16.11.11

dahiler de ölür/ ölüler de dahiler

psyche opening the door into cupid's garden,
john william waterhouse, 1904.
geçenlerde alper canıgüz'le dahi olmak konusunda laflıyorduk (dahi kimdir, sebepleri nelerdir, sen mi dahisin ben mi), birisi ona dahi olduğumu ima etmiş galiba, o da pek öyle düşünmemiş. üzülmemesini söyledim, eskiden dahi olmayı isterdim ama değilim dedim.

dahi olmadığımı oldukça erken yaşta idrak ettiğimi söyleyebilirim. dolayısıyla bunu bir eksiklik olarak yaşamadığımı, bu eksikliğin hayatımı şekillendirmesine izin vermediğimi umuyorum. fırsat verilen bütün çocuklar gibi ben de birkaç sanat dalında birşeyler yaptım, bir-iki yabancı dil öğrendim, bazılarına tuhaf gelecek çeşitlilikte (veya tutarsızlıkta) ve ortalama bir başarı düzeyinin üstünde bir eğitim deneyimim oldu, ama o kadar - buradan "dahi" çıkmaz. yıllar içinde kendime ana meşgale alanı olarak belirlediğim yazma işinde de bir deha sergilemiş olduğumu söylemek bence açıkça imkansız. yanlışlıkla dahi sanıldığım iki olay var ama, onları anlatayım.

ilki "7"nin ilk yayımlandığı sıralara denk geliyor. küçük iskender o dönemde beyoğlu'nda bir barda söyleşiler düzenliyordu, birine beni de çağırdı konuk olarak. hayatta katıldığım ilk söyleşiydi tabii. iskender bana kitaptan yola çıkıp cinsellik, eşcinsellik, kadınlar vs üzerine birtakım sorular sordu hatırladığım kadarıyla, ben de muhtemelen abuk subuk yanıtlar verdim. en ön sırada lale müldür ve gülseli inal oturuyordu; bir aşamada ikisi birden ayağa kalktı, lale müldür dedi ki "biz buraya bir dahiyi dinlemeye geldik ama bu çocukta deha filan yok," sonra ikisi birden salonu terk etti. ben zaten ne dediğimi bilmez bir halde olduğum için hiç etkilenmedim ve bir saat kadar daha konuşmayı sürdürdüm.

ikincisi de aslında ona yakın bir zaman, belki iki yıl kadar sonra. boğaziçi'nde siyaset yüksek lisansı yapıyordum, binnaz toprak'tan da siyaset kuramı dersi alıyordum. dönem sonu ödevi olarak suç kuramı üzerine bir yazı yazdım (sonradan "marjinal suç, sanal ceza" olarak da yayımlandı). binnaz hanım beni odasına çağırdı, yeşim arat da oradaydı; "bunu sen yazmış olamazsın," dedi binnaz hanım, "bu çocuk ya bir dahi, ya da bir sahtekar," dedi. ikisi de olmadığımı söyledim tabii, yeşim hanım da sağolsun "cem iyi yazar," dedi, ama binnaz hanım ikna olmadı, daha doğrusu o da dahi olmadığımdan emindi de, sahtekar olduğumu kanıtlayamıyordu, o yüzden "f" yerine "bb" verdi not olarak.

aradan yıllar geçti, o günden sonra beni yanlışlıkla dahi zanneden (ve sonra hayalkırıklığına uğrayan) birileri çıkmadı hiç, alper'e dek. dahi olmamak, tahmin edebileceğiniz gibi, dahi olmaktan çok daha "sürdürülebilir" bir pozisyon; dahi olmak zorunda olmak kadar kötüsü yoktur, ki sanırım alper de biliyor bunu.

öte yandan, türkiye'de edebiyat alanında dahi ("egzantrik" değil, "yetenekli ve zeki" değil, dahi) hiç olmuş mudur, kimlerdir, diye de merak etmedim değil şimdi. amerikan ve ingiliz edebiyatı odaklı literary genius diye bir kitap gördüm amazon'da, şu yazarlar ele alınmış:

Geoffrey Chaucer
William Shakespeare
John Milton
Alexander Pope
Samuel Johnson
Edward Gibbo
William Wordsworth
Jane Austen
William Hazlitt
John Keats
Nathaniel Hawthorne
Charles Dickens
Walt Whitman
Herman Melville
George Eliot
Emily Dickinson
Mark Twain
Henry James
Joseph Conrad
Willa Cather
Robert Frost
William Faulkner
James Joyce
T.S. Eliot
Ernest Hemingway

3 yorum:

  1. geçenlerde bir tanıdığımla karşılaştım, havadan sudan konuşurken "ben çok zekiyim" dedi. yüzüne baktım. bir ahmak olmadığını düşündüğüm, zeki olduğuna inandığım bu tanıdığımla ilgili düşüncelerimi gözden geçirdim: tanıdığım zeki insanlardan hiçbiri "ben çok zekiyim" dememişti. öte yandan bir yığın şapşalı kendi zekalarının sınırsızlığı konusunda sığ açıklamalar yaparken gördüğümü hatırlıyorum.

    bir ahmak olmadığını düşündüğüm tanıdığımın bir ahmak olduğu gerçeğiyle karşılaşınca, bu kişinin neden zeki olduğuna inandığımı düşündüm: gerçekte ahmak olan birinin zeki olduğunu düşünmem benim bir ahmak olduğumu gösteriyor olmalıydı.ama bir ahmak olduğumu bu kadar sağlam bir akıl yürütmeyle ortaya koyabiliyorsam yeterince ahmak değildim. ne kadar ahmaktım peki? soruya cevap ararken, bunu anlamak için ne kadar zeki olduğumu anlamam gerektiğini anladım. yanlış bir düşünceye kapılacak kadar ahmaktım, bunun sebeplerini araştıracak kadar zekiydim (ortalama insan beyni):

    karşımdaki kişi aslında kendisinin zeki olduğunu her zaman düşünüyor tam da bundan ötürü ahmakça hamleler yapıyordu. ama ben hamleleri başka türlü değerlendirmeyi seçiyordum. neden? onu önemsediğim için mi? aklımı bir kenara koymak ne sağlayabilir bana? deha ya da zeka aklı hiçbir koşulda kenara koymamakla ilgilidir.

    sözün özü:

    vitamin almaya özen göstermeliyiz. zekanın ne kadar kıymetli olduğunu göstermek üzere şapşal insanlar gönderen allah'a, "bizi böyle sınama" diye dua etmeliyiz.

    YanıtlaSil
  2. listeye göre epey beklemek, ölmek falan gerekiyor, yani sakinleşelim. hani, gel küçük Ali, yeleğimizi giyelim, der gibi.

    YanıtlaSil
  3. listeye gelince, bu tür listelerin sorunu bu: yaşayan birinin deha kabul edilmesi zordur: her an bir salaklık yaparak, kendisini deha ilan edenlerin salak olduğunu ispatlayabilir.

    bu yüzden salak etiketinden korkan zeki insanlar, kimlerin deha sahibi olduğunu belirlemek için sadece edebi metinleri değil mezar taşlarını da okurlar. yazarın adını bir mezar taşında gördüklerinde, içleri rahatlar: bir ölünün hata yapıp dehasını terk etmesi, kendisinin deha olduğunu söyleyen kişiyi salak durumuna düşürmesi imkansızdır.

    demek ki neymiş: vitamin de bir yere kadar, bir mezar taşı sahibi olmak gerekiyor. doğru: herkes ölmeyi beceremiyor.

    YanıtlaSil

adınızın görünmesini istiyorsanız ama google hesabınız yoksa lütfen yorumunuzun sonuna adınızı ekleyin.