2.1.16

Bronz, Kırmızı Yapraklar - Guy Davenport




Demir bir somyada yatar, tek geliri de, posta pullarımızda portresi kullanıldığı için devletin ödediği telif ücretidir. Bir Nietzsche büstünü saatlerce oturup seyredebildiği söylenir. Arkadaşlarıyla telefonda konuşmayı sever. Üzerindeki tek madalya Demir Haç. Bu madalya ve Parti’nin pazubandı dışında, üniformasının sönük yalınlığını hafifleten hiçbir şey yok. En sevdiği besteci Anton Bruckner - senfonilerinin güçlü akışı ve armoni dizileri ona eski Almanya’yı, kahveleri, kahvelerdeki gazeteleri, satranç maçlarını, metafizik konuşmaları ve bilimsel dergileri, güzel güzlerin ve sislerin Almanya’sını anımsatır, küçük köylerin arasındaki yolların kenarında sıralanmış ağaçların bronz, kırmızı yapraklarının akşamüstü güneşinde bir tür ihtişamla yandığı günleri.

Bir akşamüstü hem Wagner’in dul karısını hem de Nietzsche’nin kız kardeşini ziyaret etmişti. Yolda giderken, onu görmek isteyen köylüler tarafından durdurulurdu sık sık. Acıbadem kurabiyesine bayıldığını biliyorlar ve tabak tabak ikram ediyorlar. Formunu kaybedeceğini söylüyor şaka yollu, o kadar ince olmasına rağmen. Yine de bir kurabiye alıp çiğnemeye başlıyor, yaşlı kadınlar da ellerini birleştirip yanaklarına bastırıyorlar. Çocukları çok seviyor. Sarışın, mavi gözlü küçük bir kız gördü mü gözleri ışıldıyor. Wagner’in dul karısıyla Ring’i, Nietzsche’nin kız kardeşiyle de Yahudilerle ilgili siyasi meseleyi konuşmuştu. Felsefecinin yazı masasını, ilkel daktilosunu, öğrencilik günlerinden kalma düello kılıcını, İtalyan beresini görmek istiyor. Felsefecinin çay fincanı gösteriliyor ona, doğuştan gelen bir saygıyla çay ya da kahve, sigara ya da alkol içmediğini anlatıyor, Parti üyesi dostlarıyla arada bir toplandıklarında içtiği bir büyük bira bunun tek istisnası.

Ciddi ve katı bir yaşam sürüyor. Güzel bir aktrisin onun candan dostu olduğu, neşe dolu gülüşünün ve yumuşak tavırlarının onu, Bavyeralı çalışma birliklerini denetlemekle, diplomatlarla, generallerle ve mimarlarla toplantı yapmakla, silahlı birlikleri, örnek yerleşimleri ve kışlaları incelemekle geçen, devlet meseleleriyle dolu bir günün dertlerinden uzaklaştırdığı söylenir bazıları tarafından.

Her şeyi bilir. Bolşevizmi, devlet maliyesini, savunmayı, ırksal saflığı, kaderi, Alman ruhunu, müziği, şehir planlamasını, askeri tarihi ve beslenmeyi derinlemesine incelemiş.

Yalnızca Almanca konuşur. Bildiği tek yabancı sözcüğün İngilizcedeki gentleman olması hepimize çok hoş geliyor. Başka insanların eğitimli olmasına saygı duyar. Büyük Frederick’ten beri bu kadar entelektüel bir liderimiz olmamıştı. Mussolini’nin farklı diller konuşabilmesine, edebi yeteneğine, örgütleme dehasına, zafer resmigeçitleri ve eski Romalı onuru konularındaki klasik tutkusuna gıpta eder.

Mizah anlayışı nefis. Bir keresinde, saçı bozulmasın diye başına bir havacı başlığı takmış. Mercedes’iyle giderken, hız sınırını sadece birkaç mille aşmış ve motosikleti bir polis tarafından yolun kenarına çekilmişti.

- Beni izleyin, dedi polis, bir sonraki kasabanın hakimi gerekli işlemleri yapacak.
- İzle, dedi şoför onbaşısına.

Havacı başlığı yüzünden polis Mercedes’te kimin olduğunu anlamamıştı, ama hakimin muhafızı binaya kimin girmekte olduğunu görüp selam durdu, hakim de selam durunca herkes donup kaldı.

- Sürat yüzünden tutuklandım, dedi, şaşkınlıktan ağzını balık gibi açıp kapayan hakime. Kendisini biraz toparladığında hakim, hata gibisinden bir sözcük fısıldadı.
- Kesinlikle değil, dedi. Hız sınırım epey aşmıştık ve her ne kadar hız göstergesine bakmıyorduysam da, şoför onbaşımı suçlamayacağım ve gerçek bir vatandaş gibi tüm sorumluluğu üstleneceğim. Biz Almanlar kanuna saygılı insanlarız, değil mi?
- Evet! diye bağırdı hepsi.
- Sieg! diye haykırdı.
- Heil! diye yanıtladılar.

Ve cezasını ödedi. Arabasına dönerken sarışın, mavi gözlü küçük bir kız yolunu kesti ve sahan içinde bir acıbadem kurabiyesi uzattı. Kurabiyeyi yedi, kızı kucağına alıp öptü. Annesi ve bütün kasaba halkı kendilerinden geçmiş, izliyordu. Arabasına binip Berlin’e, makamının acımasız sorumluluklarına dönerken onlara el salladı.

Güzel sanatlar konusunda ince bir zevke sahiptir ve estetik profesörlerini sık sık şaşırtmıştır. Ağlayan palyaçolu resimleri sever ve Rembrandt’ın bugün aramızda olsaydı bu konuda mükemmel işler çıkartacağına inanır. Bira bardaklı, üstü küflenmiş üzüm salkımları olan ölüdoğaları, masada oturan bir aileyi gösteren koleksiyon nesnelerini toplar. Savaş sonrası dönemde içe dönük kişilerin o çok moda olan alaycı karalamalarına yüz vermez. İyi çizimi, rengi ve oranı bir bakışta tanır. Viyanalı zevkinin hoş bir özelliği olarak hafif operaya ve romantik konulu filmlere karşı bir zaafı vardır.

Konuşmaları insanları heyecanlandırır. Ayrıntılara öyle hakimdir ki mühendisler ve taktisyenler her zaman tetikte olmak zorundadır. Fabrikatörler ve bankacılar onun konferanslarından, kendi işleriyle ilgili derin bilgisine hayran olarak ayrılır.

Yemeklerde şahanedir. Konuklarını tarih ve felsefeyle eğlendirmeyi sever ve bu konuları en eğitimsiz beyin için bile açık ve ilgi çekici kılabilir. Öte yandan dağ manzarası, oyuncular ve orkestra şefleri, bir halının deseni, bir salata sosunun içindekiler üzerine bir şair gibi konuşabilir.

Vejetaryendir, hayvan kıyımının zalimliğinden uzak durmak ister. Emekli olduğunda resim yapmaya dönmeyi, devlet müzelerine birkaç iyi manzara resmi miras bırakmayı planlıyor. Ruhunun aslında Bohem, sanata eğilimli, hayalci olması ironik, değil mi? Bir tavanarasında basit bir yaşam sürseydi, sanatçı dostlarıyla kafelerde görüşüp ışık ve gölgenin gizemleri hakkında sonu gelmez düşüncelere dalsaydı gayet mutlu olacağını söyler. Yine de kader, tarihin gerçeğini en açık şekilde görmesi için onun aklını seçti ve o da Görev vakti gelip çattığında, Almanya bütün uluslar içinde en öndeki yerini aldığında Görevden kaçmadı. Her şeyden önce Almanya.

Utangaçlığı onu pek çok insana sevdirmiştir. Bir keresinde, yükselen bir politikacıyken, sosyeteden bir hanımın dikkatini çekmiş ve kadın onu bir akşam malikanesine davet etmişti. Aleyhine çalışan bazılarını belki de şaşırtan bir şekilde, resmi giysilerle geldi. Ellerini alçakgönüllülükle kucağında birleştirip oturdu ve çılgınca eğlenen insanların arasında dolaşan üniformalı uşakların düzenli olarak getirdiği likör ve nikotini reddetmek zorunda kaldı. Değişik sosyete yıldızlarıyla yaptığı birkaç anlamsız gevezelik dışında bütün gece hiçbir şey söylemedi, parti dağılacağı sıradaysa kapının yakınında bir yerde durup Yahudiliğe, komünizme, ateizme, basındaki yalanlara ve eğlence dünyasıyla sanatlardaki gemi azıya almış ahlaksızlığa karşı çok güzel bir konuşma yaptı. Gece boyunca sürmüş olan neşeli havanın birden ciddileştiğinden emin olabilirsiniz. Birkaç dakika önce umursamaz ve aptal gözüken suratlar düşünceli bir ifade aldı. Muhteşem bir performanstı.

Önderin çalışma odasına şamata yapmak için gidip inanç değiştiren ve yeni insanlar olarak odadan çıkan şüphecilerle ilgili pek çok hikaye anlatılır.

Ne diyeceğini bilemediği hiç olmamıştır. Hindenburg’un cenazesinde, bu büyük adamı övmek için podyuma çıktığında, dosyasını açmış ve dikkatsiz bir katibin, kendi özenle seçilmiş sözcükleri yerine Weimar’ın Gauleiter’inden gelen, mali rapora benzeyen bir şeyi koymuş olduğunu görmüştü, irticalen konuşmuş, onu dinleyen binlerce kişi bunun farkına bile varmamıştı.

Orduyu teftiş ederken selamını saatlerce tutabilir.

Sağlığı mükemmeldir, halkının sağlığı hakkında konuşmak dışında bir nedenle doktora gittiği olmamıştır. O ve doktor genelde çok eğlenir. Alman halkı bu kadar sağlıklıyken, kimin doktora gereksinimi olabilir ki?

Örnek bir hoşgörüsü vardır. Bir milletvekili bir defasında Fransız sanatının Nasyonal Sosyalist çizgiye uydurulup uydurulmayacağını sorduğunda yanıt şöyle olmuştu:

— Bu kadar zeki ve başarılı bir halkın beğenisini dikte etmek bana düşmez!

Paris Operasının dünyanın en güzel binası olduğunu düşünür. Okyanus ötesi buharlı gemilerin ve uçakların ileri tasarımlarını beğenir. Pencereden gelen altın rengi ışıkta parıldayan krizantemlerin bir vazo içinde Başbakanlıktaki masasının üstünde durmasından hoşlanır.

Zihinlerimizde onun fikirleri yankılanır. Franco yönetimindeki İspanya, tıpkı 11. Phillip zamanında olduğu gibi Katolik Batıyı kurtaracaktır, Rus köylüsünün ne kadar sağlıklı olduğunu ekmeğine bakarak anlayabilirsiniz. Psikanaliz, küstahça bilim taklidi yapan Yahudi pisliğidir. İtalyanlar romantik ve süse düşkündür. Alman ruhu en iyi anlatımını Wagner’de bulmuştur. Almanların en belirgin özelliği sorumluluk ve dikkat, Yahudilerinki ihanet ve ikiyüzlülük, Rus entelijansiyasınınki sıkıcılık ve yavanlık, Amerikalılarınki tembellik ve akılsızlık, İngilizlerinki kibir ve sığlık, Polonyalılarınkiyse cehalet ve rüşvetseverliktir.

Doktor Göbbels her sözüne büyük değer verir. Göring onu bir kardeş gibi sever. Sadık çalışanları onun varlığından mutluluk duyar.

Badem bıyığının Chaplin’den kopya olduğu ya da Parti toplantılarının Amerikan futbolu maçlarının şarkı ve tezahüratlarından esinlendiği doğru değildir. Önderin hobileri hafta sonlarında dağa çıkmak, plaklar, otomobiller, evde izlenen filmler ve neoklasik bina tasarımıdır. Konferanslarda, bakanlarını pür dikkat dinlerken, defterine zafer takları çizer. Goethe’den güçlü bir dize alıntılamak hoşuna gider. Köpekleri sever.

Yaşanmakta olan bir anın tarihsel bir an olduğunu fark etmenin bir Alman özelliği olduğunu söyler Spengler. Kesinlikle. Bu kadar doğru bir söz daha duydunuz mu? Bu ekim günü havada elektrikli bir heyecan, her yerde çepeçevre bir hoşluk var. Hamur tatlımızla, biramızla, pudingimizle, en mütevazı köyde bile kayda değer Brahms ve Beethoven geceleri gerçekleştirebilen yaylı çalgılar topluluklarımızla, kıyas kabul etmez okul ve üniversitelerimizle, güçlü, sağlıklı ve güzel gençliğimizle, çalışkan ve aklı başında bir halkız, her zamanki gibi. Her şey bir amaç için, bir amaç, öyle bir amaç ki dünya başladığından bu yana böylesi görülmedi. Ve bu göz alıcı sonbahar gününde bir yerde, bronz ve kırmızı yapraklı ağaçlar arasında kıvrılarak ilerleyen yollardan birinde Önderimiz, şoför onbaşısının gururla kullandığı arabanın içinde gidiyor. Almanya’yı seviyor, Almanya’nın da onu sevdiğini biliyor. Çocuklarla, çiftçilerle, ona düşkün ninelerle, Vaterland için çocuk doğurmalarını istediği, yanakları kızaran kızlarla konuşmak için duruyor.

Germen ırkıyla ilgili olan her şeye karşı neredeyse onun kadar ateşli bir tutku duyan Frau Elsbeth Förster-Nietzsche’ye uğramak için de duruyor belki. Güzel havada sonbahar ağaçları altında oturuyorlar, yanlarında bir tabak acıbadem kurabiyesi, bir şişe Seltserwaser. Bu ünlü kız kardeş, Fritz’i hatırlıyor ve gözünün kenarına bir mendille dokunuyor. Önder bacak bacak üstüne atmış oturuyor, ki yalnızca eşitleri ve arkadaşları yanında böyle oturur. Genelde kadınların yanında utangaçtır (zeki bir yazar, onun karısının, aşkın Almanya düşüncesi olduğunu söylemişti), ama Nietzsche’nin kız kardeşinin yanında kendisini rahat hissediyor. Onun ruhunun yanlarında olduğunu hissediyorlar ve Frau Förster-Nietzsche’nin derlediği Der Wille zur Macht’tan güçlü aforizmalar söylüyorlar birbirlerine. Yapıtı ezbere biliyorlar. Ayrıcalıklı tanıklar, seslerinin bir tür müzik yarattığını anlatıyor. Soylu zihinler, soylu sözcükler, soylu yürekler! Ancak bir şair için bir idil, bir ressam için tarihsel bir konuyu ele alan bir resim olan bu sahne, yalnızca yüce şeylerle sınırlı kalmıyor. Bütün uygar insanların yaptığı gibi havadan sudan da konuşuyorlar, Önderin o tatlı gülüşü de Alman halk dansları ve şarkılarında görülen ve Beethoven’in en ciddi bestelerinde bile bastırıp yok edemediği neşe dolu cümlelere benziyor.

Önderin kişiliğinin özünü çocuklara ve öğrencilere anlatırken, bu sonbahar öğleden sonrasının büyüsünü, lirik güzellikteki ağaçların altında yapılan konuşmanın yüksek ciddiyetini ve Nietzsche’nin kız kardeşi tarafından bir acıbadem kurabiyesi daha almak için kandırılan Önderin o çok insancıl oyunbazlığını korumakla iyi etmez miyiz?

Çeviren: Cem Akaş

No comments:

Post a Comment

adınızın görünmesini istiyorsanız ama google hesabınız yoksa lütfen yorumunuzun sonuna adınızı ekleyin.