diktatör aramaya çıkmış bir halkla karşılaşırdı, kim bilir.

***

Diktatörün biri bir sabah, tanımlayamadığı bir rahatsızlık hissiyle uyandı; günün ilerleyen saatlerinde bu his katlanarak arttı. Akşamüstüne doğru diktatör, meselenin ne olduğunu anladı: can sıkıntısını giderecek yeni bir diktatörlük uygulaması gelmiyordu aklına. Koca bir hafta böyle geçti; diktatör önce bütün danışmanlarını kovdu, hızını alamayıp aşçılarını ve metreslerini de kapının önüne koydu, ama yalnız başına daha da çaresiz kaldığını anlamakta gecikmedi. Bir gece, sarayın koridorlarında tek başına dolaşırken, resmi ziyaretler dışında hiç girmediği kütüphaneye düştü yolu; kitap raflarının önünde oyalandı, bir-iki kitabı yerinden çıkarıp üstünkörü baktı ve hemen yerine koydu. Hayıflandı: gençken edebiyat ve sanatla ilgilenmiş olsaydı, şimdi belki de çok daha yaratıcı fikirleri olacaktı diktatörlük hakkında. Ama artık çok geçti; diktatör ertesi gün kütüphaneyi boşalttırdı ve yerine son model bir gay bar kurulması emrini verdi. Başka bir şey deneyecekti.

***

Diktatörün biri, her dediğinin ikiletmeden yapılmasından bıkmıştı. Önce saçma sapan şeyler istemeyi denedi, belki aklı başında biri çıkar da itiraz eder diye ummuştu, ama bu hiçbir şeyi değiştirmeyince büyük bir depresyona girdi. Depresyonu uzun sürdü; sonra bir akşam, sarayının dev bahçesinin üzerinden uçan leylekleri seyrederken aklına gelen fikir, onu gülümsetti: kimliğini gizleyerek komşu diktatörlüğe iltica edecek, sıradan bir insan olarak yaşayacak, terzilik yaparak geçinecek ve kendini başka bir diktatörün kaprislerine tamamen teslim edecekti. Üzerinden bir anda büyük bir yük kalkan diktatör, bu fikrini gerçekten de uyguladı ve yüzündeki gülümseme, ömrünün sonuna dek silinmedi.

***

Mükemmeliyetçiliği, diktatörün sonunu hazırladı: önce emir verdiği insanların yaptıklarını giderek daha az beğenmeye başladı, sonunda da herşeyi kendi yapmaya kalkıştı. Böylece diktatörlüğün demir yasasını çiğnemiş oldu: yapan insan değil, başka herkesin ne yapacağına karar veren insandı diktatör. Kendi işini kendi yapmaya çalışan bir diktatörse, yalnızca kendi kendinin diktatörü olabilirdi. Bu da herkesin takdir edeceği gibi çok saçma bir durum ve trajikomik bir figürdü.

 ***

Diktatörler arasında bir meslek kuruluşu, daha doğrusu seçkin diktatörlerin üye olacağı bir diktatörlük kulübü kurulmasının büyük bir ihtiyaç olduğuna karar veren diktatör, hemen bu yönde adımlar atmaya başladı. Böyle bir kulübün gerçekten de büyük bir eksiklik olduğu kısa sürede anlaşıldı, kulüp de çok geçmeden dünyanın en prestijli kurumlarından biri haline geldi. Çalışmalarını, getirdikleri yenilikleri, karşılaştıkları zorlukları birbirleriyle paylaşan ve başka kimseden alamayacakları desteği birbirlerine veren diktatörlerin, yılda en az dört kez gerçekleştirmeye özen gösterdikleri kulüp buluşmalarında hep ciddi olduklarını söylemek yanlış olur: koca koca halkları başarıyla yöneten bu insanlar, yeri geldiğinde çocuklar gibi oynamayı, ergenler gibi küsüp barışmayı, içip içip sarhoş olmayı ve hepsinden önemlisi, gönüllerince eğlenmeyi de çok iyi biliyordu. Ne var ki diktatörler kulübü biraz fazla hızlı büyüdü, üye alım politikaları sıkı tutulmadığı için olur olmaz diktatörler kulübe girip havayı bozdu, bu da eski ve nezih üyelerin yavaş yavaş el etek çekmesine yol açtı. Sonuna kötü paranın iyi parayı kovması gibi, diktatörler kulübü de çapsız diktatörlerin elinde yozlaştı ve itibarını yitirdi; onuncu yılında yeni yönetimin kulüple ilgili bir belgesel yaptırıp bir de kitap yazdırması, ama kuruculardan şöyle bir bahsedilip yeni dönemin ballandıra ballandıra anlatılması, eski diktatörlerin çok gücüne gitti. Yine de kapalı kapılar ardında söylenmekten ve kendi aralarındaki ikili-üçlü toplantılarda eski günleri yad etmekten başka pek birşey yapamadılar. Yeni nesil diktatörlerle uğraşmaya tenezzül etmediklerini söyleseler de, fazla yaşlı olduklarını ve buna güçlerinin yetmeyeceğini için için biliyorlardı.

***

Diktatörün biri bir gün halkı tarafından devrildi. Onyıllar süren baskı rejiminden kurtulmanın coşkusuyla insanlar büyük kutlamalara girişti, ancak bu çok uzun sürmedi, çünkü çok temel bir konuda ciddi bir görüş ayrılığı yaşanıyordu: diktatörü ne yapacaklarına karar veremiyorlardı. Bir grup, diktatörün hemen, zaman yitirmeden asılmasını istiyordu; karşıt görüştekilerse yaşatılmasını ve yaptıkları için pişman edilmesini istiyordu. Görüş ayrılığı kısa sürede çatışmaya, ardından iç savaşa dönüştü; ülke ciddi olarak parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya geldi. Sonunda iki tarafın liderleri bir uzlaşma komisyonu kurdu; komisyon gece-gündüz çalıştı, ama birinci ay dolmadan havlu attı: tarafların uzlaşması imkansız görünüyordu. Tüm ülkede kan gövdeyi götürürken, komisyonun son oturumunda son bir çabayla aldığı karar, neyse ki ülkenin büyük çoğunluğu tarafından bir sağduyu hamlesi olarak desteklendi: diktatörün akıbeti, diktatörün kendisine sorulacaktı, böyle konuları çok iyi bilirdi.


(daha fazla diktatör öyküsü için: güçoburlar )



No comments:

Post a Comment

adınızın görünmesini istiyorsanız ama google hesabınız yoksa lütfen yorumunuzun sonuna adınızı ekleyin.