8.1.11

olmamış meyveler 2: pulp


"Naber lan cadı?"
Şahizar'ı epeydir görmüyordum - istemediğimden.değil; hayatımda iyi kötü sabit tuttuğum üç-dört hatundan biriydi, ama ışlerim sıkışmıştı. "Odasından çıkmadan dünyanın en şik cinayetlerini işleyen adam" olan (kendisinden üçüncü şahısta söz ederken böyle derdi) Halim Selmen, yani patronum, son romanını dört yıllık bir kanamadan sonra nihayet bitirmiş ve bana teslim etmişti. Yazdığı altı yüz sayfalık müsveddeden yaklaşık üç yüz sayfalik bir roman çıkarmam ve bunu da mümkünse üç haftada yapmam gerekiyordu, sonra Halim tatilden dönmüş olacaktı. Günlerden Perşembeydi, Pazartesi günü üçüncü hafta bitiyordu ve toplantımız vardı, bense daha tek satır okumamıştım. Yine de çok iş yapıyormuşum gibi bütün sosyal etkinliklerden el çektirmiştim kendime - eve kapanıp zaman harcıyordum. Halim'in eski kitaplarını okuyordum, çok daraldığımda da bir bara gidip birşeyler içiyor, sonra eve gelip televizyonun karşısında sızıyordum.
Şahizar'ın ses çıkarmadan, ayağa kalkıp beni öpmeden, gülümsemeden, başıyla oturmamı işaret etmesi pek garip sayılmazdı - gene kendisini ve abuk meselelerinden birini aşırı ciddiye alma tribindeydi herhalde. Masal Evi'nde buluşmayı o istemişti - telefondaki sesi de şu anki triple uyumluydu aslında.
"Ne içeceksin?" diye sordu.
"Senin içtiğinden değil."
"Nesi varmış?"
"Ayna vereyim mi?"
"Murat, dakka bir gol bir, gelir gelmez sinirimi oynatma, noolur." Rakısını dipleyip garsondan bir duble daha istedi, ben de bir bira söyledim – kadınların yanında, ciddiyet isteyen şeyler içmemeyi öğreneli çok oluyordu.
Şahizar'ın sinirini oynatmaya gelmezdi - beklenmedik anda parlar, insan neye uğradığını şaşırırdı. Sonra sen daha kendine gelemeden sakinleşirdi. Bunca yıldır hala alışamamıştım buna - her seferinde kızgınlığını ciddiye alırdım, ne de olsa balıktım. Hatuna yakışıyordu da aslında - siyah, kocaman gözleri daha bir koyulaşır ve irileşir, biçimli yüzünün hatları keskinleşir, omuzları bile genişlerdi. Yine de sinirlerinin alınmasını tercih edebilirdim.
"Sana birşey anlatacağım, geyik yaparsan ağzına sıçarım, ona göre," dedi. "Geyik yapamayacaksam hiç değilse içkılerin gelmesini bekleseydik," diyecektim, ama tam zamanında yutkunmayı akıl edebildim. Ayrıca burası Masal Evi'ydi, neyin ne zaman geleceği belli olmazdı.
"Birisini öldürdüm," dedi ve son sözü bu olacakmış gibi kapattı ağzını.
"Nasıl yani?"
"Cenk... Dün gece Hayal'den çıktık, dolmuşa binecektik, biraz yürüyelim dedim, Gümüşsuyu'ndan aşağı vurduk, parkın merdivenlerinin başında sarıldım, boynunu jiletle kestim, sonra onu orada bırakıp Taksim'e çıktım, dolmuşla eve geldim."
Garson çocuk içkileri getirmişti beklenmedik bir şekilde - daha da şaşırtıcı olanı, rakıyı bana çakmaya çalışmamasıydı.
"Peki neden abi?"
Tabii ki dünyanın en aptalca sorusunu sormuştum. Hatta sanırım bir önceki rekor da bana aitti. Eve gidip sevişsek bir işe yarar mıydı acaba?
"Bilmiyorum. Durup dururken. Değıl tabii - jilet taşıyordum yanımda. Ama birkaç gündür taşıyordum. Cenk'e denk geldi."
Kafıye konusunda yorum yapmamaya özen gösterdiğim için kendimi için için kutlayarak teknik bir ayrıntıya işaret ettim. Teknik-ayrıntılar konusunda çok iyiydim ve nitekim Halim Selmen'in asistanıydım.
"Ölmemiştir belki güzelim. Belki şah damarını ıskalamışsındır, belki yeterince derin kesememişsindir, belki herifi hastaneye yetiştirmişlerdir."
"Fışkıran kanı görmedin sen. Gecenin ikisiydi, kimse yoktu etrafta. Kesin öldü."
"E telefon edelim adama, öğreniriz."
Gözlerime baktı - aynı anda ikisine birden. Bunu ben de yapabilmeyi isterdim. Bir eliyle rakısındaki buzları şıngırdatıyordu. Şahizar’la konuşmak beni çok yoruyordu.
"Ben ne yapacağım şimdi?"
Şahizar'a belli etmemeye çalışıyordum, ama bu durumu ciddiye almakta gerçekten zorlanıyordum. Bu hikayeyi ben anlatmış olsam mesleki deformasyon derler, hatta boktan bir hikaye olduğu için de aşağılarlardı. Şahizar kimseyi öldüremezdi. Arkadaşlarımdan hiçbiri öldüremezdi. Daha da ileri gidip, tanıdığım hiç kimsenin, tanıyor olmam hasebiyle, katil olamayacağını rahatlıkla söyleyebilirdim. Bundan hiçbir rahatsızlık duymazdım. Belki Şahizar'ı ve onun sorunlarını ciddiye almıyor olmaktan rahatsız olmalıydım, ama sanırım bütün kadınlara karşı takındığım ve hayata bağlılığımı arttıran bir tutumdu bu ve içinde bulunduğum durumla doğrudan bir ılişkisi yoktu.
"Sakin ol yavrucum, ben şimdi polise telefon ederim, götürürler seni merkeze." Şansımı fazla zorluyordum, ne var ki Şahizar bunu farketmedi çünkü ağlamaya başlamıştı. Ağlayan kadınlara dayanamam, bütün karakter puanlarım sıfırlanır. Sarılmak, saç okşamak, el tutmak, masa altından sevecenlikle bacak sıvazlamak gibi şeyler yapmak isteyen ellerimi durdurmam zorlaşır. Gene öyle oldu - masanın karşısında oturan yavrucuma doğru uzandı avucum.
"Dokunma bana!"
Pıstım ve yerime oturdum.
"Babayı yedim oğlum, herkes gördü bizi Hayal'de, bir-iki güne kalmaz izimi bulurlar, ne diyeceğim ben, ya jileti bulurlarsa?"
"Ne yaptın jileti?"
"Hatırlamıyorum ki. Oraya attım herhalde. Sıçmışım ben abi."
Olaya el koysam iyi olacak diye düşündüm. Vatan benden hizmet bekliyordu. Bekletmek olmazdı.
Kesin olan bir şey varsa o da hatunun kafayı yemiş olduğuydu. Sezgilerim beni asla yanıltmazdı ve bu tür durumlarda böyle cümleler kurabilmenin büyük yararını görürdü insan. Onun bu hali aslında beni itiraf etmek isteyeceğimden fazla üzmüştü - hiç dalga geçiyor/kafaya alıyor gibi değildi, belki o gece fazla içmişti (sanırım buna kesin gözüyle bakılabılirdi), belki asit fılan da atmıştı, sonra da enflasyon oranlı dünyayla ilişkisini kesmişti. İlk aklıma gelen strateji bence hala en iyisiydi - Cenk denen çocuğu bulup Şahizar'ın karşısına dikmek.
...

No comments:

Post a Comment

adınızın görünmesini istiyorsanız ama google hesabınız yoksa lütfen yorumunuzun sonuna adınızı ekleyin.