15.11.13

yaratıcılık dersleri




Yaratıcılık kitapları, yaratıcılık seminerleri, TED Talks, gurular, yaratıcılığın iş dünyası halleri, "kutunun dışında düşünme"ler vs. her tarafı sarmış durumda. Bir zamanlar yazdığım bir öykü geldi aklıma - bütün bunlara verilecek sağlıklı tepki, öykünün sonunda dile gelmiş sanki.

***


İlk gördüğümde ben de benzer bir tepki göstermiştim, “Hadi, bu da ne şimdi?” diyerek. Sahil yoluna bağlanan bir sokağın başındaki bir dükkanın camında bu ilan vardı.

Yaratıcılık Dersleri Verilir. 
Müracaat: 368 20 00 
Veya İçeriye. 

 O gün nedensiz yere sıkkın hissediyordum kendimi. Hayır, aslında bir nedeni vardı tabii – kız arkadaşım Yağmur, odun ve angut melezi bir yaratık olduğumu kuvvetle ima etmişti ondan önceki gün. İyi bir ilişkimiz olduğuna inanıyordum ama içimden onu bir daha aramak ya da yeniden birlikte olmak gelmiyordu artık. Belki de Yağmur haklıydı, ben odundum ve böyle bir ders almaya gerçekten gereksinmem vardı. Sanırım normal koşullar altında gülerek “Aferin, iş bilenin yoğurt yiyenin,” diye geçeceğim bu ilanın önünde çakılıp kalmamın nedeni de buydu.

Ne var ki çakılıp kalmak başka şey, içeri girip başvurmak apayrı birşeydi. Özellikle benim için. Bir tür dükkanofobia diyebiliriz sanırım: herhangi bir dükkana girmeden önce –isterse ciğerci olsun, hiç farketmez– mutlaka ve en azından bir on dakika kapısının önünde dolaşır, vitrine bakıyormuş gibi yapar ve tezgahtarla aramda nasıl bir konuşma geçebileceğini tasarlamaya çalışırım. Ancak bu sefer vitrin namına hiçbir şey yoktu, içerisi de bomboş gözüküyordu ve yanımdan geçen insanların, düz bir cama yiyecekmiş gibi dikkatle bakan beni yadırgamaları doğaldı.

Sonunda cesaretimi ve artık ne varsa toplayıp içeri girdim. Gerçekten de boş sayılırdı – sağ tarafta yerde duran birkaç kalas ve ortadaki masa dışında. Masanın üstünde bir telefon, birkaç kağıt ve bir-iki kalemden başka birşey yoktu. Daha çok, kullanılmayan bir depoyu andırıyordu burası. İçerisi yarı karanlıktı, o yüzden gerilerden gelen yaşlıca adamı ilk başta fark etmemiştim. Karışık beyaz saçlarıyla alay eden büyük, siyah çerçeveli gözlüğünü düzelterek yaklaştı.

“İyi günler,” dedim, “camdaki ilanı-”

“Elbette. Başka ne için olabilirdi ki zaten?” diyerek gülümsedi. “Yaratıcılığınızı arttırmak istiyorsunuz.”

“Bakın bundan pek emin değilim. Yalnızca ‘nedir, ne değildir?’ merakıyla girdim içeri. Yaratıcılık derslerini siz mi veriyorsunuz?”

“Ben mi? Evet, öyle de diyebilirsiniz. Eğer denemek isterseniz adınızı alacağım ve size yeniden gelmeniz için bir gün, bir armağan ve bazı bilgiler vereceğim. Böylece ders başlamış olacak. Her ders en fazla yarım saat sürer, gerisi size kalıyor. Gelişmenize bağlı olarak bir-iki ay geleceksiniz.”

“Ya parası? Hem sizin bu dersi verebilecek yeterlilikte olduğunuzu ne bileyim? Ya şarlatanın biriyseniz?”

İncinmiş gözlerle yanıtladı bakışımı. “Size söyleyebileceğim tek şey, böyle bir ders vermeye kalkışacak kadar yaratıcı olduğumdur. Paraya gelince: kurs sonunda öğrendiklerinizden hoşnut kalmamışsanız, tek kuruş ödemek zorunda değilsiniz. Güven ilkesiyle hareket ediyoruz. Yazılı bir kontratınız olmayacak hiçbir zaman.”

Camın kenarına gitti ve bir süre dışarısını seyretti. Seyredilecek birşey yoktu oysa – yayalar, arabalar, çöp bidonları, lokantalar – her gün aynı şeylere saatlerce bakıyor olmalıydı.

“Denemek istiyor musunuz?”

“Fena fikir değil gibi. Ama hafta içinde gelemem, yalnız cumartesileri boşum,” dedim.

“Çok güzel. Öyleyse sizi kaydedeyim. Yalnız depozito olarak on bin lira almam gerekiyor, makbuz karşılığında tabii. İstediğiniz zaman makbuzu getirip paranızı geri alabilirsiniz.”

Biraz duraksadım; enflasyon ve faiz hesapları geçti kafamdan, ama topu topu bir-iki ay sürecekti zaten. O kadar da önemli olmadığına karar verip parayı uzattım. Adam masaya gitti, çekmeceden büyük, muhasebe defterine benzer bir defter çıkardı ve adımı dikkatle yazdı. Sonra biraz beklememi rica ederek arka tarafta gözden kayboldu. Saat beşe geliyordu, daha eve gidecek, oradan da konsere yetişecektim, fazla zamanım kalmamıştı. Sabırsızlanıyordum. Nereye yok olmuştu bu adam?

Arkaya gittim, ama orası da ön taraf gibi boştu, uzak köşede, yerde bir kapak gözüküyordu yalnızca. Sonra sol tarafta yukarıya çıkan merdivenleri fark ettim, dediğim gibi içerisi oldukça karanlıktı. Saatime bir göz atıp hızlı hızlı çıktım merdivenleri.

Karşıma çıkan şey şaşkınlık vericiydi; aşağısıyla apayrı görünümde bir yere gelmiştim. Her şeyden önce burası aydınlıktı ve duvar kağıdı yerine kitap kullanılmıştı. Üç koca duvar silme kitap. Yazarlarına göre alfabetik sırayla dizilmişler – Aackburn’den Zustatsky’ye kadar. Nefis bir görünümdü. Böyle, kendimden geçmiş bir biçimde kitaplara bakarken, gözüme bir yazı ilişti – adam hala görünürlerde yoktu:

LÜTFEN OKUYUN!

Son derece gelişmiş bir teknolojinin en ileri ürünü olan sonik bilgisayarımız, yaratıcılık dersleri ile ilgili her türlü sorunuzu sesli olarak yanıtlayacak şekilde programlanmıştır.
Sorularınızı lütfen tane tane sorunuz.
Teşekkürler.


Ve hemen altında da sözü geçen bilgisayar. Boğazımı temizleyip, kafamı kurcalayan ilk soruyu sordum:

“Bu derslerin sonunda bende ne gibi değişikliklerin ortaya çıkmasını amaçlıyorsunuz?”

Kısa bir süre sonra, metalik ama babacan bir ses yükseldi: “Yaşamınızın bütününü bir sanat eseri olarak ele almaya başlayacaksınız. Günlük uğraşılarınızda yaratıcı olmayı öğrenecek, estetik kaygısı güdeceksiniz. Gerçek bir sanatçı olarak, yaşantınızı biçimlendirirken tümüyle özgür ve özgün olmayı, en ufak ayrıntıda bile şeytanın ve yaratıcılığınızın çekiciliğine kulak vermeyi öğreneceksiniz.”

“Oldukça iddialı. Nasıl başaracaksınız bunu?”

“Size çeşitli ödevler verilecek – yaşama karşı genel tutumunuzu sarsacak ve yeniden gözden geçirmenize yarayacak küçük ya da büyük projeler. Yalnızca ana fikir verilecek size; projenin kendisini oluşturmak ve uygulamak tümüyle size düşüyor. Projenizin yaratıcılığına ve uygulamadaki başarınıza göre değerlendirileceksiniz.”

Başta babacanlık taslayan metalik ses, sonlara doğru oldukça ukala bir havaya bürünmüştü – en azından bana öyle gelmişti. Beni yanıtlayabilmesi için soracağım sorunun önceden programına verilmiş olması gerekirdi. Nereden biliyordu ne soracağımı?

“Diploma ya da belge gibi birşey alacak mıyım sonunda?”

“Elbette hayır. Kursu bitirdikten sonraki yaşantınız, yaratıcılığınızın en büyük belgesi olacak. Bunu anlamış olmanız gerekirdi.”

Azarlıyordu beni. Bu aşağılık bilgisayar beni azarlıyordu.

“Pekala Sayın Çokbilmiş, bana bir armağandan söz edilmişti. Onu alıp hemen gitmek istiyorum çünkü konsere geç kalacağım. Söyle bakalım nerede bu armağan?”

“Gevezelik etmeyip arkanıza bakarsanız göreceksiniz.”

Sakin olmam gerektiğini yineleyerek arkama döndüm – çocukla çocuk olunmazdı. Gerçekten de ufak bir sehpanın üstünde bir kutu duruyordu. Yaklaşıp açtım – bir düdük çıktı içinden. Bildiğimiz, polislerin ve hakemlerin kullandığı, bazen tırnak makasıyla birlikte anahtarlığa takılan ve pantalonun belinden sarkıtılan sıradan bir düdük. Bilgisayarın kulak tırmalayıcı sesi yeniden duyuldu.

“Bunu, kapasiteniz elverdiğince yaratıcı bir biçimde kullanacaksınız ve buraya yeniden geldiğinizde projenizi ve uygulamanın nasıl gittiğini bildireceksiniz.”

Kapasite ha. Bana ha. Çok kızmıştım, ama dış mihrakların kışkırtmalarına gelmemem gerektiğini de biliyordum. Öyle bir soru sormalıydım ki bu bilgisayara, kısa devre yapıp parmak bile sayamaz hale gelsindi. Beklemediği, hazır olmadığı, yanıtlamaya programlanmadığı bir soru. O anda aklıma o dehşet fıkra geldi; hani müthiş bir bilgisayar yapılır, sonra çeşitli ülkelerden bilim adamları toplanıp çok karmaşık sorular sorarlar, bilgisayar hepsini yanıtlar; ardından bizim Türk gelir, “Ne var, ne yok?” der ve bilgisayarın devreleri erir. Pis bir sırıtmayla (utançla itiraf ediyorum) bilgisayarın yanına gittim.

“Ee, daha daha ne var ne yok bakalım?”

Sessizlik. Yaa, adamı böyle yaparlar işte sen düşün ben şimdi geliyorum sayman bozuntusu bit yuvası silikon yığını –

“Yemezler.”

Ardından kısık bir kıkırdama sesi duymuş muydum?

* * *

Konsere ucu ucuna yetiştim. Bu işi ne kadar ciddiye almam gerektiğine karar veremiyordum. Bir düdüğü yaratıcı bir şekilde nasıl kullanabilir insan? Kafam düdükteydi, konsere yoğunlaşamıyordum. Oysa orkestra, Çaykovski’nin İtalyan Kapriçyosu’nu olabilecek en kötü yorumla sunabilmek için hiçbir özveriden kaçınmıyordu. Eserin katledilmesi sona erince, salondaki tüm sanatseverlerle birlikte ben de “Bravo!” diye bağırıp ayakta alkışladım orkestrayı – üyeleri epey terlemişti; alın terine, emeğe saygı göstermek gerekir, değil mi. Zor iş tabii. Sen çık, onca insanın önünde, linç edilme tehlikesini göze alarak, kelle koltukta... Her neyse, ikinci bölümde Mozart çalmaya başladılar. Düdüğü elimde evirip çevirirken birden durdum; aklıma geleni yapabilir miydim? Yoksa korkak bir koyun olmayı kabullenecek miydim?

Soruyu böyle sorduktan sonra fazla şansım kalmamıştı; oturduğum yerden kalktım, emin adımlarla sahneye çıktım ve üflemeliler arasında yerimi alarak Mozart’ın Sol Majör Serenadına yeni bir boyut kazandırmaya koyuldum düdüğümle. Seyirciler ben daha sahneye çıkarken şaşkınlık homurtuları çıkarmaya başlamışlardı. Şef beni görünce derhal bir titreme nöbetine tutuldu, sağa sola baktı, ama kimseden yardım gelmiyordu. Zaten orkestra, adama “Nereden düştüm buraya?” dedirtmiş olmalıydı, bir de ben çıkınca şef pes etti ve kolları iki yanına düştü. İlkin ne olduğunu fark etmeyen orkestra, şefin artık kollarını sallamadığını görünce birşeylerin ters gittiğini anladı ve önce kemanlar, sonra da diğerleri çalmayı bıraktı. Bense herkes susana kadar sanatımı icra etmeyi sürdürdüm. Sonra susup olacakları beklemeye başladım.

Seyirciler galeyana gelmişti, her kafadan bir ses yükseliyordu, her an katran ve tüyle üzerime yürüyebilirlerdi. Geniş bir gülümsemeyle sanatsever halkıma el salladım. İyice kızdılar. Bu arada bas çalan iki adam, bar sandalyelerinden inip yanıma geldi ve beni sürüklemeye başladı.

“Bir saniye beyler, ben MİT görevlisi olarak burada bulunuyorum. Seyircilerin arasında uluslararası bir örgütün başı var, onu yakalamak için düzenlendi bütün bunlar. Sakin olun ve beni hemen bırakın. Size kimliğimi göstereyim,” dedim basçılara. Bir anlık şaşkınlıklarından yararlanarak sahnenin önüne koştum, seyircilere “Ne anlarsınız siz yaratıcılıktan?” deyip sahne arkasına kaçtım. “Yangın Çıkışı” işareti çarptı gözüme; peşimden gelenlerin için için yandıkları kesindi, yani bu çıkışın kullanılması yerindeydi. Gözümü tuta tuta biraz koştuktan sonra bir taksiye “atlayıp” oradan uzaklaştım. Yakalayamamışlardı beni.

Geldi Cumartesi. “Projemi ve uygulamasının nasıl gittiğini” bildirmek üzere kendimle gurur duyarak o dükkana gittim akşamüstü. Beyazsaç oradaydı, masasında oturuyordu.

“Merhaba, ben geldim,” dedim.

“Buyrun, sizi bekliyordum ben de. Neler yaptınız bir hafta boyunca?”

“Gazetelerde okumuş olmalısınız. ‘Konserdeşen Jack’ olarak tanınıyorum artık.”

“Evet, anımsadım. Tamam. O sizdiniz demek. Başlangıç için oldukça iyi.”

Çevresine bakındı. “Bir dakika izin verir misiniz bana, şimdi gelirim.”

“Tabii, buyrun.” Bu da buraya özgü bir alışkıydı anladığım kadarıyla. On beş dakika sonunda Beyazsaç hala ortada yoktu. Yine kaybolmuştu. Gidebileceği fazla bir yer yoktu ve yukarıya çıkmadığı da ortadaydı. Onu gördüğümde bunun ne anlama geldiğini sormaya karar verdim. Sonra vazgeçtim. Bu soruyu sormamı bekliyor olmalıydı, oysa benim bu tuzağa düşmemem, hep benden beklenilen şeyleri gözü kapalı yerine getirmemem gerekiyordu. Canı oyun istiyorsa ben varım, dedim kendi kendime. Arka tarafa gidip üst kata çıktım.

Bıraktığım gibiydi bu Kitap Tapınağı. Buranın kutsallığını lekeleyen Kafir Bilgisayarus da yerindeydi.

“Merhaba Ben Bilirim Bey. Günümü renklendirmek için ne yapacaksın bakalım?”

“Adınız lütfen.”

“Abuzittin Kelkavus.”

“Böylesine komik olmayı başarabilecek yalnız bir kişi kayıtlı belleğimde,” dedi mikroçip deposu. “Buz dağları üzerinde inceleme yapan bir arkadaşım var, ona sizden söz edeceğim. Üne kavuşacaksınız.”

Aklınca espri yapıyordu. “Sağol, hiç gerek yok, ben ünlü oldum bile.”

“Anlatmak ister miydiniz?”

Konseri anlatmaya başladım. Tam aklıma gelen korkunç fikirden söz edecektim ki sözümü kesti-

“Herhalde sahneye fırlayıp orkestrayla birlikte düdük çalmayı düşündünüz,” dedi.

“Aslında, yani evet, öyle düşünmüştüm. Nasıl bildin?”

“Konser salonunda elinde düdükle oturan, yaratıcı olması istenen ve bir parça cesareti olan herkesin aklına ilk gelecek şeyi yapmışsınız.”

“İlk akla gelecek şey mi?”

“Elbette.”

“İlk ha, hay allah.”

“Üzülmeyin. Düzenli olarak çalışırsanız kendinizi geliştirebilirsiniz, buna inanıyorum.”

Bir süre kitaplara baktım konuşmadan. “Bu hafta ne yapacağım konusunda bilgi verilmedi,” dedim sonunda.

“Bu hafta, evinizde bir hırsızla karşılaşırsanız ne yapacağınızı düşüneceksiniz. Adamın kafasına vazo indirmekten başka birşey bulmaya çalışın.”

* * *

Kolay gibi gözüküyordu bu seferki ödev, ama bütün zorluğu da oradaydı: kolay olmayan birşeyler bulmam gerekiyordu. Ne yapılabilirdi bir hırsıza karşı? Ya karşıma, yaratıcılığın ne olduğunu bilmeyen, az gelişmiş bir boğa çıkarsa? Gel derdini anlat bakalım.

Ne ki, bu konuyu düşünecek zaman bulamadım, araya başka sorunlar girip durdu. Yağmur’la kriz döneminde olduğumuz kesinleşmiş, konferanslar ve ikili görüşmeler de bir yarar sağlamamıştı. Perşembe akşamı salonda oturmuş bununla uğraşıyordum kafamda. Vivaldi’nin “Dört Mevsim”i de moralimi pek düzeltmiyordu. Kapattım. Karanlıkta ve sessizlikte, sevdiğim kızı düşünüyordum. Gerçekten seviyor muydum onu, yoksa o beni sevdiği ve iyi bir insan olduğu için seviyormuş gibi mi yapıyordum yalnızca? İlişkimiz düzelecek miydi, yoksa “son durak, herkes insin” mi yapacaktık?

O sırada kapının zorlandığını duydum. Yanılmış olabileceğimi düşündüm ama hayır – birisi gizlice kapıyı açmaya çalışıyordu. Aman tanrım, hırsız – yerde gökte aramazken kapımın önünde mi bulacaktım bu adamı? Polise telefon etmeli. Ama telefonunu bilmiyordum ki. Ha girdi ha girecek. Ve kafamın içinde yine bir ampul yandı: el fenerim olacaktı bir yerlerde, masanın çekmecesine koymuştum galiba, yok, mutfak dolabında duruyor, tamam, feneri alalım şimdi ne lazım, çuval, yok deve, karikatür mü çeviriyoruz burada bir de maske taksaydın bari neyse bir çanta bulayım bari adam girdi içeri oğlum göreyim sen heyecanlanma kanını beş derecede tut eğer bu işi kazasız belasız atlatırsak sana yemek ısmarlayacağım hadi aslanım yak bakalım feneri tamam herif salona daldı yavaş yavaş gidelim bakalım işte orada. Oha. İnsan taklidi yapan bir öküz bu. Dikkat dikkat. Sürat felakettir. Çiçekleri de sulamadım, babam o kadar da tembihlemişti. Hırsız beni fark etti. Fenerler birbirimizin yüzlerini yalıyordu. Demek ki ikimizin de eli titriyordu. İyi.

“Sen kimsin?” dedim hırsıza.

“Cevat,” dedi, “sen kimsin?”

“Ne işin var burada?”

“Evi boş sandım da, işe yarar birşeyler varsa diye, yani-”

“İyi be. Ayağım uğurlu geldi. İşe çıkalım dedik, millet de peşimizden. Bakalım daha kaç kişi damlayacak.”

Cevat, iri cüssesine rağmen iyi huylu ve uysal bir hırsıza benziyordu. Ama belli olmazdı, dikkatli olmalıydım.

“Bak arkadaşım,” dedim, “burayı önce ben buldum, onun için senin gitmen lazım, bu işin raconu böyle. Ama seni sevdim, iyi çocuğa benziyorsun, onun için evi beraber dolaşalım, beğendiğin bir-iki şeyi alırsın. Bu iyiliği herkese yapmam, ona göre.”

Analar neler doğuruyor.

“Abi sağol,” dedi hırsız, “ben de yeniyim bu işte. Bu yola düşmezdim ama geçim derdi, bilirsin.”

“İyi, iyi – ben salona baktım, birşey yok, gel arkaya bakalım.”

Odaları dolaştık. Cevat benim kasetçaları beğendiyse de para etmeyeceğini, çok eski olduğunu söyleyerek vaz geçirttim. “Ulan ne biçim yer burası, elimiz boş mu çıkacağız, nedir?” diye durmadan söyleniyordum. Sonunda bütün evi dolaştık; minik Cevat’ın almak istediği herşeye “yaramaz” demiştim ama çocuğu eli boş göndermek olmazdı, tepesi atabilirdi, o zaman da babalarla sıkı ilişkilere girmek durumunda kalırdım.

“Millette para kalmadı ki, herkes sürünüyor, şu hale bak,” dedi hırsız Cevat.

“Haklısın,” dedim. Televizyonun üstündeki küçük kedi biblosunu anımsadım birden. Yerinden aldım, evirip çevirip ona verdim.

“Al bakalım şunu, antikaya benziyor, belki biraz para eder sen daha yenisin siftah yapman lazım biz bir yolunu buluruz yine merak etme. Girdiğin evden birşey almadan çıkmak uğursuzluktur, ben de timsah biçimindeki şu küllüğü alayım, para etmez ya, koyarım bir köşeye durur. Hadi çıkalım şu fukarahaneden.”

Sokağa indik.

“Abi sağol,” dedi hırsız, “harbiden delikanlı adammışsın.”

“Ayıp ettin, görevimiz. Sen de gelecek için umut veriyorsun, yükselirsin bu meslekte.”

“İyi akşamlar abi.”

“Sana da. Yengeye selam söyle.”

* * *

“Buyrun, buyrun, gene dakiksiniz,” dedi Beyazsaç. Yine masasındaydı. “Ödev nasıl gitti?”

“İnanılmaz bir şekilde. Evime hırsız girdi.”

“Olamaz! Siz ne yaptınız peki?”

Anlattım. Beyazsaç’ın hoşuna gitti.

“Hızla ilerliyorsunuz, kutlarım. Şimdi eğer izin verirseniz-”

“Arka tarafa gideceksiniz ve beş dakika sonra da ben geleceğim peşinizden. Siz ortalarda gözükmeyeceksiniz, ben de bilgisayarla muhatap olacağım.”

Gülümseyerek kalktı ve gitti. Fazla beklemeden ben de kalkıp yukarı çıktım. Mavi köşede bilgisayar, rakibini bekliyordu.

“Ne haber abaküs kardeş?” diyerek yanağına –yanağı olması gereken yere– bir şaplak indirdim.

“El şakalarınızı kendinize saklayın lütfen,” dedi. Sesi buz gibiydi. “Raporunuz?”

Ballandıra ballandıra anlattım olanları.

“Fena değil,” dedi. “Bu arada Cevat olduğunu sandığınız iri yapılı şahsın adı Umur’dur, öğrencilerimizdendir. Kendisinden, hırsız kılığında bir eve girmesi istenmişti. Adres de sizinkiydi tabii. Onun da oldukça başarılı olduğu görülüyor.”

Bu bilgisayarda ne olduğunu bilmiyordum ama her gördüğümde, ekranını param parça etmek geliyordu içimden.

“Ne hakla evime hırsız salarsınız? Kim olduğunuzu sanıyorsunuz siz?”

“Telaşlanmayın, evinizden hiçbir şey çalınmayacaktı zaten. Yalnızca sembolik, ufak bir eşya alınacak, sonra size geri verilecekti. Bu olayı bu kadar büyütmenize gerek yok. Sakin olun. Gelişmeniz umut verici. Bu haftaki proje konunuzu öğrenmek ister misiniz?”

“Neymiş?”

“İsteğinize bağlı herhangi birşey yapabilirsiniz, yalnız bir devlet görevlisini içermesi gerekiyor. Ayrıca projeyi ufak bir kalabalık önünde yürütmeniz, sizin için artı puan olacak. Sorunuz var mı?”

“Hayır, haftaya görüşürüz.”

* * *

 “İzlanda Kültür Heyeti, bir haftadır süren temaslarını tamamladı. Bugün son olarak, İstanbul’da bulunan Başbakan tarafından kabul edilen heyet, kendisiyle iki saate yakın süren bir görüşme yaptı. Görüşme sonrasında düzenlenen basın toplantısında Başbakan, İzlanda ile yakın bir dostluk kurmak istediklerini, bunu yalnız devletler düzeyinde değil, iki ülkenin halkı arasında da tesis etmeyi amaçladıklarını belirterek, yapılan temasların son derece olumlu geçtiğini belirtti ve yakın bir tarihte bir Türk heyetinin de İzlanda’ya gideceğine ve karşılıklı anlayış ve hoşgörünün böylece pekiştirileceğine işaret etti. Bunun bir başlangıç olması dileğini dile getiren Başbakan, ‘İzlanda ile kültürel ve ticari bağlarımızın gelişmesi, her iki ülkenin de menfaati icabıdır’, dedi. Basın mensuplarının sorularını cevaplandıran İzlanda Kültür Heyeti Sözcüsü, Türkiye’den çok olumlu izlenimlerle ayrıldıklarını, bunu İzlanda halkına duyuracaklarını söyledi. Bu sırada söz alan İzlandalı gazeteci Aebus Satinne, İzlanda Başbakanının iyi dileklerini getirdiğini söyledi. İki ülke arasındaki ilişkilerin, İstanbul trafiği kadar yoğun olmasını dilediğini belirten Satinne; Başbakana, İzlanda Başbakanına kendisi aracılığıyla iletmek istediği kişisel bir mesajı olup olmadığını sordu. Bunun üzerine Başbakan, kurulan dostluğun bir simgesi olarak, kalemini, İzlanda Başbakanına iletmesi için Aebus Satinne’e verdi. İzlanda Kültür Heyeti, bu akşam Türkiye’den ayrılacak.”

 Sarışın olmanın ve dil bilmenin yararları.

* * *

Yağmur beni hiç anlayamamıştı. Altın kaplama kalemle birlikte Beyazsaç’ın dükkanına girdiğimde, içeride kimse yoktu. Doğru yukarı çıktım. Bu zaferime, o yassı suratlı bilgisayar bile gölge düşüremezdi. “Başbakan da aslında başbakan değil, öğrencilerimizden birisi,” diyecek hali yoktu ya.

“Yaa? Oldukça iyi. Sanırım sizi kutlamam gerekiyor,” dedi bilgisayar, olanları anlatınca. “Ama daha yolun başındasınız, öğreneceğiniz çok şey var.”

İşte o anda ne zamandır beni rahatsız eden, ama bir türlü çıkaramadığım şeyin ne olduğunu anladım. Parçaları birleştirmeyi başarmıştım. Poirot gibi hissediyordum kendimi – katil, uşak değil, şatonun efendisiydi. Her seferinde Beyazsaç’ın ortadan kaybolması, bu bilgisayarın bir insan gibi konuşması benimle – konuşması değil, düpedüz laf yetiştirmesi, her söylediğime bir karşılık bulabilmesi – ne kadar gelişmiş olursa olsun, bu düzeyde bir makine var mıydı? Türkiye’yi geçtim, dünyada?

“Çık dışarı Beyazsaç. İyi bir oyundu, ama buraya kadar.”

Daha önce nasıl uyanmamıştım? Hayret birşey.

Öne açılan kitap raflarının arkasından Beyazsaç ortaya çıktı. Gülümsüyordu.

“Kutlarım. Sonunda kendinize ve yaratıcılığınıza yeterince güvenecek düzeye geldiniz. Bilgisayara yenilmiş olmayı kabul etmediğiniz anda, bu işte bir bit yeniği olduğunu anladığınız anda kursu bitirmeye hak kazandınız. Yeniden kutluyorum sizi. Çok hızlı ilerlediniz. Üst düzeyde bir yaratıcılığa sahipsiniz. ‘O ses’e kulak vermeyi biliyorsunuz. Size söyleyebileceklerim bu kadar.”

Biraz durdu. “Ücret konusu, en başında konuştuğumuz gibi; değeri ve fiyatı siz saptayacaksınız. Ne diyorsunuz?”

“Son model sonik bilgisayar”a, altın kaleme, sonra da Beyazsaç’a baktım.

“Götümü ye.”

“Güzel,” dedi gülerek, “yemeğe çıkalım öyleyse.”

(1989)

1 comment:

adınızın görünmesini istiyorsanız ama google hesabınız yoksa lütfen yorumunuzun sonuna adınızı ekleyin.