28.12.10

nemesis

zincirlikuyu mezarlığı, giriş kapısı.

her önünden geçişimde, bende "matrix"e düşmüşüm hissi yaratan, ürpertici sözü siz de biliyorsunuzdur: "her canlı ölümü tadacaktır."

ya bu sözü, türkiye cumhuriyeti'nin en büyük resmi "nemesis"lerinden biri söylemiş olsa ve istanbul'un orta yerindeki bu koca mezarlığın girişinde onun sözü, bu sözü yer alıyor olsaydı? bu nasıl bir "matrix" olurdu acaba?

("söze değil, söyleyene bak" demişti norman mailer vaktiyle; haklı mıymış?)

("söz sanatları" başlıklı, sözle sanatı birleştiren, yeni bir "çağdaş sanat" dizisine başlasam, portfolio yapsam, bienale katılsam...)

27.12.10

şeytan bunun neresinde?

salman rushdie'den hoşlandığımı söyleyemem - insan olarak da, yazar olarak da. midnight's children'dan 30-40 sayfa okumuşluğum vardı üniversite yıllarında, satanic verses o kadar bile gitmedi. sonra bir gün brooklyn'de bir imza gününde paul auster'ın sevimli ve mütevazı duruşundan sonra karşıma çıktı rushdie'nin kasıntı ve şişkin halleri, çekemem dedim.

bunu söyledikte, türkiye'de şeytan ayetleri'nin hala yayımlanamamış olması,  zaman zaman hatırladığım verilerden biri olagelmiştir. naipaul gümbürtüsü patlak verdiğinde mesela, yeniden hatırlamış ve şeytan ayetleri'ni çevirmeye, yayımlamaya, hatta elinde basılı nüshasını taşımaya yeltenebileceklerin haliyle pek az olacağını bir kez daha idrak etmiştim. anlaşıldığı kadarıyla böyle deliler yok değilmiş - "kara güneş basım" adında, kim olduklarını bilemediğim birileri, kitabı 28 ocak'ta piyasaya sürmeye hazırlanıyormuş. yayınevinin sayfasını şurada görmek mümkün:

http://karagunesbasim.blogspot.com/

konuyla ilgili daha fazla bilgisi olan varsa dinlemeye hazırım.

20.12.10

individual futures markets

google, "10 üzeri 100" başlıklı bir yarışma açmıştı geçen yıl, dünyayı değiştirecek 100 proje için kaynak sağlayacaktı. "neler çıkacak acaba?" diye düşünürken, kişilerin borsada kote olabileceği bir sistem üzerinde dönmeye başladım, bir yandan korkutucu geldi, ama yazıp göndermeden de edemedim:

"A stock exchange system where people can invest directly into individuals and their futures.

Under the 'individual futures' stock exchange system, real persons are able to go 'incorporated' and sell stocks in themselves. A central agency -or a number of coordinated central agencies- decide on who is qualified to be on the exchange, and make all relevant information on these individuals publicly available. It is important that this exchange be international and function online.

This system takes 'microcredit' and 'entrepreneurship' to a new and much more evolved level.

Individuals with ideas whose time has come. Individuals with promising futures. Artists. Sports people. Budding politicians. People who know which people to believe in.

In the best-case scenario we would see a huge amount of highly dispersed individual potential turn into reality, in all walks of life."

bugün aldığım bir habere göre, cathal morrow adlı yazar, tam da bunu yapmaya soyunmuş (bazı yasal engellerin etrafından dolanmaya çalışarak):

9.12.10

olmamış meyveler 1: minos - yarım kalmış bir oyun

(Işık yanmadan önce mrtyr’in tıkırtısını duyuyoruz. Işık yandığındaysa nereye düştüğünü anlayamamanın şaşkınlığına benzer bir şaşkınlıkla etrafına bakındığını, labirenti kurcaladığını, biraz ilerleyip geri döndüğünü, arkasına baktığını, hafif bir sesle anlaşılmaz birşeyler homurdandığını görüyoruz. dynn ise bütün bu ajitasyonun tersi bir dinginlik içinde yerde oturuyor ve kendisiyle ilgileniyor – yani tırnak kesmek düzeyinde birşey değilse de, bir şekilde kendiyle meşgul, mrtyr’in endişesine, telaşına hiç prim vermediğini, umursamadığını anlıyoruz. Ancak bir süre sonra mrtyr dönüp dynn’e bakıyor, aklından birşeyler geçiyor belli ki, ona doğru yönelmekle yönelmemek arası bir kararsızlık geçiriyor, ama sonunda gidiyor. Aralarında onları ayıran bir set var ve bu set labirent boyunca devam ediyor. Üzerinden atlanamayacak kadar yüksek değil, ama oyunun en sonuna kadar böyle birşey yapmaya kalkışmayacak ikisi de.)

mrtyr
ne?

dynn
(Başını zar zor kaldırıp mrtyr’e bakıyor dynn. Gördüklerinden etkilenmişe benzemiyor.) ne?

mrtyr
(Seti gösteriyor) bu.

dynn
(mrtyr’e bakmadan, yaptığı şey her ne idiyse ona dönerek konuşuyor) bilmem.

mrtyr
(Garipseyerek) neden?

dynn
(Başta yanıt bile vermiyor dynn, şöyle bir omuz silkmekle yetiniyor, sonra mrtyr’in bakışlarını üstünde hissetmiş gibi başını kaldırıp ona bakıyor, öff’lercesine) bilmiyorum.

mrtyr
(Çileden çıkmamaya çalışıyor mrtyr, ama çok önemli bir saptama yapmış olmasına karşın gereken ilgiyi görmemenin hayal kırıklığı ve ikna etme telaşı okunuyor hareketlerinde. Sete bakıyor, elliyor, sonra ileriye dönüyor bakışları, elini setin üstüne koyup bir-iki adım yürüyor, ama hemen geri geliyor) set.

dynn
efendim?

mrtyr
set!

dynn
(Malumu ilam bu) evet.

mrtyr
bitmiyor.

dynn
öyle.

mrtyr
(Bu kadarı da fazla ama) gitmeliyiz.

dynn
(Görmezden gelerek mrtyr’i başından atamayacağını anlamış gibi, sonunda yaptığı işi bırakıyor, ayağa kalkıyor ve setin yanına geliyor. mrtyr’i baştan aşağı süzüyor, eliyle çay kaşığı işareti yapıp kendi etrafında dönmesini istiyor. Gülümsüyor) biz?

mrtyr
(Bir gocunmuşluk yok sesinde) kalamayız.

dynn
(mrtyr’i taklit ediyor) neden?

mrtyr
(Bundan da gocunmuyor mrtyr) ölürüz.

dynn
(Belki sevimli, ama kesinlikle saf buluyor mrtyr’i) ölelim.

mrtyr
(Bu kez mrtyr acır gözlerle bakıyor dynn’e) yürüyün.

dynn
meşgulüm.

mrtyr
(Sahne dışına bakıyor, sonra dynn’e dönüyor) neyle?

dynn
(Elleriyle belirsiz bir işaret yapıyor dynn) herşeyle.

mrtyr
saçma.

dynn
(Omuzlarını kaldırıyor) hayat.

mrtyr
değil.

dynn
ne?

mrtyr
bu.

dynn
ayrıntılar...

mrtyr
delirmişsiniz.

dynn
(Çapkınlık numarası yapıyor, ama eğleniyor kendi haliyle) tatlısın.

mrtyr
(Sabrı taşıyor) gidiyorum.

dynn
(Gülümsüyor, az önce oturduğu yere dönüp oturuyor, el sallıyor mrtyr’e) esenlikle.

mrtyr
(Gerçekten gitmeye başlıyor mrtyr, gayet kararlı, en azından ilk birkaç adımda; sonra duruyor, öylece duruyor bir süre, sonra hışımla dönüyor dynn’in yanına) afedersiniz!

dynn
(geldiğini duyduğunda hafifçe gülümsüyor dynn, ama başını kaldırmıyor) kalamayız.

mrtyr
kalamayız.

dynn
gitmeliyiz.

mrtyr
kesinlikle.

dynn
(Şimdi mrtyr’in gözlerine bakıyor dynn) nereye?

mrtyr
(Bir an şaşırıyor mrtyr, çevrelerine bakıyor, gidebilecekleri tek bir yön var - labirentin içi) ileriye.

dynn
(Kahkahalara boğuluyor) ileriye! (yeniden katılıyor)

mrtyr
(Açıkça bozuluyor, başını aşağı yukarı sallıyor) komik.

dynn
(Yavaş yavaş, iç çeke çeke sakinleşiyor, gözlerinin yaşını siliyor) tutmayayım.

mrtyr
(Yere oturuyor o da – kendini yere bırakıyor demek daha doğru belki, az önceki kararlılığından eser yok şimdi, hatta düpedüz umutsuzluk akıyor üstünden) iyi.

dynn
(Şaşırıyor dynn) hayrola?

mrtyr
(Başı önde) iyi.

dynn
gitsene.

mrtyr
gidemem.

dynn
(Endişeleniyor ama belli etmemeye çalışıyor) n’oldu?

mrtyr
(Zor duyulur bir sesle) karanlık.

dynn
efendim?

mrtyr
(Sesini yükseltiyor bu sefer, kızgınlıkla) karanlık!

dynn
(Setin yanına çekiyor kendini, yerden kalkmadan; başını hafif yana eğip mrtyr’e bakıyor) korkma.

mrtyr
(Birden bir bıçak çıkarıyor mrtyr, dynn’e doğru sallıyor) korkmuyorum!

dynn
(İrkiliyor, geri çekiyor kendini, öfkeli) şşt!

mrtyr
(Bıçağını göstermiş olmaktan utanmış gibi) korkmuyorum.

dynn
(Bir süre konuşmadan mrtyr’e bakıyor oturduğu yerden, başını iki yana sallıyor, off’luyor ve yerinden kalkıyor sonunda) yürü.

mrtyr
(Yan gözle bakıyor) nereye?

dynn
(Nereye olacak) ileriye.

 (mrtyr kalkıyor yerden, birlikte, setin iki yanından biraz yürüyorlar.)

8.12.10

felsefeciler durmayı bilseydi

bachelard başlamaz dururlardı.

felsefeciler işadamı olsaydı - 6: weber

max weber, facebook'a ya da internet explorer'a rakip olabilirdi (webber).

felsefeciler işadamı olsaydı - 5: smith ve locke

bir ortaklık: john locke ve adam smith, tabii ki kale kilit'in tahtına göz dikecekti (locke-smith).

felsefeciler işadamı olsaydı - 4: schopenhauer

arthur schopenhauer, 24 saat açık alışveriş merkezi konseptiyle dünyayı sarsabilirdi (shop-any-hour).

felsefeciler işadamı olsaydı - 3: foucault

michel foucault, efsaneleşmiş bir türk gazozunu yeniden canlandırmak isteyebilirdi (froucault).

felsefeciler işadamı olsaydı - 2: adorno

theodor w. adorno, elbette deodoranta el atardı (odorno).

felsefeciler işadamı olsaydı -1: lyotard

jean-françois lyotard şanslı olurdu - hem trikoya girebilirdi (bizde "badi" olarak bilinen leotard üretiminde dünya devi bir marka olabilirdi), hem de türkiye'de biyolojik tarım ilaçları üreticisi olabilirdi (biyotar).

5.12.10

hav mevsimi

(av mevsimi'ndeki sönük sürprizleri öğrenmemeyi yeğliyorsanız yazıyı okumamanız önerilir.)

televizyon kanalları vasat üstü yabancı polisiyelerle dolu artık; polisiye film yapmaya soyunanların bunu yok sayması mümkün değil. ama yavuz turgul, av mevsimi'nde tam da bunu yapmış - herkes ilk polisiyesini bu filmle seyredecek gibi davranmış. filmin kendini inanılmaz çabuk ele veren sürprizsiz sonundan, emniyet müdürlüğü çekimlerindeki acemiliklerden, inişli çıkışlı oyunculuk grafiğinden söz etmeyeceğim; senaryoyla ilgili sorunlar benim daha çok ilgimi çekiyor bu filmde.

en temel sorun, aslında bu hikayenin hiç olamayacak olması tabii. hikaye, dirsekten kesilmiş bir kolun, dağda bayırda bir nehrin kıyısında bulunmasına dayanıyor. filmin sonunda öğreniyoruz ki, böbreği alınan bir kız (pamuk), sonra öldürülüyor ve nedense parça parça ediliyor, yine nedense gömülmek için olabilecek en kötü yer seçiliyor, yine nedense doğru dürüst gömülemiyor ve hiç anlaşılmaz bir biçimde, suya karışan parçası o kol ve el oluyor. bu temel çıkış noktasının inandırıcılığı ya da mantığı o kadar yok ki, insan şaşakalıyor. ek bir komiklik de, kolun bulunduğu yerin, (filmin en sonunda öğrendiğimize göre) katilin av evinin hemen dibinde olması - oysa polis, daha ilk başta gelmesi gereken bu mekana film boyunca hiç gelmiyor; ferman buraya ancak olayı çözdükten sonra, battal'a bildirimde bulunmak için geliyor. yani hikayenin hiç olamamasını geçersek, filmin ilk yarısı da (diğer şüphelilerin peşinden gidildiği bölüm) olamıyor aslında.

napolyon, yenilgiden sonra komutanına sormuş ne oldu diye, komutan da "top mermimiz bitti" diyince, "yeter, gerisini sayma," diyerek onu susturmuş ya, ben de lafı fazla uzatmayayım. gizemin çözülme sürecinin basitliği ve barizliği, işaret edilmesi gereken ikinci nokta. zorla geciktirilmiş çözülme noktası filmin hem temposunu düşürüyor, hem de beklentiyi artırdığı için sondaki hayal kırıklığını da büyütüyor. çömezin antropoloji öğrencisi olması ve yazdığı tez, patlamayan bir tabanca olarak filmi süslüyor. idris'le eski karısının bir geceliğine yeniden birlikte olmaları, çok sırıtıyor. ferman'ın karısının da böbrek yetmezliği çekmesi ama battal'dan çok farklı, çok daha insani bir yolu seçmiş olması, yersiz bir ahlak dersinden öteye gitmiyor. filmin tek akılda kalacak sahnesi, cem yılmaz'ın bir emeklilik kutlamasındaki cümbüşlü şarkısı herhalde.

av mevsimi, "havlayan köpek ısırmaz" sözünü doğruluyor - bunca ses ve öfke, hiçbir anlama gelmiyor.

28.11.10

iktibas - 2

bunları da okumadan geçmeyin:


NAIPAULLAŞTIRAMADIKLARIMIZDAN MISINIZ?
Süreyyya Evren
Herhalde bu Naipaul tartışmasının en komik anı, bir televizyon programında, Hilmi Yavuz’un, “böyle söylediğim için çok çok özür dilerim ama” diyerek, Nedim Gürsel’e, “Nedim sen galiba biraz Naipaullaşmışsın” dediği andı!
Yoksa, İsmet Özel’e “Naipaul’un gelmemesi hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye soruldugunda, “Neyin gelmemesi?” diye cevaplaması mı daha komikti? Soruya soruyla cevap diye işte buna derim! 

devamı için...


büzüşmüş şemsiyeler zamanı

ismail pelit

bir yazarı protesto etme konusunda gösterilen çabanın son zamanlarda sözgelimi bir yazarı gerçekten anlamak, bir kitabı gerçekten kavramak, hatta bir romandaki bir cümlenin ne demeye geldiğini düşünmek için gösterilip gösterilmediğine bakmak, naipaul’un ne kadar haksız, önyargılı olduğunu gösterecektir. türkiye’deki müslüman entellektüeller, kitaplar üzerine düşünmekten, metinleri anlamaya çalışmaktan, metinleri cümle cümle tartmaktan, metinlerle gerçeklik arasında sağlam bir ilişki kurmak için çalışmaktan bir adamı protesto etmeye vakit bulamayabilir, bulsalar da edebi metnin kendisine anlam verdikleri için bu işi savsaklayabilirdi.

eleştirel bir gözle bakarak protesto etmeleri gereken yazarın metinleri üzerine çalışırken zamanın nasıl geçtiğini anlamayabilirler, tehlikenin farkına varamayabilirlerdi. şükürler olsun, edebi metinleri kenara bırakmış, bu zor görevi ifa edebilmek için okumaktan vazgeçmiş birinin buna dikkat çekmesi, “tehlikenin farkında mısınız?” demesi, bunu derken de insanları alarm durumuna geçirecek işaret fişeğini ateşlemesi gerekirdi. uzun süredir ateşlenmediği için nerede olduğu unutulan fişeğin bekçiliğini eden irfan sahibi bir yavuz neferin, sadece işaret fişeğini ateşleyip geri çekilmesi, elbette onu tanıyan hiç kimsenin ona yakıştıramayacağı bir iş olurdu.  

26.11.10

iktibas

"Naipaul’a veryansın edenler, Müslümanları çok mu seviyor? Birbirlerinden hazzediyor mu? Naipaul’un bulunduğu mekana girmek, onun görüşlerini külliyen kabul etmek demek midir? Türk entelektüeli diye bir şey gerçekten yok mu? Naipaul’a “Faşist” diyenlerin, bir sonraki cümlede faşizan bir yargı ortaya koyması normal midir? Aramızda “Gizli Naupaul’lar” mı dolaşıyor? Yazarın işi, bir başka yazarın metinlerini protesto etmek mi, yoksa ona yazıyla, sözle esaslı bir karşılık vermek midir?.."

avrupa yazarlar parlamentosu'nun bir diğer müstefi üyesi murat menteş'in, konuyla ilgili yazısı burada.

25.11.10

birbirine tahammül edemeyenler topluluğu

banu'ya şunu dedim: naipaul meselesi bugün var yarın yok - bizim toplumsal tahammülsüzlüğümüz baki. birbirimize tahammül edemiyoruz, hiçbir düzeyde edemiyoruz, kimse kendine laf söyletmiyor ama bu, altı yaşındaki mahalle piçlerinin "anama küfretti" diye toz toprak içinde yuvarlanarak kavga etmesinden bir gıdım farklı değil. televizyonda dizi oynar, taksiciler ayaklanır, biz uzun yoldan götürmeyiz diye, hemşireler ayaklanır, biz seksi değiliz diye. müslüman-laik meselesi, kürt-türk meselesi, çoğunluk-azınlıklar meselesi, vatandaş türkçe konuşa kadar gidiyor. birlikte yaşamak istemeyen insanlardan oluşan bir toplum - böyle toplum tanımı olur mu allahaşkına?

24.11.10

naipaul, onurlu linççilere karşı

Bilindiği gibi, "İstanbul 2010" kapsamında düzenlenen Avrupa Yazarlar Parlamentosu'nun organizatörleri, V.S. Naipaul'u onur konuğu olarak davet etmişti. Hilmi Yavuz'sa parlamentoya katılacak yazarları, etkinliği boykot etmeğe çağırmıştı; ona göre Naipaul Müslümanlara ve İslam'a hakaret etmişti, sırf Nobel Ödülü almış olduğu için böyle bir etkinliğin onur konuğu yapılmamalı, onunla aynı mekanda bulunulmamalıydı. Bu çağrıya, parlamento katılımcılarından Cihan Aktaş uydu; çeşitli yayın organları da, Naipaul karşıtı bir kampanya başlattı. Söz konusu yayınlar, ajansı aracılığıyla Naipaul'a ulaştırıldı; yaşlı bir adam olan ve sağlık problemleri yaşayan Naipaul da, kendisine verilen bu "onur" için teşekkür ederek Parlamento'nun açılışına katılmayacağını bildirdi.

Hilmi Yavuz, hayatında Naipaul okumamıştı; gazete köşesinde 2001'de yazdığı Naipaul yazısını, Rana Kabbani adlı Suriyeli yazarın Naipaul incelemesine dayanarak kaleme almıştı. Aynı yazıyı 2010'da, aradan geçen zaman içinde Naipaul'u yine okumamış olarak, Yazarlar Parlamentosu vesilesiyle yeniden yayımladı. Cihan Aktaş, Naipaul'u okumadığı gibi, Kabbani'yi de okumamıştı; o da protestosunu, Yavuz'un Kabbani'den cımbızladığı alıntılara dayanarak yaptı. İşin daha da ilginci, bu alıntılanmış cümleler hakaret değil, düpedüz gözlem/eleştiri/kişisel görüş kapsamında saptamalar içeriyordu ve sonuçta bir romandan alınmışlardı.

Parlamento organizatörlerinin ve İstanbul 2010 yöneticilerinin, yaptıkları seçime sahip çıkamamalarını, linç haykırışlarına set çekemeyişlerini, Naipaul'a tam da bu durumda her türlü güvence verip gelmesini sağlamamalarını, tersine yazarın endişesini fırsat bilerek konuyu kapatmaya çalışmalarını kınıyorum. Avrupa Yazarlar Parlamentosu organizasyonun üstüne, onursuz bir gölge düştüğüne inanıyorum.

Naipaul'un "sahibinin sesi"yle, yani Batı'nın sesiyle konuşan "Oryantalist bir sömürge yazarı" olduğunu söyleyenlere de sormak istiyorum: biz kendimize ahmak diyemeyecek miyiz; dediğimizde "sahibimizin sesi"yle mi konuşmuş olacağız; ancak "sahiplerimiz" bize ahmak dediğinde mi ciddiye alacağız bu sözü?

Avrupa Yazarlar Parlamentosu'ndaki Komisyon Moderatörlüğü görevimden, bu ahmakça linç hareketinin parçası olmamak için istifa ediyorum.

20.11.10

"rana kabbani'nin bildirdiğine göre"

hilmi yavuz, avrupa yazarlar parlamentosu onur konuğu olarak davet edilen v.s. naipaul için, "tipik bir sömürge aydını" demiş; müslümanlar hakkında olumsuz şeyler söylediği için de parlamentoya katılan müslüman yazarları, etkinliği boykot etmeye çağırmış. bu hafta medyada bu konuyu bol bol okuyacağımız anlaşılıyor.

"sömürge aydını"ndan iyi romancı olmaz mı, herkes bütün müslümanları sevmek zorunda mıdır, kabbani'nin yorumları gerçekten hakaretamiz bir içeriğe mi işaret ediyor gibi temel sorular, tabii ki hilmi yavuz kalibresinde bir "osmanlı mütefekkiki"ne (tashih yok!) yöneltilemeyecek sorular, onları geçelim. fakat bu uyuşukluk ve tembellik hakkı, nasıl bir haktır, hiç değilse onu sormak mümkün olabilir mi acaba: hilmi yavuz, hayatında naipaul okumamış, bu bir. içinde naipaul'dan söz edilen bir kitap okumuş (suriyeli yazar rana kabbani'nin europe's myths of the orient, 1986; türkçeye de çevrildi ve bağlam'dan avrupa'nın doğu söylenceleri adıyla yayımlandı), 2001'de naipaul nobel alınca bu kitaptan alıntılarla bir yazı yazmış, "naipaul'u tanıyalım" diye; şimdi aynı yazıyı 2010'da yeniden ısıtıp sunuyor, bu da iki.

insaf, demezler mi: hadi tanıyalım şu naipaul'u, 2001'de tanımıyorduk ama sıcağı sıcağına yazmak gerekti diyelim - aradan on yıl geçmiş, artık okumuşuzdur herhalde, türkçeye de çevrildi. diyelim ki okumadık ama yeni bir yazı yazmak gerekiyor, o zaman entelektüel ahlak adına zahmet edip hiç değilse şimdi bir kitabını okuyalım, milleti ondan sonra galeyana davet edelim, belki iki satır kendimiz bir fikir geliştiririz, rana kabbani'nin yorumuna, bizim gidemeyeceğimiz bir gezegenden bildirilmiş haberler gibi muhtaç olmayız.

pardon: "hilmi yavuz" ve "okumak" aynı cümlede kullanılabilir mi? (enis batur "hilmi yavuz'u tanıyalım" yazısı yazsa da okusak...)

25.10.10

yeni: geriatri servisi

bir hastalık: yakalanma oranı yüzde yüz, ölüm oranı yüzde yüz. beynin esnekliğini sağlayan kasların önce sertleşmesi, ardından kilitlenmesiyle başlıyor. gözler görme yetisini büyük oranda kaybediyor - çeperden başlıyor bulutlanma, ortada, iğne deliği kadar bir boşluk kalıyor en sonunda, bazen o bile kalmıyor. yutkunma güçlüğü çekiliyor önce, ardından hiçbir şey geçmez oluyor, beslenemeyen sindirim sistemi sonunda akışı ters yüz ediyor: kıçtan besleniyor hasta, ağzından sıçıyor - yeter ki organizma biraz daha tutunsun dünyaya. belki bu yüzden, tırnaklar inanılmaz bir hızla uzuyor, dökülüyor, yeniden çıkıyor. yaralar kapanmak bilmiyor, kan bir kez akmaya başladı mı durmuyor. anlaşılır nedenlerden ötürü, bir aşamadan sonra yalnızca birbirleriyle görüşüyor bu hastalığa yakalananlar, bir de onlara hiçbir şeyleri yokmuş gibi davranan hastabakıcılarla - doktorlar servise neredeyse hiç uğramıyor, umut yok çünkü hiçbiri için. nihayet öldüklerinde dayanması imkansız bir koku salıyorlar - hastalığın başından beri içlerinde biriken çürümenin patlaması bu.

13.10.10

tarihteki en berbat sınav kağıtları - 2

tarih haziran 1990, yer boğaziçi, ders htr 402, hoca rıdvan akın.
soru: 
Türkiye Cumhuriyeti Devleti / Türkiye Toplumsal Formasyonu’nun yakın tarihi, bugünü ve yakın geleceği konusunda bir deneme yazınız. Yazınıza bir başlık koyunuz. Sınav süresi 60 dakikadır. Her türlü kaynak kullanımı serbesttir.
cevap:
Her Türlü Kaynağın Serbest Kullanımı Bağlamında Çemişkezek Anıtsal Çöplüğü İçin Sonuçlandırıcı Bir Taslak

bilindiği ve fakat sık sık göz ardı edildiği gibi duvarlara karşı takınılan tutum toplumsal ölçekte ve geniş zaman dilimlerini kapsayacak biçimde bir ayna oluşturur önemli olan aynaya neresinden baktığınızdır çünkü ayna hiçbir zaman aynı şeyi göstermez ve zaten arkasından bakmak da bir tutumdur görülen şey sırdır ve bir sır olarak kalması istenmiyorsa açı değiştirilmesi önemle rica olunur türk toplumunu da işte bu ayna yani duvarlar aracılığıyla ve farklı bir açıdan incelemeye koyulursak ne görürüz pek çok şeyi ama öncelikle şunu
bin dokuz yüz yetmiş üç yılının ekim günlerinden yağışlı ve tek rakamlı olan birinde istanbul edirnekapı dolaylarında yapılan hayvan kırımı özel boyutlara ulaşmıştı surlar yeniden kana bulanıyordu hatırlayacaksınız bizanslılar osmanlılar istanbul’u surlarla donatarak kilit altında tutabileceklerini mutlu mutlu hayal ediyor istanbul ruhunun bu surlara çarpacağını yapışacağını ama asla sınırlarını aşmayacağını düşünüyorlardı ve bunu kanıtlamak için çok hemoglobin harcanmıştı oysa geçen zaman bunun tam tersini kanıtladı bizlere akıtılan kansa kandı yine ancak bu sefer kesilen atlardan alınan kemikler yine yapıştırıcı yapımında kullanılıyorduysa da bu yalnızca bürokratik türkiye’nin modern ve kalitesiz ıvır-zıvır yapıştırımına yönelik talebi karşılayabilmek içindi ancak dikkate asıl değer olan nokta duvarlar ve kandökümü ve uhu yapımı değildi elbette farketmemiz gereken şey içeride tutmak kavramının duvarlarla nasıl işlevselleştirilmeye çalışıldığı ve artık bin dokuz yüz yetmişlere gelindiğinde bazı şeylerin içeride saklı tutulmasının mümkün olmadığının görülmesi nitekim bu dönemin hükümetleri tarihsel bir duvar çelişkisiyle türkiye’yi olabildiğince soyutlayıp kendi yağıyla kavrulma saplantısına düşmüşlerdi hatalarını anladıklarındaysa çok geç olacaktı biraz geriye terakki edelim
cumhuriyetin ilk yıllarında hummalı bir şekilde yaşanan duvar örmece pek çok ustanın türemesine ve açık bir ifade kullanmak gerekirse köşe olmasına yol açmıştı millet meclisinin duvarlı bir yapı olmasının gerektiği düşüncesinin hiç tepki ve muhalefetle karşılaşmamış olması düşündürücüdür daha da hindiselleştirici olanı bu tepkinin cumhuriyetin bugüne kadarki kısmında da dile getirilmemiş olmasıdır yine de aynı yıllarda ankara’nın çılgın diplomat partilerinin yine yüksek duvarlar ardında verildiği ve çöpçülerin grev yapmaları hayal sınırlarına bile giremediği için olacak bu duvarların öbür yani sokağa bakan yanında çöplerin asla birikmediği ve dolayısıyla çirkin bir görüntü oluşturmadığı saptanmıştır oysa toplum bu sırada elbette çöp üretiyordu
halka açık tuvaletlerin duvarlarına yazı yazma sendromu (HATDYYS) olarak adlandırdığımız olgu ancak çok partili dönemde on on beş yıl yaşadıktan sonra toplum gündemindeki sırıtkan yerini almıştır gözlemcilerin gözlediklerine göre bu duvarlara yazılan yazıların içerikleri ile toplumun hangi konulara koşullandırıldığı arasında doğrudan bir orantı vardır ve orantı sabiti 1.78 olarak saptanmıştır örneğin dogmatik ve drajesel politikleşmenin yaygın olduğu ve futbol takımı tutar gibi marksist veya ülkücü olunduğu dönemlerde tuvalet duvarları hangi siyasal görüş yandaşlarının kahrolması gerektiğini belirten sözlerle doluyken seksen sonrası apolitikleşmenin etkisiyle bu konu direkt olarak tenasül organlarının atış poligonu olarak kimlerin hangi pozisyonda ve nasıl sesler çıkartacağını da içerecek anlatımlara dönüşmüştür
türk toplumunun çözümlenmemiş ikilemi ve çelişkisi olan din konusu da duvarlardan nasibini almıştır bastırılmış bir dinselliğin yaşandığı dönemlerde minareler kısa tutulurken çarşafın özgürleştiği zamanlarda mevcut camilere ek minareler yapılması yoluna gidilmiştir bilindiği gibi minare freud psikanaliz terminolojisinde fallik semboldür ve erkek saldırganlığını belirtir ayrıca camiye saygılı olunması duvarlara asılan tabelalarla emredilir bu saygı cami duvarına sırtını ve tek tabanını yaslayıp “düriyemin güğümleri kalaylı” adlı türküyü söylememeyi de kapsar
demokratikleşme süreci içinde türkiye’de karşılaşılan bir başka garip olgu apartman ve evlerin ne kadar küçük bir bahçeye sahip olurlarsa olsunlar hemen ve hatta daha apartman yapımı tamamlanmadan bir bahçe duvarıyla çevrelenmesidir bu duvar genellikle alçak çoğu zaman çirkin ve kimileyin gösterişlidir bu daha çok özgürlüğü hazmedememiş toplumlarda görülür ve bu toplumlarda maden suyu tüketimi çok yüksektir
türk devletinin temel ilkelerinden biri (daha önceki sınavda da belirtmiş olduğum gibi) duvarlara işenmemesidir türk folklorunda böylesi bir eylemi gerçekleştiren insanların taşıma hayvanlarıyla ve özellikle eşekle özdeşleştirildiği fark edilir bilindiği gibi  eşeklerin kemiğinden de uhu yapılmaktadır bu folklorik öğenin kral midas söylencesiyle bir ilişkisi olup olmadığı halen bir araştırma konusudur türk devleti için duvarlara işenmesinin engellenmesi her zaman çok önemli olmuştur bunun çeşitli nedenleri vardır bir kurşuna dizilecek insanlar duvara dizilirler bu duvara daha önce işenmiş olduğunda bu insanların ayakları hem ıslanır hem de kirlenir oysa temizlik imandan gelir ve türk devletinin gayrıresmi dini islamdır ve kurşuna dizme çok zevklidir iki duvarlara işendiğinde ortaya kötü bir koku yayılmakta ve insanlara bu düzende birşeylerin kokuşmuş olduğunu anımsatmaktadır tıpkı hamlet’te olduğu gibi “something is rotten in the state of denmark” üç aslında devlet de duvarlara işemenin çok zevkli  olduğunun farkındadır ama halka bu özgürlüğü verdiğinde astarın çok pahalıya çıkacağını hesapladığından gece geç saatlerde gizlice kendisi işer (nitekim komünizm lazımsa onu da devlet yapar - icabında yani) dört sonuçta duvar türk devletinin bir simgesidir ve her türkün asli  görevi “another brick in the wall” olmaktır ve fakat açılan gediklerin kapatılması eskisi kadar kolay olmuyor ve içeriye gittikçe daha çok şey giriyor dışarı çıkıyor ve işeme eylemi sırasında devletin kazara ıslanma olasılığı (bu gedikler nedeniyle) çok onur kırıcı bulunuyor oysa bugün bilimin ve felsefenin ulaştığı nokta şudur ıslak olmayan bir varoluş düşünülemez

(alınan not: pekiyi)

11.10.10

seçilmiş anlar

şakir eczacıbaşı'yla ancak ömrünün son yılında tanışabildim, bülent erkmen sayesinde. yarım yüzyıllık bir fotoğrafçıydı şakir bey, bu süre boyunca estetik anlayışını geliştirmiş, tanımlamış, "şakir eczacıbaşı fotoğrafı" denebilecek bir kıvamı yakalamıştı; yayımladığı yıllık fotoğraf seçkileri de bu estetiğin payandalarından biriydi bence. beğenmeyenleri vardı, hiç değilse bir fotoğrafını çok beğenenler çoğunluktaydı. şakir bey, fotoğrafçılığını özetleyecek, en iyi yapıtlarını bir araya getirecek, "geriye bunu bırakıyorum" diyebileceği bir kitap istiyordu. tasarımını bülent erkmen üstlenecekti; kitaba bir de editör lazımdı, yalnızca binlerce fotoğraf arasından, elbette öznel, ama temsil edici bir seçme yapmanın ötesinde, kitabın konseptini yaratmasını da bekliyordu editörden. başka fotoğrafçıların, fotoğrafla ilişkisi bilinen yazarların adı geçmişti, ama şakir bey, kuşkusuz bülent erkmen'in tavsiyesiyle, bu zorlu görevi bana verdi.

görevin zorluğu çeşitli nedenlerden kaynaklanıyordu. bir kere ciddi ölçüde ilerlemişti şakir bey'in hastalığı; hiç konuşulmasa bile, o da, biz de biliyorduk zaman yitirmemek gerektiğini. yapılmayı bekleyen iş az buz değildi sonra; bir sanatçının yapıtlarına dalıp, büyük harfle "yapıt"ı oluşturmak, belki de bunu sanatçının tercihlerine rağmen yapmak söz konusuydu. son olarak, uyarmışlardı beni: aksi bir ihtiyardı şakir bey, çabuk tepesi atardı, dediğim dedikti.

ortaköy sırtlarındaki evinde bir araya gelip çalışmaya başladığımızda, çok farklı bir şakir eczacıbaşı'yla karşılaştım; kitap çalışması boyunca da hep aynı insanı buldum karşımda. kitabın oluşturulması konusunda bana neredeyse açık çek vermişti, bu tutumunu hiç değiştirmedi. kitapla ilgili hemen hemen bütün kararlarda son sözü bana bıraktı (iki konu dışında: biri kitabın ismiydi: "seçilmiş anlar" onun fikriydi; daha önceleri birlikte çalıştığı bir yazardan aldığı önsözü kullanmama kararı da onundu). hep esprili, konuşkan, sıcaktı; son zamanlarda sık sık yorgun düşüyor, hali olmuyordu, ama bernard shaw'dan aktaracağı bir hikaye hep vardı. çok iyi geçindik - onun o yaşta bana gösterdiği yakınlığı ve "sözü bırakma" olgunluğunu hiç unutmayacağım.

şakir bey'i son olarak, iksv'deki odasında gördüm bülent erkmen'le birlikte; "seçilmiş anlar"ın ve "çağrışımlar, tanıklıklar, dostluklar"ın kapaklarını onayladı, fotoğraf yıllığının kapağında hangi fotoğrafın daha iyi duracağını bize sordu. yaşamından, sanatından ve üzerine yazılanlardan yapılmış seçmeleri örerek oluşturduğumuz "seçilmiş anlar" matbaaya gitti.

şakir bey'in ölüm haberi, kitaptan ne yazık ki bir hafta önce geldi. şimdi, üzerinden neredeyse bir yıl geçtiği halde "seçilmiş anlar," hala matbaa deposundan çıkacağı günü bekliyor.

şakir bey'in uzun süre direndikten sonra kabullendiği dijital fotoğraf makinesi de, belki hala evinin salonunda, girişteki yerinde bekliyordur.

8.10.10

romanda yerler

6 ekimde mimar sinan'da verdiğim ufak seminerde, roman kurgusu içinde "yer"in nasıl aktarıldığı ya da sıfırdan yaratıldığı, yer betimlemesinin işlevinin ne olduğu üzerine konuşuyorduk, italo calvino'nun görünmez kentler'inin özellikle şehir planlama bölümlerinde ders kitabı sayılacak kadar yaygın bir biçimde okutulduğunu öğrendim. eniştem müdür olmuş gibi sevindim. ben de kontra olarak faruk ulay'ın beldeler kitabı'nı anımsattım - yky'deyken, yayıncısı olmaktan en fazla gurur duyduğum kitaplardan biriydi. hala bulunuyor mu bilmem, ama aramaya değer.

okuduğunuz bir kitabı eleştiriniz

ben olsam, benim kitaplarım hakkında asla yazmazdım. neme lazım, nerden ne çıkacağı belli olmaz benim gibi tiplerin yazdıklarında. memnuniyetle ifade etmeliyim ki, eleştirmen ve yazarlarımızın büyük çoğunluğu da genel itibariyle bu temkinliliği gösteregeldi. ama kolunda sepet, ormanda dolaşan kırmızı başlıklı kızlar da çıkmıyor değil arada: “aa, mantar!” diye gamsızca dibine koşturdukları şeyin mesela camisiz bir minare olduğunu göremiyorlar. o zaman da “ormanın ortasında minarenin işi ne?” olmuyor sordukları (ve sormaları gereken) soru, “bu mantarlar niye zehirli?” diye soruyorlar en fazla. niye olacak, siz yiyin diye.

7.10.10

"istanbul, constantinopolis

değil," der ya eski şarkı, izmir de selanik değil. yıllar var izmir'e gitmiyorum, işim düştü gittim. basmane'nin alt taraflarında, konak'ta, alsancak'ta, kordon'da, arka sokaklarda yürüdüm. güzel denebilir, ama nedense hatırladığım, beklediğim, sandığım kadar da güzel çıkmadı. selanik gibi bir yer bekliyordum herhalde. bizim şu "sivil mimari" denen, iç karartıcı, saçma sapan apartman yığınıdır bence düşkırıklığımın müsebbibi. heykel'in göbeğinde, denize sıfır türk telekom binasını da esefle selamlıyorum.

23.9.10

ayrılık saati

1994'te, master yapmak için new york'a gittiğimde ilk alışverişimdi: 10 dolara, çin yapımı, siyah çerçeveli, beyaz (yıllar içinde sararan) kadranlı, kare biçiminde ufak bir çalar saat almıştım. 16 yıl kullandım bu saati; geçen ay new york'a gittiğimde yine yanımdaydı - artık o kadar gürültülü çalışan bir ihtiyardı ki, geceleri duvar saatinin dibinde uyur gibi oluyorduk. saat new york'tan dönmedi; bavullardan çıkmadı. ölmek için kendi mezarına giden bir fil gibi.

18.9.10

"her erkek, sevdiği kadın kadardır."

rüyamda birisi söylüyor bana bu lafı, eski başbakanlardan nihat erim'e aitmiş. ben de iki dakika sonra (film dakikası) başka bir mecliste satıyorum lafı, başıma bela olmuş eski bir sevgiliden nasıl kurtulacağımı açıklarken, hiçbir şey işe yaramazsa kullanacağım son ve kesin etkili silah olarak. uyandıktan sonra, bu stratejinin nasıl işleyeceğini anlamıyorum; bir de böyle laflar eden bir başbakan enteresan olur muydu diye merak ediyorum.

(resimde solda "balyoz nihat", sağda "i'm not a crook" nixon. nihat erim 12 mart muhtırasının ardından başbakan olmuş, deniz gezmişlerin idamıyla sonuçlanan "balyoz harekatı"nı başlatmış, 1980'de dev-sol tarafından öldürülmüştü. kadınlara yaklaşımı bugüne dek bilinmiyordu.)

6.9.10

everybody's work is equally important

levi's'a takmış değilim! üzerine iki yazı yazdıracak kadar ilginç bir kampanya yaptıklarını da derhal kabul ediyorum. bunu dedikte:

"herkesin işi eşit derecede önemlidir" - işinin anlamsızlığından geberen kitlelere, "toplum denen bedende tüm bireyler birer organdır, hepsinin de bir işlevi vardır, gün gelir o beden, tırnağı sayesinde hayatta kalır," gibisinden korporatist/işlevci bir goygoy içerdiği açık; bir de tabii marksist söylemden bir slogan apartıp bizzat kapitalist emellere alet etmenin dayanılmaz bitirimliği var. helal. ama bu devirde söylenecek şey mi bu: neredeyse bütün dünyanın finans sistemini beş paralık eden işler yapanların yaptığı iş, neden örneğin "reel üretim" yapanların yaptığı işle eşit önemde olsun ki? daha genel bir ifadeyle (ve biraz eski bir kafayla) söyleyecek olursam: paradan para kazanmakla iştigal edenlerle üretim yaparak ve hizmet sunarak para kazanların işleri neden eşit derecede önemli sayılsın? hele ki o "reel üretim," kendi içinde "gerçek ihtiyaç"a ve "aşırı tüketim"e yönelik üretim olarak ikiye ayrılabilirken... ama bunun ötesinde de biraz daha kurcalamak isterim bu lafı.

herkesin işi önemlidir demek başka, eşit derecede önemli demek başka elbette. eşitlikçi bir toplum yapısı, ikincisine vurgu yapmayı yeğler, ama bunun retorikten öte bir anlamının olabilmesi için, bazı koşulların yerine gelmesi gerekir. en temel koşul, bireyler kümesinin elemanlarıyla, yapılacak işler kümesinin elemanları arasında her kombinasyonun/permütasyonun gerçekleşebilir olmasıdır; başka bir deyişle, herkes, her işi yapabilirse (hem yeterlilik olarak,  hem de örneğin rotasyon türü bir düzenek sayesinde reel olarak) o zaman her işin eşit derecede önemli olduğu söylenebilir. gerçek toplumlardaysa bunun mümkün olduğu görülmemiştir. basit bir örnek: bir toplumda herkes beyin cerrahlığı yapamaz, çünkü beyin cerrahisinin gerektirdiği uzmanlık insanda doğuştan var olan bir beceri değildir. beyin cerrahı olmak için yıllarca eğitim görmüş, yıllar boyunca deneyim kazanmış birini örneğin çöpçü olarak istihdam etmek de toplumun yararına olamaz - yitirilecek yatırımdan ötürü.

o zaman, hangi işin daha önemli olduğunun ölçülebilmesi için (pek çok işin gerekli olduğunu hiç tartışmadan) başka bir kalkülüs gerekir. ben kabaca şöyle bir denklem önermek isterim:

i = n x p / a

burada i = işin önemi,
n = bu işten doğrudan etkilenenlerin toplam nüfusa oranı,
p = iş yapılmadığında yaşam kalitesinin eksilme oranı,
a = işi yapabilenlerin toplam nüfusa oranı.

n ve a değişkenleri sonuçta kelle saymaya dayandığı için nispeten kolay belirlenebilir değişkenler; p daha zor. bir kere yaşam kalitesi denen birşey öne sürüyor, nasıl ölçüleceğini belirlemeden. çöpçü - beyin cerrahı örneğine dönersek: çoğumuz için çöpçünün işi, beyin cerrahının işinden daha önemlidir aslında, çünkü çoğumuz, yaşamı boyunca beyin cerrahına ihtiyaç duymaz, oysa çöpçü çoğumuza her gün lazımdır. öte yandan, beyin cerrahına ihtiyaç duyan azınlık için, cerrahın olmaması, çöpçünün olmamasından çok daha büyük bir eksikliktir. dolayısıyla tüm toplum için, her bir bireyin her iş için p değerini kendi adına, tek tek belirleyeceği upuzun bir liste öngörebiliriz; bu listelerin toplamı, öznel de olsa bize tüm olası işlerin p değerini verebilir.

burada öznel ve bireysel yargının ofsayta düşebileceği alanlar mutlaka olacaktır. teker teker hiçbirimizin yaşam kalitesi açısından önemli bulmayacağı, ama toplum geneli için önemli olacak işler olabilir ("müslüman mahallesinde salyangoz satanlar" kategorisi). bunun için p'ye bir de "toplumsal yaşam kalitesi" boyutunun eklenmesi gerekebilir. buna kimin nasıl karar vereceği de ayrı bir mesele olur.

jeans reklamı yapacak cinfikirlinin bunları düşünmesinde yarar var mıdır peki?





2.9.10

aşksız karşılık

hiçbir yazarı bu kadar sevemedim...

"Some literary fans show their dedication to a particular author by traipsing to book signings or festivals; others track down elusive first editions. Nick Newcomen went a little further than most, spending a month driving more than 12,000 miles to inscribe his message – "Read Ayn Rand" – on a vast swath of US land.
Using a GPS tracking device as a "pen", Newcomen took about 10 days to complete each word, turning on his GPS logger when he wanted to write and turning it off between letters, videoing himself at landmarks along the route for documentation. He drove 12,328 miles in total, across 30 American states, inputting the data once he was finished into Google Earth to create the world's largest book advertisement."

31.8.10

we are all workers

levi's'ın yeni kampanyası, durgunluktan durgunluğa (hatta gerilemeye) koşan amerikan ekonomisini; finans temelli "wall street" ekonomisini değil de üretime dayalı "main street" ekonomisini canlandırmayı bir öncelik olarak ortaya koyuyor. bunun için de bütün amerikalıların çalışmaya hazır olduğu, elbirliğiyle bu belayı da atlatacakları "gaz"ını veriyor. levi's'in kendi üretiminin nerede gerçekleştiğine bakıldığında, bu kampanya çerçevesinde düzenlenen "amerikan taşrasında zanaat atölyeleri açalım, herkese altın bilezik takalım" etkinliklerinin gerçekten de gazdan ibaret olduğu hemen anlaşılıyor. zaten ne olacaktı - adamlar iyiden iyiye kaptırdıkları pazar paylarını (kaç kişi kaldı levi's giyen hakikaten? 80'lerde millet birbirinin gözünü oyardı buz mavisi 501 için) bir tırnak olsun geri kazanabilmek uğruna çırpınıyor, iki kot fazla satsalar kardır.

benim derdim de o değil nitekim. (bizden apartma kokan) "hepimiz işçiyiz" lafının, bir kampanyayla (hele bu kampanyayla) işaret edilemeyecek güzelliğine takıldım ben. türkiye'de solun sınıfsal temeli, sendikaların işlevsizleştirilmesi vs üzerine kafa patlatıp duruyoruz, ama ihtiyacımız olan ana bakış açısı bu: sonuçta hepimiz, global kapitalizm karşısında (içinde), işçiyiz. buna milyar dolarlık şirketlerin ceo'ları da dahil, devlet memurları da, kasiyerler de, futbolcular da, editörler de, tofaş mühendisleri de, köyünde oturup halı dokuyan ve ingiltere'ye satan da. yeni bir sınıf yapısı var artık; mücadele de bu yapı göz önünde bulundurularak kurgulanmalı. dünyanın bütün işçileri diyorum, artık birleşebilmemizin nesnel koşulları var diyorum.

16.8.10

bilinmeyen, lanetli, hastalıklı

faruk ulay'ın yeni kitabı üç parça toprak, notos'tan çıktı. üç gruptan oluşmuş, her grupta 99 kısa metnin yer aldığı, türk okuru için enikonu tuhaf bir bütün bu. tadımlık vermek gerekirse:

"Ağır bir dolu sağanağı sonrası. Hasar tespiti için sokaklardayız. Su birikintilerine kurbağalar çöreklenmiş. Dillerinde kelebek kalıntıları. Yeni bir saldırıya hazırlanıyorlar." (terra incognita)
* * *
"Ufak tefek, yaşlıca bir adam. Kışın, gün batarken ortaya çıkıyor. İyi giyimli. Kucağında boş patates çuvalları. Meydan saatlerinin üstünü örtüyor. Ardında gece bekçileri. Düdük çalıyorlar, 'Hayrola hemşehrim, belediyenin adamı mısın?' diye soruyorlar. Adam oralı olmuyor. Büyük bir çeviklikle tırmandığı direklerin tepesindeki saatlere çuvalları geçirip bir saçak altına giriyor, paltosunun cebinden çıkardığı termostan çay yudumlayarak sabahı bekliyor. Ortalık aydınlanırken çuvalları toplayıp kayboluyor. 'Anlaşılmaz bir meslek,' diyor bekçilerden biri. Öteki uzun uzun esniyor." (terra damnata)
* * *
"Yerküre bizi taşıyor. Uzay bizi sarıyor. İkisinin de ayağı yere basmıyor. Birbirimize tutunarak oturuyoruz. Sanki ayyuktayız." (terra infirma)

bu kitabın tuhaf olmasının temel nedeni, faruk ulay yazısının türkiye'de hala yeterince tanınmıyor olması elbette; yoksa ulay okuru olanlar (bir avuç insan!) için, bu metnin beklenmedikliği, ancak damıtılmışlık ve yoğunluk düzeyine şaşırmaktan kaynaklanabilir.

ulay, sözcüklerle 297 dünya çiziyor - karanlık, paradoksal, gerçeklikle ilişkisi tartışmalı, ürkütücü, tedirgin edici, yalnızlıkla, örtük ya da açık bir şiddetle yoğrulmuş, insanın üstüne üstüne gelen dünyalar bunlar; aslında tek bir dünyanın çeşitli yüzleri olduğunu söylemek mümkün. ulay'ın betimlemeleri zaman zaman siyasal, zaman zamansa ironik, klinik, duygulu. leitmotiflerin izini sürme zevki veren metinler bunlar. okuyucuyu yazarla aynı safa koyuyor iki bölüm, ortadaki bölümdeyse okuyucu bir başına; ama yazarla aynı safta yer almanın pek de korunaklı bir pozisyon olmadığını anlamakta gecikmiyoruz, çünkü bu üç parça toprakta hepimiz temelde yalnızız ve aslında hiçbirimiz için kurtuluş yok. bu topraklarda yeşerecek şey her neyse, umut değil.

ışıl ışıl parlayan bir karanlık tutuyoruz elimizde, bembeyaz iki kapağın arasında. sanki, hakikaten, ayyuktayız.

15.8.10

inception/ conception/ contraception/ deception


christopher nolan'ın mega-bütçeli son ürünü inception ("başlangıç"), düş içinde düş içinde düş mimarisini temel alan, "hırsızlık" filmleri janrına oturan ama kahramanın duygu dünyasındaki yolcuğunu öne çıkaran, karanlık ama eğlenceli bir film.

görsel açıdan gerçekten tatmin edici olsa da, düş dünyasının "gerçekdışılığı" konusunda oldukça muhafazakar (hatta yer yer sıkıcı) olduğunu, "kendi içine kapanan paradoksal yapı" fikri iyi olsa da bunun mantıksal ve görsel sonuçlarının yeterince araştırılmadığını söylemek gerek. (buna karşın örneğin düş zamanının gerçek zamandan daha yavaş geçtiği fikrinden gayet iyi yararlanıyor film.)

filmin temel önkabulü olan mekanizma, yani insanların, seçilmiş bir kişinin düşüne girmeyi nasıl becerdiği de anlatılmıyor; yan yana yatan ve aynı sedatif pompasına bağlı olanların aynı düşe (ama kimin düşüne?) gireceği varsayılıyor.

filmin sorusu şu: kahraman çocuklarına dönebilecek mi? bu ana (iç) yolculuğun taşıyıcısı olan aksiyon (dış) yolculuğunun sorusu da şu: kahraman, varis oğulun imparatorluğu kendi isteğiyle parçalamasını sağlayabilecek mi? ikincisini başarmak, birincisinin koşulu.

"hırsızlık" (hırsızlık diyorum çünkü varisin rakibi olan şirket, varisten dünya birinciliği konumunu "çalıyor") hikayesinin kendisi aslında pek de matah bir hikaye değil, neredeyse ilkel - dev bir holdingin varisine, şirketleri dağıtması ve böylece rakibinin önünü açması için fikir implantasyonu yapılıyor, ama bu fikri kendi bulmuş gibi hissetmesi gerekiyor ki dört elle sarılsın ve uygulasın, o yüzden de babasının ona vasiyeti buymuş, çünkü oğlunun ona benzemesini istemiyormuş, kendisi olmasını istiyormuş mizanseni yaratılıyor.

kahramanın (di caprio) iç dünyasındaki yolculuğuysa, çocuklarına kavuşabilmesinin yeni bir koşulunu sunarak gelişiyor: bu "iç" koşul, kahramanın intihar eden karısı ile ilgili suçluluk duygusundan kurtulmasını ve anılarını geride bırakıp yaşamaya devam etmesini içeriyor. bunu yapma biçimi de çok derinlikli değil: neden suçluluk duyduğunu anlatmak (suçluluğuyla yüzleşmek) ve "biz aslında yaşayacağımızı yaşadık, seni artık bırakayım" demekten ibaret.

karikatürleştirdim mi? belki de. ama karikatür versiyonu zaten mevcut - bkz. "varyemez amca ve hayatımın rüyası".

"uncle scrooge in the dream of a lifetime"

13.8.10

türkiye'de (artık herşey var ama) niye dinozor yok?

insanın çocuğu olunca yaşamla, dünyayla ve kendisiyle ilgili, o zamana kadar nedense sormamış olduğu sorularla karşılaşabiliyor, malum. çeşitli örnekleri bizde de mevcut, ama son örnekte cevabı ben de bilmiyordum, şöyle bir sendeledim açıkçası. öz bir ifadeyle sorulmuş soru şu: "babaa, tüykiye'de tiyeks va mı?"

boş gözlerle can'a baktım bir süre, türkiye haritasını taradım zihnen ve irkilerek fark ettim ki: boş küme. bizde arkeoloji müzesi vardır ama paleontoloji müzesi de yoktur mesela. türkiye'de dinozor olmaması mümkün mü? neyimiz eksik ki? sonra orta-lise coğrafya ve tarih derslerini hatırlamaya çalıştım, ama orada başka bir boş küme çektim: bizim müfredatta da yok ki dinozorlar! en azından bizim zamanımızda yoktu, şimdi nedir bilmiyorum. gerçi bunu anlamak o kadar zor değil: çocukların zaten ilgisini çeken bir konu, biz anlatmasak da olur, onlar gider kendileri öğrenir, demiş olmalı milli eğitim. okulda anlatılmayan bütün diğer şeyler gibi yani.

bu noktada artık durumu ciddiyetle ele almak ve araştırma yapmak kaçınılmaz bir hal almıştı. yaptım. bir nevi hizmet babında, sonuçları dikkatinize sunuyorum:

türkiye'de dinozor fosili hiç çıkmamış, çünkü türkiye'de hiç dinozor yaşamamış, çünkü o devirde türkiye toprakları yokmuş, deniz altındaymış. üzücü ama durum bu. yukarıdaki harita jurassic dönemi gösteriyor. bulun bakalım türkiye'yi.

yine de can'ı tümden hayalkırıklığına uğratmak istemiyorum: denizde yaşayan dinozorlardan belki bulunabilir bir gün. tiyeks ama, ne yazık ki, hiç olmayacak herhalde.

***this just in***
şimdi aldığımız bir habere göre, kastamonu yakınlarındaki beyler barajı civarında, dinozorların son döneminden kalma bir "deniz canavarı" olan mosasaurus (tam adı mosasaurus hoffmani) bulunmuş, 60-70 milyon yıl öncesinden. boyu yaklaşık 17 metreymiş. bu da bir dinozor sayılırmış. şekli şöyleymiş:



hayırlı olsun!

12.8.10

içki alır mıyız?

birinci çoğul şahıs kullanımının memlekette oldukça problemli olduğunu pek çok kişi gözlemliyor (örneğin atgotten), zaten fatih terim günlerinden beridir bir büyüklenme, bir "ben ve maiyetimdekiler," bir "ben ve diğer kişiliklerim" havası yayılmaya çalışıldığının da farkındayız.

ama bir birinci çoğul şahıs olayımız daha var. en sık olarak garsonlarda rastlanıyor: "içki alır mıyız?" insan elinde olmadan bir irkiliyor, "sen iç hocam, ben çalışacağım akşam," diyesi geliyor. ama garsonların bir anda masaya oturuverip muhabbete dahil olacakmış hissini uyandıran, gelgelelim bu hissin uyandırması gereken samimiyet hissini tepetaklak edip araya tuhaf bir mesafe sokuşturuveren repliğiyle bitmiyor iş.

doktorlar da var. "gaytamızın rengi nasıl?" diye sorabiliyorlar. roma'da mıyız, aynı kaba mı yapıyoruz, belli değil; müthiş bir renk yakaladık elbirliğiyle de onunla mı kıvanıyoruz, o da belli değil.

ama yazarlar da var. arka kapaktan bakan. "içimizdeki sevgiyi sır gibi sakladığımız bu yalnızlıktan örülü dünyada" - ne münasebet? nerden bu tanışıklık? nerden malum? nasıl bir egodur yani, sen saklıyorsun diye herkesin sakladığını kesinleyebiliyorsun? belki senden saklıyorlar, yıvışık olduğun için?

zorla birlik olma, beraber olma, kendini gruba katıştırma günleri.

ali babanın çiftliği


bir arkadaşım iki haftalık çin seyahatinden yeni döndü; giden herkesin söylediğini söylüyor o da: "bu çinliler olayı bitirmiş. televizyonda görmekle olmuyor, yerinde görmek lazım. adamlar müthiş." doğrudur tahminimce. şimdi bunu cebinize koyun bir.

ben küçükken belirli bir girişimcilik ruhum vardı galiba. yani ilkokuldayken annaneme vişne suyu yaptırdığımı, kağıt bardaklar yapıp mahallede 25 kuruşa sattığımı hatırlıyorum mesela. (ama parası olmayanlara bedava dağıtıp eve döndüğümü de.) ya da yazlıkta, kışın okuduğum kızılmaske-mandrake'leri sergi yapıp sattığımı. (ama orada da, kitapları oğlu için kiralamak isteyen bir adama, depozito filan almadan bir yığın kitap verip hiçbirini geri alamamışlığım da vardır.)

sonra ortaokul - lisede böyle girişimci projelerde pek görünmedim. yatakhanede yiyecek satanlar olurdu, kazım ve mehmet örneğin, pastaneden tatlı-tuzlu alıp getirirler, etüt arasında satarlardı. müşterinin eğilimlerine de duyarlıydılar, klasiklerin yanında yenilikçi yaklaşımlara da açıktılar. bu dönemde iki ufak iş yaptım: biri, atariye benzer pilli bir oyuncağı yaman'a satmamdı; diğeriyse insanlara mektup arkadaşı ayarlayıp kendi mektup arkadaşımı bedavaya getirmemdi.

üniversite yıllarında evren'in sevgilisinin dayısının geniş plak koleksiyonunu satın almıştık evren'le, gelip moda'da, çay bahçelerinin önünde satmıştık, fena iş değildi yanlış hatırlamıyorsam, ama devamı yoktu tabii.

sonuç itibariyle zaten az olan bu örnekler, yaratıcılık açısından da pek matah değildiler. yky'de çalışmaya başlamamla birlikte, bu tür girişimlere yky adına yeşillenmelerim kurumsal olarak engellendi; ben de "yazar adamın girişimle ne işi olur, tövbe tövbe" diyerek bu durumu kabullendim.

lakin zaman geçer, devran döner. küçük kardeşimin de genç girişimci adayı olarak ortalığa dökülmesiyle birlikte, bende de bu yeşillenmeler ufak ufak yeniden başgösterir oldu bir süredir. şimdi cebinizdekini çıkarın: hangi alana yönelsem, "aa bak şunu yapsak ne iyi olur" desem, internette karşıma çinliler çıkıyor, "burada yapılmışı var" diyerek. alibaba.com diye akla zarar bir de siteleri var, insanı aramaya inandıran bir site. arıyorsun, buluyorsun. son olarak, amazon'un 140, barnes & noble'ın 150 dolara sattığı e-reader aletlerini 40-50 dolara buldum burada, imalatçısından! ama onu da ayrıca anlatayım.

bu çinliler var ya bu çinliler...

kötü oyunculuk


dün akşam türkiye-romanya maçını seyrederken, bizimkilerin kazandığı uyduruk penaltı bir kez daha futbol-yalan ilişkisini düşündürttü bana. ben 1970'lerin ikinci yarısını iyi kötü hatırlıyorum, bu kadar "hakeme oynama", kendini yerlere atma, alenen yalan söyleme ve bu yalanda ısrarcı olma ama tam yerde acılar içinde kıvranıyorken önüne beleş top geldi mi bir anda zıplayıp pozisyona devam etme durumu yoktu, bu kadar yoktu. top taca çıkardı, benden çıkmadı-ondan çıktı tartışması olurdu. artık illallah dedirtiyorlar, yalnız türkiye'de değil, bütün dünyada böyle. insanda biraz utanma olur. dünya kupasında milyar insan önünde, elli kamera karşısında numara yaptı adamlar. "integrity" derler amerikalılar, bildiğimiz ahlaklı olmak, zeki ve çevikteki ahlaklı hani. "sportmenlik" vardır, keza "sportmence mücadele etmek" vardır. vardır evet.

dün akşamki maça dönelim: gökhan ceza sahası içinde savunma oyuncusuyla omuz omuza koşarken ayağı rakibin ayağına çarpıyor, dengesini kaybedip düşüyor (gökhan), hakem de penaltı veriyor. olacak şey değil, ama gökhan da gidip hakeme "no penalty" diyecek en fazla, diyemiyor. (bugünkü gazetelerde demeçleri var, pişmanmış, acaba dese miydim diyor). takım kaptanları da, teknik direktörler de, taraftarlar da aksini beklemiyorlar zaten, bizzat bu davranışı destekliyor, devam etmesini sağlıyorlar. tam bir kepazelik.

10.8.10

tarihteki en berbat sınav kağıtları - 1

boğaziçi üniversitesi, inkılap tarihi, dördüncü sınıf finali - bir rıdvan akın klasiği: "aşağıda sıralanmış olan tarih, kavram, kuram ve olayların sizin için ne anlam ifade ettiğini birer cümle ile açıklayınız." yarım puan alan yanıtlar yp, tam puan alanlarsa tp ile gösterilmiştir.

yp şarki anadolu'da şura hükümetleri: doğu'da aşiret reisleri büyüyünce hükümet oldular - ben büyüyünce pilot olucam.

yp takriri sükun kanunu: hükümetin, kendi ideolojisini dayatabilmek amacıyla çıkarttığı ve kendisine yoğun bir sansür ve baskı serbestisi tanıyan kanun; ikide bir hortlar.

yp birinci grup - ikinci grup: millet meclisi'ndeki kafaları sınıflandırmanın yollarından biri.

yp struma vapuru hadisesi: bu vapurun başımıza bela olacağı belliydi zaten.

yp siyasi parti sicili: yaramazlık yapmayınız, yerin kulağı var.

tp önseçim: kimlerin seçilebileceğini belirlemek için kronolojik anlamda ön'de gelen seçim.

yp siyasi parti üyeliği yasaklılar: bazı insanları her zaman susturabilirsiniz, bütün insanları bazen susturabilirsiniz, ama bütün insanları her zaman susturabilmek için ayva tatlısına hardal sürüyor olmanız bile yeterli olmaz.

yp musul-kerkük, boğazlar, hatay: ilk ikisi doğal olarak ağzımızı sulandırmıştı; boğazlara herkes egemen olmak istedi, bizse gas-oil boşaltan tankerlere hala bir halt yapamıyoruz; hataylılar bir de oylama yapmıştı türkiye'ye katılmak için - kendi düşen ağlamaz.

tp toprak reformu: yaa, evet. şevket hatipoğlu da vaktiyle yapacaktı, yaptırmadılar. ağanın desteğiyle milletvekili olanlar, ağaya karşı "reform" yapacaklar da ben göreceğim.

yp t.c. devletinin temel esasları: 1.paniğe kapılmamak, 2.bu da geçer, 3.iki dakka daha uyuyayım, noolur, 4.siz gidin ben geliyorum, 5.komünizm lazımsa onu da biz yaparız, 6.duvarlara işemeyiniz.

aynı sınav kağıdında sıfır puan alan yanıtlardan da bir kuple sunmak gerekirse:

ittihatçı trio: hepsi başka telden çaldı netekim.

1957 ve 1977 seçimlerinde chp: altı ok, kıvrıla kıvrıla girmişti girmemesi gereken yerlere.

13 nisan 1909: "nisan bile mazur gösteremez mayıs'ın gelişini." e.e. cummings.

kazım karabekir'in meclis başkanlığı: cumhurbaşkanı olmasından iyidir.

mp, cmp, ckmp: merkez parti, çok merkez parti, çok koyu merkeziyetçi parti.

nisab-ı müzakere kanunu: bazı şeyler tartışılmaz.

tevfik paşa: asker de mi olmuş fikret?

1938-1950 t.c. başbakanları: az zamanda çok şeyleri mahvettiler.

chester projesi: türkiye'yi kötü yollara düşürmeye çalışanların elleri kırılsın.

inkılap derslerini ilk veren: bundan iyi ders mi olur hocam.

milli birlik komitesi: anca beraber, kanca beraber.

milli güvenlik kurulu: insanlar başları sıkışınca yılana sarılabilir.

ilk tek dereceli seçim: deveye de hendek atlatılabilir.

1946-1977 arası seçim tarihleri: hepsi yağmurlu günlere denk gelmiştir netekim.

kut-el amara muharebesi: bu müslümanlar adam olmayacak, onca cihat yaptıkları yetmiyormuş gibi şimdi de salman rüşdi'nin peşine düştüler. hayret bişii...

1990 tarihinde verilen bu sınav kağıdı, "c" notu alarak geçmiştir.

yıllar sonra rıdvan bey'e gittim, kağıdımın bir fotokopisini alıp alamayacağımı sordum; adımı söylediğimde kağıdı hatırladı (ve bir tarihçinin belleğinin nasıl olması gerektiği konusunda bana büyük bir ders verdi), sonra üşenmeyip benimle birlikte arşive indi ve binlerce dosyanın arasından kağıdı arayıp buldu. bu hoşgörü jestini hiç unutmadım. aradan 20 yıl geçmiş, şimdi böyle bir zıpır benim karşıma çıksa sevimli bulur, hoş görür müyüm, bilmiyorum.

şehremaneti

şehrin emanetinin, yani tüm kapılarının anahtarlarının saklandığı yer. her akşam günbatımında emin bey kapıları tek tek dolaşıp kilitler, gün doğarken de açar. kapılar açılırken şehrin celladı da baltasını bilemeyi bitirmiştir, kafası uçurulacak zavallıya doğru yürür ve oğlunun (kendi oğlunun) baba mesleğini sürdürüp sürdürmeyeceğini bininci kez ve kalbi ağrıyarak düşünür. ama bütün bunlardan emin beyin haberi yoktur, o kendi derdine düşmüştür, çünkü hangi anahtar hangi kapıya ait, hep karıştırır.

editörlük üzerine

1)Edebiyat editörü, edebi bir metne müdahale eder mi? Yazardan ne tür sebeplerle, ne tür değişiklikler yapmasını ister? Neden ister?

Elbette eder. “Edebi metin”, kutsal ve dokunulmaz bir vahiy metni olmadığı gibi, ayrıştırılabilir bazı mekanizmalara sahiptir. Dolayısıyla bir metnin aksamasından söz edilebilir. İyi bir editör, bu mekanizmaların işleyişi hakkında bilgi ve deneyim sahibidir; bu aksamaların giderilmesi için yazara yardımcı olur. Buradaki hassas nokta, editörün, metni kendi yazmaya kalkmaması, metnin düzeltilmesindeki yaratıcılık payını yine yazara bırakması gerektiğidir.

2)Edebiyat editörü, birkaç yıl sonrasının edebi eğilimlerini öngörerek mi hareket eder? Öyleyse hangi ölçütlere dayanarak ya da ne tür verilerle bu tür bir öngörüye sahip olur? Bu öngörü yalnızca çeviri seçimleri mi etkiler, yoksa yayınevinin birlikte çalıştığı yazarlara, öngörüleri çerçevesinde sipariş verir mi?

Bazı durumlarda, evet, gerçi bu süre genelde birkaç yıl sonrası olmaz, en çok bir yıl sonrası olur. Bu, bir editörün okuyucu eğilimlerini ne kadar iyi saptayabildiğine bağlıdır ve genelde hata payı yüksek olur. Bunun nedeni, her kitabın aslında kendi içinde bir marka olması ve bir kitaptan diğerine genelleme yapmanın zor olmasıdır. Yani örneğin Tuna Kiremitçi’nin ilk romanı çok sattığında, “yirmi yaş altı gençlerin aşk ilişkileri ve kürtaj konusu çok satıyor” diye genelleyip bu konuda bir kitap sipariş ettiğinizde başarılı olma şansınız yüksek değildir. Hatta “Tuna Kiremitçi çok satıyor” diye genellediğinizde bile aynı başarıyı elde edemeyebilirsiniz.
Çeviri konusunda da farklı nedenlerden kaynaklanan benzer riskler vardır. Fransa’da çok satan bir kitap Türkiye’de hiç satmayabilir.

3)Edebiyat editörü ve menajer ilişkisi nedir?

Yazarların aynı zamanda tüccar olmalarını gerektiren yayıncılık piyasasında bazı yazarlar, yayınevleriyle iş ilişkilerini kendi adlarına başkalarının kurmasını yeğleyebilir, araya mesafe koymayı isteyebilir. Yabancı dillere çevrilme konusunda bir profesyonelin tanıtım işini üstlenmesini isteyebilir. Menajer, yazarını ve kitabını iyi tanımak ve doğru müşteriye doğru tanıtarak yazarının kariyerini ve maddi çıkarlarını korumakla yükümlüdür.

4)Bir edebiyat metninin yayımlanması ya da yayımlanmaması yönündeki karar için kullanılan ölçütler nelerdir?

Çok çeşitli ölçütler söz konusudur. Satış şansı bunların başında gelir elbette, ama kimi zaman yayınevine kazandıracağı prestij, aynı yazarın ticari anlamda başarılı diğer kitaplarını yayımlayabilmek için daha marjinal kitaplarının da yayımlanmasını kabul etmek gibi etkenler olabilir. Bazı yayıncılar, iyi olduğuna inandıkları bir kitabı, satma şansının düşük olduğunu bile bile yayımlamayı göze alır.

5)Edebiyat editörünün ideolojik konumları metin seçimini nasıl etkiler? Etkilemeli midir?Neden?

Bu yayınevinin yayın politikasına bağlıdır. Bir yayınevi kendini ideolojik yelpazede konumlamış olabilir, bu nedenle kendi konumuyla uyumlu kitapları seçebilir; başka bir yayınevi ideolojik anlamda çoğulculuğu yeğleyebilir ve metin kalitesini önde tutabilir, dolayısıyla diyelim ki hem “laikçi” hem de “İslamcı” yazarları yayımlayabilir.

6)Bir edebi eserin reklamı nasıl yapılır? Yazar reklamı ile kitap reklamı birbirnden ayrı düşünülebilir mi?

Kimi zaman yazar ve kitap birbirini destekler, kimi zaman yazar, kitabının başarısına sekte vurabilir. İmaj yönetimi ve paketleme burada çok önemlidir. Bu konuda kesin kurallar yoktur, ama her kitap için hangi mesajın, hangi mecranın hangi görsel bütünlük oluşturularak kullanılacağını doğru saptamak gerekir.

7)Edebiyat editörlüğü bir meslek midir? Öyleyse yeterlilikleri nelerdir?(Bir editörün sahip olması gereken donanım ve özelikler) Bir meslekse, bu mesleğe ilişkin kavramsal bir eğitim söz konusu olabilir mi? (Örneğin;üniversitelerde "Edebiyat Editörlüğü Bölümü" açılmalı mıdır? Böyle bir bölümün öğrenim içeriği nasıl olmalıdır?)

Bir meslek sayılabilir. Bir editörün dili çok iyi kullanıyor olması, çok ve çeşitli okuması, edebiyat kuramlarına aşina olması, klasikleri, modernleri, çağdaşları hem dünya edebiyatında, hem de kendi ülkesinin edebiyatında iyi bilmesi gerekir. Bir metni oluşturan unsurları ve bunların bir bütünlük içinde nasıl çalıştığını, bunların nasıl manipüle edilebileceğini biliyor ve uygulamaya dökebiliyor olması gerekir. Dolayısıyla hem kuramsal, hem de pratik bir bilgi ve beceriden söz edilebilir. Bu haliyle bir “bölüm” açılması fazla iddialı olabilirse de, birkaç farklı ders verilebileceği düşünülebilir.

8)Bir edebiyat editörü için "yetenekli yazar" tamlaması ne anlama geliyor? Bir edebiyat editörü aynı zamanda bir yetenek avcısı mıdır? Edebiyat dergilerini takip ederek, genç yazarları takip eder ve onlara teklif götürür mü?

Tanımlaması zor; bir yandan yazarın kendine özgü bir dil ve kurgu dünyası oluşturması önemlidir, ama bir yandan da bir edebiyat geleneğine eklemlenmesi de önemlidir. Editörlerin en mutlu olduğu anlardan biri, üzerinde çalıştıkları metnin potansiyelini tam anlamıyla ortaya çıkardıkları ansa, bir diğeri de adı duyulmamış bir yazar adayının müthiş ilk kitabıyla karşı karşıya olduklarını anladıkları andır. Edebiyat dergilerinin yeni yazarlara yer verdiği ölçüde, dergi izlemek önemli olur. Bugün için Türkiye’de edebiyat dergilerinin bu işlevi oldukça zayıflamış durumdadır. Buna karşın internet ve bloglar ortaya çıkmıştır.

9)Bir edebiyat editörü satışının düşük olacağını bildiği, ancak yayımlanması gerektiğine inandığı metinleri yayımlamak için ne tür stratejiler kullanır?

Stratejiden kasıt, kitabın piyasaya nasıl sürüleceği, tanıtımının nasıl yapılacağıysa: iyi metin peşinde olan,iyi metin açlığı çeken okurların alışkanlıklarına ve duyarlılıklarına seslenmeyi bilmelidir. Örneğin Hürriyet’in Pazar Keyif ekine değil, Radikal’in Kitap ekine ilan vermelidir. İlanını bir bestseller ilanı gibi değil, metnin kalitesini ve çarpıcılığını, edebi anlamda ciddiyetini vurgulayacak şekilde tasarlamalıdır.

10)Bir edebiyat editörü eline gelen bir metnin ne kadar satacağına ilişkin bir tahminde bulunabilir mi? Nasıl?

Bulunur ve genelde çuvallar. Yayıncılık tarihi görkemli çuvallama hikayeleriyle doludur, örneğin Harry Potter çok sayıda yayınevinden reddedilmiş, en sonunda kitabı kabul eden yayıneviyse yalnızca 1500 adet basmıştı. Bkz. 2. soru.

11)Bir edebiyat metninin edebi niteliği ile satışı arasında bir ilişki var mıdır? Varsa nasıl bir ilişkidir?

Kabaca, ne kadar edebiyse o kadar az satar. Ne kadar uzun cümle kullanıyorsa o kadar az satar. Ne kadar çok noktalı virgül varsa o kadar az satar. Ne kadar az paragraf varsa o kadar az satar. Bunun istisnaları elbette çıkar; zor okunan kitapların çeşitli nedenlerle (moda olması, klasik olması, herkesin okuduğunun düşünülmesi vs) çok sattığı görülmüştür.

12)Edebiyat editörlüğü bireysel bir iş midir, yoksa bir ekip işi midir? Ekip işiyse,ekip kimleri kapsar?İş bölümü nasıl yapılır? Editör yalnızca denetleyici konumda mıdır,yoksa ekip üyelerinin işlerine aktif olarak dahil olur mu?

Editörlüğün kendisi yazar ve editörü kapsar, ama kitabın yayımlanmasını bir üretim süreci olarak ele alırsanız işin içine başka pek çok aktör girer. Metni editöre menajer getirmiş olabilir bir kere. Kitabın editörlük çalışmasının ardından tasarım çalışması yapılması gerekir – kapak çok belirleyici bir unsurdur. Ardından satış-pazarlama ekibinin, kitabın satış potansiyeli konusunda doğru bilgilendirilmesi, ikna edilmesi, heyecanlandırılması gerekir. Halkla ilişkiler bölümünün doğru mecralarda doğru yazılar ve söyleşiler yayımlatması gerekir.

13)Çevirisi yapılacak metinler hangi ölçütlerle seçilir? Çeviren hangi ölçütlerle seçilir? Nasıl denetlenir?

Çeşitli ölçütler vardır yine: iyi metin olması, çok satacak metin olması, yazarın başka kitaplarının yayımlanmış olması, yayınevinin çizgisine uygun olması gibi. Çevirmenler de iyi, hızlı ve güvenilir olmaları bazında seçilir elbette. Çeviri editörü ya da redaktörün işi, çevirinin denetlenmesidir. Metinleri cümle cümle karşılaştırdığı da olur, çok deneyimli ve güvenilir bir çevirmense yalnızca çeviriyi okuyarak, gözüne batan yerlerde karşılaştırmaya gittiği de olur.

14)Edebiyat editörlüğü kişinin geçimini sağlar mı? Ortalama geliri nedir?

Sağlar, çok parlak bir geçim olmasa da. Amerika’da editörler, yazarlardan daha az kazanır, Türkiye’deyse durum genelde tersidir. Editörler, deneyim ve becerilerine, dil bilgilerine, yöneticilik vasıflarına göre ayda 1500-5000 tl arası kazanabilir.

15)Farklı ve çok sayıda baskısı bulunan bir metnin yayımlanma süreci nasıldır? Baskılar incelenir ve tanıtılır mı? Değişiklikler yazardan kaynaklanıyorsa, ilk baskı mı tercih edilir, yoksa yazarın benimsediği son değişiklikler göz önüne alınır mı?

Bu gibi meseleler, “edisyon kritik” kapsamına girer. Duruma göre eski baskılardaki farklılıkları dipnotlarda vermek de bir yol olabilir. Yazarın ölümünden sonra bulunan elyazmalarının tıpkıbasımı yapılabilir, son basımdaki farklılıklar dipnot olarak verilebilir.

16)Edisyon kritik nedir?

Yukarıda kısmi bir yanıt var, ama daha genel bir çerçeve çizilecek olursa, edisyon kritik bir “metin arkeolojisi” çalışmasıdır.

17)Edebiyat editörü unutulmuş yazarları günümüze getirme yeteneği gösteren bir kişi midir? (Rabia Hatun olayında olduğu gibi) Bu mitolojik çalışmayı nasıl yapar?

Bu bir önkoşul olmasa da, iyi bir editörlük çalışması örneğidir. Arkeolojik kazı yapar gibi çalışır, metnin ilk yayımlandığı hali, hakkında çıkan yazıları, bunları kaleme alan kişileri araştırır.

18)Bir yazarın toplu eserlerini yayımlama süreci nasıl bir süreçtir? Editör, yazarın farklı isimlerle (mahlaslarla) yayımladığı ya da dergilerde unutulmuş eserlerini nasıl bulur, toplar?

Mahlasların saptanması için başvurulacak kaynaklar olduğu gibi, dolaylı yöntemler de izlenebilir. Örneğin bir yazarın bir dergi çevresiyle yakın ilişkide olduğu biliniyorsa, o dergide yayımlanmış bazı yazarlar hiç bilinmeyen yazarlarsa, bunlardan birinin tarzı da araştırılan yazarın tarzına çarpıcı ölçüde benziyorsa bu bir ipucu olarak değerlendirilebilir. Toplu eserlerde sorun, çoğu zaman yazarın kendisinde veya ailesinde tüketici bir liste bile olmamasıdır. Bir başka sorun, zaman içinde yayımlanmış kitaplarda yayıncılık teamüllerinin, sözcüklerin, hatta dilbilgisi ve yazım kurallarının değişmiş olmasıdır.

19)Edebiyat editörü önüne gelen bir metni incelerken, o metinde "Hollywood" senaryolarında olduğu gibi bir uygunluk arar mı? Bir çok satar nasıl yazılır?

Bunu gerçekten bilen biri olsaydı ve bu gerçekten öğretilebilir birşey olsaydı, haberiniz olurdu!

20)Edebiyat editörü, bir metinde nelere müdahale eder? Sait Faik örneğinde olduğu gibi (Kovada Bulut-Havada Bulut) başlık bile bir müdahale olabilir mi?

Adını hak eden bir editör için, sorulmayacak soru yoktur. Burada önemli olan, yazarın güvenini kazanabilmektir, yapılan herşeyin metnin iyiliği için yapıldığına inandırılmasıdır. Dolayısıyla da “müdahale”den çok "katkı”dan söz edilmelidir. Editör, 600 sayfalık bir metni 200 sayfaya indirebilir; romanın başkarakterini değiştirebilir, romanın anlatıcısını değiştirebilir, kitabın adını haydi haydi değiştirir! Bütün bunları yazara rağmen değil, yazarla birlikte yapar, bu da bir ikna ve pazarlık sürecidir.