15.12.14

aşk sözlüğü - ham meyveler*




Üstümden başımdan sular damlayarak sunum salonuna daldığımda, bu gün tamamlanmadan Umut’la tanışacağımı ve hayatımın herhalde en heyecan verici döneminin başlayacağını bilmiyordum; epey geç kalmış olduğumun farkındaydım tabii, ama Aydın Hoca da sanki sunumları filan izlemiyormuş da benim ne zaman geleceğimi kafasına takmış gibi, ben içeri adımımı attığım sırada kapıya bakıyordu, gözlerini bile kırpmadan “Tam zamanında geldin Deniz, ben de bu font kullanımı hakkında ne düşündüğünü soracaktım,” dedi.
               “Hocam dakka bir gol bir, gözünüzü seveyim, nasıl yağmur yağıyor dışarıda biliyor musunuz?” dedim tüm içten arsızlığımla. Daha yirmi iki dakika öncesine kadar yatağımda derin bir uykunun keyfini çıkarmakta olduğumu bir bakışta anlamış olan Murat Hoca, elindeki kahve fincanını gösterdi “ister misin?” kaş-gözüyle, “içersem kusarım hocam, siz keyfinize bakın, sağolun,” demeye getirdim ben de, elimi göğsümle midem arası bir yere koyup başımı hafifçe yana eğmek suretiyle.
               Bizim tasarım bölümünün bence fena olmayan bir uygulaması vardı; üçüncü ve dördüncü sınıf öğrencilerine açık bir derste, gerçek dünyadan bir tasarım projesi getirirlerdi, dersi alanlar da kendi tasarım ofisleri varmış da müşteri gelmiş gibi “brief” alır, taslak hazırlar, sunum yaparlardı, hem sınıfa ve hocalara, hem de müşterinin kendisine. Bu yıl Murat Hoca, yeni kurulmakta olan bir yayınevi getirmişti – üç yazar tarafından –Hale Sunca, Volkan Tözer ve Gökhan Eslen- bir yazar kooperatifi olan Kurgu Kolektifi (Ku-Ko). Fikir ilginçti aslında – piyasa için değil, edebiyat için edebiyat yapan yazarların, eski kitaplarını basacak yayınevi bulamamasından hareketle bu üç yazar, kendilerinin kurduğu ve oybirliğiyle yeni üye alacakları Ku-Ko’da, baskısı tükenen kitapların yanı sıra, üye yazarların yeni kitaplarını da yayımlayacaklardı; editörlük, düzelti, tasarım, dağıtım gibi işleri bizzat kendileri yürütecek ya da gönüllülere parasız olarak yaptıracaklardı; yeni kurulan vakıf üniversitelerinden biri olan Yunus Emre Üniversitesi de basım maliyetlerini üstlenmeyi kabul etmişti. Tasarım öğrencileri olarak biz de Ku-Ko’nun bütün kurumsal kimlik işlerini yapacaktık; bunun için Gökhan Eslen dönem başında gelip bize “brief” vermiş, nasıl bir yayınevi olacaklarını, neler basacaklarını, nasıl bir imaj peşinde olduklarını, gelecekteki projelerini (internet sitesi, cep telefonundan satış, kitapevi, yarışmalar, seçkiler vs) anlatmıştı.
               Eslen benim en sevdiğim, en saygı duyduğum genç kuşak yazarlardan biriydi, diğer ikisini de beğenirdim, bu kolektif işi beni epey heyecanlandırmıştı sonuçta, hatta işimi beğenirlerse Ku-Ko’nun tasarım işlerini gönüllü olarak (yani bedavaya) yapmak istiyordum. Sunum için de bayağı uğraşmıştım: logo, antetli kağıt, zarf, kartvizit, kapak tasarımları, internet sitesi taslağı, kitapevi vitrini, paket kağıdı, kitap ayracı, poşet – son iki gecedir uyumuyordum, en sonunda sunum sabahı erken saatlerde bayılmışım. Neyse ki ev Beşiktaş’taydı, okula yakındı, ev arkadaşım Kaan da nasılsa erken kalkmış, nasılsa benim sabah sunumum olduğunu hatırlamış ve –işte bunu anlamak çok zordu ve insanın kadere inanası geliyordu- beni uyandırmayı bir şekilde başarmıştı. Bütün bu özverili ve insanüstü gayretimin karşılığıysa Aydın Hoca’nın pozlarıyla muhatap olmaktı işte.
               “Evet Deniz Bey, font kullanımı diyordunuz,” dedi Aydın Hoca, konuya kesin dönüş yaparak. Salonun arkalarına geçip paltomu çıkarmadan, önümdeki katana Ayşe’yi siper almaya çalışmamın fayda edeceğini ben de ummamıştım aslında; bu ancak Aydın Hoca’yı dört yıldır tanımayan bir çaylağın yapacağı bir safdillik olurdu. Sunum sırası Oğuz’daydı, tumturaklı konuşmaya, boktan işler yapıp eski ustaları kaynak göstermeye, bokunda mutlaka boncuk bulmaya bayılırdı Oğuz, onun konuşmasını duyan birinin hipnotizmaya inanmaması imkansızdı.
               Ku-Ko için Oğuz’un kullandığı font ITC Avant Garde Gothic’ti ve bence tamamen fontun adında avangart lafı geçiyor diye, yayınevine yağ çekmek amacıyla seçmişti, çünkü tırnaksız bir fonttur bu, oysa Oğuz tırnaksız fontlardan –Helvetica’dan bile- nefret ederdi, bunu da bölümde bilmeyen yoktu çünkü bu nefretini bir manifesto haline getirip poster yapmış ve okulun duvarlarına yapıştırarak gözümüze sokmakta beis görmemişti.
               “Valla hocam Avant Garde Gothic iyidir,” dedim oturduğum yerden, “ama ben ev kedilerinin tırnaklarının kesilmesine karşıyım – tırmalamayan bir Oğuz’a aşina değiliz.” Herkes dönüp bana baktı – tamam, gıcık görünen bir laf etmiş olabilirim, ama gıcıklık olsun diye söylemedim, ayrıca gayet gülümseyerek ve “sevimli” kategorisinde bir edayla konuştum, yeminle. Belki afyonumun henüz patlamamış olması ve suratımın zombi makyajı yapılmış gibi durması insanlarda bu izlenimi yaratmış olabilir, bilemiyorum.
               Ne var ki Oğuz hiç bu yola sapmadı, lafımın altında iğne-ima aramadı; suratında çalıştığı yerden soru gelmiş bir otuzbircinin titrek sırıtışı vardı.
               “Arkadaşımız haklı,” diye başladı (“arkadaşımız” ne yahu, kim kime “arkadaşımız” diyor artık, devlet televizyası münazara programı mı bu?) “bu kurumdaki insanların önemli bir kısmı benim tırnaklı fontlar konusundaki hassasiyetimi yakından takip edegeldiği için, Ku-Ko projesinde bu fontu kullanmış olmamın arkasındaki saikleri merak edecektir; açıklayayım. Bir tasarımcı için tasarım ilkeleri, onun namusudur, bunu hep söylerim; ama sonuç itibariyle tasarımın varoluş nedeni tasarımcıların ilke ve kaprislerine değil, kullanıcıların ve müşterilerin ihtiyaçlarına hizmet etmektir. Böyle ilerici, uçbeyi üç yazarın bir araya gelerek yarattığı ve Türk edebiyatına mutlaka müthiş bir canlılık getirecek olan bu oluşumun fontu, elbette onların karakterini yansıtacak avangart özelliklere sahip olmalıydı. Fontun adındaki gotik sözcüğü de, bu oluşumun, muhafazakar ve değişime, yeniye direnen odakların hissedeceği korkuyu yansıttığı için son derece yerinde göründü bana.”
               Bu zırvalar Gökhan Eslen’i çileden çıkarmak üzereydi herhalde, ama adam tam bir beyefendiydi – biraz “gay” bir tanımlama oldu, düzeltiyorum, çok sıkı bir herifti, hiç renk vermeden dinlemeyi sürdürüyordu. Oğuz’un sunumunun geri kalan kısmını ben dinlemedim; üstümdeki ıslak montu çıkardım, arkama yaslandım, hafif kaykıldım, gözlerimi kapadım ve ruhumun, hızlı gidip köşebaşında bekleyen bedenime yetişmesini beklemeye başladım.
               “Deniz Bey, buyrun, sizi alalım,” diyerek beni çağıran Aydın Hoca’nın suratındaki gülümseme iyiye alamet olamazdı; nitekim ben sunum malzemelerini masanın üstüne yerleştirirken, “Beş dakikan var, Gökhan Bey’in çok zamanını aldık bugün, sunumlar çok sarktı,” demesiyle niyeti anlaşıldı: beni elçabukluğu marifetiyle ekarte edecekti. Ben bu heriften nefret ediyordum çünkü geçerli nedenlerim vardı (kız arkadaşımla yatmış olması gibi), ama o benden niye nefret ediyordu ki? Murat Hoca’ya baktım, “ben ne yapayım?” dercesine gözlerini kaçırıp ayakkabısının bağcığını incelemeye başladı.
               Doğrudan konuya girmeli, en büyük silahımı hemen kullanıp öldürücü darbeyi vurmalıydım; Gökhan Eslen, geri kalanları görmeyi kendisi isteyecekti zaten. Adam Türk edebiyatının olgun Messi’siydi, kilosuna dikkat eden ve kokain kullanmayan Maradona’sıydı, kitaplarını okuduğunuzda adamın zekasına hayran kalmakla kalmıyor, edebiyatı ve insanları ne kadar iyi tanıdığına her sayfada tanık olup öpmek istiyordunuz – “gay” olmayan bir biçimde tabii. Gökhan Eslen’in yazmakla yetinmeyip, kendisi gibi yazarları örgütlemesi, yetişmekte olan genç yazarların önünü açması ve düpedüz piyasaya meydan okuması herhalde son yirmi otuz yılın en önemli gelişmesiydi bu alanda ve bu coğrafyada, bunu da ancak Gökhan Eslen becerebilirdi.
               A3 boyutunda çıkışını aldığım logoyu tahtanın önüne koydum, yana çekildim ve bir beş saniye kadar hiçbir şey söylemedim. Logo bir ünlem işaretinden oluşuyordu, ünlemin sopa kısmının içinde “Ku” ve “Ko” heceleri alt alta yazılmıştı, “K” harflerini birer göz gibi yapmıştım, “u” ve “o” harflerini de gözbebeği gibi kullanmıştım; ünlemin noktasının içindeyse, gagasını sonuna dek açmış, gözleri pörtlemiş bir guguk kuşu vardı, kuko, guguk, hoş bir espri bence. Ünlemin kendisi de Kolektif’in ne kadar dikkat çekici bir girişim olduğuna dikkat çekiyordu haliyle. Logonun güzelliği, retro oluşundaydı, edebiyatın yitirdiği değerlere örtük bir gönderme yapıyordu. Bunları Gökhan Eslen’in anladığı bakışlarından belliydi, ama bizim davarların da kendilerini davar gibi hissetmemeleri için kısa bir açıklama yaptım, sonra diğer malları tahtanın önüne dizmeye başladım.
               “Çok sağolun,” dedi birisi, dönüp baktım, Gökhan Eslen’di bu, “ama gerçekten gitmem lazım, eğlenceli bir iş olmuş ama biz sanırım Oğuz Bey’in çizgisinde birşey arıyorduk; herkes çok emek vermiş, kafa yormuş, hepinize teşekkür ederim, endüstriyle üniversite işbirliğine artık inanıyorum!”
               Oturduğu yerden kalkmıştı zaten, hocalarla el sıkıştı, Oğuz’la ayrıca el sıkışıp kartını verdi, “Yenisi sizin elinizden çıkacak inşallah!” demeyi de ihmal etmedi, sonra da çıkıp gitti. Biz bize kalınca jürideki hocalar sazı ellerine aldı tabii, sokarım sazınıza modundan el salladım kendilerine, bundan sonraki hayatlarında başarılar dileyerek.
               Eslen olayı bende ciddi hazımsızlık yaptı; akşam eve gittiğimde hala karnım ağrıyordu; suratımdaki ülserli ifade, salondaki kanepede sarmaşık pozisyonunda oturmuş Haneke filmi izleyen Kaan’la Maya’nın dikkatinden kaçmadı, kendilerine minnet duymamak elimde değildi, ben olsam Haneke filminden başımı kaldırıp suratıma bakmazdım kesinlikle.
               “Nooldu be?” diye sordu Kaan, kumandanın “pause” düğmesine basarak.
               “Yok birşey, ne olsun?” dedim, mutfağa devam ettim, buzdolabını açtım.
               “Bir filin buzdolabına girdiği nerden anlaşılır?” diye sevimli sevimli sordu Maya içeriden.
               “Tereyağımız olsaydı ayak izinden anlardık, ama şu halde ancak küflü salça konservesinden anlayabileceğiz herhalde,” dedim.
               “Bunun birşeysi var,” dedi Maya endişeli bir sesle.
               Dolapta yiyecek birşeyler olabileceği umuduna neden kapılmış olduğumu sorgulayarak salona döndüm, kanepenin yanındaki koltuğa geçtim.
               “Sonunda herifler üçünü de öldürüp yan eve musallat oluyor,” dedim.
               “Ebenin amı,” dedi Kaan, sinir içinde televizyonu kapatarak.
               “Karnın aç diye mi aksileniyorsun?” diye sordu Maya, “yemeğe çıkacağız biz, sen de gelsene?”
               “Bu adam bu kadar moron olup bu kitapları nasıl yazabilir abi?” dedim ortaya.
               “Kimi şereflendirdin şimdi?” dedi Kaan.
               “Götten Beslen, kim olacak,” dedim; Maya boş boş bakınca Kaan altyazı geçti.
               “Herifin kafası basmadı abi, bön bön baktı logoya, ulan saçlarından duvara japonla yapıştırdığımın lavuğu, sen ömründe öyle logo görecek misin bakalım bir daha, sonra gitti Oğuz dallamasının yaptıklarını seçti, para filan da verirler allah bilir, Aydın ibnesi de bayıldı bu duruma tabii.”
               “Siktiret olm,” dedi Kaan, “bozma moralini, alemin kralı olacaksın sen, T-Rex’i olacaksın, bunlar hep oraya giden yolun basamakları.”
               “Ne diyorsun lan,” dedim, “bırakacağım ben bu okulu, allah hepsinin belasını versin, hocaların da, müşterilerin de, tasarımın da, tasarım yapmaya çalışanın da ta a-“
               “Yavaş dedik,” diye kesti Kaan, “hadi yürüyün çıkalım, birşeyler yiyelim, konsere gelsene bizimle, Umut’u tanıyor musun sen?”
               “Ne konseri, Umut kim, nerden para buldunuz, mevzu ne?”
               “Umut bizim bölümden, büyüyünce Lars von Trier olacak,” dedi Maya.
               “Konstanbul Hikayecileri diye bir grup çalıyor akşam Cemal Reşit Rey’de, Bizans’tan bugüne İstanbul havaları diye özetleyeyim ben sana, bizim hocalardan biri de davul çalıyor,” dedi Kaan.
               “Nasıl yani,” dedim, “adam tarihçi diye tarihi davulları ona mı çaldırıyorlar?”
               “Yok yahu, herif anasının karnındayken bile ritimle tekmeliyormuş, tarihçiliği sonradan olma.”
               “Umut konusuna dönelim bir saniyeliğine öyleyse,” dedim, Maya’nın gözlerine sağ elimin işaret ve orta parmağımı doğrulttum, How I Met Your Mother’dan öğrenmiştim bu hareketi, sonra kendi gözlerimi göstererek “bana bak,” diye tehdit etmeye koyuldum, “yine bana çöp çatmaya kalkıştıysan-“
               “Aman ne çöp çatacağım, çöpün mü kalmış,” diye çıkıştı Maya, “zaten kızın sevgilisi var, ayrıca lezbiyen.”
               “Nasıl, bildiğimiz lezbiyen mi yani?” dedim.
               “Ne o, kulakların dikildi?” dedi Kaan, “Hem yalnızca kulakların da değil galiba.”
               “Bu Kaan’ın eski sevgilisi mi, hani Kaan’dan ayrıldıktan sonra erkeklere tövbe edip lezbiyen olmaya karar veren kız?” diye sordum Maya’ya. Bunu takip eden sert bakışı ve Kaan’ın “dur, herşeyi açıklayabilirim” minvalli gevelemeleri eşliğinde kapıdan çıktık. Çarşıda birşeyler atıştıralım dedik önce, ama sonra Umut Maya’yı aradı, Taksim’deydi Umut, biz de oraya gidip İstiklal’in başındaki Bambi’de tıkınmaya karar verdik.
               Büfeye vardığımızda Umut bizi bekliyordu, sert suratıyla etrafa bakınıyordu, bizi görünce –daha doğrusu Maya’yla Kaan’ı görünce- gülümsedi de ifadesi biraz yumuşadı, ama gözleri hala sert maviydi.
               “Samra’nın yerine Deniz’i getirdik,” diye tanıştırdı bizi Maya; kaşlarını kaldırıp bana baktı Umut, “Merhaba,” dedi – o kadar.
               “Samra’nın yerini dolduramaz tabii,” demek zorunda hissetti kendini Kaan.
               “O niye gelmedi ki?” diye sordu Umut. 
(...)

*("ham meyveler" adlı, bitmemiş ve bitmeyecek başlangıçlardan oluşan, giderek kabaran dosyadan. bunun şöyle bir hikayesi var: romanı bildiğimiz sözlük formatında yazacaktım, sözlük "aba"dan başlayıp zülküf"te bitecekti, ama her sözcüğün gerçek tanımından çok farklı bir tanımı olacaktı, sözcüklerin örnek cümleleri de romanı oluşturacaktı. roman, kendi dilini geliştiren genç bir çiftin hüzünlü hikayesiydi. önce hikayeyi yazıp sonra sözlük formatına oturtacaktım...)

No comments:

Post a Comment

adınızın görünmesini istiyorsanız ama google hesabınız yoksa lütfen yorumunuzun sonuna adınızı ekleyin.