2.8.11

hepimiz truman'ız

the truman show adlı jim carrey filmini hatırlarsınız. keanu reeves'li the matrix'i de. varoluşumuz, bu ikisinin arasında bir yerde sanırım.

bu duyguyu ilk kez ne zaman yaşadığımı çok iyi hatırlıyorum: ilkokuldaydım, televizyonlar siyah beyazdı ve pazar günleri "pankreas" adı verilen bir tür "spor"dan karşılaşma görüntüleri yayınlanıyordu. bir on dakika kadar izledikten sonraydı sanırım, "bu adamlar numara yapıyor!" diye duyurdum müthiş keşfimi. fakat hakem de, seyirciler de, spiker de bunun farkında değil gibiydi. yıllar sonra ciddi spor kanallarının bu "profesyonel güreş" karşılaşmalarını hala yayınladığını gördüğümde, artık "gösteri toplumu"nun ne demek olduğunu biliyordum.

at yarışlarının düzenli olarak "ayarlandığını" öğrendiğimde ama insanların bu bilgiye rağmen at yarışı oynamaktan çekinmediğini gördüğümde, george orwell'in 1984'ünü de okumuş durumdaydım: orada da devlet, sonuçları ayarlanan piyangolar düzenliyordu, herkes de bunu biliyor ama bilmiyormuş gibi yapıyordu.

son şike skandalı, bize futbolun aslında futbol olmadığını gösterdi, ama süreyyya evren'in de sorduğu gibi, bu bizi futbol izlemekten alıkoyabilir mi?

bununla da bitmiyor şovumuz: son yirmi yılda ulaşılabilir bilgi kaynaklarının çoğunun kirlenmiş, "manipüle edilmiş" olduğunu, gazetelerin, televizyon kanallarının, internet sitelerinin algımızı ve kararlarımızı yönlendirmek için alenen ve kasten yalan söylediğini, en azından gerçeğin söylenmesine izin vermediğini öğreniyoruz her gün. wikileaks bunun global arkaplanı. yakında, bu öğrendiğimizin de -belki kısmen, belki tümüyle- kasıtlı yalan olduğunu öğrenme olasılığımız yüksek. kuyunun dibi yok. devlet kurumlarının, özel kurumların, siyasetçilerin, yasa adamlarının elbirliğiyle yalan söylediği bu toplum da kendi "sivil" varoluş düzeninde, bireysel ve toplu yalanlarla sürdürüyor bu durumu: yaşantılarımız giderek göreceleşiyor, muğlaklaşıyor, sıvışkan hale geliyor. bir de üstüne, dinleniyor ve izleniyoruz; yalnız devlet tarafından ve sözümona güvenlik için değil, ingiltere'de news of the world skandalının da gösterdiği gibi, ticari kuruluşlar tarafından, para için de.

bunlar, tek tek bakıldığında yeni şeyler değil elbette, ama bir arada, üst üste gelince insan bir tuhaf oluyor. komplo teorilerinden hoşlanan biri değilim, ama artık komplo teorisi diye birşey kalmadı - kim gönül rahatlığıyla 11 eylül'ün altında başka şeyler olmadığını söyleyebilir ki? türkiye'nin kısıtlı olanaklarıyla bu kadar iş çevrilebiliyorsa, amerika neler yapmaz?

genç paul simon'dan bir şarkıyla kapayalım programı:

"i remember misinformation follow us like a plague,
nobody knew from time to time if the plans were changed."

1 comment:

  1. özgürlüğün olanaksızlığı nereden bellidir? insan bilmek zorundaysa özgür de olamaz (ne iri laf, denebilir. ama altında ezildiğimiz gerçeğin iriliğini göstermekte yetersiz bile kalıyor)

    yaşamak için ilişki kurmak zorundasın, devletle. nasıl bir ülkede, dünyada yaşadığını öğrenmek zorundasın. inanmasan da medyanın neyi, niye haber verdiğine bakıyorsun. bilgiye mecbur olduğunu biliyorlar. zaten almak istediğimiz bir şey bilgi, böylece kolayca bilgiyle yönlendiriliyoruz. bilgi, tıpkı kurmacanın bir unsuru gibi "ayarlanıyor", "yapılıyor"; hayatımızın içine "yerleştiriliyor" bizim gerçekliğimizi sağlıyor yerine göre.

    sadece çikolota ya da şarapla ilgili bir yıl içinde çıkan haberlerde verilen "bilgilere" bakmak bile gösteriyor: birileri bilgiyi bilgiyle eskitmek için çalışıyor; bu süreçte dayanacak, üzerine düşünce inşa edilecek veri silinip gidiyor. tam güvensizlik. bunu istiyorlar. bilgi vererek bilgiye karşı güvensizleştirildikçe kafalarımız karışıyor. karışık kafaları seviyorlar. kimler? hayatımızı belirleyebileceğini düşünenler, hayatlarımızın kendi kurguları içinde bir ayrıntı olduğuna inananlar.

    ne yapılabilir ki bu durumda? insanın kendi özvarlığına inanmaya mecbur bırakıldığı bir çağda yaşıyoruz. bireyler isteseler de inanamıyorlar; dostluklar bir takım hesaplara göre işliyor, samimiyet, bütünüyle inanılmaz bir dezavantaj: adı önemli değil bir yazar "neden bana mektup yazdığınızı anlamadım. sizi tanıyormuşum gibi samimi bir dille hem de", demişti. ben tanıyordum onu: yazdıklarını okuduğumuz birini tanıdığımızı düşünmemiz çok mu garip?

    yalan olduğunu bile bile izlemek, önemsemek de, kişinin kendi özvarlığına, kendi içinde duyduğu heyecana inanmasıyla ilgili. yani, kişi kendine inanmaya mecbur bırakıldığında, bu onun aleyhine oluyor. (danışacağı dostu olmayan insanlar var ki, yardım almak için kendilerini hiç tanımayan hekimlere, danışmanlara gitme gereği duyuyorlar.)

    hiç, öylesine gevezelik ediyorum ("sen şu anda o yorum penceresinde ne yaptığını sanıyorsun? ne yapıyorsun ha!" diye bana çıkışan içimdeki general kılıklı öğretmene, diyorum bunu)

    ReplyDelete

adınızın görünmesini istiyorsanız ama google hesabınız yoksa lütfen yorumunuzun sonuna adınızı ekleyin.