3.8.11

kaleme and*

Kalemine ve yazdıklarına and olsun ki, deli değilsin. Göreceksin, sen göremesen de dünya görecek – yazdıkların, en büyük ödülü hak ediyor: okunmak. Kalemine güven – yeteneğin var. Kimin deli olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da. İşin doğrusu, ömrünü yazıya verme yolundan sapanlarla o yoldan gidenler, eninde sonunda ayrışır. Bunu inkar edenler hep olmuştur, olacaktır da; sen onlara aldırma. Onlar, senin kendileriyle uyuşmanı ister; böyle yapsan, senden iyisi olmaz. Diliyle iğneleyen, köşebaşını tutan, iyi yazıyı sürekli engelleyen, saldırgan, zorba, kendini ve takımını kollamaktan başka bir şey düşünmediği halde yeni'ye, gerçek'e açık olduğuna yemin eden, soysuzluğu yazdıklarıyla tescilli tüccar yazara, konumu ve çevresine topladıkları yüzünden aldırış etme. Gerçek yazının ilkeleri ona okunduğu zaman, “Öncekilerin masalları,” diyecektir. Onun burnuna pek yakında damgayı vuracağız. Biz bunları, vaktiyle dergi ve yayınevi sahiplerini denediğimiz gibi denemiş oluruz. Dergi ve yayınevi sahipleri, daha sabah olmadan, başka birşeye ihtimal vermeden, dergiler, kitaplar yayımlayacaklarına yemin etmişlerdi. Ama daha onlar uykudayken toplumun tüm katmanlarını sarsan deprem, yazın dünyasını da allak bullak etmiş, iyi yazının gözden yitmesine yol açmıştı. Bu yayıncılar işin farkında değildi tabii. Sabah olduğunda, “Yapıtlarınızı devşirecekseniz erken çıkın,” diye birbirlerine seslendiler. “Bugün orada, 'Ben yeni bir yazının yazarıyım,' diye ortalara dökülen düşkünlerden hiçbiri yanınıza sokulmasın,” diye gizli gizli konuşarak yürüyorlardı. Genç yazarları destekleyebilecek güçleri varken, böyle konuşarak erkenden gittiler. Masalarına oturup yazın dünyasının halini gördüklerinde, “Herhalde yolumuzu şaşırdık; hayır, bu gerçek olamaz; bizim için yazacak kimse yok mu? Bize kala kala yalnızca şu molozlar mı kaldı?” dediler. Ortancaları, “Ben size iyi yazına sahip çıkmak gerek dememiş miydim?” dedi. Hatalarını kabul etmek yerine, birbirlerini suçlamaya başladılar. İşlerin düzeleceğine dair hala bir umutları vardı, ama bunun için parmaklarını bile kıpırdatmak istemiyorlardı. İşte azap böyle birşeydir; ama ölü bir yazının vereceği azap çok daha büyüktür; keşke bilseler! Kaleme saygılı olanlara kitap dünyasında her zaman yer vardır. Kendini kaleme adamış olanlar, hiç bu suçlularla bir tutulabilir mi? Ne oluyorsunuz? Ne biçim hükmediyorsunuz? Yoksa, doğru dürüst bir kitap okumuşluğunuz bile yoktur ki sizin. Seçimleriniz, hep kulaktan dolma yargı kırıntılarıyladır. Yoksa, sınırsız yeteneği olanlarla kapsamı sınırsız sözleşmeler yaptınız da, onların her yazdığı sizin mi olacak? Sor onlara: “Kim yer ulan bunu?” Yoksa, kendi aralarında şike mi yapıyorlar, danışıklı dövüş müdür oynattıkları? Doğru sözlüyseler, ortaklarıyla birlikte çıksınlar ortaya, iki dakika adam olsunlar. Ama yapamazlar. Gözlerini yere dikerler; yüzlerini alçaklık bürür. Yeni yazının gücünü yalanlayanları bana bırak. Ben onları bilmedikleri yerden öyle bir deşeceğim ki - yavaş yavaş, azap vere vere. Onlara mühlet veriyorum; doğrusu benim tuzağım sağlamdır. Yoksa sen onlardan telif ücretini istiyorsun da, hakkını mı veriyorlar? Yoksa görünmeyenin bilgisi onların yanındadır da, kendileri mi yazıyor? Sen kalemine güven, yaz, yazdığını ortaya bırak, dayan. Balık sahibi Yunus gibi olma. Yaz ve bekle, semeresini elbet görürsün; kimsenin seni kınamaya hakkı yok. Kalemine bağlı kalırsan, seçilmişlerden olursun, ömrün bir işe yarar, şöyle ya da böyle. Bunu inkar edenler, yeni yazının yapıtlarını okuduklarında onun yazarlarını neredeyse gözleriyle, bakışlarıyla gömmeye kalkışmıştı, yine de kalkışacaklardır. “Bunların hepsi deli,” diyorlardı, yine de diyeceklerdir. Oysa yazdıklarımız ve yazacaklarımız, alemlere bir anımsatmadan başka bir şey değildir.

*bkz: Kuran, "Kalem Suresi". İlk yayımlanış tarihi: Ocak 2003. Değişen şey sayısı: 0.

9 comments:

  1. Biz toy okurlar böyle uzaktan uzaktan izliyoruz olup bitenleri izlemesine de, toyluk bu ya, anlayamıyoruz. Orada bir şeyler oluyor besbelli, edebiyat çevrelerinde yolunda gitmeyen bir şeyler var. En azından bu yazınızda bahsettiğiniz meseleyi anlamamız için bakmamızı önerdiğiniz bir yerler var mı?

    Harun Çağan

    ReplyDelete
  2. ister istemez, don kişot dergisini hatırladım.

    harun çağan, yazıya başka bir yerden bakmalısın: 14 asırlık bir dönemin içini dolduran yapma yazarlar ile şairlerin karşısında, seslerini pek çıkarmayan ya da ses çıkardıklarında, gürültüyle sesleri bastırılan esas yazarların/ şairlerin sesi.

    kuran'a bugünden bakıldığında, bugünün edebiyat ortamından bakıldığında yazının ne söylediği biraz daha açıklık kazanacak.

    cem; metnin ilk yazılış, yayımlanış tarihini yazman yerinde olur diye düşündüm. hatta nerede yayımlandığını da yazsan ya.

    öbür cem'i hatırladım şimdi. gideni.

    ReplyDelete
  3. tabii yeri gelmişken eklemeli; cem akaş'ın 19'a uzandığı yeri, sebepleri de açık ediyor, bu yeniden yazım denemesi.

    ReplyDelete
  4. Biraz aydınlandım, teşekkür ederim.

    ReplyDelete
  5. yani şimdi ben de bakara suresinden bir ayeti hatırlatacağım da olmayacak.

    ReplyDelete
  6. hatırlat erhan, en azından bana hatırlat.

    ReplyDelete
  7. sen yazmadın ben yazayım:

    metnin ilk yayımlandığı yere ilişkin bilgi:

    http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=son%20ki%C5%9Fot

    (katlanabilen bir dergi, bir şeylere katlanabilmeyi kolaylaştırıyordu. hatırladığım cem, tıpkı cenk koyuncu gibi zamansız gitmişti. bir otobüs kazasında. "son" kelimesini tıpkı bazı başka kelimeler gibi çıkarmak istedim hayatımdan. cümlelerimden, olmadı ama. neden son kişot olsun ki? yel değirmeni durduğu yerde duruyor. karşımda. savaş da bitmemiş.) bu son olsun denilen tüm olumsuzluklar karşımda işte. hep baştan başlamak istiyorum. hep yeniden başlamak.

    [sahur 'takılması'dır]

    ReplyDelete
  8. Çok teşekkür ederim İsmail Bey, Son Kişot kaç sayı yayımlandı bilmiyorum ama galiba artık yayımlanmıyor.

    ReplyDelete

adınızın görünmesini istiyorsanız ama google hesabınız yoksa lütfen yorumunuzun sonuna adınızı ekleyin.