24.11.10

naipaul, onurlu linççilere karşı

Bilindiği gibi, "İstanbul 2010" kapsamında düzenlenen Avrupa Yazarlar Parlamentosu'nun organizatörleri, V.S. Naipaul'u onur konuğu olarak davet etmişti. Hilmi Yavuz'sa parlamentoya katılacak yazarları, etkinliği boykot etmeğe çağırmıştı; ona göre Naipaul Müslümanlara ve İslam'a hakaret etmişti, sırf Nobel Ödülü almış olduğu için böyle bir etkinliğin onur konuğu yapılmamalı, onunla aynı mekanda bulunulmamalıydı. Bu çağrıya, parlamento katılımcılarından Cihan Aktaş uydu; çeşitli yayın organları da, Naipaul karşıtı bir kampanya başlattı. Söz konusu yayınlar, ajansı aracılığıyla Naipaul'a ulaştırıldı; yaşlı bir adam olan ve sağlık problemleri yaşayan Naipaul da, kendisine verilen bu "onur" için teşekkür ederek Parlamento'nun açılışına katılmayacağını bildirdi.

Hilmi Yavuz, hayatında Naipaul okumamıştı; gazete köşesinde 2001'de yazdığı Naipaul yazısını, Rana Kabbani adlı Suriyeli yazarın Naipaul incelemesine dayanarak kaleme almıştı. Aynı yazıyı 2010'da, aradan geçen zaman içinde Naipaul'u yine okumamış olarak, Yazarlar Parlamentosu vesilesiyle yeniden yayımladı. Cihan Aktaş, Naipaul'u okumadığı gibi, Kabbani'yi de okumamıştı; o da protestosunu, Yavuz'un Kabbani'den cımbızladığı alıntılara dayanarak yaptı. İşin daha da ilginci, bu alıntılanmış cümleler hakaret değil, düpedüz gözlem/eleştiri/kişisel görüş kapsamında saptamalar içeriyordu ve sonuçta bir romandan alınmışlardı.

Parlamento organizatörlerinin ve İstanbul 2010 yöneticilerinin, yaptıkları seçime sahip çıkamamalarını, linç haykırışlarına set çekemeyişlerini, Naipaul'a tam da bu durumda her türlü güvence verip gelmesini sağlamamalarını, tersine yazarın endişesini fırsat bilerek konuyu kapatmaya çalışmalarını kınıyorum. Avrupa Yazarlar Parlamentosu organizasyonun üstüne, onursuz bir gölge düştüğüne inanıyorum.

Naipaul'un "sahibinin sesi"yle, yani Batı'nın sesiyle konuşan "Oryantalist bir sömürge yazarı" olduğunu söyleyenlere de sormak istiyorum: biz kendimize ahmak diyemeyecek miyiz; dediğimizde "sahibimizin sesi"yle mi konuşmuş olacağız; ancak "sahiplerimiz" bize ahmak dediğinde mi ciddiye alacağız bu sözü?

Avrupa Yazarlar Parlamentosu'ndaki Komisyon Moderatörlüğü görevimden, bu ahmakça linç hareketinin parçası olmamak için istifa ediyorum.

5 comments:

  1. bir yazarı protesto etme konusunda gösterilen çabanın son zamanlarda sözgelimi bir yazarı gerçekten anlamak, bir kitabı gerçekten kavramak, hatta bir romandaki bir cümlenin ne demeye geldiğini düşünmek için gösterilip gösterilmediğine bakmak, naipaul’un ne kadar haksız, önyargılı olduğunu gösterecektir. türkiye’deki müslüman entellektüeller, kitaplar üzerine düşünmekten, metinleri anlamaya çalışmaktan, metinleri cümle cümle tartmaktan, metinlerle gerçeklik arasında sağlam bir ilişki kurmak için çalışmaktan bir adamı protesto etmeye vakit bulamayabilir, bulsalar da edebi metnin kendisine anlam verdikleri için bu işi savsaklayabilirdi.

    eleştirel bir gözle bakarak protesto etmeleri gereken yazarın metinleri üzerine çalışırken zamanın nasıl geçtiğini anlamayabilirler, tehlikenin farkına varamayabilirlerdi. şükürler olsun, edebi metinleri kenara bırakmış, bu zor görevi ifa edebilmek için okumaktan vazgeçmiş birinin buna dikkat çekmesi, “tehlikenin farkında mısınız?” demesi, bunu derken de insanları alarm durumuna geçirecek işaret fişeğini ateşlemesi gerekirdi. uzun süredir ateşlenmediği için nerede olduğu unutulan fişeğin bekçiliğini eden irfan sahibi bir yavuz neferin, sadece işaret fişeğini ateşleyip geri çekilmesi, elbette onu tanıyan hiç kimsenin ona yakıştıramayacağı bir iş olurdu.

    o, bu yola baş koyduğu için işini sağlama aldı, önce bekçilik ettiği fişekle ne kadar derin bir ilişki kurduğunu hissettirdi, fişeğin başında bekçilik ederken fişekle varoşsal bir ilişki içine girdiğini anlamamızı sağladı, yazarların yazdıklarının peşine düşüp müslümanlığımızı unutmuştuk. anımsadık. hepimiz adına haykırıyordu, ateşleyeceği fişek göğü iyice aydınlatmadan önce onunla kendisini aydınlatmış olduğunu körler bile görebilirdi. fişeği deneyimlediği her halinden belliydi. kendisini kubbe sanacak kadar ileri gitmesi, gözünün olmadığı yerleriyle görmeyi bilmesinden ileri geliyordu. her aydınlık sevdalısı gibi o da yaktığı kıvılcımdan uzaklaşamadı: fişeğiyle birlikte kubbeye yükseldi. kubbede hoş bir seda olmanın ötesine geçti kubbenin ateşten gülü, kordan topu, külden yağmuru oldu. külyutmaz kimseler bu külden yağmura şemsiye açmak için doğru zamanı beklemeliydi. onun yere inişini. tehlike geçmişti artık, yere inebilirdi kendileri. işte o an şemsiyelerimizi hatırladık.

    bu hüzün yağmurlarında büzülüp kalmaması gereken şemsiyelerimizi.

    ReplyDelete
  2. cem, diyemez buna şaka hilmi/
    evet şemsiyem yavuz bir gökte gizli.

    ReplyDelete
  3. a’yı unutma sonra değmesin hiç kaşağı sevmem/ ağı silince cem olur hilmi’de şemsiyem

    ReplyDelete
  4. yavuz bir şemsiye açtı işte sana cem/
    a! kaş göz ettim sana inan bu en sevdiğim şemsiyem.

    ReplyDelete

adınızın görünmesini istiyorsanız ama google hesabınız yoksa lütfen yorumunuzun sonuna adınızı ekleyin.