1.2.12

tekerleksiz bisikletler

yeni öykü kitabı tekerleksiz bisikletler, doğan kitap'tan çıktı.

aşağıda alıntıladığım arka kapak yazısının da belirttiği gibi, 1987'de yayımlanmıştı ilk öyküm, demek ki 25. sanat yılımdayım! bir not daha var o öyküyle bu kitabı birbirine bağlayan: 1986 yazında, bir yandan üniversite sınavına (öys derdik biz) hazırlanırken bir yandan da öykü üzerinde çalışıyordum; bittiğinde haldun taner öykü ödülü'ne göndermeye karar verdim. o yıl ilk kez düzenleniyordu yarışma, tek öyküyle katılınabiliyordu, herhalde binlerce öykü yağacaktı jürinin üstüne, ama ne gam. neyse, sonunda ödülü bana vermediler; murathan mungan, tomris uyar ve nedim gürsel arasında paylaştırdılar, büyük skandal çıktı tabii (bana vermedikleri için değil, üç tanınmış ve birbirine benzemez yazar arasında ufacık ödülü paylaştırdıkları için; tomris uyar ödülü reddetti hatta). ben de öyküyü gergedan'a yolladım, üçüncü sayısında yayımlandı, bu haldun taner meselesi de "tabii ki kazanamadı" ibaresiyle yazar tanıtımında yer aldı.

tekerleksiz bisikletler'i 2011 haldun taner öykü ödülü'ne göndermek geldi aklıma, nereden geldiğini de bilmiyorum, ödül takip etmem, hangi ödüller var onu bile doğru dürüst bilmem, hiçbir kitabı, ödül kazandığı için okuduğum olmamıştır. ayrıca yarışmalardan hoşlanmadım hiçbir zaman, tek olası faydalarının da genç yazarların adlarını duyurmak olduğuna inandım, dolayısıyla göndermezdim normal koşullarda. esra da karşı çıktı, "deli misin, ne işin var?" dedi. lakin, kendimi adı duyulmamış genç bir yazar gibi hissettiğim bir gün, bu hissin geçmesine fırsat vermeden dosyayı ödül sekretaryasına yollayıverdim. tahmin ettiniz: tabii ki kazanamadım.

bu kitabı, hiçbir yarışmaya katılmamış sevgili leyla erbil'e adamak isterdim, ama o çok daha iyi şeylere layık.

kitaba dönecek olursak: bazıları epey eski buradaki öykülerin, bazıları bu kitap için yazıldı. bu toplamı oluştururken aklımdaki fikir, kabaca şöyle bir şeydi: bir öykü, neleri eksiltilirse öykü olmaktan çıkar? dille, olay örgüsüyle, karakterleriyle, betimlemeleriyle, anlamıyla ilgili pek çok unsur var "öykü" dediğimiz şeyin içinde; bunları eksiltmek, onu işlevsiz hale getirir mi, hangi noktada getirir, yoksa bazı eksiltmeler, öyküyü tam tersine kanatlandırır mı? kapak görseli, bu fikri dile getiriyor tabii. 

kitap önümüzdeki ay ku-ko'dan e-kitap olarak da yayımlanacak - meraklısına duyurulur.

arka kapağa geçelim; söz selahattin özpalabıyıklar'ın:

'Cem Akaş (1968), daha ilk öyküsünde ("Gerçeğin Öte Yanında”, 1987) öykü ve romanın “olmuş ya da olabilecek olayları” anlatan yazılar olmadığının, temelde bir dil ve üslup işi olduğunun bilincinde olduğunu kanıtlamıştı. O zamandan beri de öykü, roman, deneme gibi edebiyatın hem kurmaca hem de kurmaca-dışı alanlarında (benzetme yerindeyse) "Calvinogiller” arasında yer alıyor ve bu takımın bütün üyeleri gibi edebiyatta asıl değer yaratanın “söylenen” değil “söylenmeyen, eksik bırakılan” olduğunu okurlara ve eleştirmenlere gösteriyor. 

Cem Akaş’ın Tekerleksiz Bisikletler'de ilk kez kitaplaşan öykülerinin ortak noktası da işte bu: bilinçli "eksiltme’ler içermeleri. Bir öykü kısa eylem cümlelerinden kurulmuş, nerdeyse hiç sıfat ve zarf içermiyor. Bir başkası bir graffiticinin yaşadıklarını ele alıyor, kahramanın hızlı yaşamına uygun olarak cümlelerin son sözcüğü yok. Biri dünyaca tanınmış bir şiirin çok farklı bir kahramanın diliyle, söylemiyle düzyazı olarak yenidenyazımı. Bir başkası bir sınırın iki tarafına geçişlerden oluşuyor: Ama hangi tarafa? Bir öykü, okurun gözünden anlatıldı - tam böyle. Kimi öyküler bilinen roman kahramanlarının “duygu anıları"nı bağışladığı bir kütüphanenin raflarını oluşturuyor. Kimileri “kısa, çok kısa” ama beklenmedik ölçüde yoğun fotoğraf okumaları. Kimi de bir romanın serbest yenidenyazımı... 

Kıssadan hisse: “Bir kitabın adı ‘Tekerleksiz Bisikletler’ olabilir ama kitapta bir kez olsun tekerlekli ya da tekerleksiz bisikletlerden söz edilmeyebilirdi; yine de kitap, ancak bu başlıkla bütünlüğe kavuşabilir, gerçek anlamını bu sayede, gökyüzünde uçan, tekerlekler yerine kanatları olan ve eksik tekerleklerini asla aramayan, hatta tekerleklerin gereksizliğini kanıtlayan bu imge sayesinde kazanabilirdi.” 

Yani: Tekerleksiz Bisikletler'le uçuş serbest!'

3 comments:

  1. bu kadar olur:

    (yayıma hazırladığım dosyadan bir metindir aşağıdaki)


    tekerleksiz bisiklet

    çocukken ısrarla istediğim tek şey tekerlekleri olan bir bisikletti. her yıl, bir sonraki yıl düzgün bir karne getirdiğimde ona kavuşacağıma dair inanması gittikçe güçleşen bir vaatle karşılaşıyordum. çeşitli kulplar bulunuyordu: “oğlum bisiklet sürersen ölürsün, arabalar çiğner, bak yan mahallede bir çocuk ezilip, ölmüş!”

    benim yaşamam için bisikletten uzak durmam gerektiğine inanıyor muydum? diğer çocukların ana-babaları çocuklarını sevmiyor muydu? kısa bir soruşturma yaptım: “babam beni o kadar çok seviyor ki…” diye başlayan cümlelerin her birini kafamda evirip çevirdim. kimisi babasının ona aldığı uzaktan kumandalı arabadan, kimisi arabistan’dan gelen robottan kimisi de babasının arkadaşlarıyla balık tutmaya bile gittiklerinden bahsediyor, sonuçta isteklerinin gerçekleşmesiyle sevgi arasında bir ilişki kuruyorlardı.

    benim cümlem şuydu: “babam beni o kadar çok seviyor ki bana bisiklet almıyor!” sonuç olarak ilkokulu bitirene kadar her yıl bisikletim olacağını zannettim. büyüdükçe ölmemin zorlaşacağına dair bir inanca sahipti annem, büyük çocukların daha dikkatli olduklarını söylüyordu. peki, ne zaman yeteri kadar büyüyecektim? sürekli baştan savılıyordum. isteğimi gerçekleştirmeyeceklerini, bana yalan söylediklerini anlamıştım. kandırılıyordum.

    arkadaşlarım son sürat bisiklet sürerken ben duvarda oturup onları izlerdim. onları izlediklerimi bildikleri için daha iştahla basarlardı pedala. gözlerime baktıklarından gördükleri imrenme aldıkları zevki açıkça artırıyordu. bir tur da ben binebilirim, diye soramıyordum. bilmiyordum bisiklete binmeyi. kendi bisikletiyle bana sürmeyi öğretecek cömert bir arkadaşım da yokmuş demek ki.

    halime acıyan kapıcımız, kömürlük hücrelerinin birinde tekerlekleri olmayan pinokyo marka kırmızı bir bisikletin yanına götürdü beni. öyle yan yatmış duruyordu. koltuğu, gidonu sağlam, tekerlekleri, zincirleri yok. bisikleti çıkarıp arka bahçedeki büyük kiraz ağacının gölgesine getirdi. selesinin bağlı olduğu direği toprağa çivi gibi çaktı, arka bacakla ön bacak da toprağa gömüldü. bir at kadar sağlamdı bu haliyle, yere devrilmezdi: “al sana bisiklet otur bakalım.”

    oturdum. bisikletin eprimiş elceklerinin üzerine ellerimi korkarak koydum. gözlerimi kapayıp onları kavradığımda, esmeye başlayan rüzgarla birlikte kendimi tıpkı arkadaşlarım gibi yokuş aşağı inerken hayal etmeye başladım. rüzgar kesildiğinde, yüzümdeki gülümseme de söndü. durduğu yerde duran bir bisiklete binip bir yerlere doğru gittiğimi hayal etmek beni mahcup etmişti. çok utandım. çıplakmışım gibi etrafa bakındım. hemen uzaklaştım bisikletten. şükür: kimse görmemişti, ya da böyle düşünmek işime geldi.

    birkaç hafta sonra bastıran yağmur arka bahçeyi çamur edene kadar orada durdu bisiklet. geceleri gizlice balkona çıkıp bahçeye sarkar, kiraz ağacının dalları, yaprakları arasından onu görmeye çalışırdım. tekerlekleri olmadığı için hiç kimsenin yanına yaklaşmadığı bir bisiklet. geceye maruz kalan bir bisiklet. ben o bisiklete yaklaşmış, ona binmiş, onunla bir yokuştan aşağı bile inmiştim. kısa bir süreliğine benim olmuştu o bisiklet. ona bindiğimi hiç kimseye söylemedim. bundan utanıyordum.

    utanılacak ne var oysa!

    ReplyDelete
  2. Serbest uçuş güzelmiş. Okuduğum ilk kitabınız bu. En çok "Kısa, Çok Kısa" bölümünü beğendim. Aklım "7"de.

    ReplyDelete
  3. Yeni bitirdim, gerçekten uçuşu serbest bırakılmıştı, çok beğendim..

    Işıl

    ReplyDelete

adınızın görünmesini istiyorsanız ama google hesabınız yoksa lütfen yorumunuzun sonuna adınızı ekleyin.